(AİHS. m. 3, 5, 6, 34, 35, 41, 44) (5271 S. K. m. 100, 141) (BARIŞ - TÜRKİYE DAVASI) (KÜRÜM - TÜRKİYE DAVASI) (GÜRCEĞİZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 11045/07)
KARAR
STRAZBURG
15 Kasım 2012
Bu karar AİHS' nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Gürceğiz v. Türkiye davasında,
Başkan
Ineta Ziemele,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Dragoljube Popovic,
Isabelle Berro-Lefèvre,
Andras Sajo,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi,
ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi) heyeti yapılan müzakereler sonrasında 16 Ekim 2012 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (11045/07 no lu) dava, Türk vatandaşı İbrahim Gürceğiz in (başvuran) 23 Şubat 2007 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudan ibarettir.
2. Başvuran, AİHM İçtüzüğünün 36. maddesinin 2. fıkrası in fine uyarınca, haklarını bizzat savunmasına izin verilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuru 11 Aralık 2009 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. Ayrıca, Sözleşmenin 29. maddesinin 1. fıkrası hükümlerince, Dairenin bu şikayetlerin kabul edilebilirliği ve esası hakkında birlikte karar vereceği bildirilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1973 doğumlu olup, Diyarbakırda ikamet etmektedir.
5. Başvuran 21 Ocak 2002 tarihinde yasadışı Hizbullah örgütüne yönelik yürütülen operasyon çerçevesinde yakalanmış; bu örgüte üye olduğu ve bu örgüt adına suç teşkil eden eylemlere katıldığı iddiasıyla 24 Ocak 2002 tarihinde tutuklanmıştır.
6. Başvuran atılı eylemlerle suçlanmış ve hakkındaki dava Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmeye başlanmıştır.
7. Başvuran 18 Haziran 2002 tarihli duruşmada, polis karakolunda kötü muamelelere maruz kaldığını beyan etmiş ve bu süre boyunca alınan ifadelerine itiraz etmiştir.
8. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra, başvuranın davası Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi (Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi olarak anılacaktır) tarafından yürütülmüştür.
9. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi 24 Nisan 2007 tarihinde atılı eylemler nedeniyle başvuranın suçlu olduğuna karar vermiştir.
10. Devlet Güvenlik Mahkemesi ile Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama süresince düzenli aralıklarla görülen duruşmalar sonunda, atılı suçun niteliğini ve mevcut delil durumunu göz önünde bulundurarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, yeni Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesinden itibaren, tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda, atılı suçu işlediğine dair kuWetli suç şüphesi bulunmasına ve bu suçun Ceza Muhakemesi Kanununun 100. maddesinin 3. fıkrasında yer alan suçlardan olması gerekçelerine dayanmıştır.
11. Yargıtay 17 Şubat 2009 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
12. Türk hukukunda, tutukluluk hali, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK olarak anılacaktır) 100. ve onu takip eden maddelerince düzenlenmiştir.
Bu kanunun 100. maddesine göre, sadece ilgili şahsın atılı suçu işlediğine dair kuWetli suç şüphelerinin ve kaçma şüphesi bulunması ya da kaçma riski, delilleri karartma veya tanık ve mağdurlara baskı yapma gibi bir tutuklama gerekçesinin varlığı halinde kişi tutuklanabilmektedir. Dolayısıyla kanunun 100. maddesinin 3. fıkrasında, ilgilinin söz konusu suçu islediğine dair şüpheye yol açacak inandırıcı delillerin bulunması halinde, özellikle aralarında başvurana atılı suçun da yer aldığı bazı ağır suçlar için yukarıda anılan tutukluluk gerekçelerinin öngörülebildiği belirtilmektedir.
13. Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesi, yargılanan kişiye, aleyhine uygulanan koruma tedbirlerinden doğan zararın tazminini talep etme imkanı tanımaktadır. Bu hüküm, yasadışı olarak yakalanmış veya tutuklanmış kişilere tazminat ödenmesi hakkındaki 7 Mayıs 1964 tarihli 466 sayılı kanunda (yürürlükten kaldırılmıştır) yer almaktaydı. Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendi, 466 sayılı Kanuna nazaran, tutuklu olarak yargılanan ve hakkında makul sürede hüküm verilmemiş olan kişiler için zararların telafisini talep etme imkanı sunan bir düzenleme getirmiştir.
14. Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendi şunu öngörmektedir:
1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
(
)
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.
15. Ceza Muhakemesi Kanununun tazminat isteminin koşullarıyla ilgili 142. maddesinin 1. fıkrası şu şekildedir:
Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
16. Başvuran, tutukluluk süresinin Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrasına aykırı olduğunu ve bu maddenin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bu madde şu şekildedir:
Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (
) makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
17. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuranın öncelikle Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesi ile onu takip eden maddelerine dayanarak tazminat elde edebileceği iç hukuk yoluna başvurması gerekirdi.
18. Başvuran, Hükümetin iddialarını kabul etmemektedir.
19. AİHM, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, Mahkemeye ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kural, Sözleşmeci Taraflara, AİHM e başvurulmadan eWel, aleyhlerine iddia edilen ihlalleri önleme veya düzeltme imkanı sunmayı amaçlamaktadır (bkz, diğerleri arasından, Mifsud v. Fransa (kabul edilebilirlik kararı), (BD), no.57220/00, § 15, AİHM 2002-VIII ve daha yakın zamanda, Simons v. Belçika (kabul edilebilirlik kararı), no.71407/10, § 23, 28 Ağustos 2012).
20. Bununla beraber, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrası, sadece şikayet edilen ihlallere ilişkin kullanılabilir ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini gerektirmektedir. Başvuru yolunun, ancak olayların meydana geldiği dönemde hem teoride hem de pratikte mevcut olması, başvuranın şikayetlerinin düzeltilmesini sağlayabilmesi ve makul ölçüde bir başarı sunması halinde bu yol etkili bir başvuru yolu olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, açık şekilde sonuçsuz kalacağı kesin olmayan belli bir başvuru yolunun sonuca ulaşmayacağına dair duyulan şüphe, iç hukuk yollarının kullanılmamasını haklı göstermek için geçerli bir gerekçe teşkil etmemektedir. (Sejdovic v. İtalya (BD), no. 57220/00, §46, AİHM 2006-II, Sardinas Albo v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no.56271/00, AİHM 2004-I (özetler), Brusco v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı) no.69789/01, AİHM 2001-IX ve daha yakın zamanda Alberto Eugenio da Conceicao v. Portekiz (kabul edilebilirlik kararı), no. 74044/11, 29 Mayıs 2012).
21. AİHM, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkanı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Knebl v. Çek Cumhuriyeti, no. 20157/05, § 55, 28 Ekim 2010 ve Gavril Yossifov v. Bulgaristan, no.74012/01, § 40, 6 Kasım 2008).
22. Bununla birlikte AİHM, tutukluluk hali sona erdiğinde olayın seyrinin başka türlü ilerleyebileceği kanısındadır.
Bu bağlamda AİHM, özgürlükten mahrum kalma durumunda, bir başvuran iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını ileri sürdüğünde -Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlali doğrultusunda- ve ihtilaf konusu tutukluluk hali sona erdiğinde, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir hukuk yolunun, şayet etkili olduğu tespit edilmişse, tüketilmesi gereken bir hukuki mekanizma olduğunu daha önce göz önünde bulundurduğunu hatırlatmaktadır. (Rahmani ve Dinevac v. Bulgaristan, no. 20116/08, § 66, 10 Mayıs 2012 ve Gavril Yossifov, yukarıda anılan, § 41, ve yukarıda belirtilen referanslar)
23. AİHM, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikayetin de aynı biçimde yapıldığı kanısındadır. Çünkü tutukluluk sona erdiğinde, ilgilinin bir yandan tutukluluk süresinin makul olmadığının kabul edilmesini diğer yandan bu tespite bağlı olarak bir tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir başvuru yoluna sahip olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Şayet durum böyleyse, bu başvuru yolu genel olarak kullanılmalıdır. Aksi durum ise AİHM de görülen davanın iç hukukta da ele alınarak iki kez incelenmesi sonucunu doğuracaktır. Bu durum ise Sözleşme tarafından sağlanan koruma mekanizmasının ikincil niteliğiyle daha az bağdaşır görünecektir(bkz., bu anlamda, Gavril Yossifov, yukarıda anılan, § 38, ve Rahmani ve Dineva, yukarıda anılan, § 64)
24. AİHM, Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde, makul sürede hakkında hüküm verilmeyen bir tutuklu için tazminat talebinde bulunabilme imkanının öngörüldüğünü hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme bu hukuk yolunun, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında uzun süren bir tutukluluk haline son vermeyi amaçlamadığını (bkz. diğerleri arasından, Barış v. Türkiye, no. 26170/03, § 17, 31 Mart 2009) fakat tek amacının sonuçta bir tazminat elde edilebilmesi olduğunu saptamaktadır. Dolayısıyla söz konusu hukuk yolu, ilgilinin salıverilmesine imkan tanımamaktadır.
25. Bu durumda, Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinde öngörülen hukuk yolu, oldukça uzun zamandır devam eden tutukluluk hali dikkate alındığında, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bakımından etkili olarak kabul edilemeyecektir.
26. Ayrıca söz konusu madde olayların olduğu dönemde uygulandığı üzere yargılama esnasında uzun tutukluluk süresinden şikayetçi olan kimselere hakkındaki kararın kesinleşmesinden eWel tazminat davası açma hakkı vermemektedir. (Kürüm v. Türkiye, no.56493/07, § 20, 26 Ocak 2010).
27. AİHM bununla birlikte, başvuranın Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamındaki tutukluluğunun ilk derece mahkemesince 24 Nisan 2007 tarihinde verilen mahkûmiyet kararıyla son bulduğunu ve bu mahkûmiyet kararının 17 Şubat 2009 tarihinde kesinlik kazandığını kaydetmektedir. Başvuran, 17 Şubat 2009 tarihinden itibaren CMK 141. maddeye dayanarak tazminat talebinde bulunma imkanı var olduğu halde bu yola başvurmamıştır.
28. Başvuran, bu başvuru yolunu kullanmadığını zira bu yolun uygulamada etkili olmadığını ifade etmektedir. Hükümet ise, başvuranın ulusal mevzuat tarafından kendisine tanınan bu hakkı kullanmayı ihmal ettiği kanısındadır.
29. AİHM, Türk hukukunda, makul sürede hakkında hüküm verilmeyen tutuklunun tazminat talebinde bulunabilmesi için 2005 tarihinde CMK da bir düzenleme yapıldığını belirtmektedir. CMK nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendine dayanarak tazminata hükmedilmesi, öncelikle tutukluluk süresinin makul olmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Keza böyle bir başvuru, bir yandan başvuranın maruz kaldığı tutukluluk süresinin uzunluğunun tespiti diğer yandan ise uğradığı zararın tazmini imkanını sağlamaktadır.
30. Hükümetin, başvuranın durumuna benzer bir durumda, bu hükmün başarıyla uyguladığını gösteren emsal davalar sunmadığı da bir gerçektir. Bununla beraber hiçbir durum, yerel yargı organları tarafından uygulanacak olan denetimin, böyle bir hukuk yolunun etkinliği hakkında şüphelenebilmek ve kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya koymamaktadır.
31. Mahkeme kendi rolünün, insan haklarını güvence altına alan ulusal sistemlere nazaran ikincil olduğunu hatırlatarak (Handyside v. Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 48, seri A, no.24), ulusal makamlara yine ulusal seviyede Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlaline ilişkin iddialara çözüm getirme fırsatı sunan iç hukuk yoluna başvuranın, sahip olduğu kanısındadır (Ovidiu Trailescu v. Romanya (kabul edilebilirlik kararı), no. 5666/04 ve 14464/05, §72). Ayrıca, özel bir amaçla kabul edilen ve bu türden şikayetlere çözüm getirmeye elverişli nitelik taşıyan yeni bir yasal düzenlemeye işlerlik kazandırmak ve bu hükmü uygulatma imkanı vermek amacıyla ulusal mahkemelere başvurulmasında yarar bulunmaktadır. (Iambor v. Romanya (no.1), no.64536/01, § 221, 24 Haziran 2008).
32. Bundan dolayı AİHM, Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesi tarafından öngörülen hukuk yolunun erişilebilir olduğu sonucuna varmaktadır. Öte yandan, Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun, başvuranın Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamındaki şikayetini uygun şekilde düzeltmeye elverişli olmadığını ve makul ölçüde başarı imkanı sunmadığını kanıtlar herhangi bir unsura da vakıf değildir. (bkz., bu anlamda, Taron v. Almanya (kabul edilebilirlik kararı), no.53126/07, § 40, 29 Mayıs 2012). Burada, başvuranın ileri sürdüğü üzere iç hukuk yolunun başarı imkanı ve etkinliği konusunda şüphelerin bulunması halinde de öncelikle bu hukuk yolu kullanılmalıdır. (Voisine v. Fransa, no. 27362/95, Komisyonun 14 Ocak 1998 tarihli kararı). Burada, mahkemelerin takdir etmesi gereken bir durum söz konusudur. (Roseiro Bento v. Portekiz (kabul edilebilirlik kararı), no. 29288/02, 30 Kasım 2004 ve Whiteside v. Birleşik Krallık, no. 20357/92, Komisyonun 7 Mart 1994 tarihli kararı).
33. Bununla birlikte AİHM gerektiği takdirde, söz konusu hukuk yolunun etkinliğinin ve CMK 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendine Sözleşmenin gerekleriyle uyumlu ve benzer olan, özellikle düzenlenecek ulusal yargı organlarının yetkisinin yeniden incelenmesi ihtimali konusunda bu sonuçla hiçbir yargıya varılmadığının altını çizmektedir (ibidem, § 45 ve Korenjak v. Slovenya, no. 463/03, § 73, 15 Mayıs 2007).
34. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın CMK 141. maddesinin 1. fıkrasının d) fıkrasına dayanarak ulusal yargı organlarına tazminat talebinde bulunmak için başvurması gerektiği ancak bu yolu kullanmadığı kanısındadır. AİHM, Hükümetin itirazını kabul etmekte ve Sözleşmenin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamında yapılan şikayeti reddetmektedir.
II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
35. Başvuran, yargılamasının makul sürede görülmediğinden şikayet etmektedir. Bu bağlamda Sözleşmenin 6. maddesini ileri sürmektedir. Bu maddenin ilgili bölümleri şu şekildedir:
Herkes medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar (
) konusunda karar verecek olan (
) bir mahkeme tarafından (
) davasının makul bir süre içinde (
) açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
36. Hükümet, başvuranın Adalet Bakanlığına karşı tam yargı davası açmayı ihmal ettiği gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmemesine itiraz etmektedir; zira mahkemelerin en uygun sürede davaları inceleme yükümlülüğü bulunmaktadır.
37. AİHM, geçmişte Türk hukuk sisteminde yargılanabilir kişilere, ceza yargılamalarının uzun sürmesi konusunda başvurabilecekleri, Sözleşmenin 13. maddesi anlamında etkin bir başvuru yolu sunulmadığının saptadığını hatırlatmaktadır (Daneshpayeh v. Türkiye, no 21086/04, §§ 35-38, 16 Temmuz 2009 ve Tendik ve diğerleri v. Türkiye no. 23188/02, § 36, 22 Aralık 2005) Hükümet iddiasını destekleyecek, ulusal yargı organlarının ilgili mevzuatını sunmamaktadır. Dolayısıyla AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
38. AİHM, şikayetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaksız olmadığını ve ayrıca başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni görmediğini kaydetmektedir. Bu nedenle AİHM, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
39. Hükümet, ihtilaf konusu yargılama süresinin makul olmadığının düşünülemeyeceğini ileri sürmekte ayrıca ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu davanın yürütülmesinde gerekli titizliği sergilemedikleri yönünde eleştirilemeyeceğini belirtmektedir.
40. Başvuran, bu iddialara itiraz etmektedir.
41. Dikkate alınacak süre 21 Ocak 2002 tarihinde başvuranın yakalanmasıyla başlamış ve 17 Şubat 2009 tarihinde Yargıtay kararıyla son bulmuştur. Dolayısıyla dava, iki dereceli yargıda yedi yıldan fazla sürmüştür.
42. AİHM, bir dava ile ilgili makul sürenin davanın koşullarına ve Mahkemenin yerleşik içtihadı bağlamında özellikle davanın karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili makamların tutum ve davranışına göre değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bkz. diğer birçok karar arasından, Pélissier ve Sassi v. Fransa (BD), no. 25444/94, § 67, AİHM 1999-II).
43. AİHM, somut olayda konu edilenlere benzer sorunlara ilişkin pek çok davaya bakmış ve Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir (bkz. yukarıda anılan, Pélissier ve Sassi). AİHM, sunulan bütün delilleri değerlendirmiş ve Hükümetin bu davada farklı bir karara varmasına yol açacak hiçbir olgu ve argüman sunmadığı kanaatindedir. Bu konudaki içtihadını göz önünde bulundurarak Mahkeme, ihtilaf konusu sürenin aşırı uzun olduğunu ve makul süre gerekliliğine uygun olmadığını değerlendirmektedir.
44. Bu nedenle, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Başvuran, Sözleşmenin herhangi bir maddesine dayanmaksızın, gözaltında bulunduğu sırası kötü muamelelere maruz kaldığından şikayet etmektedir.
Başvuran 9 Temmuz 2010 tarihli davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkındaki görüşlerinde, Sözleşmenin 3. maddesini ileri sürmekte ve kötü muamele iddialarında ısrar etmektedir. Gözaltında bulunduğu döneme ilişkin sağlık raporlarını da eklemiştir. Başvuranın gözaltının başlangıcında, 21 Ocak 2002 tarihinde tanzim edilen sağlık raporunda, sırtta ekimozlar, kulakta bir ekimoz, yüzde ve burunda sıyrıklar tespit edildiği belirtilmektedir. 24 Ocak 2002 tarihli sağlık raporunda, yüz ve burunda sıyrıklar ve sol kulakta kabuk tespit edildiği belirtilmektedir. 26 Ocak 2002 tarihli sağlık raporunda burunda sıyrık tespit edildiği belirtilmektedir.
46. AİHM öncelikle başvuranın bu şikayeti Mahkeme önünde ilk defa 6 Haziran 2002 tarihinde 30245/02 sayılı başvurusunda sunduğunu kaydetmektedir. 23 Mayıs 2006 tarihli kısmi kararla AİHM, Sözleşmenin 3. maddesi bağlamında yapılan şikayeti çok genel şekilde ifade edildiğinden ve başvuran iddialarını sağlık raporu ya da kötü muamelelere maruz kaldığı koşulların makul açıklaması gibi herhangi bir delil unsuru ya da delil başlangıcıyla desteklemediğinden açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir (Gürceğiz ve diğerleri v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 30245/02, 23 Mayıs 2006).
47. Başvuran, kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak yetkili makamlar önünde şikayette bulunmamıştır. Davası görülürken, 18 Haziran 2002 tarihli duruşma sırasında, bu şikayeti ileri sürmüş olsa bile, (yukarıdaki 7. paragraf), bu davaya ilişkin nihai bir kararın 17 Şubat 2009 tarihinde yani başvuranın Sözleşmenin 3. maddesini ileri sürmesinden ve gözaltında bulunduğu sırada düzenlenen sağlık raporlarını sunmasından altı ayı aşkın bir süre önce verildiğini ortaya koymak gerekmektedir.
48. Her halükarda AİHM bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir. Sağlık raporları, başvuranın gözaltında bulunduğu süre boyunca işkenceye maruz kaldığına dair iddialarının aksini ifade etmektedir. Bu süre boyunca ve bitiminde tanzime dilen sağlık raporlarında yeni yara izlerinden söz edilmemektedir.
49. Dolayısıyla bu şikayet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
IV. İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER HAKKINDA
50. Sözleşmenin 5. maddesinin 4. ve 5. fıkraları bağlamında yapılan şikayetlerin ilk önce Hükümete bildirilmesine rağmen, dosyanın incelenmesinden bu şikayetlerin gereğince dile getirilmediği ortaya konmaktadır.
Aslında başvuran, 5. maddenin 4. fıkrasını esas bakımından dahi ileri sürmemiştir.
Sözleşmenin 5. maddesinin 5. fıkrası hususunda, başvuranın, başvuru formunda bu fıkradan daha sonra söz etmesi durumunda bu husus sadece adil tazmin talebi çerçevesinde dile getirilebilmektedir; başka bir şekilde bu maddeyi ileri sürmek mümkün değildir. Başvuran bu hükmün açıkça ihlal edildiğini, çok genel biçimde ilk kez 14 Ocak 2011 (yani tutuklanmasının son bulmasından altı aydan çok daha sonra) tarihli mektubunda dile getirmiştir.
V. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
51. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyet uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
52. Başvuran, başvuru formunda, maruz kaldığı maddi ve manevi zararın telafisi için 100 000 EUR (yüz bin Avro) talep etmektedir. Ardından, miktar belirtmeden talebini yinelemekte ve bunu Mahkemenin takdirine bırakmaktadır.
53. Hükümet, başvuranın talebinde miktar belirtmediğini fark etmekte ve Mahkeme bir ihlal olduğunu açıkladığı takdirde, bu tek tespit yeterli adil tazmini teşkil edecektir.
54. AİHM, başvuranın iddia ettiği maddi zararı herhangi bir şekilde desteklemediğini tespit etmektedir. Buna karşın, hakkaniyete uygun olarak, başvurana maddi zarar bağlamında 3 000 EUR ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizleri
55. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında yapılan şikayetin kabul edilebilir olduğuna;
2. Oy çokluğuyla, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamında yapılan şikayetin kabul edilemez olduğuna;
3. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
4. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle,
a) Sözleşmenin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvurana kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 3 000 EUR (üç bin Avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşmenin 77 §§ 2. ve 3. maddesi uyarınca 15 Kasım 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy