(5237 S. K. m. 146, 243, 245) (5271 S. K. m. 141) (AİHS. m. 3, 5, 6, 13, 34, 35, 41) (ÇELİK VE İMRET - TÜRKİYE DAVASI) (HACI ÖZEN - TÜRKİYE DAVASI) (DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GETİREN - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET EMİN YÜKSEL - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (MÜDET KÖMÜRCÜ - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (KARAGÖZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (İNAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (YAKIŞAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 39414/06)
STRAZBURG
15 Mart 2011
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 39414/06 nolu davanın nedeni, Serdar Güzel (başvuran) adlı Türk vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 26 Eylül 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından M. A. Kırdök, M. Kırdök ve M. Hanbayat tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
A. Başvurana ait tıbbi raporlar, başvuranın gözaltına alınması ve tutuklanması
Başvura, 20 Şubat 1999 tarihinde, bir restoranda, yasadışı örgüt olan MLKP (Marksist Leninist Komünist Parti) üyesi olma şüphesi ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polis memurları tarafından, G.B. adında bir kadınla birlikte yakalanmıştır. Dört polis memuru tarafından imzalanan yakalama tutanağına göre, başvuran ve G.B. kaçmaya teşebbüs etmiş, polis memurları onları yakalamak için güç kullanmak zorunda kalmıştır. Başvuran ve G.B.nin üzerinden sahte kimlikler çıkmıştır.
Başvuran aynı gün bir doktor tarafından muayene edilmiş, doktor başvuranın ağrısı ve omuzlarında hareket güçlüğü olduğunu kaydetmiştir.
Daha sonra başvuran İstanbul Emniyet Müdürlüğüne yerleştirilmiştir. Başvuran orada kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir. Özellikle, kollarından asıldığını, testislerinin sıkıldığını ve ıslak battaniyeyle kaplı buz üzerinde yatmaya zorlandığını iddia etmiştir.
Başvuran 27 Şubat 1999 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumundan bir doktor tarafından muayene edilmiş, hazırlanan raporda başvuranın sol gözünün altında ekimoz, sağ kaş üzerinde hematom, vertekste yara, sol el bileğinde sıyrık, sağ koltukaltında ekimoz ve hiperemi ve sağ testiste hassasiyet tespit edilmiştir.
Başvuran aynı gün İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde savcı ve sonrasında hakim önüne çıkarılmıştır. Başvuran her iki seferde de gözaltında işkenceye maruz kaldığını iddia etmiştir.
Aynı gün Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimi başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Akabinde başvuran Ümraniye Cezaevine konulmuştur.
B. Polis memurları hakkında yürütülen cezai kovuşturma
6 Nisan 1999 tarihinde, başvuran kendisine kötü muamelede bulundukları iddia edilen polis memurları hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Aynı kötü muamele iddialarını burada da tekrarlamıştır. Kendisine kötü muamelede bulunan polis memurlarını tanıyacağını belirten başvuran iddiaları hakkında soruşturma başlatılmasını talep etmiştir.
31 Aralık 2002 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddialarına ilişkin olarak hiç kimse hakkında cezai işlem başlatılmamasına karar vermiştir. Kararında, başvuranın ifade vermek için cezaevinden Cumhuriyet Savcılığına gitmeyi reddettiğini ve polis memurlarının, haklarındaki iddiaların doğruluğunu reddettiklerini belirtmiştir.
Belirtilmeyen bir tarihte 31 Aralık 2002 tarihli karar bozulmuştur.
1 Ağustos 2003 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinden dört polis memurunu, eski TCKnın 245. maddesi uyarınca kötü muamele ile suçlayan iddianamesini Fatih Ceza Mahkemesine sunmuştur.
İşkence suçlamalarının eski TCKnın 243. maddesi uyarınca yapılması gerektiğinden, 2 Nisan 2004 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
27 Eylül 2004 tarihinde başvuran polis memurlarının aleyhine açılan davaya müdahil olmuştur.
27 Eylül 2004 ve 26 Temmuz 2006 tarihleri arasında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Birinci Dairesi, sanık polis memurlarının bir kısmı mahkemeye çağrılamadığından duruşmaları ertelemiştir.
Farklı tarihlerde sanık polis memurları ve başvuran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine farklı mahkemelerde ifade vermişlerdir. Daha sonra bu ifadeler İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.
13 Aralık 2006 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi polis memurları aleyhine başlatılan cezai kovuşturmanın zamanaşımı nedeniyle durdurulmasına karar vermiştir.
27 Şubat 2008 tarihinde Yargıtay 13 Aralık 2006 tarihli kararı onamıştır.
C. Başvuran hakkında yürütülen cezai kovuşturma
27 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı başvuran ve diğer on bir kişi aleyhine iddianame sunmuştur. Başvuran, eski TCKnın 146/1 maddesi uyarınca, Anayasal düzeni bozmaya teşebbüsle suçlanmıştır.
11 Kasım 1999 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi esasa müteallik ilk duruşmayı yapmıştır.
30 Temmuz 2004 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasına ilişkin 16 Temmuz 2004 tarih ve 5190 sayılı Kanun uyarınca, başvuran aleyhine açılan dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.
Dava dosyasındaki bilgiye göre, 4 Ocak 2011 tarihinde başvuran serbest bırakılmıştır. Bununla birlikte, başvuran aleyhine açılan dava halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 13. Dairesinde devam etmektedir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. ve 6. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSnin 3. ve 13. maddelerine dayanarak polis nezaretindeyken işkenceye maruz kaldığını ve yetkili makamların, kendisine kötü muamelede bulunan sorumluları cezalandırmadığını belirterek şikayetçi olmuştur. Ayrıca AİHSnin 6/1 maddesi uyarınca polis memurları hakkında makul bir süre içerisinde karar verilmediğini iddia etmiştir. Ayrıca AİHSnin 6/3 maddesine dayanarak, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 1. Dairesi tarafından şahsen dinlenmediğini ve sanık polis memurlarına soru soramadığını iddia etmiştir.
AİHM, bu şikayetlerin yalnızca 3. madde temelinde incelenmesi gerektiği görüşündedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranın, AİHSnin 35/1 maddesinin gerektirdiği biçimde iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın iddia ettiği zararın telafisini sağlayabilecek medeni ve idari hukuk yollarından faydalanmadığını bildirmiştir. Ayrıca Hükümet, başvuranın 3. ve 13. maddelere dayalı şikayetlerine ilişkin olarak altı aylık süre sınırına uymadığını belirtmiştir. Başvuranın gözaltından itibaren altı ay içinde şikayette bulunması gerektiğini savunmuştur.
Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını incelediğini ve reddettiğini yineler (bkz. Dur - Türkiye, 34027/03; Eser Ceylan - Türkiye, 14166/02 ve Arif Çelebi ve Diğerleri - Türkiye, 3076/05 ve 26739/05). AİHM, sözkonusu davada yukarıda bahsedilen başvurulardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel bir durum görememektedir. Bu nedenle, Hükümetin ön itirazını reddeder.
AİHM, 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. AİHSnin 3. maddesinin esasa ilişkin yönü ışığında savunmacı devletin sorumluluğu
Hükümet, başvuranın tıbbi raporlarında belirtilen yaralanmaların, polisin yakalama sırasında, o anki koşullar itibariyle orantılı olan güç kullanımının sonucu olduğunu ifade etmiştir.
Başvuran, gözaltında kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir. Özellikle, başvuran dövülmüştür, kollarından asılmıştır ve testisleri sıkılmıştır. Başvuran, iddialarını desteklemek üzere 25 ve 27 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporlara dayanmıştır.
AİHM, AİHSnin 3. maddesi uyarınca kötü muamele yasağı ile ilgili kararlarda bildirilen temel ilkeleri yineler (bkz. Selmouni - Fransa (BD), 25803/94; Çelik ve İmret - Türkiye, 44093/98; Hacı Özen - Türkiye, 46286/99 ve Demirbaş ve Diğerleri - Türkiye, 50973/06, 8672/07 ve 8722/07). Savunmacı devletin 3. maddenin esasına ilişkin sorumluluğu, bu ilkeler ışığında incelenecektir. Mevcut davada AİHM, 27 Şubat 1999 tarihinde düzenlenen tıbbi raporun, başvuranın vücudunun farklı bölümlerinden özellikle başından, gözlerinden, sağ koltukaltından ve sağ testisinden yara aldığını gösterdiğini gözlemler. AİHM, tarafların 27 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporun bulgularına itiraz etmediğini kaydeder. Bununla beraber, başvuranın bunlara nasıl maruz kaldığına dair farklı ifadeler vermişlerdir. Hükümet, yaraların yakalanma sırasında oluştuğunu iddia ederken, başvuran gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir.
AİHM, başvuranın yakalandıktan sonra bir doktor tarafından muayene edildiğini, doktorun omuzlarda yaralanmalar tespit ettiğini gözlemler. AİHM, 27 Şubat 1999 tarihli rapordaki yaralanmalar Hükümetin iddia ettiği gibi başvuranın tutuklanması esnasında gerçekleşmiş olsaydı, bu yaralanmaların 20 Şubat 1999 tarihinde düzenlenen raporda da yer bulması gerektiği görüşündedir. Ayrıca AİHM, başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele türleriyle tıbbi rapor bulgularının tutarlı olduğunu kaydeder. Bu nedenle AİHM, başvuranın vücudunda rastlanan yaraların nasıl oluştuğuna dair Hükümetin açıklamalarını yeterli bulmamıştır (bkz. Getiren - Türkiye, 10301/03).
AİHM, devletlerin gözaltında tutulan tüm bireylerin refahından sorumlu olduğunu yineler. Bu tür insanlar savunmasız bir durumdadırlar ve onları korumak yetkili makamların görevidir (bkz. Mehmet Emin Yüksel - Türkiye, 40154/98). Yetkili makamların, gözaltında kontrolü altındaki bireylere verilen zararın hesabını vermek zorunda oldukları ve mevcut davada Hükümetin tatmin edici bir açıklamada bulunmadığı göz önünde bulundurularak, AİHM, 27 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporda kayıt altına alınmış yaralanmaların Hükümetin sorumlu olduğu muamelenin sonucu olduğu kanısındadır. Ayrıca AİHM, Savunmacı Hükümetin kötü muamelenin niteliği ve şiddetine ilişkin herhangi bir açıklamada bulunmadığını gözlemler. Bu tür bir açıklamanın yapılmamış olması, 27 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporda belirtilen yaralanmaların derecesi ve delillerden, kötü muamelenin başvurandan MLKP ile bağlantısı olduğu şüphesiyle ilgili bilgi elde etmek amacıyla yapıldığı yönünde kuvvetli çıkarımlar yapılabilmesi dikkate alındığında AİHM, sözkonusu kötü muamelenin ancak işkence olarak tanımlanabilecek, ciddi ve zalimane bir muameleyi içerdiği sonucuna ulaşmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Salman - Türkiye (BD), 21986/93; Aksoy - Türkiye; Abdülsamet Yaman - Türkiye, 32446/96 ve Koçak - Türkiye, 32581/96).
Buna göre, AİHSnin 3. maddesi, esasa ilişkin olarak ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 3. maddesinin usule ilişkin yönü ışığında savunmacı devletin sorumluluğu
Hükümet, derhal bir soruşturma başlatıldığı için başvuranın iddialarının etkili bir incelemeye tabi tutulduğunu savunmuştur. Davanın sonucunun başvuranın lehine olmamasının söz konusu hukuk yolunun yetersiz olduğu anlamına gelmediğini savunmuştur.
Başvuran, polis memurları aleyhinde başlatılan cezai kovuşturmanın zamanaşımından sonlandırıldığından etkisiz olduğunu ve ilk derece mahkemesi tarafından şahsen dinlenmediğini savunmuştur.
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin aynı zamanda yetkililerin, savunulabilir olan ve makul şüphe uyandıran kötü muamele iddialarını soruşturmalarını gerektirdiğini hatırlatır (bkz., özellikle, Ay - Türkiye, 30951/96). Resmi soruşturmanın ulusal mahkemelerde dava açılmasına yol açtığı hallerde, yargılama evresi dahil tüm adli işlemler, kötü muamele yasağının gereklerini yerine getirmelidir. Tüm takibatların mahkumiyet ya da belli bir ceza ile sonuçlanması zorunlu olmamasına rağmen, ulusal mahkemeler, bedensel ve ruhsal bütünlüğe karşı ağır saldırıların cezasız kalmasına hiçbir durumda müsaade etmemelidir (bkz. Okkalı - Türkiye, 52067/99).
Bu bağlamda AİHM, bir devlet görevlisinin işkence veya kötü muameleyle suçlandığı durumlarda, ceza yargılaması ve cezaların zaman aşımına uğramamasının ve genel veya özel affın mümkün kılınmamasının büyük önem taşıdığına işaret eder. Ayrıca, AİHM, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının ve mahkûm edilmesi halinde meslekten men edilmesinin önemine dikkat çeker (bkz. Abdülsamet Yaman - Türkiye, 32446/96).
AİHM, AİHS'nin 3. maddesine dayanarak başvuranın maruz kaldığı yaralanmalar için savunmacı Hükümeti sorumlu bulmuştur. Bu nedenle etkili bir soruşturma yapılması zorunluydu.
AİHM, mevcut davada yasal zamanaşımı süresi dolduğu için polis memurları aleyhine açılan davanın 13 Aralık 2006 tarihinde düştüğünü kaydeder. Sözkonusu karar 27 Şubat 2008 tarihinde kesinleşmiştir. Ayrıca, dava dosyasında, polis memurlarının bu zaman dilimi içerisinde görevden uzaklaştırıldıklarına dair herhangi bir belirti yoktur. AİHM, önemli gecikmelerin iç hukuktaki zamanaşımı süresinin işletilmesine yol açmış olması nedeniyle sözkonusu yargılamanın sonuç getirmemiş olduğunu gözlemler. (bkz. Abdülsamet Yaman - Türkiye, yukarıda anılan). AİHM, ulusal makamların yeterince ivedilik ve özenle hareket etmediğini, bunun da aleyhlerindeki delillere rağmen şiddet eyleminin faillerine fiili dokunulmazlık sağladığı kanısındadır (bkz. Batı ve Diğerleri - Türkiye, 33097/96 ve 57834/00).
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, polis memurları aleyhine açılan ceza davasının yetersiz kaldığını ve bu nedenle devletin, AİHSnin 3. maddesinde belirtilen usule ilişkin yükümlülüklerini ihlal ettiğini tespit etmiştir.
Bu nedenle AİHS'nin 3. Maddesi usule ilişkin olarak ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran AİHSnin 13. maddesi uyarınca, 3. maddeye dayalı iddiaları ile bağlantılı olarak ulusal makamların kötü muamelenin sorumlularını cezalandırmadıklarından ve sonuç olarak, tazminat talep edebileceği etkili bir hukuk yolunun bulunmadığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet bu iddialara itiraz etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 141. maddesi uyarınca başvuranın tazminat talep edebileceğini belirtmiştir.
AİHM, 141. maddenin (a) ve (b) bendine göre, hukuka aykırı olarak yakalanan veya gözaltına alınan ve gözaltında tutulabileceği yasal süre içinde yargıç karşısına çıkarılmayan kişilerin uğradıkları maddi ve manevi zarar için devletten tazminat talep edebileceklerini gözlemler. Bu nedenle, Hükümetin değindiği hukuk yolu, başvuranın, polis memurları tarafından kötü muameleye maruz bırakılmasıyla uğradığı zararı karşılamada etkili bir hukuk yolu olarak değerlendirilemez.
AİHM ayrıca yukarıda kaydedilen tespitlerine atıfta bulunur ve hukuk davalarının, benzer durumlarda başvuranlara iddia ettikleri ihlaller için tazminat ödenmesini sağlamaya yetmediğinden, etkisiz olduklarına ilişkin daha önce birçok başvuruda vardığı sonucu hatırlatır (bkz., diğerleri arasında, Batı ve Diğerleri, yukarıda anılan; Müdet Kömürcü - Türkiye (no. 2), 40160/05 ve Karagöz ve Diğerleri - Türkiye, 14352/05, 38484/05 ve 38513/05). AİHM, mevcut davada daha önceki davalarda ulaştığı sonuçtan ayrılmak için gerekçe görmemektedir.
Dolayısıyla AİHSnin 13. maddesi, 3. madde ile bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 5/3 ve 6/1 MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, tutuklu yargılandığı sürenin AİHSnin 5/3 maddesinin gerektirdiği makul süre şartını aştığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca, AİHSnin 6/1 maddesine dayanarak, hakkındaki ceza yargılaması süresinin fazla olduğunu iddia etmiştir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun bu kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. AİHSnin 5/3 maddesi
Hükümet, başvuranın tutukluluk süresinin makul olduğunu iddia etmiştir. Özellikle davanın karmaşıklığı ve özel durumlarla birlikte suçun ciddiyeti ve kaçma riskinin, başvuranın mevcut davada tutuklu yargılanmasını haklı kıldığını ifade etmiştir.
Başvuran iddialarında ısrar etmiştir.
AİHM, sözkonusu davada, tutukluluk süresinin başvuranın, polis tarafından gözaltına alındığı 20 Şubat 1999 tarihinde başladığını ve 4 Ocak 2011 tarihinde sona erdiğini gözlemler. Dolayısıyla, başvuranın tutukluk süresi on bir yıl, on ay, on yedi gündür.
AİHM, somut başvurudakine benzer sorunlar ortaya çıkaran davalarda sıklıkla AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. örneğin, İnan ve Diğerleri - Türkiye, 19637/05, 43197/06 ve 39164/07). Tarafına sunulan tüm delilleri inceleyen AİHM, somut davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delilin Hükümet tarafından sunulmadığı kanaatindedir. Konu ile ilgili içtihadını dikkate alarak somut davada başvuranın tutukluluk süresinin aşırı olduğu ve AİHSnin 5/3 maddesine uymadığı görüşündedir.
Dolayısıyla bu hüküm ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 6/1 maddesi
Hükümet, mevcut dava koşullarında ceza yargılaması süresinin makul olduğunu savunmuştur. Bu bağlamda, davanın karmaşıklığına değinmiştir. Hükümet ayrıca başvuran ve temsilcisinin bazı duruşmalara katılmayarak yargılamanın uzamasına neden olduğunu belirtmiştir. Son olarak yargılamada yetkililere atfedilebilecek bir gecikme yaşanmadığını savunmuştur.
Başvuran, iddiasını sürdürmüştür.
Dikkate alınması gereken süre tek aşamalı yargıda yaklaşık 12 yıldır. AİHM, bu davadakine benzer unsurlar ortaya koyan davalarda sıklıkla AİHSnin 6/1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz, örneğin, İnan ve Diğerleri, yukarıda anılan). Mevcut davada AİHM, ne davanın karmaşıklığı ne de başvuranın iddia edilen tutumunun yargılamanın yürütülmesindeki gecikmeleri açıklamaya yeteceği görüşündedir. AİHM, sözkonusu davada yukarıda kaydedilen sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel bir durum görememektedir.
Dolayısıyla AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat, yargılama masraf ve giderleri
Başvuran manevi tazminat olarak 45.000 Euro (EUR) talep etmiştir.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, başvuranın sadece ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek düzeyde manevi zarar görmüş olması gerektiği kanaatindedir. AİHM, ihlallerin ciddiyetini göz önünde bulundurarak ve hakkaniyete uygun olarak, başvurana talep ettiği manevi tazminatın tamamının ödenmesine karar verir.
Ayrıca, tarafların sunduğu bilgiye göre başvuranlar hakkındaki ceza davası halen devam etmektedir. Bu koşullar altında AİHM, tespit etmiş olduğu ihlallere bir son verilmesi için uygun bir yolun sözkonusu davanın, adaletin düzgün işletilmesi gerekleri dikkate alınarak mümkün olduğunca hızlı bir şekilde sonuçlandırılması olduğu kanaatindedir (bkz. Yakışan - Türkiye, no. 11339/03).
Başvuran ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için 8.000 Euro talep etmiştir. Talebini desteklemek üzere, avukatlık ücret sözleşmesi ve temsilcisinin 80 saat avukatlık hizmeti verdiğini gösteren bir masraf çizelgesi sunmuştur.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
AİHMnin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM, başvurana tüm başlıklar altında toplam 3,500 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.
B. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esasa ilişkin olarak ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usule ilişkin olarak ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 13. maddesinin, 3. maddeyle bağlantılı olarak ihlal edildiğine;
5. Başvuranın tutukluluk süresi nedeniyle AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
6. Başvuran hakkında yürütülen yargılama süresi nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
7. (a) Savunmacı Devletin, başvurana, AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere, izleyen meblağları ödemesine;
a. her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak, 45.000 (kırk beş bin) Euro manevi tazminat;
b. her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak, yargılama giderleri için 3.500 (üç bin beş yüz) Euro.
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
8. Başvuranın adil tazmin taleplerinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 15 Mart 2011 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy