(AİHS m. 3, 13, 34, 35, 44) (SONKAYA - TÜRKİYE DAVASI) (NURGÜL DOĞAN - TÜRKİYE DAVASI) (MECAİL ÖZEL - TÜRKİYE DAVASI) (WOLF-SORG - TÜRKİYE DAVASI) (BAKBAK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER - TÜRKİYE DAVASI) (ZÜLCİHAN ŞAHİN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KOP - TÜRKİYE DAVASI) (AHMET AKMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AY - TÜRKİYE DAVASI) (CONKA - BELÇİKA DAVASI) (SERKAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 12503/06)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
09 Kasım 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (12503/06) nolu davanın nedeni, T.C. vatandaşı Barkın Timtikin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 16 Mart 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından T.Tanay, B. Aşcı ve O.Aslan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1982 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedir.
A. Gösterinin gelişimi
Stajyer avukat olan başvuran, 20 Ekim 2004 tarihinde İstanbul Adalet Sarayına gitmiştir. Başvuran, güvenlik güçlerinin bir gösteriyi dağıttığı sırada yakalanarak gözaltına alınmıştır.
20 Ekim 2004 günü saat 13:00da iki polis memuru tarafından önceden doldurulmuş standart tipte bir form şeklinde düzenlenen ve başvuranın imzasını taşımayan yakalama tutanağına göre, cezaevinde bulunan DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi) üyelerinin başlatığı açlık grevinin yıl dönümü dolayısıyla bir gösteri düzenleneceği ihbarının alınması üzerine, aynı gün saat 12:30da İstanbul Adalet Sarayı önü ve çevresinde güvenlik önlemleri alınmıştır. Saat 13:00 sıralarında, adalet sarayına yaklaşık 800 metre mesafede, yaklaşık yüz kişilik bir grup, yanlarında getirdikleri ve üzerine fotoğraflar yapıştırılmış 117 boş tabutla birlikte gösteri düzenlemek üzere adalet sarayı önünde toplanmıştır. Bu tabutlar kamyonetlerle taşınmıştır. Polisler, göstericileri, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı davranmamak ve yaya ve araçların yolunu kapatmamak şartıyla, bir basın açıklaması yapabilecekleri konusunda bilgilendirmiştir. Polislerin uyarısına rağmen, göstericiler dağılmamışlar ve bir oturma eylemi yapmışlardır. Bu durum üzerine, çevik kuvvet polisleri grubu güç kullanarak dağıtmıştır. Yine tutanağa göre, göstericiler polislerin üzerine taş atmıştır.
Emniyet müdürlüğünde görevli iki polis tarafından 20 Ekim 2004 günü saat 13:00da düzenlenen tutanağa göre, 24 kişi gözaltına alınmıştır.
Aynı gün saat 14:30da, emniyet müdürlüğüne bağlı polisler ile çevik kuvvet polisleri bir tutanak düzenlemiştir. Bu tutanağa göre, özellikle, çevik kuvvet polisleri hafif bir şekilde temasla grubu dağıtmaya çalışmış, göstericiler dağılmayı reddederek slogan atmaya başlamış, önceden hazırladıkları taşları polislerin üzerine atmış ve iki polis memuru (H.S. et T.A.) yaralanmıştır. En sonunda polisler güç kullanarak ve « biber gazı » sıkarak göstericileri dağıtmıştır.
Gösterinin iki polis tarafından çekilen video kayıtlarında, çevik kuvvet güçleri amirinin, göstericilerin biri kadın biri erkek olan iki sorumlusunu bir basın açıklaması yapabilecekleri, ancak gösteriye izin verilmeyeceği yönünde defalarca ikaz ettiği görülmüştür. Katılımcılar gösteri yapacaklarını ve eğer engellenirse, polisler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirmişlerdir. Emniyet müdürlüğünde görevli bir başka polis amiri, göstericilerin başındaki kişilere seslenerek polis memurlarının söylediklerini tekrarlamıştır. Uyarılara kulak asmayan gösterici grubu « ölümlere son » gibi bazı sloganlar atarak yürümeye başlamıştır. Bunun üzerine çevik kuvvet güçleri göstericileri dağıtmıştır.
20 Ekim 2004 tarihinde Adli Tıp Kurumu Fatih Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan tıbbi raporda, polis memuru H.S.nin sağ gözü üzerinde bir kızarma ve aynı gözün 2 cm altında 0,2 x 0,2 cm boyutunda kanayan bir yara tespit edildiği ve bu lezyonların yedi gün iş görememesine neden olacağı belirtilmiştir. Adli tıp raporunda ayrıca, T.A.nın sol burun deliğinde kan olduğu, sol üst dudağında bir şişlik ve ekimoz, burun bölgesinde bir sıyrık ve 2 cmlik bir yırtık tespit edildiği ve bu lezyonların yedi gün iş görememesine neden olacağı belirtilmiştir.
20 Ekim 2004 günü saat 17:00da, polis memuru H.S. meslektaşları tarafından dinlenmiştir. İlgili şahıs ifadesinde, olay günü, içerisinde gözaltına alınan kişilerin bulunduğu polis aracını kullanırken dağılan göstericilerin araç üzerine taş attıklarını söylemiştir. H.S., atılan bir taşın kırdığı cam parçaları ile yaralanmıştır. İlgili şahıs, taş atan kişi ya da kişiler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
20 Ekim 2004 günü saat 17:15te, polis memuru T.A. da meslektaşları tarafından dinlenmiştir. İlgili şahıs ifadesinde, olay günü, içerisinde gözaltına alınan kişilerin bulunduğu polis aracını kullanırken dağılan göstericilerin Gülhane Parkı yakınlarında araç üzerine taş attıklarını söylemiştir. T.A., atılan bir taş ile yaralanmıştır. İlgili şahıs, taş atan kişi ya da kişiler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
20 Ekim 2004 günü saat 18:00da Haseki Hastanesi tarafından düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın meydana gelen olayları hatırlayamadığı; sol gözü üzerinde 2 x 4 boyutunda bir ekimoz, üst dudağının sol kenarında 3 cmlik bir kesik ve sol kaşının üzerinde bir başka 3 cmlik kesik tespit edildiği; ayrıca ilgili şahısın bulantısı olduğunu söylediği belirtilmiştir.
Yine 20 Ekim 2004 tarihinde, bir avukatın eşlik ettiği başvuran, savcılık tarafından dinlenmiştir. Başvuran ifadesinde, adalet sarayına gösteriye katılmak için değil, tutuklular tarafından başlatılan açlık grevleri ardından cezaevinde meydana gelen ölümler konusunda suç duyurusunda bulunmak üzere gittiğini belirtmiştir. Başvuran, polisin uyarı yapmadan cop ve biber gazıyla müdahale ettiğini ileri sürmüştür. Polisler, gösteriye katılmak için gelmediğini bile bile başvuranı yakalamıştır. Başvuran, kimliklerini tespit edemediği polisler tarafından dövülmüştür. Başvuran, bu polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
20 Ekim 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, gösteri sırasında yakalanan kişileri dinlemiştir. İlgili şahıslar, başvuran ile aynı yönde ifade vermiştir.
Aynı gün, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen R.P., ihtilaflı gösteriyle hiç bir alakası olmadığını, adalet sarayına hakkında açılan ceza davasına katılmak üzere geldiğini, bir anda kalabalığın arasında kaldığını ve polisler tarafından yakalandığını ifade etmiştir.
Yine 20 Ekim 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen Y.Ç., olay günü adalet sarayına açlık grevi yapan tutuklular konusunda yapılacak basın açıklamasına katılmak için geldiğini ifade etmiştir. Y.Ç., katılımcıların arkasında olduğundan, polisin uyarısını duymadığını belirtmiştir. İlgili şahıs, ansızın katılımcıların etrafını sardığını, polisin onlara copla vurmaya başladığını ve biber gazı kullandığını, güvenlik güçlerinin göstericileri polis aracına bindirdiğini, kendisinin polisler üzerine hiçbir şey atmadığını ve atan kimseyi de görmediğini ileri sürmüştür.
Aynı gün, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen E.K., olay günü basın açıklamasına katılmak üzere geldiğini ifade etmiştir. E.K., kendisini katılımcıların arasında bulduğunu ve polisin uyarısını duymadığını, polislerin ansızın göstericilere copla vurmaya başladığını ve biber gazı kullandığını, daha sonra yakaladıkları kişileri polis aracına bindirdiklerini ileri sürmüştür.
Yine 20 Ekim 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen C.B., haftalık Ekmek ve Adalet gazetesinin muhabiri olduğunu, olay günü adalet sarayına anons edilen basın açıklamasını haber yapmak için gittiğini, polisin katılımcıları dağılmaları için uyardığını, ancak grubun bu uyarıyı dinlemediğini ifade etmiştir. C.B., olayları bizzat kendisinin filme aldığını, polislerin ondan kalabalıktan uzaklaşmasını ve daha ileriden çekim yapmasını istediğini, kendisinin çekime devam ettiğini ve bunun üzerine polislerin cop kullanarak müdahale ettiğini, kendisine vurarak yakaladığını ve kayıt yaptığı kaseti kameradan çıkararak polise vermesini istediklerini; onlara gazeteci olduğunu ve kaseti çıkarmayacağını söylediğini, daha sonra polislerin kamerasını elinden alarak kırdıklarını ve kaseti attıklarını ileri sürmüştür.
21 Ekim 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısı başvuranı bir kez daha dinlemiştir. Başvuran ifadesinde, adalet sarayına başka kişilerle birlikte cezaevindeki açlık grevinin beşinci yıl dönümü olması dolayısıyla gittiğini ve bu konuyla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Savcısına suç duyurusunda bulunmak istediğini belirtmiş, oraya vardığında « biber gazı » kullanan polislerin saldırısına maruz kaldığını, kendisine cop ve tekmelerle vurduklarını, gözlüklerinin kırıldığını ve camının kaşını ve elini yardığını, daha sonra bilincini kaybettiğini, savcılığa suç duyurusunda bulunamadan gözaltına alındığını ileri sürmüştür.
B. Polisler hakkında kötü muamele suçlamasıyla açılan ceza davası
21 Ekim 2004 tarihinde, başvuran kötü muamele uyguladıkları iddiasıyla polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, 20 Ekim 2004 tarihinde başka kişilerle adalet sarayına gelerek, cezaevinde başlatılan açlık grevi ardından ölen mahkûmlarla ilgili suç duyurusunda bulunduğunu belirtmiştir. Başvurana göre, polisler uyarı yapmaksızın cop ve biber gazı kullanarak göstericileri dağıtmış, planlı bir şekilde yapılan bu dağıtma operasyonu sırasında polisler kendisine de vurmuştur. Başvuran, avukat B.A. et G.D.nin göstericilerin yakalanma şekli ile ilgili olarak polislere emir veren amirleri dinlediğini ve amirlerin ilgili şahısa, eğer yasalara aykırı davranıldığını düşünüyorsa, kendileri hakkında suç duyurusunda bulunabileceğini söylediğini ifade etmiştir.
26 Ekim 2004 tarihinde, başvuranın avukatları ile gözaltına alınan kişiler kötü muamele uyguladıkları gerekçesiyle polisler hakkında bir kez daha suç duyurusunda bulunmuştur. Bu suç duyurusunda başvuran, polislerin güç kullanma yetkisini abarttıklarını ve kullanılan gücün hedeflenen amaçla orantısız olduğunu ileri sürmüştür. Polisler hareketsiz haldeki şahıslara vurmaya devam etmişler ve yüzlerine çok yakın bir mesafeden biber gazı kullanmışlardır. Polislerin yolda da devam eden şiddetli müdahalesi karakola gelene kadar sürmüştür. Olaylar televizyon kanalları tarafından filme alınmıştır.
28 Ekim 2004 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, olay sırasında yaralanan polis memurları H.S. ve T.A. ile ilgili tıbbi raporları, on dokuz fotoğrafı ve bir video kaydını Cumhuriyet savcısına göndermiştir.
17 Kasım 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen çevik kuvvet polisi Y.U., olay günü bir grup insanın adalet sarayı önünde gösteri yapmak istediğini, amirinin gösteri yapmamaları için bu grubu defalarca ikazda bulunduğunu, buna rağmen göstericilerin gösteri yapmaya ve getirdikleri boş tabutları ve ellerindeki taş ve sopaları polislerin üzerine atmaya başladıklarını, bunun üzerine amirlerinin göstericileri yakalama emri verdiğini, göstericilerin mukavemet göstermesinin ardından yasaların öngördüğü şekilde güç kullanma yetkilerini ifa ettiklerini belirtmiştir.
17 Kasım 2004, 18 Kasım 2004, 2 Aralık 2004 ve 6 Nisan 2005 tarihlerinde Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen diğer çevik kuvvet polisleri, Y.U.nun ifadesini tekrarlamıştır.
25 Mayıs 2005 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen çevik kuvvet polisi İ.Y., boş tabutlar taşıyan göstericilerin adalet sarayı önünde toplandıklarını; amirlerinin bu kişilere gösterinin yasal olmadığını ve dağılmaları gerektiğini söylediğini, göstericilerin polislerin üzerine boş tabutları, ellerindeki taş ve sopaları attığını, bunun üzerine amirlerinin müdahale edilerek göstericilerin yakalanması emri verdiğini, ilgili şahısların karşı koyması üzerine yasaların öngördüğü şekilde güç kullanma yetkilerini ifa ettiklerini belirtmiştir.
15 Temmuz 2005 tarihinde, İstanbul savcılığı suçlanan yirmi beş polis hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Savcılık verdiği kararda, polisin göstericileri dağılmaları için uyardığını, ancak göstericilerin buna uymayarak polisler üzerine taş attıklarını, bunun üzerine polisin 2911 sayılı Kanunun sınırları içerisinde güç kullanma yetkisini ifa ettiğini belirtmiştir. Savcılık ayrıca, göstericilerin taşıdıkları boş tabutları ve ellerindeki taşları attıklarını, bu şekilde polise direndiklerini, bunun üzerine polislerin yasadan kaynaklanan güç kullanma haklarının sınırı dahilinde müdahale ettiğini ve davacıların yaralandığını eklemiştir.
Türkiye İnsan Hakları Derneği, 1 Ağustos 2005 tarihinde düzenlediği tıbbi raporda, doktor S.Ç. tarafından düzenlenen 21 Ekim 2004 tarihli rapora göre başvuranın sol kaşının üzerinde 0,5 cmlik yüzeysel bir kesik, sol gözünün altında 3,5 x 1 cm boyutunda mor renkli bir ekimoz, dudağının sol kenarında 1 x 1 cm boyutunda mor bir ekimoz, üst dudağının üzerinde 0,5 cmlik bir kesik, sağ yanağının üzerinde 1 x 1 cm boyutunda mor renkli bir ekimoz, sol işaret parmağının üzerinde 3 mmlik bir kesik ve sağ kolunun üzerinde pembe renkli bir ekimotik-ödem tespit edildiği; ilgili şahsısın şakaklarında, yüzünde, ensesinde, kollarında ve ellerinde hissettiği ağrıdan şikâyetçi olduğu; aldığı darbeler sonucu bilincini kaybettiğini ve ancak Haseki Hastanesine vardığında kendine geldiğini ve orada bir manyetik rezonans görüntüleme (IRM) uygulandığını söylediği belirtilmiştir. Dernek doktorları, başvuranın söylediklerinin, vücudunda tespit edilen ekimoz ve darp izlerine uyduğunu kaydetmiş ve ilgili şahısın yumuşak doku travması geçirdiği sonucuna varmıştır.
4 Ağustos 2005 tarihinde, başvuran yüzünde ekimozların tespit edildiği ve bilincini kaybettiğinin belirtildiği tıbbi raporları sunmuş ve özellikle polisin kullandığı güç ile ilgili olarak savcılığın ileri sürdüğü gerekçelere ve takipsizlik kararına itiraz etmiştir. Başvuran, itiraz dilekçesine ekimozların fotoğraflarını ve İnsan Hakları Derneği tarafından düzenlenen tıbbi raporu eklemiştir. Başvuran, yasadışı bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle hakkında açılan davanın beraatla sonuçlandığını, ayrıca güvenlik güçlerinin uyarı yapmadığını belirtmiştir. Tıbbi rapora atıfta bulunan başvuran, dosyada nihai doktor raporları bulunmadığı için, savcının, polisin güç kullanımı sırasında yasaların öngördüğü sınırlar dahilinde hareket ettiğini ortaya koyamadığını, kendisine bizzat vurulduğunu ve polis aracında biber gazı kullandığını savunmuştur. Başvuran, savcıyı, İstanbul barosundan avukat B.A. ile G.D.yi, olayın tanıklarını ve göstericilerin dağıtılmasını emreden polis şefi Ş.K.yı dinlememekle suçlamıştır.
7 Ekim 2005 tarihinde, toplanan delil unsurlarını ve özellikle olaylarla ilgili incelemeleri dikkate alan Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, takipsizlik kararını onamıştır.
C. Gösteriye katıldığı gerekçesiyle başvuran hakkında açılan ceza davası
Bu zaman zarfında, Cumhuriyet savcısı 20 Ekim 2004 tarihli iddianemesinde, başvuran ile yakalanan diğer kişiler hakkında 2911 sayılı Kanuna aykırı bir gösteriye katıldıklerı gerekçesiyle ceza davası açmıştır. Göstericileri olay günü yanlarında getirdikleri taşları polise atmakla suçlayan savcı, ayrıca grubun mecbur kalındığı için güç kullanarak dağıtıldığını, sadece polise mukavemet gösteren göstericilerin yakalandığını ve üç polisin atılan taşlarla yaralandığını belirtmiştir.
21 Nisan 2005 tarihli kararında İstanbul Ceza Mahkemesi, davranışı suç oluşturmadığı gerekçesiyle başvuran hakkında beraat kararı vermiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yakalandığı ve gözaltına alındığı sırada polisler tarafından kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmekte ve AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunarak, başvurunun kabuledilemez olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın tazminat elde etmek üzere Devlete ya da güvenlik güçlerine karşı iç hukukta öngörülen idari ve hukuk yollarını kullanmadığını ileri sürmektedir.
Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmektedir.
AİHM, daha önce de mevcut davaya benzer durumlarda böyle itirazları reddettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye-Sonkaya, no 11261/03, prg. 21, 12 Şubat 2008, Türkiye-Nurgül Doğan davası, no 72194/01, prg. 25, 8 Temmuz 2008 ve Türkiye-Mecail Özel davası, no 16816/03, prg. 31, 14 Nisan 2009). Mevcut davada, AİHM, Hükümetin farklı sonuca varmayı gerektirecek herhangi bir olgu ve argüman sunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu iddiasının reddedilmesi uygun olacaktır.
Hükümet, altı aylık süreye uyulmadığına dayalı ikinci bir itirazda bulunmaktadır. Hükümet, iç hukukta etkili itiraz yollarının bulunmadığından şikâyetçi olan başvuranın, başvurusunu olayların meydana geldiği 20 Ekim 2004 tarihinden itibaren altı aylık süre içerisinde sunması gerektiği kanaatindedir.
Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmekte ve ulusal makamları kötü muamele iddialarına karşı etkili bir soruşturma yürütmemekle suçlamaktadır.
AİHM, başvuranın iç hukuktaki itiraz yollarının etkisizliğinden değil, ulusal makamların yürüttüğü soruşturmanın yetersizliğinden şikâyet ettiğini hatırlatmaktadır. AİHM, başvuranın iç hukukta mevcut itiraz yollarını tükettikten sonra, başvurusunu AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafına uygun olarak altı aylık süre içerisinde sunduğunu gözlemlemektedir. Bunun sonucu olarak, Hükümetin itirazı reddedilmelidir (Türkiye aleyhine Wolf-Sorg davası, no 6458/03, prg. 46, 8 Haziran 2010).
AİHM, sözkonusu başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
İddialarını yineleyen başvuran, adalet sarayına, basın açıklaması yapmak ve cezaevinde açlık grevi başlatan mahkûmları desteklemek amacıyla imza toplamak niyetinde olan göstericilerle aynı anda, gittiğini ve güvenlik güçlerinin müdahalesinden sonra yakalanarak polis aracına bindirildiğini savunmaktadır. Başvuran, polislerin kendisini dövdüğünü ve biber gazı sıktığını iddia etmektedir.
Hükümet, Türkiye aleyhine Çiloğlu ve diğerleri davası (no 73333/01, prg. 28, 6 Mart 2007) ışığında mevcut dava koşullarının AİHSnin 3. maddesi alanına girmediğini savunmaktadır. Slovenya aleyhine Rehbock (no 29462/95, prg. 71 ve 72, CEDH 2000-XII) davasına atıfta bulunan Hükümet, kullanılan fiziki gücün başvuranın tutumu ile orantılı olduğunu savunmaktadır. Hükümet, başvuranın göstericileri dağıtmaya çalışan polis üzerine taş attığını; yakalandıktan sonra başvuranın bir doktor muayenesinden geçirildiğini ve tespit edilen lezyonların, yakalanma sırasında ya da daha sonra uygulanan kötü muameleden değil, göstericiler ile polis arasında yaşanan arbede sırasında meydana geldiğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, kullanılan güç hedeflenen amaca uygundur.
Hükümet olayları şöyle dile getirmektedir: 20 Ekim 2004 tarihinde, başvuran ile yüze yakın kişi cezaevinde açlık grevi yapan mahkûmları desteklemek amacıyla gösteri yapmak üzere terör örgütü DHKP/C adına İstanbul Adalet Sarayı önünde toplanmış; güvenlik güçleri, göstericilerden trafiği engellemeden adalet sarayı önünde basın açıklaması yapıp dağılmalarını istemiş; göstericiler trafiği durdurarak oturma eylemi gerçekleştirmiş; birçok uyarıdan sonra polis, direnen ve kendilerine taş atan göstericileri dağıtmaya karar vermiş; başvuranın da bu kişilerin arasında olduğu tespit edilmiş ve bu gösteri sırasında iki polis yaralanmıştır.
AİHM, bir kimse özgürlüğünden yoksun kaldığında veya daha genel olarak güvenlik güçleriyle karşı karşıya kaldığı zaman, kendi tutumunun zorunlu kıldığı haller dışında, kendisine karşı fiziksel güç kullanılmasının insanlık onuruna bir saldırı olduğunu ve ilke olarak AİHSnin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlal edildiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine R.L. ve M.-J.D. davası, no 44568/98, prg. 61, 19 Mayıs 2004, Türkiye aleyhine Bakbak davası, no 39812/98, prg. 41, 1 Temmuz 2004 ve Avusturya aleyhine Ribitsch davası, 4 Aralık 1995, prg. 38, seri A no 336).
Dosyadaki unsurlar ve tarafların sunduğu argümanlar ışığında AİHM, başvuranın 20 Ekim 2004 tarihinde İstanbul Adalet Sarayı önünde gerçekleştirilen gösteri sırasında yaralandığına kimsenin bir itirazı olmadığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Hükümetin mevcut dava koşullarının AİHSnin 3. maddesi alanına girmediği yönündeki argümanı konuyla alakalı değildir. Gerçekten de, başvuran sadece biber gazı kullanılmasından değil, aynı zamanda yakalanma ve gözaltına alınma esnasında polisler tarafından kötü muameleye maruz kaldığından şikâyetçi olmaktadır. Bu nedenle AİHMnin incelemesi, sadece kullanılan bu gazın başvuranın vücudu üzerinde yarattığı olası etkilerle sınırlı kalmayacak (bakınız, bu yönde, Çiloğlu ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 26 ve 27) ve 20 Ekim 2004 tarihli tıbbi raporda ilgili şahısın vücudunda tespit edilen yaralar da incelenecektir. AİHMnin kanaatine göre, ihtilaflı olaydan hemen sonra düzenlenen ve Hükümetin de itiraz etmediği bu rapora bakıldığında, ilgili şahısın maruz kaldığı kötü muamelenin AİHSnin 3. maddesi alanına girdiği anlaşılmaktadır.
Bu nedenle AİHM, mevcut davada kullanılan gücün orantılı olup olmadığını araştırmak durumundadır. Bu bağlamda AİHM, oluşan yaralara ve bu yaraların hangi koşullarda oluştuğuna özel bir önem addetmektedir (R.L. ve M.-J.D., ilgili bölüm, prg. 68, Slovenya aleyhine Rehbock davası, no 29462/95, prg. 72, CEDH 2000-XII, ve Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 26-30, seri A no 269).
AİHM, Hükümetin başvuranın polislere taş attığı ya da polislere fiziki güç kullandığı şeklindeki iddialarının, ulusal mercilerin de doğruladığı somut olgulara değil, sadece polislerin ifadelerine dayandığını not etmektedir. Gerçekten de, yaralanan iki polis memurunun ifadelerinden anlaşıldığına göre, ilgili şahıslar gösterinin sonunda polis aracını kullanırken atılan taşların isabet etmesiyle yaralanmıştır, yani olay gösteri dağıldıktan sonra meydana gelmiştir. Daha sonra, göstericilerin taş attığını belirten polis tutanağı, gösterinin video kayıtlarında doğrulanmamıştır. Ayrıca başvuranın polisler üzerine taş, sopa ya da boş tabut attığı Cumhuriyet savcısı tarafından da belirlenmemiştir. Son olarak, başvuranın polislere karşı fiziki güç ya da şiddet kullandığı ispatlanamamıştır. Her halükarda, mevcut dava koşullarında ilgili şahısın güç kullanılarak etkisiz hale getirilmesini gerektirecek agresif bir tavrı olmamıştır (Kop, ilgili bölüm, prg. 33). Bu bağlamda, başvuranın tutumunun bir güç kullanımını gerektirdiği varsayılsa bile, AİHM, toplanan bir kalabalığın dağıtıldığı gerekçesinin, tek başına, o gösteriye katılan bir kişinin yüzünde ya da kafasında oluşan ciddi yaralanmaları açıklamak için yeterli sayılamayacağını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Güler davası, no 49391/99, prg. 46, 10 Ocak 2006 ve Türkiye aleyhine Zülcihan Şahin ve diğerleri davası, no 53147/99, prg. 54, 3 Şubat 2005).
Bunun sonucunda AİHM, polisin başvuranı etkisiz hale getirmek için kullandığı gücün ilgili şahısın kullandığı iddia edilen karşı güçle orantılı olduğunun Cumhuriyet savcısı tarafından da belirlenemediği kanaatine varmaktadır. AİHM, ulusal makamların başvuranın hangi koşullarda darp edildiğini kesin olarak ortaya koymadıklarını ve polisin ilgili şahısa karşı kullandığı gücün orantılılığını belirleyecek gerçek ve belirgin herhangi bir kanıt belgesi sunmadıklarını tespit etmektedir (Türkiye aleyhine Ahmet Akman davası, no 33245/05, prg. 41, 13 Ekim 2009).
Yukarıdaki tespitler ile başvuran tarafından sunulan tıbbi raporlar bağlamında AİHM, Hükümet tarafından yapılan açıklamaların inandırıcı argümanlara ve ulusal mahkemeler tarafından yürütülen bir soruşturmaya dayanmadığı kanaatine varmaktadır. Bu nedenle, mevcut davada kullanılan güç, oluştuğu şartlar itibarıyla, aşırı ve haksızdır.
AİHM, Devletin sorumluluğu altında kullanılan bu gücün, tartışmasız bir şekilde başvurana insanlık dışı olarak nitelenebilecek bir acı verdiğini gözlemlemektedir.
Bunun sonucu olarak, AİHSnin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmiştir.
2. Yürütülen soruşturmaların etkinliği hakkında
AİHM, bir kimse polis memurlarınca veya benzer hizmetlerdeki diğer Devlet görevlilerince AİHSnin 3. maddesine aykırı olarak ciddi bir kötü muameleye maruz kaldığını savunulabilir bir şekilde iddia ettiğinde, AİHSnin 1. maddesi gereğince Devletin yargısına tabi herkese AİHSnde tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak genel yükümlülüğü ile birlikte sözkonusu hükmün, etkili resmi bir soruşturmayı zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 102-103, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII ve Türkiye aleyhine Ay davası, no 30951/96, prg. 59-60, 22 Mart 2005). Bu soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılması ile sonuçlanmalıdır. İşkence ve insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaların yasaklanmış olması çok önemli olmakla birlikte, bu tür bir soruşturma gerçekleşmediği takdirde, bu yasak uygulamada etkili olmayacak ve bazı durumlarda kamu görevlilerinin, neredeyse müeyyidesiz bir şekilde, kontrollerine tabi kişilerin haklarını çiğnemeleri mümkün olacaktır (Rusya aleyhine Khachiev ve Akaïeva davası, no 57942/00 ve 57945/00, prg. 177, 24 Şubat 2005 ve Rusya aleyhine Menecheva davası, no 59261/00, prg. 67, CEDH 2006-...).
Başvuran, şikâyetini yinelemektedir.
Hükümet, başvuranın ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın AİHSnin 13. maddesi anlamında etkili olmadığı yönündeki iddialarına itiraz etmektedir. Hükümete göre, savcılık olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan yasalara uygun olarak karar vermiştir. Belçika aleyhine Conka (no 51564/99, prg. 75, CEDH 2002-I) davasına atıfta bulunan Hükümet, bir itiraz yolunun etkili olabilmesi için mutlaka başvuran lehine sonuçlanmasının gerekmediğini savunmaktadır.
AİHM, tarafların sunduğu belge ve argümanlardan anlaşıldığı kadarıyla, bir grup insanın, cezaevinde başlattıkları açlık grevi sonucu ölenlerin sayısını sembolik olarak temsil eden boş tabutlarla adalet sarayı önünde gösteri yapmaya geldiklerini not etmektedir. Aynı anda, başvuran ile başka bir grup insan, bu mahkûmlarla ilgili olarak Cumhuriyet savcılığı önünde suç duyurusunda bulunmak üzere adalet sarayına gelmiştir. Gösteri ile ilgisi olmadığı anlaşılan bu diğer grup insan, ya gazeteciler gibi basın açıklamasını haber yapmak ya da adalet sarayında işleri olduğu için oraya gelmişlerdir. AİHM, ayrıca mevcut dava dosyasından anlaşıldığına göre, polisin, adalet sarayı önünde bir gösteri düzenleneceği konusunda bilgilendirildiğini kaydetmektedir. AİHM, Cumhuriyet savcısının olayı bu yönüyle incelemediğini ve bundan bir sonuç çıkarmadığını da not etmektedir.
Bu bağlamda AİHM, hem başvuranın ve hem de başka insanların adalet sarayına gitmek isterken göstericilerin arasında kaldığını kaydetmektedir. Polis, toplanan kalabalığı dağıtmak amacıyla yaptığı müdahalede, gösterici grup ile diğer insanları ayırmak için bir çaba göstermemiştir. AİHM, başvuranın polisin güç kullanmasını gerektirecek nitelikte bir eylemi olup olmadığının ancak Cumhuriyet savcısının gösteri sırasında başvurana atfedilecek eylemler ile ilgili dikkatli ve ayrıntılı bir inceleme yapması sonucu ortaya çıkabileceği kanaatindedir. Oysa, Cumhuriyet savcısı sadece genel terimlerle ifade edilen ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa dayanan bir takipsizlik kararı vermiştir.
AİHM daha sonra, başvuranın tıbbi raporlara dayanarak savcılık ve yetkili ağır ceza mahkemesi başkanı önünde, boş tabut taşıyan grupla birlikte gösteri yapmaya gelmediğini, polislere mukavemet göstermediğini ve onlara taş atmadığını savunduğunu kaydetmektedir. AİHM, Cumhuriyet savcısının başvuranın iddialarının doğruluğunu, örneğin başvuranın yakalanma tutanağını kaleme alan polislerin ifadeleri ile gösterinin video kayıtları arasında çapraz bir karşılaştırma yaparak, kontrol etmediğini gözlemlemektedir.
Bu bağlamda AİHMnin kanaatine göre, bir takibatın başlatılmasında savcıların çok önemli bir rolü olduğu bilindiği için, kendilerinden haklı olarak ihtilaflı müdahalenin uygun olup olmadığını denetlemeleri beklenir (bakınız Kop, ilgili bölüm, prg. 38 ve 39, yine bakınız yıkarıdaki ilgili paragraf). Özellikle, ne savcılık ve ne de ağır ceza mahkemesi başkanı, polislerin başvurana hangi koşullarda vurdukları ve gözlüğünü kırdıkları konusuna açıklık getirme gereği duymamışlardır. Cumhuriyet savcısı, karar verirken başvurana karşı kullanılan gücün orantılılığını incelemek için bir çaba sarfetmemiş ve sadece 2911 sayılı yasaya atıfta bulunmuştur (Türkiye aleyhine Serkan Yılmaz ve diğerleri davası, no 25499/04, prg. 25, 13 Ekim 2009 ve Klaas, ilgili bölüm, prg. 26-30).
Bu unsurlar, AİHMnin, başvurana karşı kullanılan gücün gerekli olup olmadığının belirlenmesi amacıyla ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın yetersiz ve etkisiz olduğu sonucuna varması için kâfidir. Bunun sonucu olarak, Savunmacı Devlet, 3. madde anlamında pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemiştir.
Dolayısıyla, AİHSnin 3. maddesinin usule ilişkin bölümü ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Polisler hakkında yaptığı suç duyurusunun takipsizlik kararıyla sonuçlanması dolayısıyla başvuran, iddialarını dile getirebileceği etkili bir itiraz yolu olmadığından şikâyet etmekte ve AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 3. maddesi açısından yukarıda incelenen şikâyetle bağlantılı olduğunu ve bu nedenle kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
İlgili şahısın argümanları ile 3. maddenin usule ilişkin bölümünün ihlal edildiği hükmünün gerekçelerini dikkate alan AİHM, mevcut davada AİHSnin 13. maddesi bakımından belirgin bir sorun bulunmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Kop, ilgili bölüm, prg. 42).
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, maddi tazminat olarak 1 000 Euro ve manevi tazminat olarak ise 5 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve başvuranın bu birinci talebini reddetmektedir. Buna karşın, AİHM başvurana manevi tazminat olarak 5 000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir.
Başvuran, ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 3.200 Euro talep etmektedir. Başvuran, bu talebine destek olarak, bir avukatlık ücreti dekontunu sunmaktadır. Başvuran, herhangi bir kanıt belgesi sunmadan, ayrıca yazışma giderleri için 200 Türk Lirası, kırtasiye masrafları için 300 Türk Lirası ve tercüme masrafları için 1. 000 Türk Lirası talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, mevcut davada, sahip olduğu belgeler ile yerleşik içtihadını göz önüne alarak, AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri karşılığında başvurana 3.200 Euro ödenmesine karar vermektedir.
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 13. maddesi kapsamında ayrı hiçbir sorunun bulunmadığına;
5. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana her türlü vergiden muaf tutularak 5.000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat ve 3.200 Euro yargılama masraf ve gideri ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 09 Kasım 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy