(AİHS m. 2, 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (1602 S. K. m. 43, 46) (BÜYÜKDERE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SEHER KARATAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (GOLDER - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (JOHNSTON VE DİĞERLERİ - İRLANDA DAVASI) (LITHGOW VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (DE WILDE, OOMS VE VERSYP - BELÇİKA DAVASI (NO. 2)) (ATO - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 27396/06)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
24 Mayıs 2011
Dava halen Büyük Dairede görülmektedir
İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (27396/06) no'lu başvurunun nedeni, T.C. vatandaşı Sabri Güneş'in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 29 Mayıs 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından A.E.Binici tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1981 doğumlu olup, İzmir'de ikâmet etmektedir.
Başvuran Güneş askerlik hizmetini yaparken yaralanmıştır. Başvuran, 30 Ekim 2001 tarihinde hastaneye kaldırılmıştır. Daha sonra, ilgili şahıs birkaç kez sağ dizinden ameliyat olmuştur. Başvuran, şimdi kalıcı bir sakatlık yaşamaktadır.
7 Nisan 2003 tarihinde Savunma Bakanlığı'na başvuran ilgili şahıs, kalıcı sakatlığının telafisi için bir tazminat talebinde bulunmuştur.
İdarenin bu talebi üstü kapalı bir şekilde reddetmesi üzerine başvuran, 12 Ağustos 2003 tarihinde askerlik hizmeti sırasında başına gelen bu sakatlık için tazminat istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde dava açmış ve maddi tazminat olarak 15 000 TL (yaklaşık 9 400 Euro ) ve manevi tazminat olarak yine aynı tutarın ödenmesini talep etmiştir.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin istediği iki bilirkişi raporu dava dosyasına eklenmiştir. 12 Mart 2004 tarihli raporda % 5'lik bir sakatlık olduğu sonucuna varılmıştır. Başvurana 11 Mayıs 2004 tarihinde bildirilen 30 Nisan 2004 tarihli raporda ise, ilgili şahısın uğradığı maddi zararın 27 438 TL (yaklaşık 17 150 Euro) olduğu sonucuna varılmıştır.
7 Temmuz 2004 tarihinde halka açık olarak yapılan duruşmadan sonra Askeri Yüksek İdare Mahkemesi aynı gün kararını vermiştir. Mahkeme, başvuranın tümüyle haklı olduğunu kabul etmiş ve kendisine talep ettiği 15 000 TL maddi tazminat tutarının tamamının ödenmesine hükmetmiştir. Mahkeme ayrıca, manevi tazminat olarak başvurana 2 000 TL ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, özellikle 30 Nisan 2004 tarihli rapor sonuçlarının hem belirleyici ve hem de içtihadında kabul edilen kıstaslara uygun olduğu kanaatine varmıştır.
21 Kasım 2004 tarihinde, ilgili şahıs kalıcı sakatlığının telafisi için ek bir tazminat talebiyle Savunma Bakanlığı'na başvurmuştur. Başvuran, 11 Mayıs 2004 tarihinde tebliğ edilen 30 Nisan 2004 tarihli raporda 27 438 TL olarak belirlenen maddi zararı gördüğünde ilk defa uğradığı zararın ne kadar büyük olduğunu anladığını belirtmiştir.
İdarenin bu talebi üstü kapalı olarak reddetmesi üzerine, 29 Mart 2005 tarihinde başvuran, 30 Nisan 2004 tarihli bilirkişi raporuna dayanarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde bir kez daha 12 438 TL (yaklaşık 5 600 Euro) tutarında ek tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuran, 30 Nisan 2004 tarihli raporun kendisine bildirildiği 11 Mayıs 2004 tarihinden sonra uğradığı zararın ne kadar büyük olduğunun farkına vardığını savunmuştur.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 22 Haziran 2005 tarihli kararında, başvuranın bu yeni talebini ilk tutarın ıslahı olarak değerlendirmiş ve gecikmeli olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Mahkeme özellikle aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:
Heyetteki beş hakimden biri ayrı görüş belirtmiştir.
9 Eylül 2005 tarihinde, başvuran kararın düzeltilmesi için dava açmıştır.
Başvurana 28 Kasım 2005 tarihinde tebliğ edilen 16 Kasım 2005 tarihli kararda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi karar düzeltme talebini reddetmiştir.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunan başvuran, bir mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğinden ve sözkonusu yargılamanın süresinden şikâyetçi olmaktadır. Öte yandan, başvuran Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde görülen yargılama sırasında halka açık duruşma yapılmadığını ve dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
AİHS'nin 2. maddesi kapsamında başvuran, tazminat sistemindeki yetersizlik dolayısıyla Devlet'in fiziksel bütünlüğü koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini savunmaktadır. Başvuran, Türk hukukunda, bu şikâyeti düzeltmek için AİHS'nin 13. maddesindeki gereksinimleri karşılayan bir itiraz yolu bulunmadığını iddia etmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmakta ve başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması dolayısıyla reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.
A. Altı ay kuralı
AİHM, öncelikle Hükümet'in altı aylık süreye uyulmadığı yönünde bir itirazı bulunmadığını not etmektedir. Bununla birlikte, kamuya mal olan bir kural sözkonusu olduğundan, AİHM bu kuralı resen uygulama yetkisine sahiptir (İspanya aleyhine Soto Sanchez davası (karar), no 66990/01, 20 Mayıs 2003).
Dolayısıyla, başvuranın başvuru dilekçesini AİHS'nin 35. maddesinde öngörülen altı aylık süre içerisinde sunup sunmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
AİHM, iç hukuktaki nihai kararın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin 16 Kasım 2005 tarihli kararı olduğunu gözlemlemektedir. Bu karar başvurana 28 Kasım 2005 tarihinde tebliğ edilmiştir. Dolayısıyla, AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında belirlenen süre, 29 Kasım 2005 tarihinden itibaren başlamakta ve normal olarak kararın tebliğinden altı ay sonra yani 28 Mayıs 2006 tarihinde son bulmaktadır.
Gerçektende, AİHM'nin yerleşik içtihadının gösterdiği gibi, altı aylık süre nihai kararın açık ilan tarihinin, kararın olmadığı durumlarda ise, başvurana ya da avukatına tebliğ edildiği tarihin ertesi günü başlamakta ve bunun gerçek süresi ne olursa olsun, altı takvim ayı sonrasında sona ermektedir (bakınız, gereken değişikliğin yapılması şartıyla, Hollanda aleyhine K.C.M. davası, no 21034/92, 9 Ocak 1995 tarihli Komisyon kararı, Karar ve Raporlar 80-B, s. 87, ve Finlandiya aleyhine Hokkanen davası, no 25159/94, 15 Mayıs 1996 tarihli Komisyon kararı; bakınız ayrıca Birleşik Krallık aleyhine Nelson davası, no 74961/01, prg. 12-13, 1 Nisan 2008).
Mevcut davada başvuran, bitim tarihi, yani sürenin sona erdiği gün, pazar gününe denk geldiğinden, takip eden ilk iş günü olan 29 Mayıs 2006 pazartesi günü başvurusunu sunmuştur.
Bu durumda, bir başvurunun sunulması gereken sürenin bitim tarihi cumartesi, pazar günlerine veya yasal ya da öyle kabul edilen tatil günlerine denk geldiği durumlarda, sözkonusu sürenin, takip eden ilk iş gününü içine alacak şekilde uzatılıp uzatılamayacağı sorusu karşımıza çıkmaktadır.
AİHM'nin son içtihadına bakıldığında altı aylık sürenin her Savunmacı Devlet'in iç hukukunda öngörülen şartlara göre değil, AİHS'nin kendi kıstaslarına göre hesaplandığı sonucu çıkmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Letonya aleyhine Kadiis davası (karar) (no 2), no 62393/00, 25 Eylül 2003, Almanya aleyhine Otto davası (karar), no 21425/06, CEDH 2009 ...; bakınız ayrıca Türkiye aleyhine Büyükdere ve diğerleri davası, no 6162/04, 6297/04, 6304/04, 6305/04, 6149/04, 9724/04 ve 9733/04, prg. 10, 8 Haziran 2010).
Bununla birlikte AİHM, mevcut davada bu çözümü takip edemez. AİHM, öncelikle - altı aylık sürenin başladığı gün olan - başlangıç tarihi'nin hesaplanmasında her zaman iç hukuk ve uygulamalarını dikkate aldığını hatırlatmaktadır (örneğin, iç hukukta bir kararın resen tebliği konusunda: Avusturya aleyhine Worm davası, 29 Ağustos 1997, prg. 33, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997 V; iç hukukta tebligat yapılmaması konusunda: Yunanistan aleyhine Papachelas davası (GC), no 31423/96, prg. 30-31, CEDH 1999-II; para cezası tebligatı konusunda: Türkiye aleyhine Seher Karataş davası, no 33179/96, prg. 28, 9 Temmuz 2002). AİHM, aynı ilkenin bitim tarihi'nin hesaplanması için de uygulanabileceği kanaatindedir. Öte yandan, İsviçre aleyhine Haç-Yıldız Vakfı, Baudin ve Delajoux kararında (no 24856/94, 11 Nisan 1996), Komisyon, bitim tarihi'nin iç hukukta bir tatil gününe denk geldiğini dikkate alarak sürenin ilk iş gününe uzatılması gerektiğine hükmetmiştir.
Ayrıca, AİHM'nin kanaatine göre burada, 35. maddenin 1. paragrafında altı aylık sürenin hesaplanmasına yönelik hiçbir kural bulunmadığı için AİHS'nin hükümlerinin yorumlanmasına bağlı bir sorun ortaya çıkmaktadır. AİHS'nin içeriğindeki terim ve formüllerin anlamını belirlemek için AİHM, öncelikle Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 31 ve 33. maddelerinde ortaya konan yorum kurallarından esinlenmektedir (bakınız, örneğin, Birleşik Krallık aleyhine Golder davası, 21 Şubat 1975, prg. 29, seri A no 18; İrlanda aleyhine Johnston ve diğerleri davası, 18 Aralık 1986, prg. 51 ve sonraki paragraflar, seri A no 112; Birleşik Krallık aleyhine Lithgow ve diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 114 ve 117, seri A no 102; Polonya aleyhine Witold Litwa davası, no 26629/95, prg. 57-59, CEDH 2000-III; Birleşik Krallık aleyhine Saadi davası (GC), no 13229/03, prg. 61, CEDH 2008-...). Bu Sözleşme gereğince, AİHM, terimlere kendi bağlamında ve dayandığı konu ve amaç doğrultusunda basit anlamlar yüklemek durumundadır (bakınız Golder, ilgili bölüm, prg. 29, Johnston ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 51, ve Viyana Sözleşmesi'nin 31. maddesinin 1. paragrafı).
Aynı şekilde, altı aylık süre kuralının amaç ve konusunu kendi bağlamında ve uluslararası hukuk unsurları doğrultusunda inceleyen AİHM, bu hükmün AİHS sistemindeki önemini her zaman dikkate almaktadır. Bu kural, AİHM tarafından uygulanan kontrolün zaman sınırını belirtmekte ve hem bireylere ve hem de Devlet makamlarına bu kontrolün hangi noktadan sonra imkânsız olduğuna dikkat çekmektedir (Birleşik Krallık aleyhine Walker davası (karar), nº 34979/97, CEDH 2000-I). Böylece, AİHM sadece hukuki bir güvence faktörü oluşturmakla kalmayıp (Belçika aleyhine De Wilde, Ooms ve Versyp davası, 18 Haziran 1971, prg. 50, seri A nº 12) ilgili şahısa AİHM'ne sunacağı başvurunun yerindeliğini anlaması ve içeriğini belirlemesi için yeterli bir düşünme süresi tanıma gerekliliğini de karşılamaktadır (Romanya aleyhine Iordache davası (karar), nº 55092/00, 23 Mart 2004).
AİHM'nin kanaatine göre, altı aylık sürenin hesaplanmasında iç hukuk kuralları ile uygulamaların dikkate alınması, yargılanabilir bireylerin şüphesiz kendi iç hukuklarında yer alan usul kurallarına iyi niyetle uymaya çalıştığı bu alanda gerekli hukuki güvence ve yasal koruma gereksinimini daha iyi karşılamaktadır. AİHM, ayrıca AİHS sisteminin temelini teşkil eden yetki ikamesi ilkesine de önem vermektedir (Rusya aleyhine Bourdov davası (no 2), no 33509/04, prg. 127, CEDH 2009 ...).
AİHM, mevcut davada Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin iç hukukta nihai karar niteliği taşıyan 16 Kasım 2005 tarihli kararının başvurana 28 Kasım 2005 tarihinde tebliğ edildiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında belirlenen süre 29 Kasım 2005 tarihinde başlamakta ve 28 Mayıs 2006 tarihinde sona ermektedir.
Ancak AİHM, bitim tarihi pazar gününe denk geldiğinden, başvuranın iç hukuk kural ve uygulamalarına uygun olarak başvuru dilekçesini pazar gününü takip eden ilk iş günü sunduğu için suçlanamayacağı kanaatindedir. Bu nedenle, AİHM, altı aylık sürenin, bitim tarihini takip eden ilk iş gününe uzatılmasının 35. maddenin konu ve amacına daha uygun olduğu sonucuna varmaktadır. Durum böyleyken ve başvuru 29 Mayıs 2006 tarihinde sunulduğuna göre, AİHS'nin 35. maddesinde öngörülen süreye uyulmuştur.
B. AİHS'nin 6. maddesi (mahkemeye erişim) ve 13. maddesi ile bağlantılı olarak 3. maddesine dayalı şikâyetler
AİHM, bu şikâyetlerin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.
C. Yargılama süresi ve halka açık duruşma yapılmamasına ilişkin şikâyetler
1. Yargılama süresi
AİHM, mevcut davada ulusal mahkemeler önünde dikkate alınması gereken birleştirilmiş iki yargılama yapıldığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, bu iki yargılamanın süresini birlikte incelemek uygun olacaktır. Bu bağlamda, yargılama ilgili şahısın Savunma Bakanlığı'na müracaat ederek tazminat talebinde bulunduğu 7 Nisan 2003 tarihinde başlamış ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kararını açıkladığı 16 Kasım 2005 tarihinde sona ermiştir. Dolayısıyla yargılama yaklaşık iki yıl yedi ay sürmüştür. AİHM bu süreyi aşırı bulmamaktadır. Üstelik yargılama sürecinde iki bilirkişi raporu istenmiş ve ayrıca bir ek dava incelenmiştir.
Bunun sonucunda, başvurunun bu bölümü açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
2. Halka açık duruşma yapılmaması
AİHM, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin karar vermeden önce 7 Nisan 2005 tarihinde bir duruşma gerçekleştirdiğini gözlemlemektedir. Öte yandan, başvuran duruşma yapılmadığına dayalı şikâyetinin tam olarak neyle ilgili olduğunu açıklamamıştır. Bunun sonucunda, başvurunun bu bölümü de yine açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin ek tazminat talebini gecikmeli sunulduğu gerekçesiyle reddetmesi dolayısıyla adil yargılanma ve mahkemeye ulaşma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, özellikle Türk idare hukukunun medeni hukukun aksine, zamanaşımı kuralı için çok şekilci bir yaklaşım uyguladığını ileri sürerek, idarenin eylemleri sonucu bedensel yaralanma olduğu durumlarda etkili bir koruma sağlamadığını savunmakta ve
AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
A. Tarafların argümanları
Başvuran, mevcut davada sukutu hak ve zamanaşımı sürelerine ilişkin yargılama usulünü eleştirmediğini vurgulamakta ve her hukuk sisteminde mevcut olan bu sürelerin gerekli olduğunu anladığını belirtmektedir. Ancak başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin bedensel yaralanma durumunu dikkate almamasından şikâyetçi olmaktadır. Gerçektende, bedensel zarar görme durumunda, başka tipteki zararların aksine, mağdur ancak lezyonlar sabitleştiği ve kalıcı bir hale geldiği zaman yani uzun vadede zararın farkına varmaktadır.
Başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin bedensel zarar davalarında zamanaşımı kuralını yorumlama şeklinin mahkemeye ulaşım hakkını ihlal ettiği ve adil yargılamaya leke düşürdüğünü savunmaktadır. Başvuran, usule ilişkin bir kuralın bu şekilde yorumlanmasının bireyleri dezavantajlı bir duruma düşürdüğünü, gerçekte, sözkonusu idarenin zararın bir kısmını telafi ettiğini, oysa ki sivil medeni ve idari hukukun genelde zararın tamamının telafi edilmesine imkân tanıdığını ileri sürmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır. Hükümet, dava açmak için ilgili şahısın önünde bir yıl bulunduğunu ve sukutu hak ilkesinin tüm Avrupa hukukunda mevcut olduğunu savunmakta ve başvuranın mahkemeye ulaşım hakkının esas yönüyle ihlal edildiği iddiasına itiraz etmektedir. Adil yargılama sisteminin temelinde çok önemli bir kavram teşkil eden bu kural, hukuki güvence sağlamayı hedeflemektedir.
Hükümet, başvuranın 12 Mart 2004 tarihli rapor vasıtasıyla sakatlığını öğrendiğini, ancak öngörülen yasal süre sona erdikten sonra Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne başvurduğunu belirtmekte ve başvuranın yasal süre içerisinde müracaat etmesi durumunda itirazının kabul edileceğini savunmaktadır. Hükümet, bir yıllık sürenin fazlasıyla yeterli olduğunu ve başvuranın bu ihmalinin Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ni suçlu duruma düşüremeyeceğini belirtmektedir. Hükümet, ayrıca başvuranın talep ettiği tazminatı elde ettiğini ve yasal süre içerisinde müracaat etseydi ek tazminatı da elde edebileceğini eklemektedir.
B. AİHM'nin değerlendirmesi
AİHM, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafında güvence altına alınan adil yargılanma hakkının, medeni hakların talep edilmesine imkân tanıyan hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda yorumlanması gerektiğini hatırlatmaktadır (Çek Cumhuriyeti aleyhine B?le ve diğerleri davası, no 47273/99, prg. 49, CEDH 2002-IX). Her yargılanabilir kişi, medeni hak ve yükümlülüklerine ilişkin tüm itirazların mahkeme tarafından bilinmesi hakkına sahiptir. Böylece 6. maddenin 1. paragrafı, "mahkeme hakkı" veya erişim hakkını, yani medeni konularda bir mahkemeye başvurma hakkını dile getirmektedir (Golder, ilgili bölüm, prg. 36, Almanya aleyhine Liechtenstein Prensi Hans-Adam II davası (GC), no 42527/98, prg. 43, CEDH 2001-VIII).
AİHM, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmayıp, özellikle bir başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin koşullarla ilgili olarak zımnen kabul edilmiş bazı sınırlamalara tabi olabildiğini, zira erişim hakkının doğası gereği Devlet tarafından bir düzenlemeyi gerektirdiğini ve Sözleşmeci Devletlerin bu konuda belirli bir takdir payına sahip olduklarını hatırlatmaktadır (İspanya aleyhine García Manibardo davası, no 38695/97, prg. 36, CEDH 2000-II ve Fransa aleyhine Mortier davası, no 42195/98, prg. 33, 31 Temmuz 2001). Bununla birlikte, getirilen kısıtlamalar, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini engellememelidir. Ayrıca mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamalar, ancak meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul bir orantı olması halinde 6. maddenin 1. paragrafına uygun olacaktır (Fransa aleyhine Guérin davası, 29 Temmuz 1998, prg. 37, Derlemel 1998-V ve Birleşik Krallık aleyhine Stubbings ve diğerleri davası, 22 Ekim 1996, prg. 50, Derleme 1996 IV).
Öte yandan, ulusal yasaları yorumlama görevi ilk etapta ulusal makamlara ve özellikle mahkeme ve yüksek mahkemelere düşmektedir. AİHM'nin rolü, incelemesine sunulan davaya ilişkin yorum ve uygulamaların AİHS ile bağdaşıp bağdaşmadığını belirlemekle sınırlıdır. Bu durum özellikle mahkemelerin itiraz başvurularının sunulma sürelerini belirleyen usule ilişkin kuralları yorumlaması konusunda karşımıza çıkmaktadır (İspanya aleyhine Tejedor García davası, 16 Aralık 1997, prg. 31, Derleme 1997-VIII ve Polonya aleyhine Adamiak davası, no 20758/03, prg. 47, 19 Aralık 2006). İtiraz başvurusu için uyulması gereken süreye ilişkin kurallar adaletin iyi işlemesini amaçlamaktadır. Ancak, sözkonusu düzenleme ya da uygulaması, yargılanabilir bireylerin mevcut bir itiraz yolunu kullanmasını engellememelidir. Öte yandan, AİHM'nin her davada yargılamanın özellikleri doğrultusunda ve 6. maddenin 1. paragrafının konu ve amacını dikkate alarak değerlendirme yapması uygun olacaktır (bakınız, gereken değişikliğin yapılması şartıyla, İspanya aleyhine Miragall Escolano ve diğerleri davası, no 38366/97, 38688/97, 40777/98, 40843/98, 41015/98, 41400/98, 41446/98, 41484/98, 41487/98 ve 41509/98, prg. 36, CEDH 2000 I).
Bu ilkelerden, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte, mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir esneklikten kaçınmaları gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır (Fransa aleyhine Walchli davası, no 35787/03, prg. 29, 26 Temmuz 2007). Gerçektende, sözkonusu düzenleme, hukuki güvence amaçlarına ve adaletin iyi işlemesine hizmet edemediği zaman, mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiş olacak ve yargılanabilir bireylerin ihtilaflarının yetkili mahkemelerde esastan incelenmesine bir nevi engel teşkil edecektir (Yunanistan aleyhine Efstathiou ve diğerleri davası, no 36998/02, prg. 24, 27 Temmuz 2006).
Mevcut durumda, başvuranın bilirkişi tarafından belirlenen maddi tazminatın geri kalan kısmını elde etmek amacıyla bilirkişi raporunun tebliğ edildiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde yaptığı itiraz, gecikmeli olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme bu itirazın idarenin görevlendirildiği tarihten itibaren altmış gün ya da bir yıl içerisinde sunulması gerektiğini bildirmiş ancak bir yıllık sürenin ne zaman başlayacağına bir açıklık getirmemiştir.
AİHM, genelde Türk medeni hukukunda ve idari hukukta bedensel zarar gören mağdurlara ödenecek tazminat konusunda itiraz sürelerinin farklı değerlendirildiğini, ancak bu sürelerin başlangıç tarihlerinin aynı olduğunu gözlemlemektedir. Medeni hukuk ve idari hukukta bir yıllık müşterek süre uğranılan zararın bilinmesinden itibaren başlamaktadır. İdari hukuktaki beş yıllık süre ve medeni hukuktaki on yıllık süre ise, zarara neden olan olayın meydana geldiği tarihte başlamaktadır.
Mevcut davada, zamanaşımı sürelerinin çok kısa olduğu ya da bu sürelerin başvuranın mahkemeye erişim hakkına halel getirdiği iddia edilmemiştir. Başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun 43. maddesinde öngörülen altmış günlük sukutu hak süresine de itiraz etmemiştir.
Aslında, mevcut davanın temelinde, bir yıllık sürenin başlangıç tarihi belirtilmeden davanın zamanaşımına uğramış sayılması yatmaktadır. Bedensel zararlar için ödenecek tazminat ile ilgili ihtilaflar konusunda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi içtihadı net bir biçimde Yargıtay ve Danıştay içtihatlarından farklılık göstermektedir. Genel anlamda medeni ve idari hukukta zamanaşımı süresi zararın uzun vadede kesinleşmesinden itibaren başlar, oysa askeri idare hukuku uygulamasında, bu sürenin başlangıç tarihi belirtilmeden zamanaşımına uğradığına karar verilmiştir. Her halükarda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin içtihadına göre, Yüksek İdare mahkemesi önünde görülen bir davada zararın uzun vadede kesinleşmesi itiraz süresi ya da zamanaşımı süresini hiçbir surette etkilememektedir. Bu yaklaşım büyük bir olasılıkla Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun 46. maddesinin 4. fıkrasının yorumuna dayanmaktadır. Talebin değişmezliği ilkesine dayanan bu düzenleme gereği, itiraz süresi sona erdiğinde, yani idarenin zımni ya da açık cevabından sonra altmış günlük süre sona erdiğinde, ya da zamanaşımı süresinden sonra, yani bir yıl sonunda ilk talebin ıslahı için ikinci bir başvuru yapılamaz.
Oysa Türk hukukunda, bedensel zarara uğrayan bir mağdur, ancak adli yargılama çerçevesinde bir bilirkişi raporu düzenlendiğinde maddi zararının bedelini elde edebilir. Bu da bir tazminat davasında talep edilen tutarın farazi olduğu ve bilirkişi raporlarının tebliğinden sonra ıslah edilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu özelliği dikkate alan Yargıtay ve Danıştay, bilinçli bir şekilde bir yıllık zamanaşımı süresini mağdurun uğradığı zararı makul bir şekilde fark edeceği andan itibaren, yani uğradığı bedensel zararı tümüyle değerlendirebilmesini sağlayan bilirkişi raporlarının tebliğinden sonra başlatmaktadır.
Bununla birlikte mevcut davada, başvuran zararın tamamının tazmin edilmesi için sadece "teorik ve aldatıcı" bir haktan yararlanabilmiştir. Gerçektende, usule ve zamanaşımına ilişkin kurallara tam manasıyla saygı gösteren ilgili şahıs, ilk etapta Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde bir tam yargı davası açmıştır. Daha sonra, uğradığı zararın bilirkişi raporlarıyla belirlenmesi sonrasında başvuran, maddi zararın geri kalan kısmını elde etmek üzere ek dava açmıştır. Ancak, bu dava altmış günlük itiraz süresi ve bir yıllık zamanaşımı süresi uygulanarak reddedilmiştir.
AİHM'nin kanaatine göre, uğradığı zarar daha sonraki tarihlerde adli yargılama sırasında belirlendiği için başvuranın idareye başvurduktan sonra altmış günlük bir süre içerisinde tam ve kesin bir talepte bulunamayacağı çok açıktır. Şüphesiz, başvuran ilerde belirlenecek olası yüksek rakamları karşılamak üzere istediği tutarın çok üstünde bir rakam talep edebilirdi. Ancak AİHM'nin kanaatine göre, yargılanabilir bireylerden bilirkişi raporlarında çıkacak bu tip sonuçları öngörmelerinin istenmesi, yargılama masrafları dikkate alındığında onlara orantısız bir yük empoze edilmesi anlamına gelmektedir ki, bu durum mahkemeye ulaşım hakkı yükümlülüğü ile bağdaşmamaktadır. Öte yandan, başvuran ek talebi için bir yıllık zamanaşımı süresine riayet etmiş olsa bile, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu'nun 46. maddesinin 4. fıkrasının yorumu dikkate alındığında, altmış günlük süreye takılma riski bulunuyordu.
Bu nedenle, AİHM'ne göre, itiraz süresinin yorumu tazminat talebinin esas yönüyle incelenmesini engellemiştir. Bedensel zararın telafisine ilişkin itiraz hakkının yargılanabilir bireylerin uğradıkları zararı etkili bir biçimde değerlendirdikleri andan itibaren uygulanması gerekmektedir. Başka türlü yapılırsa, mahkemeler bilirkişi raporlarını geciktirmek suretiyle itiraz süresini önemli ölçüde kısaltabilir, hatta imkânsız hale getirebilirler.
Yukarıda dile getirilen olguları göz önüne alan AİHM, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından yapılan usule ilişkin yorumun başvuranın fiziki bütünlüğünü bozan bir zararın telafisi ile ilgili itirazın bir bölümünün esas yönüyle incelenmesini engellediği kanaatine varmaktadır. Böylece, Yüksek Mahkeme başvurana orantısız bir yük empoze ederek, mahkemeye erişim hakkını esas yönüyle ihlal etmiştir.
Dava koşullarının bütününü göz önüne alan AİHM, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin gecikme gerekçesiyle ek tazminat talebini reddeden kararının başvuranın mahkemeye erişim hakkını ve dolayısıyla AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı anlamında adil yargılanma hakkını çiğnediği kanaatine varmaktadır. Bu itibarla, sözkonusu hüküm ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN 13. MADDE İLE BAĞLANTILI OLARAK İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunan başvuran, Devlet'in tazminat sistemindeki eksikler nedeniyle fiziksel bütünlüğü koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini savunmaktadır. Başvuran, Türk hukukunda bu şikâyetini düzeltecek AİHS'nin 13. maddesindeki gereksinimlere uygun yeterli bir itiraz yolunun bulunmadığını iddia etmektedir.
AİHM, fiziksel bütünlüğün ihlal edildiğine ilişkin bu şikâyetlerin, başvuran tarafından dile getirildiği şekliyle AİHS'nin 2. maddesi ya da diğer maddeleri kapsamına girip girmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız, örneğin, Stubbings ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 61). Aslında, Türk ceza hukukunun kişilerin fiziksel bütünlüğüne gelecek zararların önüne geçmeyi amaçladığına kimsenin itirazı bulunmamaktadır. Öte yandan, mevcut dava bize tazminat davası yollarının, ancak itiraz süreleri içerisinde ve usule ilişkin formalitelere uygun bir şekilde başvurulduğu takdirde açıldığını göstermektedir. Aynı şekilde, başvuran sakatlığının bir kısmı için tazminat alabilmiştir. Bu nedenle, 6. maddenin 1. paragrafı kapsamında ulaşılan sonuç bağlamında AİHM, mevcut davada AİHS'nin 2. maddesinin 13. madde ile bağlantılı olarak ihlal edilip edilmediğinin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran, maddi tazminat olarak 12 438 TL (yaklaşık 5 600 Euro) talep etmektedir. Bu tutar ilk tazminat davası sonunda ödenen 15 000 TL ile bilirkişiler tarafından belirlenen 27.438 TL tutarı arasındaki farka tekâbül etmektedir. Başvuran ayrıca, manevi tazminat başlığı altında 20.000 TL (yaklaşık 9 000 Euro) talep etmektedir.
Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri karşılığında 5 000 TL (yaklaşık 2 250 Euro) talep etmekte, ancak herhangi bir kanıt belgesi sunmamaktadır.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmekte ve başvuranın yasal süre içerisinde hareket etmediğini, dolayısıyla iç hukuk yollarını tüketmiş kabul edilemeyeceğini savunmaktadır.
AİHM, mevcut davada başvuranın mahkemeye erişim hakkına ve dolayısıyla adil yargılanma hakkına saygı gösterilmediğini tespit etmektedir. Maddi zararla ilgili olarak, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin başvuranın ek tazminat talebini kabul etmesi halinde nasıl bir sonuç çıkacağı konusunda bir spekülasyon yapılamayacağı gibi, başvuranın uğradığı zararın 27 438 TL (yaklaşık 17 150 Euro) olarak belirlendiği 30 Nisan 2004 tarihli bilirkişi raporunun ilk davada Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından kabul edildiği de şüphe götürmemektedir. Öte yandan AİHM, sözkonusu kararda tespit edilen eksiklikler nedeniyle başvuranın tartışmasız bir şekilde manevi zarar gördüğü kanaatine varmaktadır (Guérin, ilgili bölüm, prg. 52).
41. maddenin gereği olarak hakkaniyete uygun bir karar verme çabasıyla AİHM, yukarıdaki unsurları ve ihtilaflı yargılamanın başvuran açısından önemini yani uğradığı bedensel zararın telafisini göz önüne alarak, başvurana uğradığı tüm zararlar karşılığında 10 000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
Yargılama masraf ve giderleri ile ilgili olarak, kanıt belgesi sunulmamasını ve içtihadında dile getirilen kıstasları dikkate alan AİHM, bu başlık altında yapılan talebi reddetmektedir (Türkiye aleyhine Ato davası, no 29873/02, prg. 27, 8 Haziran 2010).
AİHM, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmesinin uygun olacağına hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME,
1. Oyçokluğuyla, adil yargılanma hakkının ihlali, bir mahkemeye erişim hakkına yönelik ve cismani zarar karşısında bir tazminat rejiminin ve etkili bir başvuru hakkının olmadığı hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. 2'ye karşı 5 oyla, başvuranın bir mahkemeye erişim hakkının kısıtlanması nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. 2'ye karşı 5 oyla, AİHS'nin 2. ve 13. maddesi hakkındaki şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
4. 2'ye karşı 5 oyla,
a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana uğradığı her türlü zararın karşılığı olarak 10.000 (on bin) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sözkonusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 24 Mayıs 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy