(AİHS m. 5, 6, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 125) (KOŞTİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (WEMHOFF - ALMANYA DAVASI) (BALTACI - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ HIDIR POLAT - TÜRKİYE DAVASI) (DEMİREL - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No: 46048/06
Strazburg
10 Haziran 2008
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1977 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedir.
Başvuran yasadışı örgüt PKK ile olan bağlantısı nedeniyle 7 Kasım 1996 tarihinde yakalanarak gözaltına alınmıştır.
Başvuran 21 Kasım 1996 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) nöbetçi hakimi karşısına çıkarılmış, hakim tutuklanmasına karar vermiştir.
Aynı gün İstanbul Adli Tıp Kurumunda sağlık kontrolünden geçen başvuranda herhangi bir darp veya şiddet izine rastlanmamıştır.
DGM Cumhuriyet Savcısı 2 Aralık 1996 tarihinde başvuranı ve on altı kişiyi PKK mensubu olmakla itham etmiştir. Savcı başvuranı toprak bütünlüğünü parçalamak, adı geçen örgütün yöneticilerinden biri sıfatıyla terörist faaliyetlerde bulunmakla suçlamış ve TCKnın 125. maddesi uyarınca mahkumiyetini talep etmiştir.
DGM 10 Aralık 1996 tarihinden 13 Haziran 2001 tarihine dek süren davada başvuranın da aralarında bulunduğu on dokuz sanığı terörist faaliyetlerde bulunma suçuyla yargılamıştır. Mahkeme bu süre zarfında sanıkların ve avukatlarının savunmalarının dinlendiği, tanıkların ve mağdurların ifadelerine başvurulduğu yirmi beş duruşma gerçekleştirmiştir. DGM başvuranın yinelediği serbest bırakılma taleplerini dosyanın ve kanıtların durumuna bakarak reddetmiş, üç kere de isnat edilen suçların niteliğini göz önüne alarak tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
DGMnin 28 Şubat 1997- 21 Nisan 1999 tarihleri arasında gerçekleştirdiği duruşmalarda başvuran kendisine isnat edilen suçları reddetmiş, gözaltında ifadesinin zorla ve baskıyla alındığını iddia etmiş, hakim karşısına çıkmadan önce alınan ifadelerin geçersiz olduğunu ileri sürmüş, mahkeme yakalama tutanağını hazırlayan polislerin duruşmaya çağrılmasına karar vermiş, beş duruşma boyunca bu kararını tekrarlamış, beşincide polisler duruşmaya gelerek ifade vermişler, beş kere başvurana savunmasını hazırlaması için süre verilmiş, başvuran 26
Ocak 2001 tarihli duruşmada yazılı savunmasının hapishaneye yönelik bir polis operasyonu sırasında imha edildiğini söylemiştir.
18 Mayıs 2001 tarihli duruşmaya katılmayan başvuran bir sağlık raporu iletmiştir. Bu duruşma esnasında başvuranın avukatı beş yıldan bu yana tutuklu yargılandığını, başvuranın tutukluluğunun artık önleyici bir tedbir değil bir ceza haline geldiğinin altını çizmiştir. Avukat ayrıca başvuranın onbeş günlük gözaltı süresinin ve gayrımeşru olarak elde edilen delillere dayanılarak yapılan bu davanın AİHSye aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
DGM 13 Haziran 2001 tarihinde başvuranı toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelik terörist faaliyetler bulunma suçundan suçlu bulmuş ve TCKnın 125. maddesi uyarınca ölüm cezasına çarptırmıştır.
Yargıtay 12 Şubat 2002 tarihinde, DGM tarafından başvurana isnat edilen suçların bazılarının hazırlanan iddianamede yer almadığı gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
DGM kararın Yargıtay tarafından geri gönderilmesi üzerine 26 Haziran 2002den 9 Haziran 2004 tarihine dek sekiz duruşma gerçekleştirmiş, sanıkların ve avukatlarının savunmalarını ve savcının iddianamelerini dinlemiş, başvuranın serbest bırakılma taleplerini işlenen suçun niteliğine, kanıtların durumuna ve tutukluluk süresine dayalı olarak reddetmiştir. DGM bu süre zarfında bir kez başvuranın firar etme tehlikesinin olduğuna, dört kez tutukluluk halini meşru kılan gerekçelerin halen mevcut olduğuna vurgu yapmıştır.
DGM 20 Şubat 2004, 28 Nisan 2004 ve 9 Haziran 2004 tarihli duruşmalarda başvuranın savunmasını dinlemiş, serbest bırakılma talebini işlenen suçun niteliğine, kanıtların durumuna ve dosyanın içeriğine dayanarak reddetmiştir. 9 Haziran tarihli duruşmada DGMlerin kapatılmasına ilişkin bir yasa tasarısının Mecliste derdest olması nedeniyle yasanın kabulüne kadar esasa ilişkin bir karar almamaya hükmetmiştir.
6 Ekim 2004 tarihinde yeni kanunun kabulünün ardından dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanmış, Ağır Ceza Mahkemesi yeni Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesinin beklenmesine karar vermiş ve başvuranın serbest bırakılma taleplerini işlenen suçun niteliği ve kanıtların durumu, başvuranın tutuklanma nedeni ve firar riski ışığında reddetmiştir.
Mahkeme 1 Haziran 2005 tarihinde yeni Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girdiğini not etmiştir. Başvuranın avukatı müvekkilinin tutukluluk süresinin AİHSye aykırı olduğunu ve başvuranın ölüm cezası korkusuyla dokuz yıldan bu yana tutuklu bulunduğunu iddia etmiştir. Mahkeme başvuranın serbest bırakılma talebini yukarıda yer alan benzer gerekçelerle reddetmiştir.
DGM 24 Kasım 2006 tarihine kadar beş duruşma yapmış, bunlar sırasında başvuranın serbest bırakılma taleplerini başvurana isnat edilen suçun ciddiyeti, kanıtların tahrifi ve firar tehlikesi ışığında reddetmiştir. Mahkeme bu duruşmada bir sonraki duruşma tarihini 23 Şubat 2007 olarak belirlemiştir.
Dava dosyasında yer alan bilgilere göre, bu kararın alındığı tarihte dava halen sürmekteydi.
HUKUK
I. AİHSNİN 5/ 3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yakalanmasının ardından hemen bir hakim karşısına çıkarılmadığından şikayetçi olmaktadır. Uzun tutukluluk süresinden yakınan başvuran AİHSnin 5/3 maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
Hükümet gözaltı süresinin 21 Kasım 1996 tarihinde sona erdiğinin altını çizerek altı ay kuralına riayet edilmediği gerekçesiyle AİHMyi başvuranın gözaltı süresine değin şikayetini reddetmeye davet etmektedir. Hükümet ayrıca başvuranın uzun tutukluluk süresine karşı iç hukuktaki mahkemeler önünde şikayetçi olmaması doğrultusunda iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.
Başvuran Hükümetin bu argümanlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM başvuranın 7 Kasım 1996 tarihinde yakalanarak gözaltına alındığını ve 21 Kasım 1996 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi karşısına çıkarıldığını gözlemlemektedir. Oysa başvuru altı aydan fazla bir sürenin ardından gecikmeli olarak 1 Kasım 2006 tarihinde yapılmıştır. Başvuranın gözaltı süresinin uzunluğuna ilişkin şikayeti geç yapılmıştır ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragraflarının uygulanmasına istinaden reddedilmelidir.
AİHM, Hükümetin tutukluluk süresinin uzunluğuna karşı iç hukukta başvuru yollarını tüketmediği yönündeki itirazı ile ilgili, dava dosyasında yer alan bilgilere göre, başvuranın ulusal mahkemelerdeki duruşmalarda serbest bırakılma taleplerini birçok kez dile getirdiğini gözlemlemektedir. Bu talepler üzerine esas hakimleri her duruşmada tutukluluk halinin devamının gerekli olup olmadığını değerlendirmişlerdir. Tutukluluğun devamına ilişkin kararlara itiraz etme imkanı olduğu argümanı konusunda AİHM, benzer bir argümanı Koşti vd.-Türkiye (no: 74321/01, 3 Mayıs 2007) kararında reddettiğini hatırlatır. Bu değerlendirmeden ayrı tutulacak herhangi bir gerekçenin yokluğunda Hükümetin itirazı reddedilmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa dair
Hükümet AİHMnin tutukluluğun ne kadar sürmesi gerektiğine dair bir ön saptama yapmadığını, bu sürenin uzunluğunun her davaya özgü koşullara bağlı olduğunun altını çizmektedir. Nitekim, isnat edilen suçların niteliği çerçevesinde başvuranın serbest bırakılması halinde firar, delillerin tahrif edilmesi yoluyla adaletin normal seyrinin engellenmesi, beraber yargılananların birbirleriyle hesaplaşmaları, tanıklar üzerinde baskı yapılması ve suçun tekrarı riskleri bulunmaktadır. Tutukluluk halinin devamında kamu düzeninin korunması amacı güdülmüş ve adli merciler, tutukluluk süresinin uzatılması konusunda, her otuz günde bir tutukluluğun yasallığını incelemek suretiyle, gerekli ihtimamı göstermişlerdir.
Başvuran herhangi bir özel ve karmaşık yapısı bulunmayan söz konusu davada bu denli uzun tutukluluk süresinin uygulanmasının makul hiçbir gerekçesinin olmadığını ileri sürmektedir. Başvurana göre iç hukuktaki mahkemeler yeterli özeni göstermeyip, neredeyse birbirinin aynı gerekçelerle tutukluluğun devamına karar vermekle yetinmiştir. Bunu yanı sıra, tutukluluk önleyici bir tedbir olmaktan çıkıp, alınan bir kararın icrası haline gelmelidir.
AİHM, AİHSnin 5/3 maddesinde öngörülen sürenin sonlandığı anın «mahkemenin, ilk derece mahkemesi bile olsa, suçu sabit bulduğu gün» (Wemhoff-Almanya kararı no: 27 Haziran 1968 ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95) olduğunu, bu başvurudaki gibi birden fazla tutukluluk süresinin söz konusu olduğu durumlarda tutukluluk süresinin tamamının dikkate alınması gerektiğini hatırlatır (Bkz. Baltacı-Türkiye kararı, no: 495/02, 18 Temmuz 2006, Solmaz-Türkiye kararı no: 27561/02).
AİHM bu başvuruda tutukluluk süresinin ilk döneminin 7 Kasım 1996 tarihinde başvuranın yakalanması ile başlayıp, 13 Haziran 2001 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesinin mahkumiyet kararı ile sona erdiğini tespit etmektedir. Bu süre dört yıl yedi aydır. AİHSnin 5/3 maddesine göre Yargıtayın davanın yeniden incelenmesi için ilk derece mahkemesine gönderdiği 12 Şubat 2002 tarihinden itibaren ikinci tutukluluk dönemi başlamaktadır. Bu süre devam etmektedir ve hali hazırda altı yıl üç aya ulaşmıştır. Başvuran halihazırda toplamda on yıl on ay tutuklu kalmıştır.
AİHM, ilk olarak ulusal makamların tutukluluk süresinin makul sınırı aşmamasını gözetmekle birinci derecede yükümlü olduklarını hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi doğrultusunda bireysel özgürlüğe saygı kuralına istisna getirilmesini meşru kılan kamu çıkarının gerektirdiği gerçek bir zorunluluğun olup olmadığını ortaya çıkaracak bütün koşulları incelemeli ve tutuksuz yargılanma talebini reddettiğinde kararında bunu gerekçelendirmelidir. Özellikle mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda ihtilafa mahal vermeyen olaylara dayalı olarak AİHM, AİHSnin 5/3 maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığını tespit ederken, söz konusu kararlardaki gerekçeleri ve başvuran tarafından yerel mahkeme nezdinde yapılan başvurularda dile getirilen tartışılmaz verileri değerlendirecektir. (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim 1998).
AİHM, ayrıca, tutukluluğun meşruiyetinin, ancak, kamu düzenine karşı gerçek bir tehdit olduğu hallerde sürebileceğini; tutukluluğun devamının hürriyetten yoksun bırakma cezası haline gelmemesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. özellikle Letellier-Fransa kararı, 26 Haziran 1998).
Bu bağlamda yakalanan kişinin bir suç işlediğinden şüphe edilmesine neden olan makul nedenlerin devam etmesi, tutukluluk halinin devamı için sine qua non (olmazsa olmaz) koşuldur. Ancak bir süre sonra bu da yeterli olmaz. Dolayısıyla AİHM, adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermeye yetip yetmediğini belirlemelidir. Bu gerekçeler uygun ve yeterli olduğu takdirde, AİHM, bunun üzerine yetkili ulusal makamların yargılamanın devamına özel bir ihtimam gösterip göstermediğini araştırmalıdır (Bkz. diğerleri arasında, Ali Hıdır Polat-Türkiye kararı, no: 61446/00, 5 Nisan 2005 ve sözü edilen Baltacı kararı).
Bu başvuruda dava dosyasında yer alan unsurlara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi düzenli olarak her duruşmada, neredeyse birbirinin aynı basmakalıp ifadelerle, işlenen suçun niteliğine, delillerin durumuna, dosyanın içeriğine, davanın seyrine dayalı olarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın firar riskinin bulunduğuna ve delillerin tahrif edildiğine vurgu yapmıştır.
AİHM, firar tehlikesinin sadece öngörülen cezanın ağırlığı ile bağlantılı olarak değerlendirilemeyeceğinin, firar tehlikesinin varlığını teyid edebilecek veya tutukluluğun gerekliğini ortadan kaldıracak kadar düşük olduğunu ortaya koyabilecek şekilde, ilgili tamamlayıcı bütün öğeler ışığında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. (Bkz. diğerleri arasında, sözü edilen Letellier-Fransa kararı ve Mansur kararı). AİHM, firar riski zaman içinde doğal olarak azalırken, ulusal yargıçın başvurduğu gerekçelerin kısalmasını not etmektedir. (Bkz. Neumeister-Avusturya kararı 27 Haziran 1968) AİHM ulusal hakimin dile Tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinden ulusal mahkemelerin 10 yıl 10 ay tutukluluktan sonra benzer risklerin niye hala devam ettiğini belirtmeyi ihmal ettikleri görülmektedir. (Bkz. Zannouti-Fransa kararı, no: 42211/98, 31 Temmuz 2001; Demirel-Türkiye kararı no: 39324/98, 28 Ocak 2003).
AİHMnin gözünde, kanıtların durumu suçluluğun ciddi belirtilerinin var olduğunu ve var olmaya devam ettiğini gösterse ve bu davaya ilişkin çok önemli unsurları oluştursa bile, , bu kadar uzun bir süre başvuranın tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez (Bkz. sözü edilen Mansur ve Demirel kararı).
Bu nedenle, AİHM başvuranın bu denli uzun tutuklu kalmasının AİHSnin 5/3 maddesinin ihlaline yol açtığı kanısına varmaktadır.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yargılanmamasının uzun sürmesinin adil yargılanma hakkının ihlaline yol açtığından şikayetçi olmakta ve AİHSnin 6/1 maddesine göndermede bulunmaktadır.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
Dikkate alınması gereken dönem 7 Kasım 1996 tarihinde başlamış, henüz sona ermemiştir. Bu süre üç mahkeme ve iki hüküm aşaması için yaklaşık on bir yıl altı aydır.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.
B. Esas hakkında
Hükümet yargı sürecinin uzunluğunun dava koşullarına göre değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmakta ve davanın karmaşıklığına, sanıkların sayısına ve isnat edilen suçların ağırlığına dikkat çekmektedir. Hükümet, savunmalarını hazırlamak için defalarca süre talep eden başvuranın ve avukatının yargılamanın uzamasına katkıda bulunduklarını ifade etmektedir. Hükümet ayrıca düzenli olarak toplanan iç hukuk mercilerine yüklenebilecek herhangi bir ihmalin olmadığını savunmaktadır.
Başvuran yargılanma süresinin uzamasına neden olduğunu reddetmekte ve savunmasını sunmak için nadiren süre talebinde bulunduğunu ve yargılamanın uzamasına neden olmadığını iddia etmektedir. Başvuran cezaevi yönetimi defalarca kendisini duruşmaya göndermediğinden sürenin uzunluğundan yerel makamların sorumlu olduklarını ileri sürmektedir. Söz konusu yargı sürecinin uzamasında mahkeme heyetinin yapısının değişmesinin ve DGMlerin kaldırılmasının da etkisi olmuştur.
Mahkeme yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve özellikle de davanın karmaşıklığı ile başvuran ve ilgili mercilerin tutumu gibi, içtihadında yerleşmiş ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94).
AİHM bu başvurudakine benzer şikayetleri daha önce de incelediğini ve AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatır (Bkz. sözü edilen Pelissier ve Sassi kararı).
AİHM mahkemeye sunulan tüm delil unsurlarının incelediğini, Hükümetin Mahkemenin bu davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığına, dosyada yer alan unsurlar göz önüne alındığında başvuranın tutumunun yargılamanın uzamasına etki etmediğine itibar etmektedir. Mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadı ışığında AİHM sözkonusu yargı sürecinin aşırı olduğu ve «makul süre» koşulunu karşılamadığı sonucuna varmaktadır.
Bu nedenle AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran tutuklu bulunduğu sürede uğradığı gelir kaybına karşılık 110.000 YTL (yaklaşık 58.491 Euro) maddi tazminat talep etmektedir. Başvuran AİHMnin minimum gelir kaybını dikkate alması durumunda uğradığı maddi zararın 60.000 YTL olduğunu öne sürmektedir. Başvuran ayrıca manevi tazminat için 150.000 YTL (yaklaşık 79.761 Euro) talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM öne sürülen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığından bu talebi reddetmektedir. AİHM buna karşılık, başvurana manevi zarar başlığı altında 12.600 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran iç hukuktaki mahkemeler önünde yapmış olduğu yargı giderleri için 24.600 YTL (yaklaşık 13.080 Euro) talep etmektedir. Başvuran avukatlık ücreti için 6.600 YTL (yaklaşık 3.509 Euro), tutukluluğuna ilişkin giderler için 11.000 YTL (yaklaşık 5.849 Euro) ve tutuklu kalması nedeniyle ailesinin yaptığı harcamalar için 5.000 YTL (yaklaşık 2.658 Euro) talep etmektedir. Başvuran ayrıca AİHM nezdinde yapmış olduğu harcamalara ilişkin olarak avukatlık ücreti için 9.500 YTL (yaklaşık 5.051 Euro) ve tercüme gideri için 2.000 YTL (yaklaşık 1.063 Euro) talep etmektedir. Başvuran kanıtlayıcı belge niteliğinde İstanbul Barosu avukatlık ücret tarifesini ve tercüme masrafını gösterir 2.124 YTL tutarındaki faturayı sunmaktadır.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Bu başvuruda mahkemeye sunulan unsurlar ve sözü edilen kıstaslar göz önüne alındığında AİHM, ulusal mahkemeler nezdinde yapıldığı öne sürülen yargı giderlerine ilişkin talebi reddetmekte, AİHM önünde yapılan yargı giderleri ve tercüme masrafları için başvurana 1.129 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflardan muaf olarak, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:
i. manevi tazminat için 12.600 (on iki bin altı yüz) Euro ödenmesine;
ii. yargılama gideri için 1.129 (bin yüz yirmi dokuz) Euro ödenmesine;
b) söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar Vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. maddelerine uygun olarak 10 Haziran 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy