(AİHS m. 2, 3, 5, 6, 29, 34, 35, 41, 44) (KESER VE KÖMÜRCÜ - TÜRKİYE DAVASI) (MANSUROĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (PEKER - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (KURT - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (PERİŞAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (AYIK - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no 48887/06)
KABULEDİLEBİLİRLİK KARARI
STRAZBURG
10 Temmuz 2012
Bu karar Sözleşmenin 44/2 maddesince belirtilen koşullar içinde kesinleşecektir. Sadece şeklen düzeltmelere tabi olabilir.
Makbule Akbaba ve diğerleri v. Türkiye,
10 Temmuz 2012 tarihinde,
Başkan,
FrançoiseTulkens,
Yargıçlar,
DanuteJociene,
DragoljubPopovic,
IsabelleBerro-Lefèvre,
AndrásSajó,
Işıl Karakaş,
GuidoRaimondi, ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire) gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde 19 Haziran 2012 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no 48887/06) dava, Türk vatandaşları Makbule Akbaba, Zübeyde Akbaba ve Zöhre Akbaba, Gazi Akbaba, Hüseyin Akbaba ve Mustafa Akbaba (Başvuranlar) 24 Kasım 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudan ibarettir.
2. Başvuranlar İstanbulda görev yapan Avukat E. Kanar tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuru, 9 Haziran 2009 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. fıkrası gereğince Dairenin davanın kabul edilebilirliği ve esası konusunda aynı anda karar vermesi kararlaştırılmıştır.
OLAY VE OLGULAR
Davanın koşulları
4. Başvuranlar sırasıyla 1938, 1970, 1958, 1960, 1961 ve 1964 doğumlu olup, Türkiyenin farklı illerinde ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Ümraniye (İstanbul) Cezaevinde tutuklu iken güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği operasyon sırasında ölen Haydar Akbabanın sırasıyla annesi, kız kardeşleri ve erkek kardeşleridir.
5. Türk cezaevlerinde bulunan çok sayıda mahkûm, Ekim 2000de esas itibarıyla mahkûmlar için daha küçük servis birimleri oluşturulmasını hedefleyen F tipi cezaevleri projesini protesto etmek için açlık grevi ve ölüm orucu eylemine başlamışlardır.
6. Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde yüzlerce mahkûmun açlık grevi ve ölüm orucu eylemini sürdürdüğü Ümraniye Cezaevi de dâhil olmak üzere yirmi cezaevine aynı anda müdahale etmişlerdir. Hayata dönüş olarak adlandırılan bu operasyon sırasında güvenlik güçleri ve mahkûmlar arasında çok şiddetli çatışmalar vuku bulmuştur.
7. Ümraniye cezaevinde, sabah 04:30 sıralarında başlayan operasyon dört gün sürmüş ve zaman zaman şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Toplam 1.142 devlet görevlisinin katıldığı bu operasyonda 268 görevli cezaevi binası içerisinde koğuşlarını ateşe veren isyancı mahkûmlara müdahalede bulunurken saldırı silahları, göz yaşartıcı bomba ve yüksek basınçlı su kullanmışlardır. Bu operasyonda bir astsubay ve yedi mahkûm hayatını kaybetmiştir. Aralarında mermi isabet eden iki gardiyanın da bulunduğu çok sayıda kişi yaralanmıştır. Koğuşlarda ve mahkûmların üzerlerinde yapılan aramalar sırasında 5 tabanca, 55 mermi, 5 şarjör, 108 mermi kovanı, el yapımı birçok patlayıcı madde ve ateşli silahlar, bir adet saatli bomba, değişik kesici aletler, kimyasal maddeler ve molotof kokteylleri ele geçirilmiştir (AİHMnin konuya ilişkin gözlemleri için bkz. Keser ve Kömürcü v. Türkiye, no 5981/03, paragraf. 9, 23 Haziran 2009).
8. Operasyondan sonra 23 Aralık 2000 tarihinde, D-5 koğuşunda kimliği tespit edilemeyen, tamamıyla yanmış iki ceset bulunmuştur. Daha sonra yapılan DNA testlerinden cesetlerden birinin H.A.ya ait olduğu tespit edilmiştir.
9. H.A.nın cesedi üzerinde, 25 Aralık 2000 tarihinde otopsi yapılmıştır. Otopsi raporunda yumuşak dokuların, organik dokuların ve kemik dokularının bozulması ve kan özelliklerinin bozulması nedeniyle detaylı travmatik inceleme yapılmasının ve yanıkların ölümden önce veya sonra meydana geldiğinin tespitinin imkânsız olduğu kaydedilmiştir. Raporda, ayrıca ölüm nedenini kesin bir şekilde saptamanın mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Ancak, müteveffanın giysileri üzerinde bulunan solvent maddelere ve derinin histo-patolojik incelenme sonuçlarına bakıldığında, doktorlar ölümün yanıklardan kaynaklanabileceğini belirtmişlerdir.
10. 31 Aralık 2001 tarihinde, başvuranlar Makbule, Gazi ve Zöhre savcılık tarafından yakınlarının cesedini teşhis etmeleri ve DNA testlerinin yapılması için Adli Tıp Kurumuna gönderilmişlerdir.
11. Adli Tıp Kurumu, 16 Nisan 2001 tarihinde DNA testleri sonucunda yanmış cesedin %99,98 kesinlikle H.A.ya ait olduğunu kaydetmiştir.
1. Ümraniye cezaevinde meydan gelen olaylarla ilgili soruşturma ve ceza işlemleri
12. Çok sayıda Adli Tıp uzmanı 4 Ocak 2001 tarihinde bilirkişi raporu hazırlamak amacıyla cezaevinde incelemelerde bulunmuşlardır. Uzmanlardan özellikle H.A.nın yanmış cesedinin bulunduğu koğuştaki yangının çıkış nedenini araştırmaları istenmiştir. Uzmanlar, cezaevindeki çalışmaları sırasında cezaevi sorumlularından aldıkları bilgiler ışığında, güvenlik güçlerinin operasyondan sonra çok sayıda göz yaşartıcı el bombası ele geçirdiklerini kaydetmişlerdir. Uzmanlar, incelemeleri esnasında D-5 koğuşundan kömürleşmiş giysi, yorgan ve eşya numuneleri almışlardır.
13. Bir itfaiye bilirkişisi tarafından cezaevinde yürütülen inceleme neticesinde hazırlanan 9 Ocak 2001 tarihli raporda D-5 koğuş kapısı önünde barikat kurulduğu kaydedilmektedir. Rapora göre, olay sırasında yangın alevlerinin doğurduğu yüksek sıcaklık ve dumandan kaynaklanan hasar incelendiğinde, yangın çıkartmak amacıyla parlayıcı ve patlayıcı maddelerin kullanılmış olması ihtimali mevcuttur. Raporda, cezaevinin fiziki durumu ve olayların gelişimi ışığında yangının ancak mahkûmlarca çıkarılmış olabileceği sonucuna varılmaktadır.
14. Adli Tıp uzmanları, 14 Şubat 2001 tarihinde, raporlarını tamamlamışlardır. Rapor kapsamında incelenen belgeler şunlardır: Adli Tıp Kurumunun 13 Şubat 2001 tarihli kimyasal analizler raporu, 3 Ocak 2001 tarihli balistik inceleme raporu, otopsi tutanakları, 4 Ocak 2001 tarihli olay yeri tespit tutanağı, 9 Ocak 2001 tarihli itfaiye bilirkişi raporu; tutuklu ve mahkûm ifadelerinin, operasyonun güvenlik güçlerince kaydedilen video görüntülerinin, fotoğrafların, krokilerin yer aldığı tutanaklar ve güvenlik güçleri ve cezaevi yönetimince hazırlanan raporlar.
Raporda, H.A.nın cesedinin bulunduğu D-5 koğuşunda kolay alev alan parlayıcı maddelere rastlandığı, koğuştan alınan giysi ve yorgan numunelerinin analizi sonucunda bu numunelerde etil alkol, metil alkol ve parlayıcı organik solvent izlerinin bulunduğu kaydedilmekteydi. H.A.ya ait giysilerin ve organik dokularının analizi sonucunda da giysi ve dokularda da aynı maddelere rastlanmıştır. Raporda, ayrıca koğuşta molotof kokteyli veya bombaya rastlanmadığı, mevcut iki çatı çıkış kapağının kullanılmamış olduğu, tavanda göz yaşartıcı bomba atmak için herhangi bir delik bulunmadığı ve bu tarz bombalara rastlanmadığı kaydedilmiştir. Uzmanlar, ayrıca yangın çıkarmak için parlayıcı maddelerin kullanılmış olabileceğinin kaydedildiği itfaiye bilirkişi raporuna da atıfta bulunmuşlardır. Uzmanlar, yangının koğuşta bulunan mahkûmlar tarafından çıkarılmış olabileceği, fakat yangının koğuş dışından bir müdahale (olaydan önce koğuşu terk eden mahkûmlar veya başkaları tarafından) neticesinde çıkmış olabileceği varsayımının da göz ardı edilmemesi gerektiği sonucuna varmışlardır.
15. Başvuranlar, 14 Aralık 2001 tarihinde operasyondan sorumlu kişilerden ve operasyona katılan güvenlik güçlerinden şikâyetçi olmuşlardır. Dilekçelerinde, operasyonun yürütülme biçiminden şikâyetçi olmuş ve yakınlarının cezaevindeki çatışmaların hiçbirine katılmadığını savunmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca yetkilileri devletin sorumluluğu altındaki tutuklu ve mahkûmların yaşam hakkını gereği gibi korumamakla itham etmişlerdir.
a) Üsküdar cezaevi içerisindeki operasyona katılmış askeri personel hakkında
16. İstanbul Valisi, 26 Kasım 2002 tarihinde olaya adı karışan jandarma görevlileri hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 10 Temmuz 2003 tarihinde bu kararı bozmuştur.
17. Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 29 Mart 2004 tarihinde, 268 jandarma görevlisi hakkında görev sırasında adam öldürme, darp ve yaralama suçlamasıyla iddianame hazırlamıştır. İddianamede, ölenler arasında başvuranların yakınının ismi sayılmamaktadır. Bu listede, sadece güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu ölen mahkûmların adları bulunmaktadır.
18. Hükümete göre, Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinde ceza yargılaması halen derdesttir.
b) Operasyon sırasında farklı görevlerden sorumlu askeri personel hakkında
19. 4 Mart 2004 tarihinde özellikle binanın dış güvenliğinden ve mahkûmların hastaneye ve F tipi cezaevlerine naklinden sorumlu 874 jandarma görevlisi hakkında takipsizlik kararı verilmiştir.
c) İsyana katılan mahkûmlar hakkında
20. Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 23 Mart 2001 tarihinde 399 mahkûm hakkında isyan çıkarma, patlayıcı malzeme bulundurma ve aynı zamanda adam öldürme, darp ve yaralama suçlamasıyla iddianame hazırlamıştır.
Savcı iddianamede aşağıdaki hususlara yer vermiştir:
Yetkililerin açlık grevine ve ölüm orucuna son verme girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Ahmet İbili ve 52 mahkûm Adalet Bakanlığına gönderdikleri mektupta, yetkililerin cezaevlerine operasyon düzenlemesi halinde kendilerini yakarak öldüreceklerini ifade etmişlerdir. Güvenlik güçlerinin teslim ol çağrılarından sonra bazı mahkûmlar direniş göstermeden cezaevini tahliye etmeyi kabul ederken, diğerleri koğuş kapılarının arkasına barikatlar kurmuşlar ve ateşli silahlar, alev makineleri, molotof kokteylleri ve parlayıcı malzemeler kullanarak direnişe ve saldırıya geçmişlerdir. İsyancılar, bir koğuştan diğerine geçerken terk ettikleri koğuşları ateşe vermişlerdir.
Savcı, Adli Tıp Kurumu uzmanları ve itfaiye bilirkişisi tarafından hazırlanan raporlar ve ayrıca mahkûmlar arasında ki telefon görüşmelerinin çözümleri ışığında, H.A.nın yasadışı örgütlerin direniş adına kendilerini yakmaları emriyle hareket eden (tutuklular) tarafından diri diri yakıldığı veya H.A.nın alevlerin kapladığı koğuşa kapatıldığı ve dışarı çıkmasının diğer mahkûmlarca engellendiği sonucuna varmıştır.
21. Bu davanın sonucu, AİHMye tebliğ edilmemiştir.
2. İdare Mahkemesinde açılan tazminat davası
22. Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı, 13 Aralık 2001 tarihinde, başvuranların tazminat taleplerini Adalet Bakanlığına iletmiştir.
23. Adalet Bakanlığından cevap gelmemesi üzerine, başvuranlar 2 Nisan 2002 tarihinde zararlarının Adalet Bakanlığı tarafından tazmini istemiyle İdare Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuranlar, dava dilekçesinde yakınlarının cezaevindeki çatışmalara katılmadığını ve devletin sorumluluğu altındaki tutuklu ve mahkûmların güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunu kaydetmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca operasyonun yapıldığı sırada yetkililerin yakınlarının yaşam hakkını koruma konusunda gerekli titizliği göstermediğini öne sürmüşlerdir.
Başvuranlar, 25 Ocak 2003 tarihinde mahkemeye sundukları görüşlerinde devletin koruma yükümlülüğüne vurgu yaparak, İdare Mahkemelerinin idarenin görevi ihmalden kaynaklanan sorumluluğuna ilişkin geçmişteki iki kararına atıfta bulunmuşlardır. Başvuranlar, ayrıca Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davaya atıfta bulunmuşlardır.
24. İdare Mahkemesi, 24 Ocak 2003 tarihinde yapılan duruşmada başvuranların tazminat talebini reddetmiştir. Mahkeme, öncelikle söz konusu operasyonun ölüm oruçlarına son vermek ve Devletin cezaevinde düzeni ve otoritesini tesis etmek amacıyla yapıldığını ve mahkûmlardan bazılarının güvenlik güçlerine ateşli silahlarla ve koğuşları ateşe vererek direndiklerini kaydetmiştir. Mahkeme, ayrıca otopsi raporuna göre başvuranların yakınının bizzat mahkûmların çıkardığı yangın sonucu yanarak öldüğünü ve yangını söndürmek için tüm gayretin gösterildiğini kaydetmiştir. Mahkeme, son olarak müteveffanın olaya bilerek ve isteyerek dâhil olduğunu belirtmiş, idarenin mahkûmların hayatlarını ve güvenliklerini korumak amacıyla hareket ettiği ve bundan dolayı sorumlu tutulamayacağı sonucuna varmıştır.
25. Başvuranlar, 14 Mayıs 2003 tarihinde bu kararı temyiz etmişlerdir. Temyiz başvurularında, ilk derece mahkemesinin Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden aynı cezaevindeki operasyonla ilgili davanın dosyasındaki delilleri göz önünde tutmadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, ayrıca İdare Mahkemesinin yakınlarının söz konusu olaya isteyerek katıldığı sonucuna nasıl vardığının gerekçesini izah etmediğini kaydetmişler, diğer idari işlemler çerçevesinde hazırlanması istenen bilirkişi raporlarına atıfta bulunmuşlardır. Başvuranlar son olarak, idarenin görevi ihmal sorumluluğu kadar objektif sorumluluğunun da dikkate alınması gerektiğini ifade etmişlerdir.
26. Danıştay, 25 Nisan 2006 tarihinde başvuranların temyiz talebini reddetmiştir; Danıştay otopsi sırasında H.A.nın derisinde, saçlarında ve giysilerinde organik solvent izlerine rastlandığını ve ayrıca bilirkişi raporlarına göre yangının bizzat mahkûmlar tarafından çıkarıldığını ve yangının kontrol altına alınması için gayret sarf edildiğini kaydetmiştir.
27. Bu karar, başvuranların avukatına 10 Haziran 2006 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali iddiası ile ilgili olarak
28. Başvuranlar, yetkililerin yakınlarının öldüğü operasyonun yürütülüş biçiminden şikâyetçidirler. Başvuranlar, ayrıca bu operasyon sırasında kullanılan gücün orantısız olduğunu ileri sürmekte, kullanılan silah türlerinden bahisle Sözleşmenin 2. maddesine atıfta bulunmaktadırlar. İlgili hüküm aşağıdaki gibidir:
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.
A. Kabul edilebilirlik ile ilgili olarak
29. Hükümet, güvenlik güçlerine karşı açılan davanın Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesinde halen derdest olduğundan sunulan bu şikâyetin ispatlanmadığını öne sürmektedir.
30. Başvuranlar, söz konusu işlemin kendilerine tebliğ edilmediğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, bunun ardından kendi başvurularının konusunun, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle idare mahkemelerinde açılan tazminat davası olduğunu ifade etmektedirler.
31. AİHMye göre Hükümetin itirazı, başvuranların Sözleşmenin 2. maddesine istinaden bulundukları şikâyette ortaya konan hususlarla çok yakından bağlantılıdır. Bundan dolayı, AİHM bu itirazı davanın esasıyla birleştirmektedir.
32. AİHM, bu şikâyetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3 a) fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni görmediğini kaydetmektedir. AİHM, bu nedenle başvuruyu kabul edilebilir ilan etmektedir.
B. Esas ile ilgili olarak
33. Başvuranlar, herhangi bir isyanın söz konusu olmadığını ve mahkûmların yalnızca uygulanan orantısız güce karşı kendilerini savunduklarını iddia etmektedirler. Başvuranlar, Hükümetin operasyonun hazırlanması ve yürütülmesine ilişkin bilgi veya belge sunmadığını kaydetmektedirler.
34. Hükümet, güç kullanımının başvuranların yakınlarının da karıştığı isyanı bastırmak için kanuna uygun olarak mutlak gerekli olduğunu ve bu sırada kullanılan gücün isyancıların şiddetiyle orantılı olduğunu savunmaktadır. Hükümete göre, bu olayın koşullarında güç kullanımı Sözleşmenin 2. maddesinin 2. paragrafı açısından meşru idi.
35. AİHM, 19 Aralık 2000 tarihinde güvenlik güçlerinin Ümraniye Cezaevinin fiili kontrolünü yeniden tesis etmek ve çok sayıda mahkûm tarafından sürdürülmekte olan ölüm orucuna son vermek amacıyla cezaevine müdahale ettiklerini kaydetmektedir. 19 - 24 Aralık 2000 tarihleri arasında dört gün süren bu operasyon sırasında mahkûmlarla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır (yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, paragraf. 61).
36. AİHM, öncelikle başvuranların yakınlarının bir cezaevinde bulunduğu sırada öldüğünün altını çizmektedir. Bu cezaevinin operasyonun yapıldığı sırada, artık devletin fiili kontrolü altında olmadığı hususu, devletin sorumluluğunu hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz. AİHMye göre, devletin kendi cezaevi üzerindeki denetimini yitirmesi, kamu hizmetinin normal işleyişinin düzenlenmesinde bir arıza göstergesidir ve bundan ancak devlet sorumlu tutulabilir (İsmail Altun v. Türkiye, no 22932/02, paragraf. 70, 21 Eylül 2010).
37. Bunun yanı sıra, AİHM, yetkililerin veya devlet görevlilerinin denetimi altında bulundukları sırada, sözgelimi emniyet güçlerinin veya askeri müdahaleleri sonucu yaralanan kişilerin söz konusu olduğu bir durumda ispat zorunluluğunun özellikle iddialara cevap verme konumundaki Hükümete ait olduğunu hatırlatmaktadır; Hükümet, uygun ve ikna edici bir şekilde kendisine yöneltilen suçlamaların aksini ispatla yükümlüdür. Söz konusu yetkili ve görevlilerin suç teşkil ettiği iddia olunan olayların gelişimini münhasıran bildiği ve bu iddiayı doğrulayacak veya yalanlayacak bilgilere münhasıran ulaşma imkânı olduğu durumlarda bu yükümlülük özel önem arz etmektedir. (Mansuroğlu v. Türkiye, no 43443/98, paragraflar. 77-78, 26 Şubat 2008 ve dosyadaki referanslar; daha yakın zamanda yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, paragraf. 60). AİHMnin nazarında, bu ilkeler, devletin sıkı denetimi altında bulunan cezaevlerinde güvenlik güçlerinin müdahaleleri ile ilgili olarak mutatis mutandis uygulanır (yukarıda belirtilen İsmail Altun, paragraf. 69).
38. Somut olayda AİHM, Hükümetin ispat yükümlülüğünü tatmin edici şekilde yerine getirip getirmediğini teyit etmek amacıyla yerel makamlar tarafından yürütülen soruşturma ve işlemleri H.A.nın ölümünün gerçek koşullarını ortaya çıkarmaya yeterli olup olmadığını inceleyecektir. (Peker v. Türkiye (no 2) , no 42136/06, paragraflar. 52-53, 12 Nisan 2011)
39. AİHM, operasyona katılmış güvenlik güçleri hakkında ceza davasının 2004 yılı Mart ayında, yani ihtilaf konusu operasyondan üç yıldan fazla bir süre sonra açıldığını kaydetmektedir. Hükümet, bu davanın halen Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest olmasıyla birlikte, AİHMe şu ana kadar yapılan işlemlerle ilgili olup, AİHMnin başvuranların yakınının nasıl öldüğüne dair koşulları değerlendirmesini sağlayacak herhangi bir bilgi vermemiştir.
Benzer şekilde, AİHM, Hükümetin mahkûmlara karşı açılan ceza davasında ve bu konuda gerçekleştirilen işlemler sonucunda ihtilaf konusu bu olayın tespit edildiğine dair hiçbir bilgi sunmadığını kaydetmektedir.
40. AİHM, idare mahkemelerinde görülen tazminat davası ile ilgili olarak, İdare Mahkemesinin yetkililerin ölüm orucu eylemi yürüten mahkûmların hayatlarını korumak ve güvenliklerini sağlamak amacıyla hareket ettikleri ve bundan dolayı sorumlu tutulamayacakları gerekçesiyle başvuranların tazminat talebini reddetmiş olduğunu gözlemlemektedir. İdare Mahkemesi, ayrıca Adli Tıp Kurumu uzmanlarının ve itfaiye bilirkişisinin raporlarına istinaden yangının bizzat mahkûmlar tarafından çıkarıldığını ve başvuranların yakınının olaya isteyerek katıldığını kaydetmiştir.
41. Ancak, AİHM öncelikle İdare Mahkemesinin dikkate aldığı iki raporun yangının kaynağı veya A.H.nin ölümü konusunda hiçbir kesin sonuç içermediğini gözlemlemektedir (yukarıda belirtilen 13 ve 14. paragraflar). AİHM, ayrıca İdare Mahkemesinin, ilgilinin olaya isteyerek dâhil olduğu sonucuna varmakla birlikte bu konuda hiçbir izahat getirmediğini kaydetmektedir. Bu sonuca varmada aceleci davranılmıştır; AİHM, İdare Mahkemesinin kararının veya dosyadaki delillerin, mahkemenin bu sonuca varmasında etken olan faktörleri içermediği kanaatindedir.
42. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında AİHM, ceza davasının veya idare mahkemelerinde görülen tazminat davasının H.A.nın devletin sorumluluğu altında bulunduğu bir sırada yaşamını yitirmesinin koşullarını bugün itibarıyla tespit etmeyi mümkün kılmadığını değerlendirmektedir. Hükümetin bu konudaki ispat yükümlülüğünü tatmin edici biçimde yerine getirmediği açıktır.
43. Bütün bu şartlar ışığında, AİHM, Hükümetin itirazını reddetmekte ve Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.
Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiası ile ilgili olarak
44. Başvuranlar, yakınlarının yaşamını Sözleşmenin 3. maddesi anlamında insanlık dışı koşullarda yitirdiğini iddia etmektedirler. Anılan maddenin hükmü aşağıdaki gibidir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
45. Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir.
46. AİHM İçtihadında yer verilen kriterler çerçevesinde (Kurt v. Türkiye, 25 Mayıs 1998, paragraflar 130-134, Rapor 1998-III ve Çakıcı v. Türkiye (BD), no 23657/94, paragraflar. 98-99, AİHM 1999-IV) somut olayda, başvuranlarda, ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalan bir kimsenin yakınlarında kaçınılmaz biçimde ortaya çıkan duygusal sıkıntı boyutunda ve niteliğinde acıya yol açabilecek belirgin faktörlerin söz konusu olmadığı kanaatindedir (bu anlamda bkz. Perişan ve diğerleri v. Türkiye, no 12336/03, paragraf. 99, 20 Mayıs 2010). Başvuranların iddialarında yer alan hiçbir unsur, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucunu desteklememektedir. Dolayısıyla, bu şikâyet Sözleşmenin 35. maddesinin 3 ve 4. (a) fıkraları kapsamında açıkça dayanaktan yoksundur ve reddedilmektedir.
III. Sözleşmenin 6. maddesinin ihlali iddiası ile ilgili olarak
47. Başvuranlar, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrasına istinaden idare mahkemelerindeki yargılama işlemlerinin aşırı uzun sürdüğünden şikâyetçidirler.
AİHM, bu şikâyetin Sözleşmenin 6. maddesine dayandırıldığını değerlendirmektedir. Bu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.
48. Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir.
49. AİHM ilgili dönemin, başvuranların tazminat talebinin Adalet Bakanlığına iletildiği 13 Aralık 2001 tarihinde başladığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda AİHM, mevcut davada olduğu üzere konu yargıya yansımadan önce herhangi bir ön idari işlem uygulanması gereken hallerde bu idari sürecin de ihtilaf konusu olayın döneme dâhil olduğunu kaydetmektedir (Vallée v. Fransa, 26 Nisan 1994, paragraf. 33, seri A no 289-A ve Santoni v. Fransa, no 49580/99, paragraf. 37, 29 Temmuz 2003). Somut olayda, söz konusu dönem 25 Nisan 2006 tarihli Danıştay kararı ile son bulmuş, dolayısıyla iki yargı aşaması dört seneden fazla sürmüştür.
50. AİHM, bu şikâyetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3 a) fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığına hükmetmektedir. AİHM, ayrıca şikâyetin diğer kabul edilemezlik kriterlerine de aykırı olmadığını kaydetmekte ve şikâyetin kabul edilebilir olduğuna hükmetmektedir.
51. AİHM, ayrıca önceden bu davadakine benzer sorunların söz konusu edildiği pek çok davaya baktığını ve bu davalarda Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlaline hükmettiğini kaydetmektedir (Frydlender v. Fransa (BD), no 30979/96, AİHM 2000-VII).
52. AİHM, sunulan deliller ışığında Hükümetin bu davada farklı bir hükme varmasını sağlayacak herhangi bir olgu veya görüş sunmadığını kaydetmektedir. AİHM, bu davanın karmaşık bir nitelik taşımadığı ve yargı sürecinin uzamasında başvuranların tutumunun payı bulunmadığı kanaatindedir. Yargı organlarının tutumu ile ilgili olarak, davanın İdare Mahkemesindeki süresinin eleştiri konusu yapılacak bir yanı olmasa da, AİHMye göre, temyiz incelemesinin yapıldığı Danıştay için aynı durum söz konusu değildir. Danıştay, temyiz başvurusunu karara bağlaması üç yıldan uzun bir zaman almıştır (Ayık v. Türkiye, no 10467/02, paragraf. 25, 21 Ekim 2008).
53. AİHM, bu konudaki içtihadı çerçevesinde, somut olayda süresinin aşırı olduğu ve makul süre gerekliliğinin gözetilmediği kanaatindedir. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
IV. İddia olunan diğer ihlaller ile ilgili olarak
54. Başvuranlar, İdare Mahkemesinin atıfta bulundukları davaların dosyalarında bulunan bilgileri dikkate almadığını iddia etmektedir.
Başvuranlar, yine bu bağlamda idari mahkemelerin delilleri eksik incelediklerinden bahisle Sözleşmenin 13. maddesi çerçevesinde etkili bir başvuru yolundan mahrum bırakıldıklarından şikâyetçidirler. Başvuranlar, ayrıca aynı hükme istinaden, cezai şikâyetlerinin sonucu hakkında bilgilendirilmediklerinden şikâyetçidirler.
55. Hükümet, bu iddiaları reddetmektedir.
56. AİHM, bu şikâyetlerin yukarıda Sözleşmenin 2. maddesi açısından incelenen şikâyetle ilgili olduğunu, dolayısıyla kabul edilebilir ilan edilmesi gerektiğini kaydetmektedir. Ancak, Sözleşmenin 2. Maddesi ile ilgili olarak varılan sonuç (yukarıda belirtilen 43. paragraf) dikkate alındığında, AİHM bu hükümlerin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesine yer olmadığına karar vermiştir.
V. Sözleşmenin 41. maddesinin uygulanması ile ilgili olarak
57. Sözleşmenin 41. maddesinin hükmü aşağıdaki gibidir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.
A. Zarar
58. Başvuran Makbule Akbaba, 100.000 Türk Lirası (yaklaşık 47.400 Avro) maddi tazminat talep etmektedir.
Başvuran Makbule Akbaba, 100.000 Türk Lirası (yaklaşık 47.400 Avro), diğer başvuranlar ise 120.000 Türk Lirası (yaklaşık 56.900 Avro) manevi tazminat talep etmektedirler.
59. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
60. AİHM, maddi tazminat talebinin gerekçelendirilmediğini kaydetmektedir.
Buna karşılık AİHM, başvuran Makbule Akbabaya 13.000 Avro ve diğer başvuranların her birine 1.000er Avro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
B. Masraf ve giderler
61. Başvuranlar, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptıkları masraf ve giderler için 30.625 Türk Lirası (yaklaşık 14.500 Avro) talep etmektedir. Kanıt olarak Türkiye Barolar Birliği ücret cetvelini sunmaktadır.
62. Hükümet, bu miktara itiraz etmektedir.
63. AİHMnin içtihadına göre, başvuran masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iadesini talep edebilir.
AİHM, öne sürülen masraf ve giderlere dayanak teşkil edecek belge ve içtihadında öngörülen kriterler mevcut olmadığı gerekçesiyle bu kapsamdaki talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
64. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM:
1. Hükümetin ön itirazının esasla birleştirilmesine ve reddine;
2. Sözleşmenin 2., 6. ve 13. maddelerine dayandırılan şikayetlerin kabul edilmesine ve geri kalanının reddine;
3. Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
4. İdari mahkemelerde yargı sürecinin aşırı uzun sürmesi nedeniyle Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Sözleşmenin 6. maddesine dayandırılan diğer şikâyetler ile Sözleşmenin 13. maddesine dayandırılan şikâyetin ayrı olarak incelenmelerine yer olmadığına;
6. a) Sözleşmenin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. Başvuran Makbule Akbabaya 13.000 Avro (on üç bin Avro) tutarında manevi tazminat ve ayrıca tahakkuk edebilecek bütün vergiler;
ii. Diğer başvuranların her birine 1.000 Avro (bin Avro) tutarında manevi tazminat ve ayrıca tahakkuk edebilecek bütün vergiler;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşmenin 77 §§ 2. ve 3. maddesi uyarınca 10 Temmuz 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy