(AİHS m. 8, 34, 35, 41, 44) (4721 S. K. m. 337) (1086 S. K. m. 101, 103) (MARCKX - BELÇİKA DAVASI) (ARTICO - İTALYA DAVASI) (W. - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI)
(Başvuru no: 12358/06)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
3 Kasım 2011
İşbu karar Sözleşme'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (12358/06) numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı İrem Kuşçuoğlu'nun (başvuran) 28 Mart 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.n
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından Elif Yarsuvat tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1966 doğumlu olup, İstanbul'da ikamet etmektedir.
Başvuran, 5 Mart 1999 tarihinde evlilik dışı doğan bir çocuğun annesidir.
30 Kasım 1999 tarihinde, çocuğun başvuranla nikâhsız olarak beraber yaşayan babası, çocuğu bir noter belgesi ile tanımıştır. Çocuk babasının nüfus kütüğüne kaydedilmiş ve babasının soyadını almıştır.
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran çocuğun babasıyla ayrılmıştır.
A. Başvuranın Ailenin Korunmasına Dair Kanun'dan yararlanmak için açtığı dava
30 Haziran 2003 tarihinde, başvuran İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi önünde eski nikâhsız eşi aleyhine Ailenin Korunmasına Dair Kanun'dan yararlanmak için bir dava açmıştır. Başvuran, tehdit ettiği ve evlerine bir tabanca ile bir tüfek getirdiği gerekçesiyle eski nikâhsız eşinin ailenin oturduğu evden uzaklaştırılmasını talep etmiştir.
2 Temmuz 2003 tarihinde, bu talebi haklı bulan sulh ceza mahkemesi, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun gereğince davalının üç ay süreyle evden uzaklaştırılmasına ve aile konutunda başvuran ile oğlunun ikamet etmesine karar vermiştir. Bu kararın gerekçesinde mahkeme, çocuğun babasının bu karara uymaması durumunda, kendisine üç aydan altı aya kadar hapis cezası verilebileceği yönünde bir resmi uyarı tebliğ edileceğini belirtmiştir.
10 Ağustos 2003 tarihinde, başvuran aynı olaylar temelinde, biri evinde meydana gelen maddi hasarlar için ceza davası ve diğeri tazminat elde etmek için hukuk davası olmak üzere çocuğun babası aleyhine iki ayrı dava daha açmıştır.
Aile ile ilgili konularda uzman mahkemelerin oluşturulmasından sonra, dosya İstanbul Aile Mahkemesi'ne sevk edilmiştir.
23 Ocak 2004 tarihinde, İstanbul Aile Mahkemesi, başvuranın eski nikâhsız eşi tarafından sulh ceza mahkemesinin verdiği karara yapılan itirazı reddetmiştir. Bu karar, 7 Nisan 2004 tarihinde kesinleşmiştir.
B. Başvuranın saldırı gerekçesiyle yaptığı suç duyurusu
13 Kasım 2003 tarihinde, bir tartışmanın yaşandığı yönünde ihbar alan polis, başvuranın adresine bir ekip göndermiştir. Aynı gün, polislerin düzenlediği tutanakta, başvuranın, eski nikâhsız eşi tarafından dövüldüğünü ve çocuğunu alarak kaçtığını iddia ettiği belirtilmiştir. Baba ve oğlu polis tarafından bulunmuş ve aynı akşam, çocuk annesinin yanına götürülmüştür.
12 Aralık 2003 tarihinde, Adli Tıp Kurumu Şişli Şube Müdürlüğü'nün düzenlediği tıbbi raporda, başvuranın sol şakak bölgesinde bir şişlik, tüm yanak üzerinde kızarıklık, sağ gamze bölgesinde deri ezilmesi ve çene üzerinde kızartılı lezyonlar tespit edildiği belirtilmiştir. Bu tespitler doğrultusunda başvurana yedi günlük iş göremez raporu verilmiştir.
15 Aralık 2003 tarihinde, Şişli Cumhuriyet Savcısı, başvuranın söz konusu suç için kişisel bir suç duyurusunda bulunabileceğini belirtmiş ve kamu davası hakkında savcılık adına takipsizlik kararı vermiştir.
20 Şubat 2004 tarihinde, başvuran Şişli Ceza Mahkemesi Nöbetçi Hakimi'ne saldırı gerekçesiyle bir suç duyurusunda bulunmuştur.
29 Haziran 2005 tarihinde, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra, ceza mahkemesi, açılan kişisel davayı kamu davasına çevirmiş ve başvuran bu yeni davada müdahil taraf olarak yer almıştır.
Dosya içeriğindeki bilgilere göre, söz konusu dava halen görülmeye devam etmektedir.
C. Başvuranın çocuk kaçırma gerekçesiyle yaptığı suç duyurusu
1. Çocuğun 10 Ağustos 2003 tarihinde kaçırılması
10 Ağustos 2003 tarihinde, başvuranın eski nikâhsız eşi annesinin velayetinde olan çocuğu kaçırmıştır. Başvuran, çocuğun iadesi için İstanbul Aile Mahkemesi önünde dava açmıştır.
25 Ağustos 2003 tarihinde, mahkeme bu alanda yetkili makamın İstanbul Cumhuriyet Savcısı olduğunu belirtmiş ve bu talebi yetkisizlik gerekçesiyle reddetmiştir.
11 Eylül 2003 tarihinde, başvuran İstanbul Cumhuriyet Savcısı ile Fatih ve Üsküdar ilçelerinin Cumhuriyet Savcılarına çocuk kaçırma gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, aynı suç duyurusunda çocuğun babasının, oğlunu 10 Ağustos 2003 tarihinde okulundan kaçırdığını ve beş haftadır ondan haber alamadığını belirtmiştir. Bu nedenle başvuran, çocuğunun iadesi için acil önlemlerin alınmasını talep etmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte, çocuk bulunmuş ve annesine teslim edilmiştir.
12 Ocak 2004 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı başvuranın eski nikâhsız eşini çocuk kaçırmakla suçlamıştır.
29 Ocak 2004 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcısı başvuranın eski nikâhsız eşini, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun gereğince medeni hukukta alınan geçici önlemlerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçlamıştır. Belirtilmeyen bir tarihte, bu davanın dosyası aynı olaya bakan İstanbul Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir.
27 Nisan 2005 tarihinde, İstanbul Ceza Mahkemesi, ihtilaflı suçun işlendiği tarihte, 2 Temmuz 2003 tarihli uzaklaştırma kararının sadece geçici olarak alındığını gerekçe göstererek sanığın beraatına hükmetmiştir. Bu karar, ancak 7 Nisan 2004 tarihinde kesinlik kazandığından, mahkeme, suç oluşturan unsurların toplanmadığı kanaatine varmıştır.
3 Mayıs 2005 tarihinde başvuran, beraat kararını temyize taşımıştır.
6 Aralık 2006 tarihli kararında Yargıtay, başvuranın talebini reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
2. Çocuğun 31 Mayıs 2004 tarihinde kaçırılması
31 Mayıs 2004 tarihinde, baba, bir psikolog tarafından muayene edildiği sırada çocuğu bir kez daha kaçırmıştır. Başvuranın talebi üzerine savcı, çocuğun bulunması ve annesine geri verilmesi için polise talimat vermiştir.
2004 yılı Haziran ayı sonunda başvuran, baba ve oğlunun kaldığı adresi bulmuştur. Başvuranın ihbarı üzerine polis çocuğu alarak, annesine geri vermiştir. Özgürlüğü kısıtlama suçundan baba hakkında İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir ceza davası açılmıştır (2004/499).
4 Haziran 2009 tarihinde, mahkeme sanık için beraat kararı vermiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, velayet hakkı ile ilgili bir mahkeme kararı bulunmadığını dikkate almıştır.
Dosya içeriğindeki son bilgilere göre, bu dava Yargıtay önünde görülmeye devam etmektedir.
3. Çocuğun 10 Kasım 2004 tarihinde kaçırılması
10 Kasım 2004 tarihinde, çocuğun babası, oğlunun bulunduğu okul aracını durdurarak onu bir kez daha kaçırmıştır.
11 Kasım 2004 tarihinde, başvuran Ümraniye Cumhuriyet Savcısı'na çocuk kaçırma gerekçesiyle bir kez daha suç duyurusunda bulunmuştur (no 2005/425).
9 ve 13 Aralık 2004 tarihlerinde, polisin düzenlediği tutanaklarda, çocuğun babasının aranan değişik adreslerde bulunamadığı belirtilmiştir.
16 Aralık 2004 tarihinde, Ümraniye Cumhuriyet Savcısı, çocuğun annesine iade edilmesine hükmetmiş, dosyayı Erdek Savcılığı'na göndermiş ve başvuranın suç duyurusu hakkında savcılığı uyarmıştır.
15 Şubat 2005 tarihinde, başvuranın eski nikâhsız eşi Erdek'te yakalanmış ve ifadesi alındıktan sonra aynı akşam serbest bırakılmıştır.
16 Haziran 2005 tarihinde, başvuran, oğlunun bulunması ve kendisine iade edilmesi için mahkemeye bir talepte bulunmuştur.
2005 yılı Ekim ayında, oğlunun babası tarafından son kaçırılmasından yaklaşık bir yıl sonra başvuran, babanın Erdek Sulh Hukuk Mahkemesi önünde çocuğun velayetini talep ederek dava açtığını öğrenmiştir.
Başvuran, 2005 yılı Ekim ayı sonunda oğlunun yanına geri gelmesini sağlamıştır. Erdek Savcılığı, Ümraniye Cumhuriyet Savcısı tarafından kendisine sevk edilen suç duyurusu dosyasını gereğini yapmadan kapatmıştır.
11 Nisan 2006 tarihinde, Ümraniye Ceza Mahkemesi, çocuğun evlilik dışı doğmuş olsa da babası tarafından tanındığını kaydettikten sonra, ilgili şahıs hakkında beraat kararı vermiştir. Üstelik mahkeme, ebeveynler ayrı yaşasalar da, çocuğun velayeti ve çocuk ile ebeveynleri arasındaki kişisel ilişkilerin nasıl düzenleneceği ile ilgili herhangi bir mahkeme kararı olmadığını ve öte yandan da çocuğun kaçırıldığını kesin olarak ortaya koyan deliller bulunmadığını belirtmiştir.
7 Haziran 2006 tarihinde, başvuran bu kararı temyize taşımıştır.
17 Temmuz 2008 tarihinde, Yargıtay usule yönelik gerekçelerle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
12 Şubat 2009 tarihinde, usule ilişkin hataları düzelten Ümraniye Ceza Mahkemesi, 11 Nisan 2006 tarihli kararı ile aynı yönde bir karar almıştır.
Dosya içeriğindeki son bilgilere göre, başvuranın art arda açtığı temyiz davası halen Yargıtay önünde görülmeye devam etmektedir.
4. Çocuğun Kasım 2005 tarihinde kaçırılması
Erdek'te çocuğun iade edilmesinden ve anne ile oğlunun İstanbul'a geri dönmesinden üç gün sonra, baba oğlunu dördüncü kez kaçırmıştır.
Bu kaçırmadan itibaren 2009 yılı Kasım ayına kadar, yani dört yıl süreyle, başvuranın oğlu ile birlikte yaşaması engellenmiştir.
D. Velayet davası
15 Mart 2005 tarihinde, başvuran, oğlunun velayetinin kendisine verilmesi ve babaya ziyaret hakkı düzenlenmesi talebiyle İstanbul Aile Mahkemesi önünde dava açmıştır. Başvuran ayrıca, ona göre, iki yıldır babasıyla yaşayan çocuğunun korunmasına yönelik geçici tedbirler alınmasını talep etmiştir. Bu bağlamda başvuran, velayetin kendisinde olmasına rağmen, çocuğun babasının onu birçok kez kaçırdığını kaydetmiştir. Dolayısıyla başvuran, eski nikâhsız eşinin ziyaret hakkına sınırlama getirilmesini talep etmiştir. Son olarak başvuran, Medeni Kanun'un 337. maddesine atıfta bulunarak, bu hüküm gereği, evlilik dışı doğan bir çocuğun velayetinin anneye verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
6 Haziran 2006 tarihinde, başvuran, Medeni Kanun'un 337. maddesi gereğince velayetin kendisinde olması gerektiğini, buna karşın oğlunun iki yıldır babasının yanında yaşadığını yineleyerek, mahkemeye geçici önlem alınması talebinde bulunmuştur. Başvuran, çocuğun babasının oğlunu görmesini engelleyen bu tutumunun, velayeti kendisine, yani anneye veren bir mahkeme kararının olmamasından kaynaklandığını savunmuştur. Başvuran talebinde ayrıca, iki kaçırma olayından sonra, çocuğun psikolojisinin daha fazla bozulmaması için öğretim yılı sonuna kadar babasının yanında kalmasına rıza gösterdiğini belirtmiştir. Ancak, oğlunu ziyaret etmesi baba tarafından engellenmiş ve onun tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda başvuran, iki yıldan beri, oğlunu ancak kolluk kuvvetlerinin eşliğinde görebildiğini savunmuştur. Başvuran, okul tatilinin başlayacağını belirterek, hakimden, bu tatil dönemini, eski nikâhsız eşi engellemeden, oğlu ile geçirmesi için gerekli önlemlerin alınmasını istemiştir. Başvuran ayrıca, velayeti kesin olarak kendisine veren esasa ilişkin karar çıkana kadar, geçici önlemlerin alınmasını talep etmiştir.
7 Haziran 2006 tarihinde, mahkeme, başvuranın talebini haklı bulmuş ve velayet kararı çıkana kadar, bir ziyaret ve konuk etme hakkı düzenlenmesine hükmetmiştir. Mahkeme, başvuranın okul tatilinin ilk gününden kırk beşinci gününe kadar konuk etme hakkını ve ayın her ilk ve son hafta sonlarında ziyaret ve konuk etme hakkını kullanabileceğine karar vermiştir. Mahkeme son olarak, bu hakkın engellenmesinin her seferinde bir ceza konusu olacağını kaydetmiştir.
19 Haziran 2006 tarihinde, çocuğun babası, zaten başvuranın - kolluk kuvvetleri eşliğinde gitmesine rağmen - Erdek'te belirtilen adreste oğlu ve babasını bulamaması nedeniyle uygulanamayan bu karara itiraz etmiştir.
18 Aralık 2008 tarihinde, başvuran, babanın söz konusu geçici önlemlerin infazını engellemesinden şikâyetçi olmak amacıyla infaz mahkemesi ceza dairesine dilekçe vermiştir.
11 Kasım 2009 tarihinde, dört duruşma gerçekleştirdikten sonra mahkeme, sanığın - hastalık veya bulunamama- gerekçelerini dikkate alarak, beraatına karar vermiştir.
Başvuran tarafından açılan temyiz davası bugüne kadar karara bağlanmamıştır.
Bu arada, 11 Eylül 2006 tarihinde, başvuran okulların açılmasına çok kısa bir süre kaldığını belirterek, velayet hakkında karar verilinceye kadar çocuğun kendisinde kalmasını talep etmiştir.
Aynı gün, mahkeme başvuranın bu talebini reddetmiştir. Mahkeme, çocuğun velayet hakkının başvurana ait olduğunu kabul etmekle beraber, velayet davası sonuçlanmadan böylesi bir geçici önlem alınamayacağı kanaatine varmıştır.
12 Ekim 2006 tarihinde, başvuran mahkemeden dava açmaya yönelik talebinin düzeltilmesini istemiştir. Başvuran, bundan böyle başvurusunun oğlunun velayetinin kendi adına çıkmasını ve baba için ziyaret hakkının düzenlenmesini amaçladığını belirtmiştir.
Aynı gün, başvuran 7 Haziran 2006 tarihinde mahkeme tarafından hükmedilen geçici önlemlerin değiştirilmesini ve - hafta sonları kendisine tanınan ziyaret ve konuk etme hakkına ek olarak - dini bayramlarda ve bu bayramlara bağlı okul tatillerinde de oğlunun kendisinde kalmasını talep etmiştir.
18 Ekim 2006 tarihinde, mahkeme bu talepleri haklı bulmuştur. Bunun üzerine başvuran, ayın ilk ve üçüncü hafta sonları ile dini bayramlara bağlı tatil dönemlerinin ikinci gününden son gününe kadar ziyaret ve konuk etme hakkı elde etmiştir.
16 Ocak 2007 tarihinde, başvuran 27 Ocak 2007 tarihinde başlayan sömestr tatilleri boyunca çocuğunun velayet hakkını elde etmek amacıyla ek geçici önlem alınması talebiyle mahkemeye başvurmuştur.
23 Ocak 2007 tarihinde, mahkeme bu talebi haklı bulmuş ve bu tatil döneminin on günü boyunca çocuğun annesinde kalmasına hükmetmiştir.
31 Ocak 2007 tarihinde, çocuğun babası bu karara itiraz etmiştir.
12 Nisan 2007 tarihinde, mahkeme bu itirazı reddetmiştir.
16 Ekim 2007 tarihinde, başvuran esasa ilişkin layihasını sunmuştur.
18 Ekim 2007 tarihinde, mahkeme Medeni Kanun'un 337. maddesi gereğince başvuranın talebini haklı bulmuştur. Mahkeme, çocuğu annesinden ayırmak için bir gerekçe bulunmadığı kanaatine varmış ve anneye velayet hakkı verilmesine ve babaya da ziyaret ve konuk etme hakkı düzenlenmesine hükmetmiştir.
Mahkeme, yargılama sona ermeden, derhal infaz hükmü getiren bir geçici önlem kararı almamıştır.
Çocuğun babası, bu kararı temyize taşımıştır.
10 Ocak 2008 tarihinde, başvuran İstanbul Aile Mahkemesi önünde geçici önlem alınması talebiyle dava açmıştır. Başvuran, dava dilekçesinde çocuğun velayetinin mahkeme kararıyla kendisine verildiğini, ancak çocuğun babasının temyize başvurduğunu ve dolayısıyla velayet hakkının henüz kesinleşmediğini, bu nedenle kararın infaz edilemediğini hatırlatmıştır. Başvuran, ayrıca söz konusu karar kendi lehine tanınan ziyaret ve konuk etme hakkı düzenlenmesine ilişkin geçici önlemlerin devamını öngörmediği için, bu karar açıklandığından beri oğlunu göremediğini belirtmiştir. Dolayısıyla başvuran, ya dava sonuçlanana kadar oğlunun kendisine verilmesini ya da ziyaret hakkı düzenlenmesini talep etmiştir.
14 Ocak 2008 tarihinde, İstanbul Mahkemesi, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin bu tür önlemlerin hangi şartlarda alınabileceğini düzenlediğini ve böylesi bir önlemin alınmasına karar verildiği durumlarda, aynı mahkeme önünde ayrıca esas hakkında bir davanın da açılması gerektiğini kaydederek, bu talebi reddetmiştir. Mahkeme, taraflar arasındaki ihtilafın esas itibarıyla karara bağlanması dolayısıyla, talep edilen geçici önlemin kabul edilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir.
14 Nisan 2008 tarihinde, başvuran, eski nikâhsız eşinin açtığı temyiz davası çerçevesinde sunduğu layihada, lehine ziyaret hakkı düzenleyen bir geçici önlem olmadığından, oğlunu altı aydır görmediğini ve kendisiyle temas kuramadığını, kanaatine göre bu durumun, ilk derece mahkemesi kararının nihai olmamasından kaynaklandığını ifade etmiştir.
22 Nisan 2008 tarihinde, Yargıtay çocuğun babası için tanıklık edecek iki kişinin dinlenmediği gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin bu kararını bozmuş ve davayı aynı ilk derece mahkemesine geri göndermiştir.
24 Temmuz 2008 tarihinde, başvuran çocuğun velayetinin geçici olarak kendisine verilmesi için bir önlem alınması talebiyle mahkemeye başvurmuştur.
25 Temmuz 2008 tarihinde, mahkeme, henüz velayetin tahsisi hakkında kesin bir hüküm bulunmadığı, " (
) (mahkemenin) yargılama sonunda verilmesi gereken bir hak için ara karar veremeyeceği " ve bu nedenle de geçici önlem kararı almasının mümkün olmadığı gerekçesiyle, bu talebi reddetmiştir.
7 Ekim 2008 tarihinde, başvuran çocuğunun velayet hakkını elde etmek için yeni bir geçici önlem talebinde bulunmuştur.
Çocuğun babası 9 Ekim 2008 tarihli layihasında, çocuğu tanıdığını ve kendi nüfus kütüğüne kaydettirdiğini, zaten çocuğun kendi soyadını taşıdığını hatırlatmıştır. Çocuğun babası, yeni Medeni Kanun'un 337. maddesinin baba tarafından tanınmayan çocukları koruduğunu ve mevcut dava koşullarında uygulanamayacağını ileri sürmüştür.
Aynı gün mahkeme, başvurana, dini bayramlara bağlı okul tatillerinde ve sömestr tatillerinde ayın ilk ve üçüncü haftaları için ziyaret ve konuk etme hakkı tanımıştır.
4 Kasım 2008 tarihinde, başvuran, eski nikâhsız eşi tarafından engellendiğini iddia ederek, çocuğunu görebilmesi için kendisine özel önlemler alınması talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Çocuğun babası da ayrıca mahkemeye, annenin çocuğu görebileceğini kesinlikle kabul ettiğini, buna karşın çocuğunun, annesinin yeni erkek arkadaşıyla paylaştığı evde kalmasını istemediğini belirten bir dilekçe sunmuştur. Çocuğun babası, anneye bu koşullar çerçevesinde bir ziyaret hakkı düzenlenmesini talep etmiştir.
24 Aralık 2008 tarihinde, mahkeme çocuğun babası hakkında bir uyarı verilmesi kararı almış ve söz konusu geçici önleme uyması ve çocuk ile annesi arasındaki ilişkiyi engellememesi konusunda ihtarname gönderilmesine hükmetmiştir.
4 Şubat 2009 tarihinde, çocuğun babası İstanbul Aile Mahkemesi'ne başvurarak, çocuğun velayetinin tahsisi için bir karşı dava açılmasını ve bu davanın başvuranın aynı amaçla açtığı dava ile birleştirilmesini talep etmiştir.
18 Şubat 2009 tarihinde, aile mahkemesi iki davanın birleştirilmesine karar vermiştir.
10 Mart 2009 tarihli duruşmada aile mahkemesi, çocuk için bir psikologun mütalaası gerekip gerekmediği konusunda bir karar alınmasının uygun olacağı gerekçesiyle duruşmayı ertelemiştir.
7 Mayıs 2009 tarihinde, mahkeme 15 Haziran 2009 tarihinde başlayan okul tatili dönemi için çocuğun velayetini düzenlemiştir. Başvuran, bu karara göre, 15 Haziran'dan 31 Temmuz 2009 tarihine kadar velayet hakkı elde etmiş ve daha önce ayın ilk ve üçüncü hafta sonları için kendisine tanınan ziyaret ve konuk etme hakkının 9 Ekim 2009 tarihinden itibaren değiştirilmesini sağlamıştır.
Aile mahkemesi 17 Mayıs 2009 tarihli duruşmada, çocuğun düşüncesini alacak bir psikolog raporu düzenlenmesine karar vermiştir.
Bir sosyal hizmet uzmanı, 23 Haziran 2009 tarihinde çocuğun günlük yaşamını kendisinden dinlemiş ve özellikle çocuğun yaşadığı çevre ve okula giderek bir sosyal anket gerçekleştirmiştir.
Erdek'te çocuk psikologu bulunamadığından, İstanbul'dan bulunan bir uzman çocuk psikologu, çocuk ve annesini mahkemede dinledikten sonra 8 Ekim 2009 tarihinde bir rapor düzenlemiştir. Görüşme sırasında çocuk annesiyle yaşamak istediğini beyan etmiştir. Baba, mahkeme celbine cevap vermediği için, raporda velayet hakkında bir sonuç belirtilmemiştir.
19 Kasım 2009 tarihinde, aile mahkemesi çocuğun velayetini Medeni Kanun'un 337. maddesi gereğince başvurana tahsis eden ve baba için ziyaret hakkının nasıl düzenleneceğini belirleyen bir karar almıştır. Bu karara göre, çocuğun babasına her ayın ilk ve üçüncü pazar günü ziyaret hakkı tanınmıştır. Mahkeme, bu kararında diğerlerinin aksine derhal infazı mümkün kılan bir geçici önlem alınmasına hükmetmiştir.
Yargıtay 22 Haziran 2010 tarihinde verdiği nihai kararda, başvurana çocuğun velayetini veren kararı onamıştır.
HUKUK
I. AİHS'NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, özellikle açtığı davaların uzunluğu ile ziyaret ve konuk etme hakkını kullanmasının engellenmesi dolayısıyla oğlu ile ilişkilerine zarar verildiğini ileri sürmekte ve özel ve aile hayatının haksız yere ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır.
Başvuran ayrıca, velayet hakkına sahip olduğu halde, ulusal makamların çocuğunun kaçırılmasına karşı gerekli önlemleri almamasından şikâyetçi olmakta ve AİHS'nin 8. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu savlara itiraz etmektedir.
A. Kabul edilebilirliğe ilişkin
Hükümet, davanın Yargıtay önünde görülmeye devam ettiğini hatırlatmakta ve iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı bir ön itiraz dile getirmektedir.
Başvuran, savunma layihasında buna cevap olarak, davanın yedi yıldan fazla bir süredir görülmeye devam etmesinin, aile hayatı dokunulmazlığının sağlanması ile ilgili şikâyetleri doğrultusunda iç hukuk yollarının etkisiz kaldığını gösterdiğini ileri sürmektedir. Başvuran, başvurusunun amacının özellikle AİHS'nin 8. maddesinde öngörülen aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı ile ilgili iç hukuk yollarının etkisizliği olduğunu belirtmektedir.
AİHM, mevcut davadaki velayetin tahsisi ile ilgili temel yargılamanın Hükümetin layihalarını sunmasından sonra, yani 22 Haziran 2010 tarihli nihai karar ile sona erdiğini kaydetmektedir.
AİHM, başvurunun AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca başka bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu başvurunun kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların argümanları
Başvuran, ilk olarak Belçika aleyhine Marckx kararına atıfta bulunmakta ve bekâr bir anne ile çocuğu arasındaki ilişkinin AİHS'nin 8. maddesi anlamında aile hayatına girdiğini savunmaktadır. Başvuran daha sonra, Türk Medeni Kanunu'nun 337. maddesine göre, velayet hakkının çocuğun babasıyla evli olmadığı durumlarda anneye tahsis edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu hükmün tek başına, velayetin bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmaksızın anneye verilmesi için yeterli olduğunu eklemektedir. Başvuran, bu noktada Anayasa Mahkemesi'nin 13 Kasım 2008 tarihli kararına atıfta bulunmaktadır (bakınız yukarıdaki ilgili paragrafta " ilgili iç hukuk ve uygulaması " bölümü).
Başvuran ayrıca, Devlet makamlarının dört noktada aile hayatına saygı gösterilmesi hakkını teminat altına almadığından şikâyetçi olmaktadır:
i. ulusal makamlar, medeni kanunun, kendi kanaatine göre açık olan hükmüne rağmen, kendisini oğlu ile bir araya getirmemiştir;
ii. ulusal makamlar, bu yönde hızlıca bir mahkeme kararı vermemiştir;
iii. ulusal makamlar, yaptığı birçok suç duyurusuna rağmen, babanın oğlunu kaçırmasına ve saklamasına mani olmamıştır;
iv. ulusal makamlar, bu bağlamda çeşitli geçici önlemlerin infazını sağlamamıştır.
Hükümet, ulusal makamların yetkileri dahilinde başvuranın çocuğuna kavuşma hakkını kullanmasını sağlamak için ellerinden geleni yaptıklarını savunmaktadır. Hükümet, bu hakkın çocuğun babası tarafından engellenmesinden kendisinin sorumlu tutulamayacağı kanaatindedir. Hükümet, şikâyet edilen hususların özellikle başvuran ile eski nikâhsız eşi arasında mevcut olan kin ve garez gibi kendi sorumluğu altında olmayan nedenlerden kaynaklandığını kaydetmektedir.
Hükümet, daha sonra ulusal makamların başvuranın ebeveyn haklarını kullanmasını sağlayacak önlemlerin alınmasında sınırsız bir yetkiye sahip olmadıklarını belirtmektedir.
Hükümet, sözkonusu önlemlerin, yasalara uygun olması ve hiçbir zaman karşı tarafın haklarını kullanmasına mani teşkil etmemesi ve başka ihlallere yol açmaması gerektiğini eklemektedir.
Hükümet, son olarak konuyla ilgili Türk mevzuatının aile hakları ile ebeveyn haklarının kullanılmasına saygıyı teminat altına alan hükümler içerdiğini kaydetmektedir.
Mevcut davada, Hükümet öncelikle Türk Medeni Kanunu'nun 337. maddesi gereğince velayetin başvurana ait olduğunu ve bu durumun aile mahkemesi tarafından 18 Ekim 2007 tarihli kararla yerine getirildiğini hatırlatmaktadır. Hükümet, bu kararın usule ilişkin bir hata yüzünden Yargıtay tarafından bozulduğunu belirtmektedir.
Hükümet, daha sonra 2 Temmuz 2003 ve 13 Kasım 2003 tarihli kararlar ile daha sonra çocuğun babası hakkında yürütülen ceza soruşturmasına atıfta bulunmaktadır. Hükümet, ilgili şahısın bazı eylemleri için mahkûm edildiğini ve diğer eylemleri ile ilgili yargılamanın görülmeye devam ettiğini hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranın eski nikâhsız eşi hakkında tehdit ve saldırı suçundan 7 Aralık 2007 tarihinde verilen ertelenmiş mahkûmiyet kararı ile saldırı, şiddet ve çocuk kaçırma suçlarından ilgili şahıs hakkında açılan ve beraat ile sonuçlanan ya da halen görülmeye devam eden çeşitli davalarla ilgili belgeleri ekte sunmaktadır.
Hükümet, bu davaların uzun sürme sebebinin, büyük ölçüde tanıkların dinlenmesi için gerekli harçları zamanında ödemeyen ve bazı dosyaları takip etmeyen tarafların tutumundan kaynaklandığı kanaatindedir. Hükümet, başvuranın bir ceza dosyasının sonuçlandırılması için hayati önem taşıyan adli tıp muayenesine gelmediğini eklemektedir.
Hükümet, ayrıca Devlet'in aile hayatı dokunulmazlığını teminat altına alma yükümlülüğünün mutlak olmadığını belirtmektedir. Hükümete göre, nasıl ki ulusal makamların 8. maddede öngörülen hakların kullanılmasına yönelik bir işbirliğini kolaylaştırmak için elinden geleni yapması gerekiyorsa, zorlayıcı önlemler alma yükümlülüğünün de diğer insanların ve özellikle çocuğun hak ve menfaatleri dikkate alınarak sınırlandırılması gerekmektedir.
Hükümet, son olarak, çocuğun babasının gerçekten başvuranın oğluna kavuşması ile ilgili mahkeme kararlarına uymayı sürekli olarak reddettiğini kabul etmekte ancak, başvuranın da bu kararların infazını sağlamada pasif kaldığını kaydetmektedir.
Hükümet bu noktada, ihtilaflı taraflar, yani başvuran ile eski nikâhsız eşi arasındaki kin ve garezin başvuranın çocuğuna kavuşmasında yaşanan zorlukların temel nedenini teşkil ettiğini yinelemektedir.
Başvuran, AİHS'nin 8. maddesi başlığı altında Devlet'e düşen pozitif yükümlülükler bağlamında böylesi bir muhakemenin kabul edilemeyeceğini savunmaktadır. Başvuran, kendisi ile çocuğun babası arasında görülen hukuk savaşının toplam yaklaşık yedi yıl boyunca çocuğu ile birlikte yaşamasına engel olduğunu belirtmektedir. Bu dönemde başvuran, çocuğun babasının izin verdiği zamanlar haricinde oğlunu görme imkânı bulamamıştır. Başvuran üstelik on bir ay süresince oğlundan haber bile alamamıştır.
Başvuran, oğlunun babası tarafından dört kez kaçırıldığını ve ilk kaçırılmasının oğlu dört yaşındayken gerçekleştirildiğini eklemektedir. Başvurana göre, durumla ilgili olarak gereği gibi bilgilendirilen yetkililer, velayetin kendisinde olduğunu dikkate almamış ve üstelik çocuğun babasının kendi oğlunu kaçırmış olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmıştır.
Başvuran, yargılamayı ve çocuğundan uzak kalmasını haksız yere uzatan yetkililerin, kendi kanaatine göre, uygun olmayan bu yaklaşımını aşağıdaki noktalarda izah etmektedir:
i. 15 Mart 2005 tarihinde, başvuran aile mahkemesi nezdinde geçici önlem alınması talebinde bulunmuş, ancak ziyaret hakkını sadece 7 Haziran 2006 tarihinde yani on beş ay sonra elde etmiştir. Başvuran bu bağlamda, ulusal mahkemelerin bir anne ile altı yaşındaki oğlunun bir araya gelmesi için gerekli şartları yaratacak önlemleri almadığından şikâyetçi olmaktadır.
ii. 11 Eylül 2006 tarihinde, başvuran mahkemeden çocuğun velayetini elde etmesine imkân sağlayacak gerekçeli bir geçici önlem alınmasını talep etmiştir; başvuran özellikle okul tatilinin başlayacağını ve bu kadar küçük yaştaki bir çocuğun annesinin yanında bulunmaya ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Bu talebine mahkemeden olumlu bir yanıt gelmemiş ve kanaatine göre, mahkeme, hem çocuğun annesiyle olmasında hem de annenin çocuğunun yanında olmasındaki menfaati dikkate almamıştır.
iii. 18 Ekim 2007 tarihinde, mahkeme, çocuğun doğumundan beri velayeti elinde bulundurmasına rağmen, geç de olsa çocuğun oturacağı yerin annesinin adresi olduğu yönünde bir karar vermiştir. Bununla birlikte, mahkeme kararın derhal infaz edilmesine ilişkin bir geçici önlem almaya gerek duymamıştır. Daha sonra Yargıtay, 22 Nisan 2008 tarihinde usule ilişkin eksikler nedeniyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur; bunun sonucunda, başvuran ve oğlu, ilgili şahısın söylediğine göre, bir yıl daha ciddiyet ve etkinlikten yoksun bir adli sürecin mağduru olmuştur.
iv. 24 Temmuz 2008 tarihinde, başvuran oğlu ile beraber yaşayabilmek amacıyla yeni bir geçici önlem talebinde bulunmuştur. Mahkeme, bu talebi ilgili şahısın söylediğine göre, ortadaki menfaatleri dikkate almadan bir kez daha reddetmiştir. Başvuran için, mahkemenin, kanaatine göre çok açık olan Medeni Kanun'un 337. maddesinin lafzını ve ilk derece mahkemesinin verdiği karar ile bu kararın sadece usule ilişkin hatalar nedeniyle bozulduğunu dikkate almayan reddetme gerekçeleri kabul edilemez.
v. Başvuran, 10 Mart 2009 tarihli duruşmada aile mahkemesinin, çocuk için bir psikolog görüşünün gerekli olup olmadığı noktasında bir karar verilmesi amacıyla duruşmayı ertelediğini belirtmektedir. İlgili şahısın gözünde, duruşmanın böylesi bir gerekçeyle ertelenmesi, zaman faktörünün bu derece önemli olduğu bir yargı aşamasında anlaşılması güç bir durumdur.
vi. Başvuran, son olarak 17 Mayıs 2009 tarihli duruşmada mahkemenin uzman bir psikolog tarafından rapor hazırlanmasına karar verdiğini ve nihayet İstanbul'da bu uzman psikologu bulmak için mahkemenin beş ay araştırma yaptığını eklemektedir; bu bağlamda başvuran, Türkiye'de hüküm süren şartlar ve Erdek'in küçük nüfusu dikkate alındığında, bu bölgede çocuk psikologunun bulunma olasılığının düşük olduğunu hesaba katmayan hakimden şikâyetçi olmaktadır.
Başvuran, öte yandan oğlunun babası hakkında açtığı ceza davalarına atıfta bulunmakta ve bunların çoğunlukla takipsizlik ya da beraat kararıyla sonuçlandığını hatırlatmaktadır. Başvuran, özel ve aile hayatı hakkının, özellikle çocuğun annesinden kaçırılmasına ve anneye yapılan taciz ve tehditlere bağlı bazı temel yönlerinin korunmasının sadece ve sadece ceza yoluyla etkili bir şekilde sağlanabilmesinden üzüntü duymaktadır. Başvuran, bu bağlamda mahkeme tarafından 2 Temmuz 2003 tarihinde hükmedilen önlemin ilgili şahsa gereği gibi tebliğ edilmediği için hiçbir zaman infaz edilemediğini hatırlatmaktadır. Başvuran ayrıca, İstanbul 2. Aile Mahkemesi ve İstanbul 15. Ceza Mahkemesi önünde açılan davalar ile mahkeme kararlarının infazı ile ilgili açılan diğer iki dava olmak üzere toplam dört davanın halen ulusal mahkemeler önünde görülmeye devam ettiğini belirtmektedir.
Başvuran, Türk yetkili mercileri nezdinde gerçekleştirdiği çok sayıda ve makul girişimlere rağmen, bu mercilerin uygun ve etkili bir şekilde hareket etmediği ve AİHS'nin 8. maddesi başlığı altında kendilerine düşen pozitif yükümlülükleri yerine getirmediği sonucuna varmaktadır.
2. AİHM'nin değerlendirmesi
AİHM, 8. maddenin temel amacının, bireyi kamu görevlilerinin keyfi uygulamalarına karşı korumak olduğunu ve dahası bu maddenin aile hayatına etkin bir " saygı " sağlanması için pozitif yükümlülükler içerdiğini hatırlatmaktadır. AİHM ayrıca, bu madde kapsamında düzenlenen Devlet'in pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınırların kesin bir tanımlama yapmaya izin vermediğini ve uygulanabilir ilkelerin benzer olduğunu hatırlatmaktadır. AİHM, özellikle her iki durumda da, dikkatin bireyle toplumun çatışan menfaatleri arasında kurulması zorunlu olan adil dengeye verilmesi gerektiğini ve aynı şekilde Devlet'in her iki bağlamda da belli bir takdir hakkına sahip olduğunu yinelemektedir (İrlanda aleyhine Keegan davası, 26 Mayıs 1994, prg. 49, seri A no 290).
Pozitif ayrımcılığın önüne geçmek için Devlet'e düşen yükümlük ile ilgili olarak AİHM, birçok defa 8. maddenin bir ebeveynin çocuğu ile bir araya gelme hakkını ve ulusal mercilerin buna yönelik önlemler alma yükümlülüğünü de kapsadığını kaydetmektedir (bakınız, örneğin, İsviçre aleyhine Neulinger ve Shuruk davası (GC), no 41615/07, prg. 140, CEDH 2010 ..., Romanya aleyhine Ignaccolo-Zenide davası, no 31679/96, prg. 94, CEDH 2000-I, ve Finlandiya aleyhine Nuutinen davası, no 32842/96, prg. 127, CEDH 2000 VIII).
AİHM ayrıca, ulusal makamların bu bağlamda önlem alma yükümlülüklerinin mutlak olmadığını, zira bir ebeveynin diğer ebeveynle uzun zamandır yaşayan çocukları ile bir araya getirilmesinin her zaman derhal yapılamadığını ve bunun için bazı hazırlıkların gerektiğini hatırlatmaktadır. Bunun nitelik ve kapsamı her davanın koşullarına bağlı olmakla beraber, ilgili şahısların karşılıklı anlayış ve işbirliği de çok önemli bir faktör teşkil etmektedir. Her ne kadar ulusal makamlar böylesi bir işbirliğini kolaylaştırmakla yükümlü olsalar da, ilgili makamların zorlayıcı önlemler alma yükümlülüğü ancak sınırlı düzeyde kabul edilebilir: ulusal makamların aynı kişilerin menfaat, hak ve özgürlüklerini dikkate alması ve özellikle çocuğun üstün menfaatini ve 8. maddenin ona tanıdığı hakları göz önünde bulundurması gerekmektedir. Ebeveynlerle temasın bu menfaatler açısından bir risk oluşturduğu ya da hakların ihlaline sebebiyet vereceği düşünülüyorsa, ulusal makamların bunlar arasında adil bir denge sağlamaya çalışması gerekmektedir (Ignaccolo-Zenide, ilgili bölüm, prg. 94).
AİHM, daha sonra içtihadında ortaya çıkan ve AİHS'nin amacının teorik ve hayali hakları değil, somut ve gerçek hakları korumayı içeren yerleşik ilkeyi yinelemektedir (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, İtalya aleyhine Artico davası, 13 Mayıs 1980, prg. 33, seri A no 37). Bu mantıkta AİHM, aile hayatına etkin bir saygının, gelecekte ebeveynler ile çocuk arasındaki ilişkilerin geçen zamana bağlı olarak değil, sadece ilgili bütün unsurlar temelinde düzenlenmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır. AİHM ayrıca, 8. madde kapsamında değerlendirme yaparken, karar alma sürecinin şekil ve süresini de göz önüne alabilir (Birleşik Krallık aleyhine W. davası, 8 Temmuz 1987, prg. 65, seri A no 121, Birleşik Krallık aleyhine McMichael davası, 24 Şubat 1995, prg. 87 ve 92, seri A no 307-B, ve Portekiz aleyhine Dore davası, no 775/08, prg. 45, 1 Şubat 2011).
Bu bağlamda AİHM, bir önlemin uygun olup olmadığının hayata geçiriliş hızına bağlı olarak değerlendirildiğini not etmektedir. Gerçekten de, velayet tahsisine ilişkin yargılamalar, dava sonunda verilen kararların infazı dahil, acil uygulanmayı gerektirmektedir, zira geçen zaman, birlikte yaşamayan çocuklar ile ebeveynler arasındaki ilişkilerde onarılmaz sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir (Ignaccolo-Zenide, ilgili bölüm, prg. 102; ayrıca bakınız Romanya aleyhine Pini ve diğerleri davası, no 78028/01 ve 78030/01, prg. 175, CEDH 2004-V).
Dolayısıyla, mevcut davada belirleyici nokta, ulusal makamların velayet tahsisine ilişkin ve başvuran ile oğlunun bir araya gelmesini amaçlayan davalar çerçevesinde onlardan makul olarak beklenen tüm önlemleri alıp almadığının anlaşılmasıdır.
AİHM, başvuranın oğlu ile bir araya gelmede karşılaştığı engellerin, bir yandan ilgili hakların elde edilmesi ve diğer yandan bu hakların hayata geçirilmesi noktasında ortaya çıktığını gözlemlemektedir.
Bu bağlamda AİHM, öncelikle çocuğun annesi olan başvurana, nihai bir karar doğrultusunda, velayet vermek için Türk yetkililere beş yıldan fazla bir süre gerektiğini not etmektedir.
AİHM, mevcut davada, 8 Aralık 2001 tarihinde yürürlüğe giren ve evlilik dışı doğan çocukların velayet durumunu düzenleyen " yeni " Medeni Kanun'un 337. maddesinin uygulanmasında zorluk çekildiğini gözlemlemektedir. AİHM, eski medeni kanunda bu maddenin bir benzerinin bulunmadığını ve 2001 yılı Aralık ayından önce bu konuyu düzenleyen özel hiçbir hükmün mevcut olmadığını not etmektedir.
AİHM, bu durumun yasanın uygulanmasında ve özellikle mevcut davada olduğu gibi yeni yasanın yürürlüğe girmesinden önce doğan ve babası tarafından resmi olarak tanınan bir çocuk söz konusu olduğunda sorun yaratabileceğini kabul etmektedir. Ancak, söz konusu durum, Türk makamlarının başvuranın velayetle ilgili girişimleri hususunda karar vermek için bu kadar uzun süreye ihtiyaç duymasını haklı göstermez.
AİHM, öte yandan ulusal mahkemelerin başvuran lehine verilen kararın uygulanmasında bazı gecikmelere neden olduğunu: velayet konusunda 18 Ekim 2007 tarihinde karar alındığı halde, çocuğun annesiyle bir araya gelmesini sağlayacak kesin ve etkin kararın ancak 19 Kasım 2009 tarihinde verildiğini ve bu tarihten itibaren, bir mahkeme kararı yoluyla, gerçek durum ile hukuki durumun uyumlu hale geldiğini not etmektedir.
AİHM, son olarak başvuran tarafından şikâyet edilen yargı sürecinde ortaya çıkan birçok gecikmenin hiçbir surette ilgili şahısın tutumuna atfedilemeyeceğini gözlemlemektedir.
Her ne kadar AİHM, ziyaret organizasyonunda ortaya çıkan zorluğun büyük ölçüde iki ebeveyn arasındaki kin ve garezden kaynaklandığını kabul etse de, etkili bir temasın kurulmasına yönelik karar ve önlemlerin yetersiz kalmasındaki sorumluluğu başvurana yüklemenin doğru olmadığı kanaatine varmaktadır.
Gerçekten de, bu gecikmeleri, medeni kanunun açık lafzına rağmen gerekli olan toplam karar alma süresi ile birlikte değerlendiren AİHM, ulusal adli makamların başvuran ile çocuğunun derhal bir araya gelmesi için gerekli etkin önlemleri almadığı kanaatine varmaktadır.
Yukarıda dile getirilen olgular ışığında AİHM, AİHS'nin 8. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 6 000 Euro ve manevi tazminat olarak ise 15 000 Euro talep etmektedir. Maddi tazminatla ilgili olarak başvuran, oğlunun psikoterapi seanslarına yapılan ödemeleri ve oğlunu görmek için İstanbul ile Erdek arasında yaptığı yolculuk masraflarını dile getirmektedir. Başvuran, talebine toplam 8 585 TL (yaklaşık 4 000 Euro) tutarındaki seyahat biletlerinin fotokopisini eklemektedir.
Manevi tazminat ile ilgili olarak başvuran, çok uzun bir dönem çocuğundan uzak yaşamak zorunda kaldığını ve yaklaşık bir yıl oğlundan haber alamadığını, üstelik geçici önlem alınmadığı için ziyaret hakkını bir yıl daha kullanamadığını hatırlatmaktadır. Başvuran, bu durumun kendisinde yarattığı kaygı ve üzüntüye ve " kaybettiği annelik yıllarına " atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu tutarların dayanaktan yoksun ve aşırı olduğu kanaatindedir.
AİHM, başvurana uğradığı tüm zararlar karşılığında 19.000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 12 805 Euro talep etmektedir. Başvuran, talebine avukat ücreti ve masraflara tekâbül eden toplam 26.553,46 TL (yaklaşık 13.000 Euro) tutarında faturalar eklemektedir.
Hükümet, bu talebin dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
AİHM, yerleşik içtihadına göre, yalnızca gerçekliği ve gerekliliği ispat edilmiş makul tutardaki yargılama masraf ve giderlerinin ödenebileceğini hatırlatmaktadır. Mevcut davada, elindeki belgeleri ve yukarıdaki kıstasları dikkate alan AİHM, talep edilen masrafların gerçekten ödendiği, bir gerekliliğe tekâbül ettiği ve tutarların makul olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla AİHM, başvurana tüm masraf ve giderler karşılığında 12.805 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana uğradığı her türlü zarar karşılığında 19.000 (on dokuz bin) Euro tazminat ve yargılama masraf ve giderleri için 12.805 (on iki bin sekiz yüz beş) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, söz konusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 4 Ekim 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy