(AİHS. m. 35, 1 NOLU PROTOKOL) (818 S. K. m. 105) (6098 S. K. m. 122) (AKA - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 30253/06)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Fahrettin KÖKSAL/Türkiye davasında,
Başkan,
Guido Raimondi,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Peer Lorenzen,
Andras Sajö,
Neboja Vucinic,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Egidijus Küris ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla 26 Kasım 2013 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 17 Temmuz 2006 tarihli başvuruyu dikkate alarak, yapılan müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Fahrettin KÖKSAL Türk vatandaşı olup, 1934 doğumludur ve Ankarada ikamet etmektedir.
A. Davanın koşulları
2. Başvuran tarafından ibraz edildiği şekliyle, dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Asli tazminat davaları
3. Başvuran, özel bir banka olan Yapı Kredi Bankası A.Ş.nin bir kredi anlaşması kapsamında sözleşmeden doğan bir yükümlülüğüne ilişkin kusuru nedeniyle, söz konusu banka aleyhine tazminat davası açmıştır.
4. İstanbul Ticaret Mahkemesi tazminat olarak başvurana 120.000.000 Türk lirası (TRL) ve davanın açıldığı tarihten itibaren işleyen ve söz konusu dönemde ticari uyuşmazlıklarda mevcut en yüksek faiz oranı olan reeskont faizinin ödenmesine 16 Mart 1993 tarihinde hükmetmiştir. Yargıtay bu kararı bozmuştur.
5. İstanbul Ticaret Mahkemesi başvurana, aynı tarihten itibaren geçerli olan reeskont faiziyle birlikte, 151.560.400 TRL ödenmesine belirtilmeyen bir tarihte hükmetmiştir.
6. Söz konusu kararın Yargıtay tarafından onanması üzerine banka, 22 Nisan 1996 tarihinde başvurana 728.990.000 TRL ödemiştir.
2. İlk Munzam Zararın Tazmini Davası
7. Başvuran, söz konusu dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanununun 105. maddesine dayanarak (eski Borçlar Kanunu), 28 Mayıs 1996 tarihinde İstanbul 8. Ticaret Mahkemesi önünde munzam zararın tazmini davası açmıştır. Başvuran, ilam harcına uygulanan faiz ile yüksek enflasyon oranı arasındaki önemli farktan ötürü uğradığı munzam zarara karşılık olarak, reeskont faiziyle birlikte, 2.200.000.000 TRL talep etmiştir (1996/610 nolu dava). Başvuran söz konusu davayı açarken fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuştur.
8. Başvuran, 9 Ekim 1997 tarihinde, İstanbul 4. Ticaret Mahkemesi önünde, aynı uyuşmazlığa ilişkin talep ettiği miktarı arttırmak üzere ek bir dava açmış ve tazminat olarak reeskont faiziyle birlikte 13.000.000.000 TRL talep etmiştir (1997/1080 nolu dava).
9. iki dava, belirtilmeyen bir tarihte, İstanbul 8. Ticaret Mahkemesi önünde 1996/610 nolu dava altında birleştirilmiştir.
10. İstanbul 8. Ticaret Mahkemesi, 18 Aralık 1997 tarihinde başvuranın talebini kabul etmiş ve başvurana, iki davanın açıldığı tarihlerden itibaren işlemiş reeskont faiziyle birlikte toplam 15.200.000.000 TRL ödenmesine hükmetmiştir.
11. Yargıtay, 18 Kasım 1999 tarihinde bu kararı bozmuştur. Yargıtay, hükmedilen tazminat miktarının sadece bankalarda uygulanan vadeli mevduat oranlan dikkate alınarak hesaplandığını; ancak yıllık enflasyon oranı, enflasyonun perakende fiyatları üzerine etkisi, devlet tahvillerinin faiz oranları ve döviz kuru gibi diğer değişkenlerin de hesaplamalarda göz önünde bulundurulması gerektiğine karar vermiştir.
12. Yargıtay, 24 Mart 2000 tarihinde başvuranın kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
13. Yargıtayın kararı üzerine, İstanbul 8. Ticaret Mahkemesi başvuranın yüksek enflasyon oranı nedeniyle uğradığı munzam zararın tekrar hesaplanması için bir bilirkişi heyeti atamıştır. Bilirkişi heyeti, Yargıtay kararında belirtilen farklı değişkenlere dayalı olarak, asli yargılamalarda başvurana ödenmesine hükmedilen 151.560.400 TRL tutarındaki meblağın, 22 Nisan 1996 tarihinde 6.588.880.958 TRL tutarına denk olacağını; ancak başvurana 728.990.000 TRL ödendiğini tespit etmiştir.
14. İstanbul Ticaret Mahkemesi, 16 Kasım 2000 tarihinde, başvurana halihazırda ödenmiş olan miktarı bilirkişiler tarafından tespit edilen toplam zarardan mahsup edilerek başvurana iki davanın açıldığı tarihlerden itibaren işleyen reeskont faiziyle birlikte 5.859.890.958 TRL ödenmesine hükmetmiştir.
15. Yargıtay, 15 Şubat 2001 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
16. 20 Mart 2001 tarihinde, reeskont faiziyle birlikte 22.652.183.000 TRL ödenmiştir.
3. İkinci Munzam Zararın Tazmini Davası
17. Başvuran 20 Mart 2001 tarihinde kendisine ödenen miktarın, ödeme tarihi itibariyle kendisine ödenmesine hükmedilen ek tazminat miktarının gerçek değerini (5.859.890.958 TRL) yansıtmadığını ileri sürerek, İstanbul Ticaret Mahkemesi önünde, eski Borçlar Kanununun 105. maddesi uyarınca 21 Mart 2001 tarihinde munzam zararın tazmini için bir dava daha açmış ve 25.000.000.000 TRL miktarında ek ödeme talep etmiştir.
18. İlk derece mahkemesi tarafından başvuranın uğradığı zararı belirlemek üzere atanan bilirkişi heyeti, ödeme tarihi olan 20 Mart 2001 itibariyle başvurana ödenmesine hükmedilen ek tazminatın nispi değerinin 93.271.807.234 TRL olduğunu beyan etmiştir. Bilirkişiler, söz konusu miktardan başvurana halihazırda ödenmiş miktarı mahsup ederek, başvuranın uğradığı zararın 70.120.886.234 TRL olduğunu tespit etmişlerdir (20 Mart 2001 itibariyle yaklaşık 76,930 Avro (EUR)).
19. Bilirkişi raporunun taraflara tebliğ edilmesinin ardından, başvuran bankadan talep ettiği miktarı 70.120.886.234 TRLye yükseltmiştir.
20. İstanbul Ticaret Mahkemesi 31 Mart 2003 tarihinde, başvuranın uğradığı munzam zarara ilişkin talep ettiği miktarın tamamının, davanın açıldığı tarihten itibaren işleyen reeskont faiziyle birlikte ödenmesine hükmetmiştir.
21. Yargıtay 4 Kasım 2003 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtaya göre, eski Borçlar Kanununun 105. maddesinde öngörülen işleyişin gerekçesi, temerrüde düşen borçlunun, geç ödemede herhangi bir kusuru bulunmadığını ispat etmemesi halinde, temerrüt faizi ile giderilemeyecek borcun gecikmeli ödeme tarihinden itibaren doğan tüm munzam zarardan sorumlu tutulmasını sağlamaktır. Diğer bir deyişle, borçlu ancak ana borcun geç ödenmesinden kaynaklanan munzam zararı karşılama yükümlülüğü altındadır; eski Borçlar Kanununun 105. maddesi, ana borcu, alacaklının uğradığı munzam zarar ile birlikte usulüne uygun olarak ödeyen bir borçluyu başka herhangi bir yükümlülük altına sokmamaktadır.
22. Yargıtay, 26 Mart 2004 tarihinde, başvuranın kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
23. Yargıtayın gerekçesi üzerine, İstanbul Ticaret Mahkemesi 12 Aralık 2004 tarihinde, ana borçtan doğan munzam zararın halihazırda tazmin edildiğine karar vererek, başvuranın ek tazminat talebini reddetmiştir.
24. Ardından başvuran, Yargıtay tarafından uygulandığı şekliyle eski Borçlar Kanununun 105. maddesinin kapsamına ve uygulamasına ilişkin herhangi bir sınır bulunmadığını ileri sürerek, İstanbul Ticaret Mahkemesinin kararını temyiz etmiştir.
25. Yargıtay, 6 Şubat 2006 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
B. İlgili İç Hukuk
26. 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni Borçlar Kanununun 122. maddesinde aynı şekilde yer almaya devam eden eski Borçlar Kanununun 105. maddesi aşağıdaki gibidir:
Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarar uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.
Temerrüt faizini aşan zarar miktarı görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine hakim, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmeder.
27. Söz konusu hüküm kapsamında tazminat talebinde bulunabilecek zarar, borcun muaccel olduğu tarih ile enflasyon nedeniyle ödendiği tarih arasında geçen zamandan kaynaklanan zarardır (Bk. Aka/Türkiye, 23 Eylül 1998 tarihli karar, Hüküm ve Kararlar Derlemeleri 1998-VI, § 19).
ŞİKAYETLER
28. Başvuran, Sözleşmenin herhangi bir hükmüne dayanmaksızın, yerel mahkemelerin, yüksek enflasyondan kaynaklanan ve uzun adli işlemler nedeniyle daha da artmış olan zararını tamamen göz ardı ederek eski Borçlar Kanununun 105. maddesine ilişkin hatalı yorumlaması suretiyle, hem adil yargılanma hakkının hem de mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
29. Mahkeme, başvuranın şikayetlerinin temelinin, bir mahkeme tarafından ödenilmesine hükmedilen tazminatın ödenme tarihinde enflasyon nedeniyle gerçek değerinin azalmasından dolayı uğradığını iddia ettiği zarara ilişkin olduğunu değerlendirmektedir. Dolayısıyla söz konusu şikayetlerin sadece Sözleşmenin 1 Nolu Ek Protokolü bakımından incelenmesi uygundur.
30. Mahkeme öncelikle başvuranın borçlu bankadan belirli bir miktardaki tazminatı, faizi ile birlikte alma hakkının bulunduğunun 15 Şubat 2001 tarihinde, nihai ve icra edilebilir bir karar ile kabul edildiğini kaydetmektedir. Başvuran, kararın verilmesinden kısa bir süre sonra, bir miktar faiz ile birlikte kendisine ödenmesine hükmedilen tutarı almıştır. Bu aşamada incelenmesi gereken sorun, ilam harcının değer kaybetmesinden kaynaklanan ek tazminat talebinin geri kalanının, Sözleşmenin 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesinin anlamı dahilinde mülkiyet teşkil edip etmediğidir (Bk. Kopecky/Slovakya (BD), no. 44912/98, §§42-61, AİHM 2004-IX). Ancak Mahkeme, aşağıda belirtilen gerekçelerden ötürü başvuru her halükarda kabul edilemez olduğundan, bu hususta bir sonuca ulaşmanın gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
31. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın uğradığı iddia edilen zararın, özel bir banka ile akdi mahiyetteki bir ilişkiden kaynaklandığını ve dolayısıyla Devlet yetkisinin kullanılmasının doğrudan bir sonucu olmadığını kaydetmektedir. Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün aslen, mülkiyet haklarına izinsiz Devlet müdahalesini önlemeye ilişkin olmasına rağmen, belirli durumlarda söz konusu hüküm tarafından güvence altına alınan hakların etkili bir şekilde kullanılması, özel kişiler veya şirketler arasında dava açıldığı durumlarda dahi, pozitif tedbirlerin alınmasını gerektirebilmektedir (Shesti Mai Engineering OOD ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 17854/04, § 79, 20 Eylül 2011).
32. Bununla birlikte, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına yapılan bir müdahalenin özel kişiler arasındaki bir ihtilaftan kaynaklanması halinde dahi, Devletin, yerel hukuk sisteminde mülkiyet haklarının kanun tarafından yeterince korunduğunu ve müdahalenin mağdurunun, uygun olduğu hallerde, uğradığı tüm zarara ilişkin olarak tazminat talep etmek dahil olmak üzere, haklarını koruyabilmesine olanak tanıyan uygun hukuk yollarının sunulmasını sağlama hususunda pozitif bir yükümlülüğü doğmaktadır (Bk. Blumberga/Latviya, no. 70930/01, § 67, 14 Ekim 2008). Dolayısıyla Devletin, mağdur tarafa, gerekli usuli güvenceleri sağlayan adli işlemler aracılığıyla, etkin bir şekilde haklarını aramasına izin veren uygun, yeterli bir mekanizmayı devreye sokması gerekebilir (Kotov/Rusya (BD), no. 54522/00, § 114, 3 Nisan 2012).
33. Somut davada başvuran, banka aleyhindeki taleplerini sunabileceği, sözleşmeden kaynaklanan ihtilaflarının, usuli güvencelere tamamen saygılı olarak, etkili ve adil bir şekilde hükme bağlanmasına imkan veren adli bir mekanizmanın mevcut olduğuna itiraz etmemektedir. Söz konusu mekanizma ayrıca, başvuranın uğradığı zarar için kendisine, söz konusu dönemde bir noktada %70 gibi yüksek bir oranda olmasına rağmen, yıllık enflasyon oranının (%55-85 arasında değişen) altında kalan, bu türden ihtilaflarda mevcut en yüksek faiz ile birlikte tazminat ödenmesine hükmedilmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla davalı Devletin, bu bağlamdaki asli yükümlülüklerini yerine getirdiği kabul edilmelidir.
34. Ayrıca, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamındaki korumanın, Devletleri, piyasa etkenleri sonucunda özel bir tazminat talebinin değer kaybetmesini önleme hususunda genel bir yükümlülük altına sokmamasına rağmen, (Bk. Todorov/Bulgaristan (k. k.), no. 65850/01, 13 Mayıs 2008), davalı Devlet, ödenmesine hükmedilen faizin, paranın değer kaybetmesinden kaynaklanan munzam zararı karşılamadığı hallerde, alacaklıyı enflasyonun etkilerine karşı korumak üzere, eski Borçlar Kanununun 105. maddesi kapsamında ayrı bir güvence sağlamaktadır. Bununla birlikte, başvuran, ilam harcının kendisine ödemesinin ardından, mevcut faiz ile enflasyon oranları arasındaki farktan doğan munzam zararının tazmin edilmesi için ek bir tazminat davası açabilmiştir. Mahkeme tarafından atanan bilirkişilerin, sonuçlarına başvuran tarafından da itiraz edilmeyen değerlendirmelerine dayalı olarak, ana borcun ödeme tarihi itibariyle (örneğin 22 Nisan 1996) munzam zararına karşılık olarak başvurana, koşullar dahilinde yine mevcut en yüksek seviyede faizi ile birlikte ek tazminat ödenmesine hükmedilmiştir.
35. Ancak başvuran, 105. madde uyarınca, ek tazminatın değerinin, ödendiği tarihte de azaldığı gerekçesiyle bir dava daha açtığında, Yargıtay, hukukta öngörülen söz konusu başvuru yolunun ancak, somut davada ilam harcı olan ana borcun geç ödenmesinin doğrudan neden olduğu zararlara ilişkin olarak kullanılabileceğini ve söz konusu zararların kabul edilip, tazmin edilmesinin ardından, değinilen hukuk yolunun başkaca zararların tazminine yönelik olarak tekrar başvurulamayacağını beyan ettiği bir karar vermiştir.
36. Mahkeme, altı ay kuralının amaçları doğrultusunda (Prystavska/Ukrayna (k. k.), no. 21287/02, 17 Aralık 2002) başvurandan eski Borçlar Kanununun 105. maddesi uyarınca ikinci kez tazminat talebinde bulunmaksızın doğrudan Strazburg Mahkemesine başvurmasının beklenip beklenemeyeceği sorusunu bir kenara bırakarak, aşağıda belirtilen gerekçelerden dolayı başvurunun kabul edilebilir olarak nitelendirilmesi gerektiği kanaatindedir.
37. Öncelikle Mahkeme, eski Borçlar Kanununun 105. maddesinin Yargıtay tarafından istisnai olarak yorumlanması suretiyle, başvuranı geri kalan zararının tamamının tazmin edilmesi olanağından yoksun bırakıldığını ve böylelikle enflasyonun sonuçlarını kısmen üstlenmesine neden olunduğunu kabul etmesine rağmen, iç hukukun yerel mahkemelerce yorumlanmasını inceleme yetkisinin kısıtlı olduğunu vurgulamaktadır. Yerel mevzuatın yorumlanmasına ilişkin sorunları çözüme kavuşturmak öncelikli olarak ulusal mahkemelerin görevidir ve Mahkeme ulusal mahkemelerin yorumlarını, açık bir şekilde keyfiyetin mevcut olduğu durumlar haricinde sorgulamamaktadır (Stoilkovska/eski Yugoslavya Makedon Cumhuriyeti, no. 29784/07, § 41, 18 Temmuz 2013). Mahkeme somut davada, Yargıtayın söz konusu kanuni hükmü açıkça hatalı bir biçimde ya da keyfi bir karara varmak üzere yorumladığı ve uyguladığı sonucuna ulaşmasını gerektirecek herhangi bir neden bulunmadığını değerlendirmektedir (Bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Beyeler/İtalya (BD), no. 33202/96, § 108, AİHM 2000-I). Ayrıca, Mahkeme önünde, Yargıtayın gerekçesinin eski Borçlar Kanununun 105. maddesinin kapsamı ve uygulamasına ilişkin yerleşik içtihatla çeliştiğini ortaya koyan herhangi bir delil bulunmamaktadır.
38. İkinci olarak, alacaklının özel bir ihtilafta taleplerini etkin bir şekilde savunmasına imkan vermek üzere davalı Devlet tarafından sunulan ve gecikmeli ödemelere nispeten yüksek seviyede faiz ödenmesine hükmetmeyi ve yüksek enflasyondan kaynaklanan diğer tüm zararları telafi etmeye yönelik bir hukuk yolu sağlamayı içeren yasal mekanizma dikkate alındığında ve özel taleplere enflasyondan etkilenmeyen bir temerrüt faizi uygulama hususunda, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında herhangi bir yükümlülük bulunmaması göz önünde bulundurulduğunda (Bk.
O.N./ Bulgaristan (k. k.), no. 35221/97, 6 Nisan 2000 ve Grozeva/Bulgaristan (k. k.), no. 52788/99, 3 Kasım 2005), somut davada başvuranın uğradığı munzam zararın, Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 1. maddesi uyarınca Devleti sorumluluk altına soktuğu değerlendirilemez.
39. Mahkeme ayrıca, başvurana verilen tazminatın değer kaybına uğramasına makamlar tarafından başka herhangi bir şekilde katkıda bulunulduğuna ilişkin herhangi bir emare bulmamıştır. Mahkeme bu bağlamda, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında yapılan şikayetin temelini oluşturan yargılamaların, iki aşamalı yargı önünde yaklaşık olarak dört yıl sekiz ay sürdüğünü (28 Mayıs 1996 tarihinden 15 Şubat 2001 tarihine kadar) ve bu süre esnasında yerel mahkemeler tarafından, teknik konulan kapsayan ve bilirkişilerden oluşan bir grupla istişare edilmesini gerektiren, nispeten karmaşık yargılamalarda, biri başvuran tarafından yapılan kararı düzeltme talebine ilişkin olmak üzere, beş karar verildiğini kaydetmektedir.
Mahkeme bu koşullar altında, işbu şikayetin, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrasının anlamı dahilinde açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle ve söz konusu hükmün 4. Paragrafı uyarınca reddedilmesi gerektiği kararına varmıştır.
Bu gerekçelerle Mahkeme, oybirliğiyle;
Başvurunun kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy