(AİHS. m. 1, 6, 7, 10, 13, 14, 29, 34, 35, 39, 41, 44, Ek 1. Nolu Protokol m. 1) (2709 S. K. m. 2, 36, 141, 142) (3713 S. K. m. 6, 7) (1412 S. K. m. 305) (5680 S. K. m. 3) (SAYGILI VE SEYMAN - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞMURDERELİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÖZEL VE ÖZER - TÜRKİYE DAVASI) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI (4)) (DELCOURT - BELÇİKA DAVASI) (MONNELL VE MORRIS - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (BEYHAN KAYGISIZ - TÜRKİYE DAVASI) (YCGK. 10.03.2009 T. 2009/2-43 E. 2009/56 K.) (4.CD. 06.11.2007 T. 2007/8601 E. 2007/8929 K.)
(Başvuru no. 37569/06)
KARAR
STRAZBURG
27 Kasım 2012
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Bayar ve Gürbüz v. Türkiye davasında,
Başkan
Ineta Ziemele,
Yargıçlar,
Danute Jociene,
Dragoljub Popovic,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi,
PauloPinto de Albuquerque,
Helen Keller ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire) gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde 23 Ekim 2012 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no.37569/06) dava, Türk vatandaşları Hasan Bayar ve Ali Gürbüzün (Başvuranlar) 6 Eylül 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudan ibarettir.
2. Başvuranlar, İstanbulda görev yapan Avukat Ö. Kılıç tarafından temsil edilmektedirler. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuranlar, Sözleşmenin 1, 6, 7, 10, 13 ile 14. maddeleri ile Ek 1. nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler.
4. Başvuru, 31 Mart 2010 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. paragrafı gereğince, ilgili Dairenin, davanın kabul edilebilirliği ve esası konusunda birlikte karar vereceği belirtilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar, Ali Gürbüz ile Hasan Bayar, 1971 ve 1982 doğumludurlar ve İstanbulda ikamet etmektedirler. Başvuranlar, sırasıyla merkezi İstanbulda bulunan Ülkede Özgür Gündem isimli günlük gazetenin imtiyaz sahibi ve Yazı İşleri Müdürü dürler.
6. 25 Mart 2004 tarihinde Ülkede Özgür Gündem isimli günlük gazetenin birinci ve dördüncü sayfalarında sırasıyla PKK yeniden yapılanıyor ve Barışçıl çözüm esas alınmalı başlıklı iki makale yayımlanmıştır. İlk makale, Kongra-Gel (yasadışı silahlı örgüt olan PKKnın bir dalı) yönetim kurulu üyesi (Başkanı) M. Karayılan ile PKKnın yeniden yapılanması konusunda yapılan bir görüşmeyle ilgilidir. İkinci makale ise, sol birliğine ilişkin çalışmaların seçimlerden sonra başlayacağını ve Türk Hükümetinin Kürt sorunu hakkında barışçıl çözüm bulabileceğini temenni eden PKK lideri Öcalanın yapmış olduğu açıklamayla ilgilidir.
7. Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, sırasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları ile 7. maddesinin 2. ve 4. fıkraları ve aynı zamanda 5680 sayılı Kanunun ek 2. maddesinin 1. fıkrası uyarınca suç olarak nitelendirilen, devletin bölünmez bütünlüğüne karşı basın yolu ile propaganda yapma ve yasadışı örgüt adına açıklamalar yayınlama fiilleri nedeniyle 26 Mart 2004 tarihinde başvuranlar hakkında iddianame düzenlemiştir.
8. Başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda özellikle Sözleşmenin 10. maddesini ileri sürmüşlerdir.
9. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Nisan 2005 tarihinde başvuranların her birini 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları gereğince 371 346 000 eski Türk Lirası (TRL, dönemin döviz kuruna göre yaklaşık 214 Avro) para cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, açıklanan karara karşı temyiz yolunun açık olduğunu belirtmiştir.
10. Başvuranlar, özellikle aleyhlerine yürütülen ceza yargılaması nedeniyle Sözleşmenin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek temyiz yoluna başvurmuşlardır.
11. Yargıtay, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesi gereğince, başvuranlara aleyhine hükmedilen söz konusu para cezasının 2. 000, 000, 000 TRLyi aşmadığı ve bu kararında belirtilen nedenle temyizinin kabil olmadığı gerekçesiyle 29 Mart 2006 tarihinde başvuranların temyiz başvurusunun kabul edilemez olduğunu belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
12. Olay ve olguların meydana geldiği sırada, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. ve 4. fıkraları aşağıdaki gibidir:
Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beş milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası verilir.
(
)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3. maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, mevkute niteliğinde bulunmayan basılı eserler ile yeni yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek tirajlı günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza ellimilyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.
13. 29 Haziran 2006 tarihinde 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. fıkrası, 5532 sayılı Kanunla değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğe göre, terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
14. 14 Temmuz 2004 tarihinde eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrası 5219 sayılı Kanunla değişikliğe uğramış ve buna göre, yargılanabilir kişilere verilen para cezası 2. 000, 000, 000 TRL (2 000 Yeni Türk Lirası (TL), yani yaklaşık 900 Avro) sınırını geçmediği takdirde, kararın temyizi kabil değildir.
15. Anayasa Mahkemesi, 23 Temmuz 2009 tarihli kararıyla (2006/65 E - 2009/114 K), Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasının Anayasanın 2. maddesi (Hukuk devleti ilkesi) ve 36. maddesine (hak arama hürriyeti) aykırı olduğuna karar vermiştir. Kararın gerekçesi özellikle, aşağıdaki gibi ifade edilmektedir:
Yasa koyucu, temyize başvurma hakkına sınırlama getirilmesini kabul ederek, Yargıtayın pek önem arz etmeyen davaları incelemesi sonucu iş yükünün artmasını engellemek istemiştir (
). Para cezasının verilmesi durumunda temyize başvurma hakkına getirilen bu sınırlamanın Türk Anayasasının 2, 36, 141 ve 142. maddeleriyle uyumlu olmadığı sonucuna varılamaz. Zira bu sınırlama, hafif suçlar için günlük satın alma gücü dikkate alınarak getirilmektedir.
Buna karşılık, hapis cezasını gerektiren suçlar, uygulamada sadece para cezasına çevrilmesi halinde bile hafif suçlar olarak kabul edilmemektedir (
).
(
)
Bununla birlikte, bir suç işlenmesinin ardından verilen hapis cezasının para cezasına çevrilmesi söz konusu olduğunda, durum farklı şekilde gelişecektir. Çünkü bu tür mahkûmiyetler, mahkûmlar için bazı hak kayıplarına sebep olabilmektedir. Mahkûmların temyize başvurma imkânından yoksun bırakılması, haksız sonuçlar doğurabilmektedir (
). Böyle önemli kayıplara sebep olabilecek bir mahkûmiyetin önemsiz olarak düşünülmesi mümkün değildir (
).
Sonuç olarak, belirlenen bir meblağın altında kalan para cezasının verilmesi durumunda, öngörülen cezanın özellikleri dikkate alınmadan yargılanabilir kişilerin temyize başvurma haklarına sınırlama getirilmesinin ve bu durumda meydana gelebilecek zararlı sonuçların Anayasanın 2. ve 36. maddelerinin gereklerine uygun olduğu kabul edilemez (
).
16. Yargıtay Ceza Genel Kurulu (2-187/222) tarafından 4 Ekim 1996 tarihinde kabul edilen ilke kararına göre, Cumhuriyet savcısının, ilk derece mahkemesince ortaya konulan olay ve olguların ceza hukuku alanında nitelendirilmesine ilişkin yaptığı itiraz, ilk derece mahkemesi tarafından verilen nihai kararlara karşı sanığın aleyhine temyiz başvurusu olarak değerlendirilmektedir. Yargıtay, bu yaklaşımını bazı kararlarda belirtse de (örnek olarak, bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10 Mart 2009 tarihli, E. 2009/2-43, K. 2009/56 sayılı kararı ile 13 Aralık 2001 tarihli, E. 2011/3-189, K. 2011/267 sayılı kararı). 6 Kasım 2007 (4. Ceza Dairesi, E. 2007/8601, K. 2007/8929) tarihli kararında Yargıtay, ceza sisteminin ana hedefinin olay ve olguların gerçekliğini ortaya koyma olması nedeniyle, ilk derece mahkemesi tarafından açıklanan olay ve olguların ceza alanındaki hukuki nitelendirmesi karşısında temyize başvurulabileceği kanısına vararak, 2 000 TLden düşük miktardaki para cezasına karşı yapılan temyiz başvurusunu kabul etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
17. Başvuranlar, Sözleşmenin 1, 6, 7, 10, 13 ve 14. maddeleri ile Ek 1 1No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği kanısındadırlar.
A. Başvuranları mahkûm eden mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikâyetler ile Sözleşmenin 1. ve 14. maddeleri bağlamında ileri sürülen şikâyetler hakkında
18. Başvuranlar, davalarına bakan sivil hâkimlerin, -Adalet Bakanı, Müsteşarı ve beş üyeden oluşan- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından atandığı ve kararlarının değerlendirildiği, dolayısıyla davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil biçimde görülmediği kanaatindedirler. Başvuranlar, bu bağlamda Sözleşmenin 6. maddesini ileri sürmektedirler.
Başvuranlar, bu koşulların aynı zamanda Sözleşmenin 1. ile 14. maddelerini de ihlal ettiği kanısındadırlar.
19. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
20. AİHM, sivil hâkimlerden oluşan bir mahkeme tarafından yargılanan başvuranların Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafı bağlamındaki şikâyetlerini gerekçelendiremediklerini gözlemlemektedir. Öte yandan, beyanlar doğrultusunda bu şikâyet incelendiğinde, bu hükmün ihlal edilmediği görülmektedir (Saygılı ve Seyman v.Türkiye, no. 62677/00, § 25, 14 Haziran 2007). Aynı zamanda, Sözleşmenin 1. ve 14. maddeleri bağlamında ileri sürülen şikâyetler de gerekçelendirilmemiştir. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı Sözleşmenin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşmenin 7. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
21. Başvuran Gürbüz, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. fıkrası gereğince gazetenin imtiyaz sahibi olarak mahkûm edilmesi nedeniyle Sözleşmenin 7. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
22. AİHM, başvurana atılı suçun (terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basmak veya yayınlamak) ve bu suça karşılık öngörülen cezanın, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. ve 4. fıkralarında belirtildiğini gözlemlemektedir. İlgili davada bu (ihtilaf konusu olaydan) sorumlu olarak yargılanan kişilerin, söz konusu makalelerin yayımlandığı gazetenin imtiyaz sahibi ve Yazı İşleri Müdürü oldukları açıkça anlaşılmaktadır.
Başvuranlarca Sözleşmenin 7. maddesi kapsamında ileri sürülen diğer şikâyetler gerekçelendirilmemiştir.
23. Sonuç olarak, Sözleşmenin 7. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin iddialar, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşmenin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
C. Diğer şikâyetler hakkında
24. Hükümet, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafında belirtilen altı aylık süre koşuluna uyulmadığını iddia etmektedir. Hükümet, başvuranların Ağır Ceza Mahkemesinin karar verdiği 7 Nisan 2005 tarihinden itibaren başlayan bu süre zarfında AİHMne başvurmadıklarını ileri sürmektedir. Zira başvuranların eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrası gereğince, bu karara karşı temyize başvurma hakları yoktu.
25. Başvuranlar, bu iddiayı kabul etmemektedirler.
26. AİHM, başvuranların eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasına rağmen, temyiz yolunun açık olduğunu belirten 7 Nisan 2005 tarihli kararla (yukarıdaki 9. paragraf) başvuranların para cezası ödemeye mahkûm edildiklerini gözlemlemektedir. Başvuranlar, yasal olarak temyize başvurma haklarının bulunduğu kanısıyla temyize başvurmuşlardır. Ancak, Yargıtay, 29 Mart 2006 tarihli kararıyla eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305.maddesinin 2. fıkrası gereğince başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiştir.
27. AİHM, somut olayda, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafı bağlamında iç hukukta verilen nihai kararın 29 Mart 2006 tarihli Yargıtay kararı olduğu sonucuna varmıştır. 6 Eylül 2006 tarihli başvuru, gecikmeli olarak yapılmamıştır. Dolayısıyla, AİHM bu gerekçeyle Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazı reddetmektedir.
28. AİHM, Sözleşmenin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetin, ilk derece mahkemesinin kararına karşı temyize başvurma imkânı bulunmaması hakkında ileri sürülen AİHSnin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin ve Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesine ilişkin şikâyetin, Sözleşmenin 35.maddesinin 3.paragrafı uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmiştir. AİHM, öte yandan bu bağlamda başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını saptamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olduklarını belirtmek uygun görülmektedir.
II. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
29. Başvuranlar, mahkûm edilmeleri nedeniyle Sözleşmenin 10. maddesinde öngörülen ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. İlgili madde, aşağıdaki gibidir:
1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. (
)
2. Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü veya kamu güvenliği, suçun veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargılama organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli bulunan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir. (
)
30. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
31. AİHM, ihtilaflı müdahalenin kanun tarafından öngörülmesi ve Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafı bağlamında meşru bir amaç - ülke topraklarının bütünlüğünü korumak- taşıması hususlarının taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını kaydetmektedir (Yağmurdereli v. Türkiye, no. 29590/96, § 40, 4 Haziran 2002). AİHM, bu çıkarıma katılmaktadır. Bu durumda, söz konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmek gerekmektedir.
32. AİHM, somut olaydakine benzer sorunları ileri süren bir kısım davaları daha önce incelediğini ve Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edildiğini hatırlatmaktadır (Gözel ve Özer v. Türkiye, no.43453/04 ve 31098/05, 6 Temmuz 2010). AİHM, yukarıda belirtilen içtihat ışığında mevcut davayı inceleyecektir.
33. İhtilaf konusu makaleler, Karayılan ile Öcalanın sırasıyla PKKnın yeniden yapılanması ve sol birleşiminin seçimlerden sonra gerçekleşeceği konulu açıklamalarını içermektedir.
34. AİHM, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukların yanı sıra incelemeye tabi tutulan durumları çevreleyen koşulları göz önünde bulundurarak, bu makalelerde kullanılan ifadeler ile yayınların içeriğini dikkatle incelemiştir (Sürek v.Türkiye (no.4) (BD), no. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999). AİHM, ihtilaf konusu yazıların ne şiddete teşvik ne de orduya karşı direnç göstermeye ya da isyana çağrı içerikli olmadığını ve her hangi bir nefret ifadesinin de kullanılmadığını (AİHMnin nazarında dikkate alınması gereken en önemli unsur) tespit etmiştir.
35. AİHM, yerel mahkeme tarafından başvuranları mahkûm etmek amacıyla ileri sürülen gerekçeleri inceledikten sonra, bu gerekçelerin ilgililerin ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı gösteremeyeceği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, AİHM, anılan Gözel ve Özer davasıyla verilen hükümden uzaklaşmak için her hangi bir neden görmemektedir.
36. Dolayısıyla, Sözleşmenin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 6. ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
37. Başvuranlar, Yargıtay tarafından temyiz başvurularının kabul edilemez olduğuna karar verilmesinden şikâyet etmektedirler. Bu kararın, Sözleşmenin 6. ve 13. maddeleri bağlamında mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesine sebep olduğu kanaatindedirler.
38. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli olan AİHM (Guerra ve diğerleri v İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, kararların derlemesi 1998-I), yukarıda belirtilen olay ve olguların tamamını göz önünde bulundurduğunda, başvuranların AİHSnin 6. maddesinde öngörülen mahkemeye erişim hakkı kapsamında savunulabilir bir şikâyet sundukları kanısına varmaktadır (bkz, özellikle, Brualla Gomez de la Torre v İspanya, 19 Aralık 1997, § 33, Derleme, 1997-VIII). Bu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
Herkes davasının, (
) ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, (
) bir mahkeme tarafından (
) ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkınsa sahiptir.
39. Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
40. AİHM, erişim hakkının bir unsuru olduğu mahkeme hakkının mutlak olmadığını ve özellikle de başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin koşullarda zımni olarak kabul edilen sınırlamalara tabi olabileceğini hatırlatmaktadır. Zira söz konusu bu hak, tabiatı gereği, bu konuda belirli bir takdir payı bulunan devlet tarafından bir düzenleme yapılmasını gerektirmektedir. Ancak neticede yargılanabilir kişinin mahkemeye erişim hakkı, özüne halel getirecek düzeyde veya şekilde sınırlandırılamaz. Son olarak bu sınırlamalar, meşru bir amaç taşıdığı ve kullanılan araçlarla amaç arasında makul bir orantı ilişkisi mevcut olduğu sürece, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının gerekleriyle bağdaşmaktadır (bkz, diğerleri arasında, Levages Prestations Services v. Fransa, 23 Ekim 1996, § 40, Derleme, 1996-V).
41. Somut olayda, başvuranların temyiz başvurusuna ilişkin kabul edilemezlik kararı, 5219 sayılı Kanun ile 14 Temmuz 2004 tarihinde değiştirilen eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesine dayanarak verilmiştir.
42. AİHM, bu bağlamda, AİHSnin 6. maddesinin taraf devletlere istinaf mahkemeleri ya da temyiz mahkemeleri kurma konusunda zorunluluk getirmediğini tekrarlamaktadır (Delcourt v. Belçika, 17 Ocak 1970, §§ 25-26, A serisi n° 11). Bununla birlikte, bu mahkemelerin bulunması halinde, AİHSnin 6. maddesinin sunduğu güvencelere riayet edilmeli, özellikle de devlet, davacıların cezai alanda kendilerine yöneltilen her türlü suçlamanın esasına ilişkin verilen kararlar hakkında mahkemeye erişim haklarını etkin bir biçimde güvence altına almalıdır. Şüphesiz, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının belirli koşullarda uygulanma tarzı, söz konusu yargılamanın özel koşullarına bağlı olmaktadır. Ayrıca bu hükme saygı duyulup duyulmadığını değerlendirmek için iç hukuk düzeninde yürütülen yargılamanın tamamı -somut olayda, Yargıtayın rolü- (bkz, özellikle, Monnell ve Morris v Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 56, A serisi n° 115) ve istinaf başvurusuna ilişkin koşullardan daha katı olabilen bir temyiz başvurusunun kabul edilebilirlik koşulları dikkate alınmalıdır.
43. AİHM, somut olayda, Anayasa Mahkemesi kararı ışığında, (yukarıdaki 15. paragraf) Yargıtayın pek önem arz etmeyen davalar sebebiyle iş yükünü artırmaktan kaçınmak için mahkemeye erişim hakkına getirilen kısıtlamayla izlenen amacın meşru olduğu kanısındadır.
44. AİHM, temyize başvurma imkânı sunan davaların mali tutarının güncellenmesi sebebiyle, hukuk alanında yapılan temyiz başvurusu hakkında kabul edilemezlik kararı verildiğini belirten Brualla Gomez de la Torre kararında, (anılan § 39) başvuranın mahkemeye erişim hakkına orantısız bir kısıtlama getirilmediği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır.
45. Ancak AİHM, somut olayda, Türk Ceza Muhakemesi Kanununda bazı özelliklerin bulunduğunu gözlemlemektedir. Öncelikle, başvuranın davasının yalnızca ilk derece mahkemesi tarafından değil aynı zamanda temyiz mahkemesi olan lAudencia provincial tarafından da incelendiğini ve bu iki mahkemenin genel yargı yetkisine sahip olduğunu belirten, yukarıda anılan kararın (Brualla Gomez de la Torre, § 38) aksine, başvuranların davasının sadece tek bir mahkeme tarafından incelendiğini gözlemlemektedir. Öte yandan, Türk adli sistemindeki uygulamalarda, Yargıtayın denetimi, söz konusu hakka riayet edilmesini kısıtlamamaktadır (Yukarıda anılan Levages Prestations Services kararı 48. paragraf ile karşılaştırınız). AİHM, ayrıca Fransız hukukunda olduğu gibi Türk hukukunda da, Yargıtayın alt derece mahkemelerince ortaya konulan olay ve olguları değerlendirdiğini ve yetkisinin yasayla sınırlandırıldığını; ancak özellikle Türk adalet sisteminin hâlihazırda iki dereceli yargılamayı esas alması nedeniyle, esasa bakan hâkimlerin vardığı sonuçla söz konusu olay ve olguların uyumlu olup olmadığını denetlemekten de geri kalmadığını kaydetmektedir (bkz, mutatis mutandis, Civet v. Fransa (BD), (kabul edilebilirlik kararı), n° 29340/95, §§ 43, AİHM 1999-VI, Beyhan Kaygısız v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), n° 44032/98, 29 Ağustos 2006).
46. Diğer yandan, AİHM, özellikle belirlenen bir miktarın altında para cezası verilmesi halinde, öngörülen cezanın özellikleri dikkate alınmaksızın, yargılanabilir kişilerin temyize başvurma haklarına getirilen sınırlamanın ve dolayısıyla bu kişiler hakkında meydana gelebilecek zararlı sonuçların Anayasanın 2. ve 36. maddeleriyle uyumlu olmadığı kanaatine varan Türk Anayasa Mahkemesi tarafından Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasının eleştirildiğini gözlemlemektedir.
47. Somut olayda söz konusu olan suç, şüphesiz hafif suçlar kapsamında sınıflandırılamayacağı için AİHM bu değerlendirmeyi paylaşmaktadır: Terörle Mücadele Kanununun 6. maddesinin 2. fıkrası gereğince suç sayılan, terör örgütlerinin bildirileri veya açıklamalarının basılması ya da yayınlanması gibi davranışlar, somut olayda, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilmesi konusunda uygulanan hükümleri değiştiren 29 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanuna uygun olarak cezalandırılmaktadır (yukarıdaki 13. paragraf). Başvuranlar, gazetenin imtiyaz sahibi ve Yazı İşleri Müdürü olmaları nedeniyle para cezalarına mahkûm edilmişlerdir. Diğer taraftan, bu tür suçlar için uygulanan para cezasının miktarı, gazetenin tirajına bağlı olarak değişebilmektedir.
48. AİHM, aynı zamanda Türk ceza hukukunda, ilk derece mahkemesince ortaya konulan olay ve olguların ceza hukuku alanında nitelendirilmesine Cumhuriyet savcısı itiraz ettiği takdirde, bunun savcının sanığın aleyhine yaptığı temyiz başvurusu olarak değerlendirildiğini dikkate almaktadır (yukarıdaki 16. paragraf). AİHM, temyize başvurma imkânı bulunmayan sanıkların savcılığa göre dezavantajlı bir durumda oldukları kanısındadır. Çünkü savcılık, olay ve olguların nitelendirilmesine itiraz ederek davayı üst mahkemeye götürebilmektedir. Dolayısıyla, somut olayda hükmedilen para cezasının miktarı nedeniyle başvuranların haklarına getirilen sınırlama, davanın özel durumu ile ceza alanındaki adil yargılama koşullarının daha sıkı olması göz önünde bulundurulduğunda, silahların eşitliği ilkesine uymamaktadır (bkz, mutatis mutandis, Ghirea v. Moldova, n° 15778/05, § 34, 26 Haziran 2012).
49. Yukarıda belirtilenler ışığında ve davanın özel durumu ile yargılamanın tamamı dikkate alındığında, AİHM, başvuranların mahkemeye erişim haklarına orantısız bir kısıtlama getirildiği ve dolayısıyla Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının güvence altına aldığı mahkemeye erişim hakkının esas yönünden ihlal edildiği kanısına varmıştır.
Sonuç olarak, bu hüküm ihlal edilmiştir.
IV. DİĞER ŞİKAYETLER HAKKINDA
50. Başvuranlar, aynı zamanda yukarıda belirtilen olay ve olgular sebebiyle Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
51. Sözleşmenin 10. maddesi ile 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine ilişkin yapılan tespit dikkate alındığında (yukarıda 36. ve 49. paragraflar), AİHM mevcut başvurudaki temel hukuki sorunları incelediği kanısındadır. AİHM, davaya ilişkin olay ve olguların tamamını göz önünde bulundurarak, bu şikâyetin esası hakkında ayrıca karar vermeye gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
V. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
52. Sözleşmenin 41.maddesi aşağıdaki gibidir,
Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderse imkânı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.
53. Başvuranlar Gürbüz ve Bayar, Sözleşmenin 41. maddesi bağlamında, mevcut başvuruları ile aynı zamanda yapılan on başvuruya ilişkin taleplerini sunmuşlardır. Başvuran Gürbüz, günlük gazetesinin kapatılması dolayısıyla uğradığı maddi zarar için 30 000 Avro ve ayrıca manevi zarar için 20 000 Avro talep etmektedir. Başvuran Bayar, kısmen mesleki gelir kaybına uğraması nedeniyle maddi zararı için 10 000 Avro ve ayrıca manevi zarar için 20 000 Avro talep etmektedir.
Başvuranlar, AİHM nezdinde on başvurunun sunulmasına ilişkin olarak yapılan masraflar için toplam 7 200 Avro talep etmektedirler. Bu talebi desteklemek için, başvuranlar, AİHM nezdinde kendi avukatları tarafından sunulan çalışma ve hizmetlerin detaylı bir listesini göndermişlerdir.
54. Hükümet, bu meblağlara itiraz etmektedir.
55. AİHM, iddia edilen mesleki gelir kaybına ilişkin olarak sunulan delillerin, tespit edilen ihlal sebebiyle başvuranların ne kadar kayba uğradıkları konusunda kesin bir değerlendirme yapmaya imkân vermediğini belirtmektedir (bkz. aynı bağlamda, Karakaş ve diğerleri v. Türkiye, no. 35077/97, § 69, 27 Temmuz 2004). Manevi zarar hususunda, AİHM, başvuranların iddia edilen olay ve olgular karşısında büyük bir rahatsızlık duydukları kanısındadır. AİHM, Sözleşmenin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun olarak, manevi zarar için başvuranların her birine 7 800 Avro ödenmesine karar vermiştir.
56. AİHM, masraf ve giderlere ilişkin olarak sunulan talep hakkında, elinde bulunan belgeler ile bu konuda uygulanan kriterleri dikkate alarak, başvuranlara müştereken 720 Avro ödenmesinin makul olacağı kanısındadır.
57. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
AİHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE,
1. İlk derece mahkemesinin kararına karşı temyize başvurma imkânının bulunmasına ilişkin olarak ileri sürülen Sözleşmenin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerle birlikte Sözleşmenin 6. maddesi ile Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna; ancak Sözleşmenin 1. ve 6. (başvuranları mahkûm eden mahkemenin bağımsız ve tarafsızlığı) maddeleri ile 7. ve 14. maddeleri bağlamında ileri sürülen şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranların ilk derece mahkemesinin kararına karşı temyiz yoluna başvurma imkânlarının bulunmaması sebebiyle Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine;
4. Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamında sunulan şikâyetin esasının ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığına;
5. a) Sözleşmenin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i) Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 7 800 Avro (yedi bin sekiz yüz Avro);
ii) Kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranlara mahkeme masraf ve giderler için, müştereken 720 Avro (yedi yüz yirmi Avro); b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşmenin 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 27 Kasım 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
YARGIÇ JOCIENÉNİN KARARA MUVAFIK AYRIK GÖRÜŞÜ
Bu davada, Sözleşmenin 10. maddesinin ve 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği yönünde çoğunlukla birlikte oy kullandım.
Daire, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edilmesi bağlamında, somut olayda söz konusu olan suçun hafif suçlar kapsamında değerlendirilemeyeceği doğrultusundaki görüşünü dile getirmiştir (kararın 46-47.paragrafları). Ancak, küçük bir sebepten dolayı bu paragraflarda öne sürülen iddialara katılmam söz konusu değildir: Yargılanabilir kişilere 2 000 000 000 TRLdan (2 000 Yeni Türk Lirası, TL) daha düşük miktarda bir para cezası verilmesine ilişkin olan kararlara temyiz yolunun açık olmadığı, başvuranların hüküm giydikleri sırada iç hukuk yolunda (14 Temmuz 2004 tarihinde 5219 sayılı Kanunla değişiklik yapılan) açık ve net bir şekilde belirtilmiştir (11. ve 14. paragraflar).
Başvuranların, mahkûm edildikleri sırada (7 Nisan 2005 - 9. ve 10. paragraflar), temyiz başvurularının, verilen para cezasının temyiz yolunun kapalı olması sebebiyle reddedilebileceğini bilmeleri gerektiği kanaatindeyim. Diğer taraftan T.C. Anayasa Mahkemesi, 2009 yılında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasının, Anayasanın 2. (Hukuk devleti ilkesi) ve 36. (Hak Arama Hürriyeti) maddeleriyle uyuşmadığı kanısına varmıştır (kararın 15. paragrafı). Daire, başvuranların hüküm giydikleri tarihten 4 yıl sonra, 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bu karara katılmamaktadır. Dolayısıyla, bu yeni içtihat, başlıca olayları 2004 - 2005 yılları arasında geçen bu davada dikkate alınamaz.
Kanaatimce, savcılığın faydalandığı ayrıcalıklı muameleye ilişkin kararın 48. paragrafında açıklanan görüş, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterlidir.
Dairenin verdiği kararın 26. ve 27. paragraflarında altı aylık süre koşulu bağlamında dile getirilen görüşe tamamen katılmaktayım. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy