(AİHS m. 5, 6, 13, 34, 35, 44) (765 S. K. m. 314) (5271 S. K. m. 100, 108, 141, 142) (KOŞTİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞCI VE SARGIN - TÜRKİYE DAVASI) (BARIŞ - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI) (SELÇUK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜVEÇ - TÜRKİYE DAVASI) (NART - TÜRKİYE DAVASI) (KÜRÜM -TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 49651/06)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
24 Ocak 2012
İşbu karar Sözleşme'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (49651/06) numaralı başvurunun nedeni T.C, vatandaşı Medeni Uğur'un (başvuran) 28 Kasım 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından İ. Akmeşe tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
1. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 14 Aralık 1988 doğumlu olup, İstanbul'da ikamet etmektedir.
27 Eylül 2005 tarihinde, henüz reşit olmayan başvuran ve iki erkek kardeşi 10 Eylül 2005 tarihinde Gaziosmanpaşa'da (İstanbul) silahlı terör örgütü PKK (Kürdistan İşçi Partisi) lehine düzenlenen bir gösteriye katıldıkları şüphesiyle yakalanarak gözaltına alınmıştır.
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen başvuran, ceza mahkemesi hakimi önüne çıkarılmıştır. Başvuran, mahkeme önünde gösteriye katılmadığını ifade etmiştir. Duruşma sonunda hakim, başvuranın yaşını ve delil durumunu dikkate alarak adı geçenin tutuklanmasına gerek olmadığı kanaatine varmıştır.
Cumhuriyet Savcısı, serbest bırakma kararına itiraz etmiştir.
28 Eylül 2005 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesi bu itirazı haklı bulmuş ve delil durumu ile isnat edilen suçun niteliğini dikkate alarak başvuranın gıyaben tutuklanmasına karar vermiştir.
1 Haziran 2006 tarihinde, ilgili şahıs ailesinin evinde yakalanarak Ceza Mahkemesi hakimi önüne çıkarılmıştır. Hakim, suçun cinsi ve niteliği ile delil durumunu göz önüne alarak tutuklama kararını onamıştır.
Başvuranın avukatı bu karara itiraz etmiştir, Avukat, müvekkilinin genç yaşına rağmen tutuklanmasından şikâyetçi olmuş ve hakimin basit yargı denetimi yerine, reşit olmayanlar için başvurulması gereken en son yolu seçtiğini savunmuştur. Avukat, delillerin toplandığını, başvuranın sabit bir adresi bulunduğunu ve tutuklanmadan Önce bir işte çalıştığını belirtmiştir. Bu nedenle avukat, müvekkilinin yargı denetimi altına alınmasını ya da kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiştir.
23 Haziran 2006 tarihinde, Cumhuriyet Savcısının yazılı mütalaasını aldıktan soma dosyayı karara bağlayan Ağır Ceza Mahkemesi, yapılan itirazı reddetmiş ve başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Mahkeme hiçbir gerekçe göstermemiştir.
20 Temmuz 2006 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu'nun 314. Maddesinin 2. fıkrasına dayanarak başvuranı yasadışı silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlamış ve ilgili şahsı Beyoğlu Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk etmiştir.
Bilinmeyen bir tarihte, Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi, iddianamedeki atılı suçun niteliğini, öngörülen cezanın ağırlığını, tüm delillerin toplanmamış olmasını, geçen tutukluluk süresini ve ayrıca kaçma ve delilleri karartma riskinin varlığım gözönüne alarak, başvuranın tutukluluk halinin devamına hükmetmiştir.
Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Temmuz 2006 tarihli kapalı duruşmada yetkisizlik kararı vererek, dava dosyasını özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. Mahkeme, terörle mücadele kanununda yapılan değişiklikten soma, 15-18 yaş arası çocuklar tarafından işlenen suçlar da dahil olmak üzere, devlet güvenliği ve anayasal düzene karşı işlenen tüm suçların özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin yetki alanına girdiğini kaydetmiştir. Mahkeme ayrıca, başvuranın tutukluluk hali için de karar vermiştir. İddianamede atılı suçlan, yasalarda öngörülen cezanın tipi ve ağırlığını, tutuklu olarak geçen süreyi ve delil durumunu dikkate alan Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi, orantılılık ilkesinin ihlal edilmediği kanaatine varmıştır. Mahkeme, dosyada, başvuranın isnat edilen suçları işlediğine ve kaçma ile delilleri karartma riskinin devam ettiğine dair somut ipuçları bulunduğunu kaydetmiştir.
17 Ekim 2006 tarihinde, özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı dava dosyasını bu mahkemeye göndermiştir.
27 Ekim 2006 tarihinde, dosyayı karara bağlayan özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, ilgili şahsın isnat edilen suçları işlediğine dair ciddi şüphelerin bulunması ve söz konusu suçun Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen suçlardan biri olması dolayısıyla başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
30 Kasım 2006 tarihli duruşmada, özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın savunmasını dinlemiştir. Duruşma sonunda mahkeme, başvuranın verdiği ifade doğrultusunda, tutuklu kaldığı süreyi ve yaşını da dikkate alarak, ilgili şahsın tahliyesine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, elindeki davanın, aynı olayla ilgili olarak başvuranın erkek kardeşleri hakkında yürütülen ceza davasıyla birleştirilmesine hükmetmiştir.
19 Eylül 2008 tarihinde, başvuran, yasadışı silahlı bir örgüt adına suç oluşturan eylemlere katıldığı gerekçesiyle dört yıl iki ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
30 Eylül 2010 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuş ve dava dosyasını ilk derece mahkemesine geri göndermiştir. Yargıtay, suçluluk kararının dayandırıldığı hükümlerde yapılan bazı değişikliklerden sonra, ilgili şahsın hukuki durumunun tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini kaydetmiştir.
25 Şubat 2011 tarihinde, özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran ile ilgili davanın diğerlerinden ayrılmasına karar vermiş ve yeni yasal düzenlemeler ışığında, yetkisiz olduğunu ilan ederek dava dosyasını tekrar Çocuk Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir.
Tarafların layihalarından anlaşıldığına göre, dava ulusal mahkemeler önünde halen derdesttir.
HUKUK
I. BAŞVURUNUN AYRILMASINA İLİŞKİN
21 Eylül 2010 tarihinde, AİHM davaların benzer olması dolayısıyla mevcut başvurunun 6840/08 ve 8076/08 nolu başvurular ile birleştirilmesine karar vermiştir. Ancak AİHM, daha soma söz konusu başvuruların ayrılması gerektiği kanaatine varmış ve mevcut başvurunun ayrı olarak incelenmesine karar vermiştir.
II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
A. AİHS'nin 5. maddesinin 1. paragraf hakkında
Başvuran, iç hukuka aykırı olarak 26 Temmuz ile 27 Ekim 2006 tarihleri arasında özgürlüğünden mahrum bırakıldığını ileri sürmektedir. Başvuran, tutukluluk halinin bu süre zarfında incelenmediğini ve bunun Ceza Muhakemesi Kanunumun 108. maddesinin 1. fıkrasına aykırı olduğunu savunmaktadır. Başvurana göre, bu hüküm tutukluluk halinin belirli aralıklarla incelenmesini zorunlu kılmakta ve iki inceleme arasındaki sürenin de otuz günü geçmemesi gerekmektedir.
Hükümet, başvuranın bu iddiasına itiraz etmektedir.
AİHM, "yasal yollara" uyma da dahil olmak üzere, tutukluluk halinin "meşruluğu" konusunda, AİHS'nin, ulusal yasaların esas ve usul normlarına uygun olarak düzenlenmesini gerekli kıldığını hatırlatmaktadır, iç hukuku yorumlama ve uygulama yetkisi öncelikle ulusal makamlara ve özellikle de mahkemelere aittir. Ancak, iç hukukun, 5. maddenin 1. paragrafındaki gereksinimleri yerine getirmemesi ve AİHS'nin ihlal edilmesi durumunda AİHM, iç hukuka uyulup uyulmadığım araştırmak zorundadır (bakınız, diğerleri arasından, Birleşik Krallık aleyhine Benham davası, 10 Haziran 1996, prg. 41, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-III; Polonya aleyhine Baranowski davası, no 28358/95, prg. 50, CEDH 2000-III ve İsviçre aleyhine Minjai davası, no 38223/97, prg. 39, 28 Ekim 2003). Dahası, ulusal hukuka uygunluk tek başına yeterli olmayıp, her türlü özgürlük kısıtlamasının 5. maddenin 1, paragrafının keyfİ uygulamalara karşı kişiyi koruma amacına uygun olarak yapılması gerekmektedir (bakınız özellikle Birleşik Krallık aleyhine Saadi davası (GC), no 13229/03, prg. 67, 29 Ocak 2008; Hollanda aleyhine Wassink davası, 27 Eylül 1990, prg. 24, seri A no 185-A ve Almanya aleyhine Mooren davası (GC), no 11364/03, prg. 72-73, 9 Temmuz 2009).
AİHM, Türk hukukunun şüpheli ya da sanığın tutukluluk halinin devamı için düzenli aralıklarla inceleme yapılmasını öngördüğünü kaydetmektedir. Böylece, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 108. maddesine göre, soruşturma aşamasında, şüphelinin tutukluluk halinin en azından otuz günde bir hakim tarafından incelenmesi gerekmektedir. Karar aşamasında ise, davanın her esas duruşmasında ya da şayet koşullar gerektiriyorsa, iki duruşma arasında veya her otuz günde bir tutukluluk hali incelenmelidir.
Mevcut davada AİHM, başvuranın şikâyetçi olduğu 26 Temmuz ile 27 Ekim 2006 tarihleri arasındaki dönemin yargılama aşamasına tekabül ettiğim kaydetmektedir. Dolayısıyla değerlendirilmesi gereken dönem, başvuranın belirttiği gibi Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 108. maddesinin 1. fıkrası değil, 108. maddenin 3. fıkrası kapsamındadır. Bu itibarla, 108. maddenin 3. fıkrasından açıkça anlaşıldığına göre, sanığın tutukluluk halinin genel olarak her otuz günde bir incelenme zorunluluğu bulunmamaktadır. İç hukuk, yargılama aşamasında tutukluluk halinin sadece her duruşma sırasında incelenmesini öngörmektedir ve mevcut davada da böyle olmuştur.
Tutukluluk halinin her otuz günde bir incelenmesini gerektirecek koşulların mevcudiyeti konusunda AİHM, başvuranın sadece Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 108. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini iddia ettiğini ve 108. maddenin 3. fıkrası tarafından öngördüğü şekilde iki duruşma arasında inceleme gerekliliğini oluşturan koşullara atıfta bulunmadığını gözlemlemektedir.
Ayrıca, değerlendirilen dönem süresince başvuranın tutukluluk halinin devam ettirilmesinin tamamen geçerli bir mahkeme kararına dayandığım ve ilgili şahsın tutukluluk halinin düzenli aralıklarla incelendiğini vurgulamak yerinde olacaktır. Bu noktada, mevcut davayı, tutukluluk kararının sona erdiği ve yenilendiği tarihler arasındaki dönemde dahi bir bireyin tutukluluk halinin devam ettirildiği davalardan ayrı tutmak gerekmektedir (bakınız, örneğin, İsviçre aleyhine Meloni davası, no 61697/00, 10 Nisan 2008). Gerçekten de, AİHM, Türk hukukunda ilk tutuklama kararının tahliye kararı verilene kadar geçerli olduğunu not etmektedir. Bu durumu düzenli aralıklarla incelemekle yükümlü hakim ve mahkemeler, tutukluluk halinin devamı için gerekli koşulların hâlâ mevcut olup olmadığını denetlemektedir. Böylece, mevcut davada 28 Eylül 2005 tarihinde verilen tutuklama karan, özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin başvuranın tahliyesi yönünde verdiği 30 Kasım 2006 tarihli karara kadar geçerli olmuştur.
Bu koşullar altında AİHM, başvuranın 26 Temmuz ile 27 Ekim 2006 tarihleri arasında tutuklu kalmasının iç hukuka uygun olduğu ve keyfiyet içermediği kanaatine varmaktadır. Bunun sonucu olarak, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 (a) ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. AİHS'nin 5. maddesinin 4. paragrafı hakkında
Başvuran, dava dosyasının yaklaşık üç ay boyunca Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından bekletildiğinden şikâyetçi olmakta ve bu durumun tutukluk haline itiraz etme hakkını kullanmasına engel oluşturduğunu ileri sürmektedir.
Başvuran, 30 Mart 2011 tarihli davanın kabuledilebilirliği ve meşruluğuna ilişkin görüşünde Türkiye aleyhine Timce ve diğerleri (no 2422/06, 3712/08, 3714/08, 3715/08, 3717/08, 3718/08, 3719/08, 3724/08, 3725/08, 3728/08, 3730/08, 3731/08, 3733/08, 3734/08, 3735/08, 3737/08, 3739/08, 3740/08, 3745/08 ve 3746/08, 13 Ekim 2009), Türkiye aleyhine Demirbaş ve diğerleri davası (no 50973/06, 8672/07 ve 8722/07, 9 Aralık 2008) ve Türkiye aleyhine Bağrıyanık davası (no 43256/04, 5 Haziran 2007) kararlarına atıfta bulunmakta ve AİHM'nin bu davalarda yaptığı tespitleri dikkate almasını istemektedir.
Başvuranın ilk şikâyeti ile ilgili olarak AİHM, ilgili şahsın tutukluluk haline itiraz etmek amacıyla söz konusu dönemde herhangi bir hukuk yoluna başvurmadığını, hatta başvurmaya yeltenmediğini not etmektedir. Bunun sonucu olarak, mevcut davada, bu şikâyet ile ilgili 5. maddenin 4. paragrafı kapsamında bir karar vermek AİHM'nin görevi değildir.
Başvuranın 30 Mart 2011 tarihli davanın kabuledilebilirliği ve esasına ilişkin layihasında dile getirdiği davalarla ilgili olarak AİHM, bu davalarda Ceza Muhakemesi Kanunu tarafından öngörülen itiraz davasının gerçekten nizalı olmadığı ve tutuklu ya da avukatının katılımına imkân tanımadığı gerekçesiyle 5. maddenin 4. paragrafının ihlal edildiği sonucuna vardığını not etmektedir. Bu itibarla başvuran, dolaylı olarak itiraz yolunun etkisizliğinden şikâyetçi olmaktadır.
AİHM, burada yeni bir şikâyetin söz konusu olduğunu kaydetmektedir. Gerçekten de, başvuru dilekçesinde başvuran, AİHS'nin 5. maddesinin 4. paragrafına atıfta bulunarak, sadece dosyanın Cumhuriyet savcısı tarafından üç ay boyunca bekletildiğinden şikâyetçi olmakta ve bu koşulların tutukluluk haline itiraz etme hakkını kullanmasını engellediğini ileri sürmektedir. Başvuran, bu hükmü hiçbir şekilde itiraz davası ile ilgili olarak dile getirmemektedir.
AİHM, bu şikâyetin gecikmeli olarak sunulduğunu gözlemlemektedir. İtiraz davası 23 Haziran 2006 tarihinde reddedildiği halde, bu itirazla ilgili şikâyetin unsurları 30 Mart 2006 tarihinde sunulmuştur. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet AİHS'nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
C. Başvurunun geri kalan kısmı hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir ön itiraz dile getirmekte ve başvuranın tutukluluk süresi ve ceza davası süresine dayalı şikâyetini, ulusal mahkemeler önünde özet halinde bile gündeme getirmediğini kaydetmektedir. Hükümete göre, başvuranın ayrıca, 466 sayılı Kanun'un hükümlerini devralan Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesi ile bunu takip eden maddelere dayanarak ulusal mahkemeler önünde bir tazminat davası açması gerekirdi.
Hükümet, haklarında açılan davalarda beraat eden ya da ceza takibatına konu olmadan tahliye edilen kişilerin bu hükümlere dayanarak kazandıkları birçok tazminat davası kararını örnek olarak göstermektedir.
Başvuran, Hükümetin iddialarına karşı çıkmaktadır.
Bu itirazların tutukluluk süresine dayalı şikâyetle ilgili olması dolayısıyla AİHM, itirazın ilk bölümünü daha önce benzer davalarda incelediğini ve reddettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Koşti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 16-26, 3 Mayıs 2007 ve, daha yakın tarihte, Tünce ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 14). AİHM, daha önce vardığı sonuçlardan farklı düşünmeyi gerektirecek, herhangi bir neden görememekte ve itirazın bu bölümünü reddetmektedir.
Tazminat davası açılmaması ile ilgili olarak AİHM, başvuranın AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafı kapsamında tutukluluk süresini şikâyet ettiğini, oysa Hükümetin öne sürdüğü hukuk yolunun tutukluluk nedeniyle tazminat elde etme hakkı ile ilgili olduğunu ve bunun AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafı kapsamına girdiğini not etmektedir. AİHM, makul bir süre içinde yargılanma ya da dava sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkının, tutukluluğa ilişkin tazminat isteme hakkı ile aynı olmadığını hatırlatmaktadır. AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafı yukarıda anılan birinci hakkı, 5. paragrafı ise ikinci hakkı kapsamaktadır (Türkiye aleyhine Yağcı ve Sargın davası, 8 Haziran 1995, prg. 44, seri A no 319-A, veya, daha yakın tarihte, Timce ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 15). Başka bir deyişle, Hükümetin dile getirdiği şekilde bir tazminat talebi, AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında aşırı bir tutukluluk süresini sona erdirmeyeceğinden, bu koşullar altında etkili bir çözüm olarak değerlendirilemez (Türkiye aleyhine Barış davası, no 26170/03, prg. 17, 31 Maıt 2009). Bu nedenle, AİHM bu Ön itirazı da reddetmektedir.
Hükümetin itirazlarının ceza davasının süresi ile ilgili olması dolayısıyla AİHM, bu itirazların başvuranın AİHS'nin 13. maddesi kapsamında yargılama süresine itiraz edebileceği bir hukuk yolunun bulunmadığına dayalı şikâyeti ile yakından bağlantılı olduğunu not etmektedir. (Türkiye aleyhine Daneshpayeh davası, no 21086/04, prg. 24, 16 Temmuz 2009). Bu itibarla AİHM, bunların esas üzerinde birleştirilmesine karar vermektedir.
AİHM, geriye kalan şikâyetlerin AİHS'nin 35. maddesinin 3 (a) paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığım tespit etmektedir. Dolayısıyla, başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
III. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tutukluluk süresinden şikâyetçi olmakta ve AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ilgili bölümlerine atıfla bulunmaktadır.
Hükümet, başvuranın tutukluluk süresinin, isnat edilen suçların ciddiyeti, niteliği ve cinsi dikkate alındığında makul olarak kabul edileceğini savunmaktadır. Hükümet, ilgili şahsın yasadışı silahlı bir örgüt adına suç teşkil eden eylemler gerçekleştirdiğini hatırlatmaktadır.
Başvuran, reşit olmadığı halde altı ay boyunca tutuklu kaldığını belirtmekte ve tutukluluk halinin devamına yönelik kararların yeterli gerekçelere dayandırılmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, tutukluluğu için yapılan itirazı reddeden ağır ceza mahkemesinin, avukatı tarafından öne sürülen argümanlara cevap vermediğini ve üstünkörü gerekçelerle bu itirazı reddettiğini eklemektedir.
AİHM, bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aşmamasını sağlamanın ilk aşamada ulusal yargı makamlarının görevi olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla ulusal yargı makamları, masumiyet karinesine gereği gibi saygı göstererek, kişi özgürlüğüne saygı kuralından ayrılmayı haklı kılan gerçek bir kamu menfaatinin varlığının lehinde ve aleyhinde ileri sürülen bütün olayları incelemek ve salıverilme taleplerine ilişkin kararlarında bu olayları belirtmek zorundadırlar. AİHM, öncelikle adı geçen kararlarda yer verilen gerekçeler ve ilgilinin başvurularında işaret ettiği yadsınamayan olaylar temelinde AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edilip edilmediğini belirlemek durumundadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 154, Derleme 1998-VIII). Tutuklu bulunan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin duyulan makul kuşkuların sürmesi, o kişinin tutukluluğunun devamı için olmazsa olmaz bir koşuldur. Ancak, bu koşul belli bir süreden sonra yeterli olmaz. Bu durumlarda AİHM, yargısal makamlar tarafından özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılmak için belirtilen gerekçelerin devam edip etmediğine karar vermek durumundadır. Gerekçeler «ilgili» ve «yeterli» bulunduğunda dahi AİHM, yetkili ulusal makamların yargılamayı «özel bir itina» ile yürütüp yürütmediklerini araştıracaktır (İtalya aleyhine Labita davası (GC), no 26772/95, prg. 153, CEDH 2000-IV).
AİHM, Türkiye aleyhine açılan davaların birçoğunda, reşit olmayan şüphelilerin tutuklanmasına yönelik genel uygulama karşısında duyduğu endişeyi dile getirdiğini ve bu davalarda AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhim Selçuk davası, no 21768/02, prg. 26-37, 10 Ocak 2006, Türkiye aleyhine Güveç davası, no 70337/01, prg. 106-110, 29 Ocak 2009 ve Türkiye aleyhine Nart davası, no 20817/04, prg. 28-35, 6 Mayıs 2008). AİHM, Nart davasında, çok değerli uluslararası belgelen dikkate almış ve çocuk yaştakilerin tedbir amaçlı tutukluluklarının başvurulacak en son yol olduğunu ve eğer tutukluluk bir zorunluluk teşkil ediyorsa, mümkün olan en kısa sürede bunun sonlandırılması ve reşit olmayan kişinin yetişkinlerden ayrı tutulması gerektiğini kaydetmiştir (Nart, ilgili bölüm, prg. 31).
Mevcut davada değerlendirilmesi gereken dönem, başvuranın tutuklandığı 1 Haziran 2006 tarihinde başlamakta ve serbest bırakıldığı 30 Kasım 2006 tarihinde sona ermektedir. Dolayısıyla söz konusu dönem yaklaşık altı ay sürmüştür. Bu dönemde, başvuranın tutukluluk halinin devamı birçok kez incelenmiştir. Bu konu, 23 Haziran 2006 tarihinde başvuranın avukatı tarafından yapılan itiraz sırasında bir kez ve daha sonra Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iki kez ve son olarak da 27 Ekim 2006 tarihinde özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bir kez incelenmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesinin yapılan itirazı gerekçe göstermeden reddettiği karar dışında, hakimlerin tutukluluğun devamı yönünde verdiği kararlar, isnat edilen suçun niteliğine, bu suç için öngörülen cezaya, delil durumuna, suçu işlediğinden şüphelenilmesini haklı kılan nedenlerin varlığına, kaçma ve delilleri karartma riskine ve nihayet Ceza Muhakemesi Kanunumun 100. maddesinin 3. fıkrasında belirlenen karinelere dayanmaktadır.
Başvuranın tutukluluk halinin devamı yönünde verilen kararlar okunduğunda, hakimlerin, gerek iç hukuk gerekse uluslararası sözleşmeler bağlamındaki yükümlülükler çerçevesinde, önce alternatif yöntemleri değerlendirmediği ve tutukluluğunun en son başvuru olarak kullanıldığım dikkate almadığı anlaşılmaktadır (bakınız, Örneğin, Nart, ilgili bölüm, prg. 22, veya, daha yakın tarihte, Güveç, ilgili bölüm, prg. 108). Ne tutuklama kararında ne de daha sonra tutukluluk süresine ilişkin olarak verilen kararlarda, başvuranın reşit olmadığının dikkate alındığını gösteren herhangi bir ibare bulunmaktadır. Ayrıca dava dosyasında, hakimlerin ilgili şahıs hakkında aldıkları tutuklama ya da tutukluluk halinin devamı yönündeki kararlarda bu konuyu gereği gibi değerlendirdiklerini düşündürecek herhangi bir unsur yer almamaktadır. Bu bağlamda, her ne kadar başvuranın avukatı, itiraz sırasında, müvekkilinin yaşı konusunda hakimlerin dikkatini çektiyse de, adli makamların itirazı incelerken bu konuyu dikkate almadığı anlaşılmaktadır. Başvuranın reşit olmadığının dikkate alındığı iki kararda ilgili şahsın serbest bırakılması takdire şayandır.
Son olarak, dosya, başvuranın bu dönemdeki tutukluluk koşullan ve özellikle yetişkinlerle aynı yerde tutulup tutulmadığı ile ilgili herhangi bir bilgi içermemektedir. Bu durumda AİHM, sadece tutuklama kararı ya da tutukluluk halinin devamı yönündeki kararlarda başvuranın reşit olmadığının hiçbir surette dikkate alınmamasının, AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli olduğunu kaydetmektedir.
Yukarıdaki tespitler ışığında AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin aşırı olduğu kanaatine varmakta ve AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiğine hükmetmektedir.
III. AİHS'NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, davasının makul sürede görülmediğinden ve iç hukukta hakkında açılan ceza davasının süresine itiraz edebileceği bir başvuru yolu bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, bu bağlamda AİHS'nin 13. maddesinin konuyla ilgili bölümüne atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
A. AİHS'nin 6. maddesi hakkında
Hükümet, ihtilaflı yargılama süresinin makul olduğunu savunmakta ve kanaatine göre, ulusal mahkemelerin söz konusu yargılamanın yürütülmesinde herhangi bir özen eksikliği göstermediğini eklemektedir.
Başvuran, bu argümanlara itiraz etmektedir.
Değerlendirilmesi gereken dönem, 27 Eylül 2005 tarihinde başlamış olup, halen ilk derece mahkemesi önünde görülmeye devam etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu dönem daha şimdiden iki dereceli yargılama için altı yıldan fazla sürmüştür.
AİHM, makul bir yargılama süresinin, Özellikle dava koşulları göz önüne alınarak ve AİHM'nin içtihadında yer alan davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi kıstaslara bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pelissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-11).
AİHM, mevcut davadakine benzer sorunların tartışıldığı çok sayıda davayı incelediğini ve bunların hepsinde AİHS'nin 6. maddesinin İ. paragrafının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bakınız Peiissier ve Sassi, ilgili bölüm). Kendisine sunulan tüm unsurları inceledikten sonra AİHM, Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmaya yetecek nitelikte inandırıcı hiçbir olgu ve argüman sunmadığını tespit etmektedir. Bu alandaki yerleşik içtihadı dikkate alan AİHM, mevcut davada yargılama süresinin aşırı olduğu ve "makul süre" gereksinimini karşılamadığı kanaatine varmaktadır.
Sonuç olarak AİHM'nin kanaatine göre, AİHS'in 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
B. AİHS'nin 13. maddesi hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir ön itiraz dile getirmekte ve başvuranın yargılama süresine dayalı şikâyetini, ulusal mahkemeler Önünde özet halinde bile gündeme getirmediğini kaydetmektedir. Hükümete göre, başvuranın ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. ve 142. maddelerine dayanarak ulusal mahkemeler önünde bir tazminat davası açması gerekirdi.
AİHM, bireyin, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen, davanın makul bir süre içerisinde görülmesi zorunluluğuna uyulmaması gibi şikâyetlerini ulusal bir mahkeme önünde dile getirebileceği etkin bir başvuru hakkının 13. maddede güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (Polonya aleyhine Kudla davası (GC), no 30210/96, prg. 156, CEDH 2000-XI).
Şüphesiz, sadece tazminat amaçlı olan bir hukuk yolunun görülmekte olan davayı hızlandırmaması belirleyici bir unsur teşkil etmez. AİHM, bu bağlamda, yargılama süresinden şikâyetçi olmak üzere kullanılan bir hukuk yolunun ancak " iddia edilen ihlalin oluşmasını ya da devamını engellediği" ya da daha önceki ihlaller için ilgili şahıslara yeterli telafi sağladığı takdirde AİHS'nin 13. maddesi anlamında "etkili" kabul edileceğini hatırlatmaktadır (Çek Cumhuriyeti aleyhim Hartman davası, no 53341/99, prg. 81, CEDH 2003-VIII (alıntılar)). Dolayısıyla, 13. madde bu alanda bir seçenek ortaya koymaktadır: bir hukuk yolu, eğer davaya bakan mahkemelerce verilen bir kararı hızlandırıyor veya hâlihazırda meydana gelmiş gecikmeler için yargılanabilir kişiye uygun bir telafi sunuyorsa "etkili" sayılmaktadır (Kudla, ilgili bölüm, prg. 159). AİHM'nin kanaatine göre, AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafı ile 13. maddesi arasındaki "yakın ilgi" göz önüne alındığında (Kudla, ilgili bölüm, prg. 152), aynı şey ikinci hüküm anlamındaki " etkili" hukuk yolu kavramı için de geçerlidir (Fransa aleyhine Mifsud davası (karar) (GC), no 57220/00, CEDH 2002-VIII).
Hükümetin dile getirdiği ön İtirazın ilk bölümü ile ilgili olarak AİHM, benzer itirazları daha önce de reddettiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten de, AİHM, Türk hukuk sisteminin AİHS'nin 13. maddesi anlamında yargılanabilir kişilere ceza davalarının uzunluğundan şikâyetçi olma imkânı sağlayan etkili bir hukuk yolu sunmadığını tespit etmektedir (Daneshpayeh, ilgili bölüm, prg. 35-38, 16 Temmuz 2009 ve Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005).
Hükümetin Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141 ve 142. maddelerine dayalı ön itirazına ilişkin olarak AİHM, bu maddelerin «Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat» başlıklı bölümde yer aldığım not etmektedir. 141. madde, tazminat talebi gerektiren durumların belirtildiği ayrıntılı bir liste içermektedir. Bu durumlar içerisinde, kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen kişiler de yer almaktadır.
AİHM, bu hükmün ceza davası süresinin uzunluğu için değil, Öncelikle aşın tutukluluk süresi nedeniyle tazminat elde etmeyi amaçladığım not etmektedir. Bu bağlamda Hükümet, bir yargılanabilir kişinin hakkında açılan ceza davası süresinin uzunluğundan şikâyetçi olarak tazminat elde ettiğini gösteren herhangi bir mahkeme kararı sunmamaktadır. Buradan hareketle AİHM, Hükümet tarafından dile getirilen tazminat yolunun, ceza davasının makul süreyi aştığı durumlarda tazminat elde etmek için AİHS'nin 13. maddesi anlamında kullanılabilecek etkili bir hukuk yolu oluşturmadığı kanaatine varmaktadır.
Her halükarda AİHM, bu hükmün, yargılanabilir kişilere hakkında açılan dava devam ederken tazminat elde etme imkânı sağlamadığım, zira böylesi bir hukuk yolunun ancak iç hukukta kesin karar çıktıktan sonra mümkün olduğunu gözlemlemektedir (Türkiye aleyhine Kürüm davası, no 56493/07, prg. 20, 26 Ocak 2010). Mevcut davada, yargılama makul süreyi aştığı halde, dava halen ulusal mahkemeler önünde görülmeye devam ettiğinden, başvuranın şimdilik söz konusu hukuk yolunu kullanma imkânı bulunmamaktadır.
Bu itibarla, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı Ön itirazı kabul edilemez. Bu bağlamda, iç hukukta başvuranın AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı anlamında davasının makul sürede görülmesi hakkının incelenmesini mümkün kılan bir itiraz yolu bulunmadığından, AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Manevi tazminat
Başvuran, maruz kaldığı manevi zarar karşılığında 50.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu tutara itiraz etmektedir.
AİHM, başvurana manevi tazminat başlığı altında 3.500 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 3.994 TL (yaklaşık 1 800 Euro) talep etmektedir. Başvuran bu talebini destekler mahiyette bir avukat ücreti sözleşmesi ve makbuzu ile tercüme masraflarına ilişkin bir makbuzu sunmaktadır.
Hükümet, bu tutara itiraz etmektedir.
AİHM, yerleşik içtihadına göre, yalnızca gerçekliği ve gerekliliği ispat edilmiş makul tutardaki yargılama masraf ve giderlerinin ödenebileceğini hatırlatmaktadır. Mevcut davada, elindeki belgeleri ve içtihadını dikkate alan AİHM, başvurana talep ettiği tutarın tamamının ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'mn marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir,
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Mevcut başvurunun, 6840/08 ve 8076/08 numaralı başvurulardan ayrılmasına;
2. Hükümetin ceza yargılamasının uzunluğu hakkındaki itirazının esasa birleştirilmesine ve reddedilmesine;
3. AİHS'nin 5/3, 6. ve 13. maddeleri hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
4. Başvuranın tutukluluk süresinin aşırı olması nedeniyle AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
5. Başvuran hakkında açılan ceza davasının uzunluğu ve buna karşı etkili bir başvuru yolunun bulunmaması nedeniyle AİHS'nin 6. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine;
6. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kum üzerinden TL'ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana;
i. 3.500 (üç bin beş yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine;
ii. yargılama masraf ve giderleri için 1.800 (bin sekiz yüz) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankası'nın anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 24 Ocak 2012 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy