(AİHS. m. 6, 13, 35, 1 NOLU PROTOKOL) (VAN DER MUSSELE - BELÇİKA DAVASI) (TURABOĞLU USTA V. - TÜRKİYE DAVASI) (BÖLÜKBAŞ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 17737/07)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Sait Demirci / Türkiye Davasında
26 Kasım 2013 tarihinde
Başkan
GuidoRaimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Dragoljub Popovic,
András Sajó,
Neboja Vucinic,
Helen Keller,
Egidijus Kuris, ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölümü) komite olarak, 9 Nisan 2007 tarihinde (2013 tarihinde) yapılan söz konusu başvuru, başvuran tarafından cevap olarak sunulan görüşler ile Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri dikkate alarak aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
Başvuran Sait Demirci, T.C. vatandaşı olup 1943 doğumludur ve İstanbulda ikamet etmektedir. Başvuran, AİHM önünde, İstanbulda görev yapan Avukat A. Şenel tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Başvuran, 29 Ocak 1975 tarihinde, tapu kaydında bulunan kayıtlara dayanarak Gaziosmanpaşada (İstanbul) yer alan bir arsayı A.T.den satın almıştır. Başvuran, arsanın mülkiyetinin Devlet Hazinesi ile A.T arasında kadastro planı üzerinde ihtilaf konusu olduğunu ve kadastro mahkemesi önünde arsanın tamamıyla ilgili olarak, mülkiyetinin tespiti bakımından yargılamanın halen devam ettiğini belirterek resmi senet imzalamıştır.
Yapılan birçok itirazın ardından 23 Mart 1998 tarihli birbirini izleyen bir kararla Gaziosmanpaşa Kadastro Mahkemesi, bilirkişi tayin ettikten ve resen toplanan veya taraflarca sunulan söz konusu taşınmaza ilişkin kadastro planı ile kadastro krokilerinde bulunan birçok belgeyi inceledikten sonra, başvuranın arsasının bir kısmının, 1984 tarihli kadastro revizyonunda belirlenen bölgenin dışında olduğu sonucuna varmıştır. Gaziosmanpaşa Kadastro Mahkemesi, arsanın bu kısmının, 4 179 m2 yüz ölçümümde ve 415 nolu parsel olarak Devlet Hazinesi adına tapuya kaydedilmesine karar vermiştir. Bu kayıt, mirasçı bırakmaksızın ortadan kaybolan diğer üç kişinin parseline ait olmasının sonucudur. Arsanın geri kalan kısmı olarak, 8 271 m2 yüz ölçümünde bir alan ise 126 nolu parsel olarak başvuranın adına kaydedilmiştir.
Başvuran, 9 Ağustos 2004 tarihinde, 415 nolu parselin Devlet Hazinesi adına, maddi değeri dikkate alınmaksızın, tapuya kaydedilmesi gerekçesiyle Gaziosmanpaşa Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır.
Gaziosmanpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi, 30 Aralık 2004 tarihinde, bu davayı reddetmiştir. Söz konusu parsel kaydının, kadastro revizyonunun ardından, resen yapılan bir düzenlemeyle, Kadastro Mahkemesi tarafından parselin Devlet Hazinesi adına kaydedilmesine karar verildiğini tespit ederek, tazminat talebinin kabulünü gerektiren koşulların bulunmadığını değerlendirmiştir.
Yargıtay, 29 Mayıs 2006 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Başvuran tarafından bulunulan karar düzeltme talebi, 16 Ekim 2006 tarihinde reddedilmiştir.
ŞİKAYETLER
Başvuran, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesini ileri sürerek, arsasının bir bölümüne ait, maddi değeri dikkate alınmaksızın, mülkiyet hakkının iptal edilmesinin, mülkiyetlerine saygı gösterilme hakkının ihlali teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu arsayı tapuda bulunan kayıtlara dayanarak satın aldığını ve Devlet Hazinesi lehine olan bütün değişikliklerin, kendisine göre, Türk Medeni Kanununun 1007. maddesi gereğince, tazminat konusu olması gerektiğini savunmaktadır.
Ayrıca başvuran, Sözleşmenin 6 ile 13. maddelerini ileri sürerek, etkin başvuru yollarının bulunmaması ile adli yargılamanın hakkaniyete uygun olmamasından şikayet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuran, arsasının bir bölümünün, kendisine herhangi bir tazminat ödenmeksizin Devlet Hazinesi adına kaydedilmesinden şikayet etmektedir. Ayrıca başvuran, açtığı tazminat davasındaki hukuk yargılamasının hakkaniyete uygun olmaması ile başvuru yolunun bulunmamasından şikayet etmektedir. Başvuran, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi ile Sözleşmenin 6 ve 13. maddelerini ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın bu şikayetini Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında inceleyecektir. Bu hüküm aşağıdaki gibidir:
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Hükümet, başvuran tarafından iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmediğini ve altı aylık süre kuralına riayet edilmediğini ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın altı aylık süre kuralına riayet etmesi veya ulusal başvuru yollarının tüketmesine ilişkin koşulu yerine getirip-getirmediğini tespit etme konusunu somut olayda incelemeye gerek olmadığı kanaatindedir. Aşağıda belirtilen gerekçelerle, her halükarda bu başvuru kabul edilemezdir.
Başvuran, tapu kaydındaki bilgilere güvenerek arsayı satın aldığını savunmaktadır.
Hükümet, başvuranın mülkiyet hakkına itiraz etmektedir. Hükümet, arsanın mülkiyetinin elde edilmesi sırasında başvuranın, Devlet Hazine tarafından kadastro planına karşı yapılan itiraz nedeniyle bu arsanın Kadastro Mahkemesi önünde ihtilaf konusu olduğunu gösteren bir belge imzaladığını ve yargılama sonucunun halen bilinmediğini belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümet, başvuranın arsanın mülkiyet hakkı değişebilecek bir karar tehlikesiyle satın aldığı kanaatindedir.
Ayrıca Hükümet, AİHM içtihadı ilkelerine göre, başvuranın şikayetlerinin dayanaktan yoksun olduklarının tespit edildiğini iddia etmektedir. Aslında, kendisine göre, başvuran, ihtilaflı arsanın tamamı üzerinde mülkiyet hakkından yararlanamaz.
Bu bağlamda AİHM, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin, mülkleri edinme hakkını güvence altına almadığını hatırlatmaktadır (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye, no. 34478/97, § 52, 9 Ocak 2007, Kopecky/Slovakya (BD), no. 44912/98, § 35, AİHM 2004-IX, Van der Mussele/Belçika, 23 Kasım 1983, § 48, Seri A, no.70 ve Slivenko ve diğerleri/Letonya (kabul edilebilirlik kararı) (BD), no.48321/99, § 121, AİHM 2002-II).
Ayrıca AİHM, bir başvuranın Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini, ancak itiraz ettiği kararın bu hüküm bağlamında, mülkleri ile ilgili olduğu takdirde iddia edebileceğini hatırlatmaktadır.
Ayrıca AİHM, mülk kavramının mevcut mülkler ile sınırlı olmadığını ve başvuranın, üzerinde mülkiyet hakkını fiilen kullanabilmeye yönelik makul ve meşru bir beklentiye sahip olduğunu iddia edebileceği alacaklar da dahil olmak üzere tüm mal varlığı değerlerini kapsayabileceğini de hatırlatmaktadır (Hamer/Belçika, no. 21861/03, § 75, AİHM 2007 - V).
Mevcut davada AİHM, başvuranın mülkiyet hakkını etkili olarak kullanabilmeye yönelik meşru bir beklentiye sahip olduğunu iddia edebileceğini dikkate almaktadır.
Bu bağlamda AİHM, bazı koşullarda, mülkiyeti elde etmek için meşru beklentinin, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin korunmasından ayrıca yararlanabileceğini hatırlatmaktadır. Ancak, başvuranca ileri sürülen iddiaların bu bağlamda yerel mahkemeler tarafından kesinlikle reddedilmesi ve iç hukukun yorumlama ile uygulama şekli arasında tartışma konusu olması halinde, meşru beklentinin bulunduğu sonucuna varılmaktadır (anılan, Kopecky, §§ 50 ile 52).
AİHMin incelemeye davet edildiği temel konu, yerel mahkemelerin başvuranın taşınmazlarının tapuya kaydedilmesine yönelik tescil talebini reddederek, başvuranın mülkiyet hakkını ihlal edip-etmediklerini öğrenmekle ilgilidir.
AİHM, başvuranın başvuru yaparak tapu kaydındaki bilgilere güvenerek ve arsayı satın alarak mülkiyet hakkını elde edebileceğini tespit etmektedir. Halbuki 1975 yılında arsanın satın alınması sırasında, Hükümetin sunduğu belgelerden, başvuranın Kadastro Mahkemesi önünde söz konusu arsanın ihtilaflı durumundan haberdar olduğu görülmektedir. Bu nedenle başvuran, arsanın gerçek durumundan haberdar olmadığını ileri süremez ve belirtilen yargılama sonunda verilen mahkeme kararına itiraz etme olasılığını da bulamaz. AİHM, yerel mahkemelerin lehlerine karar verilmesi beklentisinin, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında, meşru beklenti durumu olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Birçok defa AİHM, anlaşıldığı üzere, basit bir beklenti ile yasal hüküm üzerine dayanan ve daha somut nitelikte veya iç hukukta sağlam bir içtihadi temeli olması gereken meşru bir beklentinin arasında bir farklılık bulunduğunu belirtmektedir (anılan, Kopecky, § 52).
Bu bağlamda başvuran, mülkiyet hakkına ilişkin Devlet Hazinesine karşı açılan davayla ilgili yargılama sonucundan şikayet etmektedir. Halbuki söz konusu yargılamalar, mevcut mülk ile ilgili değil ancak başvuranın yalnızca davacı olarak bulunmasıyla ilgilidir (Bk., mutatis mutandis, Glaser/Çek Cumhuriyeti, no. 55179/00, § 54, 14 Şubat 2008).
Kadastro Mahkemesi kararlarında, resen toplanan veya taraflarca sunulan söz konusu mülklere ilişkin kadastro kayıtları, kadastro krokilerinin de bulunduğu birçok belgeyi inceledikten ve teknik bilirkişi tayin edilmesine karar verdikten sonra arsanın bir kısmının hakkı olan şahıslara bırakılmaksızın ortadan kaybolan üçüncü şahıslara ait olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle, Kadastro Mahkemesi arsanın bu kısmının, 23 Mart 1998 tarihli bir kararla 4 179 m2ye tekabül eden 415 nolu parselin Devlet Hazine adına kaydedilmesine karar vermiştir. Arsanın geri kalan kısmı, 8 271 m2 tekabül eden 126 nolu parsel ise başvuranın adına kaydedilmiştir. Dolayısıyla, başvuranın satın aldığı arsanın bütünüyle ilgili olarak, mülkiyet hakkını elde etme koşullarını yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
AİHM, başvuranın özellikle lehine olan her türlü tazminatın ödenmemesi nedeniyle, arsanın Devlet Hazinesi adına kaydedilmesinden şikayet ettiğini tespit etmektedir. Halbuki AİHM, arsanın satın alınması sırasında, başvuranın, söz konusu arsanın ihtilaflı olduğunu belirten bir belge imzaladığını tespit etmektedir. Dolayısıyla AİHM, Kadastro Mahkemesi önündeki yargılama sonucunun bilinmediği ve başvuranın mülkiyet hakkı üzerine etkisi olabilecek gelecek karardan şüphelenmesi gerektiği kanaatindedir. Ayrıca AİHM, ihtilaflı arsanın bir kısmının mirasçı bırakılmaksızın ortadan kaybolan üçüncü şahıslara ait olduğunu Kadastro Mahkemesinin belirttiğini tespit etmektedir. Arsanın bir kısmının Devlet Hazinesi adına kaydedilmesi, keyfi ayrıcalık ile değil Örf ve Adet Hukuku ilkelerinin uygulanması sonucudur.
AİHM, a priori (öncelikle) ulusal mahkemelerin değerlendirmelerine tabi tutulan sorunların ulusal mahkemelerin takdir yetkisine giren konularla ilgili olduğu kanaatindedir. Ulusal mahkemeler, dava koşullarını titizlikle inceledikten ve tarafların iddialarını değerlendirdikten sonra, başvuranın ihtilaflı arsanın mülkiyetinin tamamını elde etmek için söz konusu taşınmazlara sahip olmak amacıyla kesin ve yeterli derecede delil sunmadığı sonucuna varmıştır. Ulusal mahkemelerce gerçekleştirilen olası hak ihlali ile olaylara ilişkin maddi ve hukuki hataları tespit etmekle yetkisinin sınırlı kaldığını hatırlatan AİHM, başvuranın talepleri üzerine ulusal mahkemelerin karar verme sürecinde herhangi bir keyfilik tespit etmemektedir.
Bu değerlendirmeler ışığında AİHM, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında, başvuranın mülkleri kullanmaya devam etmesi ve mülkiyet hakkını iktisap etmesini sağlayabilecek herhangi bir meşru beklentide bulunmasının hukuken mümkün olmadığı sonucuna varmaktadır. Başka bir deyişle, hiçbir ulusal mahkeme 415 nolu parselin mülkiyet hakkını başvurana tanımamıştır. Sonuç olarak başvuranın, belirtilen içtihat anlamında mevcut mülkü bulunmamaktadır (Bk., mutadis mutandis, Usta/Türkiye (kabul edilebilirlik kararı) no. 32212/11, § 44, 27 Kasım 2012, Kadir Gündüz/Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 50253/99, 18 Ekim 2007, Nane ve diğerleri/Türkiye, no. 41192/04, §§ 25-28, 24 Kasım 2009, ve Bölükbaş ve diğerleri/Türkiye, no. 29799/02, § 26, 9 Şubat 2010).
Dolayısıyla, ilgili başvuruların yapılması üzerine, ulusal mahkeme kararlarının, başvuranın mülklerinden yararlanmasında bir müdahale teşkil etmemiştir. Sonuç olarak başvuranın bu şikayeti, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası bağlamında, Sözleşme hükümleriyle uyumlu değildir ve Sözleşmenin 35. maddesinin 4. fıkrasına uygun olarak reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, AİHM, Oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy