(AİHS m. 1, 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (647 S. K. m. 6) (2709 S. K. m. 125) (SONKAYA - TÜRKİYE DAVASI) (NURGÜL DOĞAN - TÜRKİYE DAVASI) (MECAİL ÖZEL - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (ESEN - TÜRKİYE DAVASI) (DÖNMÜŞ VE KAPLAN - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (AY - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (PELİN ERDA VD - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 2858/07)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
23 Kasım 2010
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (2858/07) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Ciğerhun Önerin (başvuran) 30 Kasım 2006 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından BS. Çetinkaya tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1989 doğumlu olup, İzmirde ikamet etmektedir.
A. Başvuranın yakalanması
Başvuran söylediğine göre, olayların meydana geldiği dönemde, defalarca gözaltına alınmıştır. Başvuran, özellikle 7 Ekim 2001 tarihinde henüz on iki yaşındayken İzmir Narlıdere polisi tarafından bir kez daha gözaltına alınmıştır.
İzmir Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine, Adli Tıp Kurumu İzmir Şube Müdürlüğü tarafından 10 Ekim 2001 tarihinde düzenlenen raporda, başvuranın sağ uyluğunun dış kısmı üzerinde yeşil renkli bir ekimoz ve sağ gözünün kenarında bir hiperemi tespit edildiği belirtilmiştir. Doktor, başvurana bir gün iş göremezlik raporu vermiştir.
B. Gözaltından sorumlu polisler hakkında suç duyurusu ve ceza soruşturması
10 Ekim 2001 tarihinde, başvuranın annesi, oğlunun 5 ve 7 Ekim 2001 tarihlerinde gözaltına alınmasından sorumlu polis memurları hakkında kötü muamele uyguladıkları gerekçesiyle başvuran adına suç duyurusunda bulunmuştur. Bu suç duyurusunda başvuranın annesi, oğlunun polisler tarafından 5 Ekim 2001 günü saat 10:30 sıralarında okulda yakalandığını belirtmiştir. Başvuranın annesi, oğlunun gözaltı sırasında dövüldüğünü ve karakola geldiğinde serbest bırakıldığını, 7 Ekim 2001 tarihinde oğlunun pazar yerinde arkadaşlarıyla dolaşırken bir kez daha yakalandığını, polislerin ona hakaret ettiğini ve elleriyle boğazını sıktığını ileri sürmüştür. Karakolda, polisler onu saçlarından tutarak havaya kaldırmışlardır. Başvuranın annesi ayrıca, oğlunun bu muameleden sonra çocuk psikiyatrisi merkezinde muayene edilmesini istemiştir. Son olarak başvuranın annesi, kendisi bizzat tecavüz gerekçesiyle bir polis hakkında suç duyurusunda bulunduğu için polislerin misilleme yaparak oğluna böyle davrandıklarını iddia etmiştir.
18 Ekim 2001 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın polis memuru M.B. ve E.C.yi iddia edilen kötü muamelenin faili olarak tespit etmediğini kaydetmiştir.
19 Ekim 2001 tarihinde, İzmir Savcılığı 10 Ekim 2001 tarihli tıbbi rapora dayanarak, kötü muamele uyguladığı gerekçesiyle polis memuru M.B. hakkında ceza davası açmıştır.
22 Kasım 2001 tarihinde, polis memuru M.B. meslektaşları tarafından dinlenmiştir. M.B., başvuranın kendisini sözkonusu muamelenin faili olarak tespit etmediğini belirterek, hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
30 Ocak 2002 ve 14 Şubat 2002 tarihlerinde, başvuranın annesi polis tarafından dinlenmiştir. Başvuranın annesi ifadesinde, polis memuru M.Z. hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirtmiştir.
14 Şubat 2002 tarihinde, başvuran, avukatının eşliğinde polise ifade vermiştir. Başvuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialarını yinelemiştir.
Başvuran, 14 Şubat 2002 tarihli kimlik tespit tutanağında yer alan bir ifadesinde, polis memuru M.B.nin kendisine kötü muamele uygulayan kişi olmadığını belirtmiştir. Başvuran, polis memurları M.Z. ve K.Y.yi pazar yerinde kendisini yakalayan ve kötü muamele uygulayan kişiler olarak tespit etmiştir.
Polis memuru M.Z.nin başvurana kötü muamele uygulayan kişi olarak tespit edilmesinden sonra, 5 Mart 2002 tarihinde, emniyet müdürlüğü dosyayı Cumhuriyet savcısına sevk ederek, ilgili şahıs hakkında bir ceza davası açılmasını istemiştir.
11 Mart 2002 tarihinde, meslektaşları tarafından dinlenen M.Z., hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve 7 Ekim 2001 tarihinde başvuranı yakaladığını inkar etmiştir.
Yine 11 Mart 2002 tarihinde, meslektaşları tarafından dinlenen polis memuru K.Y., 7 Ekim 2001 tarihinde M.Z.nin ekip arkadaşı olduğunu doğrulamış, buna karşın, o gün başvuranı gözaltına aldığını reddetmiştir.
22 Mart 2002 tarihinde, meslektaşları tarafından dinlenen polis memuru İ.E., başvuranın birçok defa hırsızlık gerekçesiyle yakalandığını belirtmiş ve olayların ilgili şahıs tarafından anlatılan versiyonunu reddetmiştir.
Aynı gün, iki meslektaşı tarafından dinlenen polis memuru İ.K., hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
19 Mart 2002 tarihinde, İzmir Ceza Mahkemesi, polis memuru M.B.nin beraatına karar vermiş ve savcılıktan başvuranın iddiaları ile ilgili ceza soruşturmasına devam edilmesini istemiştir.
16 Nisan 2002 tarihli tutanakta, avukatı eşliğinde başvuranın, polis memuru M.Z.ye kendisine vurmasını söyleyen ve daha sonra oradan gitmesine göz yuman kişi olarak polis memuru G.Öyü tespit ettiği belirtilmiştir.
28 Mayıs 2002 tarihinde, başvuranın talebi üzerine İzmir Tabipler Odası bir tıbbi rapor düzenlemiştir. Bu raporda, başvuranın: birçok defa gözaltına alındığını; 7 Ekim 2001 tarihinde de diğer birkaç çocukla birlikte gözaltına alındığını; ailesinin yakalandığından haberdar edilmediğini; gözaltı sırasında polislerin kendisini dövdüğünü, hakaret ettiğini, tokatladığını ve saçından tutarak havaya kaldırdığını, kendisine yumruk, tekme ve dirsekle vurduklarını, diğer çocuklara bu piç ile gezmeyin dediklerini; doktor muayenesinden geçirilmeden serbest bırakıldığını; 10 Ekim 2001 tarihinde, doktor B.P. tarafından muayene edildiğini söylediği belirtilmiştir.
Bu ifadelere eklenen farklı raporlar arasında: 11 Ekim 2001 tarihinde, profesör doktor V.L. tarafından düzenlenen ve başvuranın vücudunda, diğerleri arasında, verteks yakınında 1 cm uzunluğunda eski bir yara bulunduğu, ilgili şahısın lomber bölgede ağrı hissettiği, aynı bölgede 1 cm boyunda dört eski yara ile 1cm x 2 mm boyutunda hala açık vaziyette bir yara fark edildiği belirtilen ortopedik tıbbi rapor; 11 Ekim 2001 tarihinde doktor E.T. tarafından düzenlenen ve başvuranın vücudunda, sağ gözünde bir hiperemi ve kornea epitelinde belirgin bir erozyon tespit edildiğini belirten oftamolojik tıbbi rapor; 8 Nisan 2002 tarihinde İzmir Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Merkezi tarafından düzenlenen ve başvuranın tıbbi ve psikiyatrik tedavi gördüğünü belirten psikiyatrik rapor ve bir de Tabipler Odasının başvuranın gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığı sonucuna vardığı rapor yer almıştır.
10 Haziran 2002 tarihinde, iki meslektaşı tarafından dinlenen polis memuru G.Ö., hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve başvuranın fotoğrafa bakarak kendisini nasıl tespit edebildiğini anlamakta zorluk çektiğini ifade etmiştir.
13 Ağustos 2002 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen polis memuru K.Y., hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve polis memuru G.Ö.nün başvurana vurması için bir emir vermediğini belirtmiştir.
13 Ağustos 2002 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen polis memuru M.Z., hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve başvuranı yakaladığını ve gözaltına aldığını inkar etmiştir. M.Z., polis memuru G.Ö.nün başvurana vurması için bir emir vermediğini belirtmiştir.
15 Ağustos 2002 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen başvuran, ifadesinde: olay günü iki sivil polisin kendisini yakaladığını; fotoğraflarından bu iki polisi tespit ettiğini; karakolda, polis memuru M.Z.nin kendisine hakaret ederek dövdüğünü ve saçlarını çektiğini; buna karşın, polis memuru K.Y.nin kendisine hiçbir saldırıda bulunmadığını; daha sonra M.Z.nin, kendisini, döv ve serbest bırak diyen polis memuru G.Ö.nün yanına götürdüğünü; bunun üzerine de polis memuru M.Z.nin kendisini dövdüğünü ileri sürmüştür.
19 Ağustos 2002 tarihinde, İzmir Cumhuriyet Savcısı polis memuru K.Y. hakkında takipsizlik kararı vermiştir.
C. Polisler hakkında yürütülen idari soruşturma
11 Eylül 2002 tarihli soruşturma raporunda, diğerleri arasında, Polis Disiplin Kurulu tarafından (10 Ekim 2001 tarihli tıbbi rapor üzerine) yürütülen idari soruşturma sonrasında, polis memurları G.Ö. ve M.Z. hakkında disiplin cezası kararı alınmasına gerek görülmediği belirtilmiştir.
4 Ekim 2002 tarihinde, İzmir Emniyet Müdürlüğü başvuranın yakalanmasıyla ilgili İzmir Valiliğine bir rapor göndermiştir. Bu raporda, polis memurları G.Ö. ve M.Z.ye atılı suçlarla ilgili olarak 11 Eylül 2002 tarihinde düzenlenen Polis Disiplin Kurulu raporuna göre, başvuranın ancak olaydan üç gün sonra tıbbi rapor aldığı, karakolun gözaltı kayıtlarında başvuranın gözaltına alınması ile ilgili bir iz bulunmadığı ve ilgili şahısın iddialarının inandırıcı kanıtlara dayanmadığı belirtilmiştir. 4 Ekim 2002 tarihli raporda, polisler hakkında disiplin cezası kararı verilmesine gerek olmadığı sonucuna varılmıştır. Raporda ayrıca, polisler hakkında açılan ceza davasının halen İzmir Ceza Mahkemesi önünde görülmeye devam ettiği belirtilmiştir.
D. Gözaltından sorumlu polisler hakkında açılan ceza davası
Bu zaman zarfında, İzmir Savcılığı 19 Ağustos 2002 tarihli iddianame ile başvuranın gözaltına alınmasından sorumlu polis memurları M.Z. ve G.Ö. hakkında kötü muamele uyguladıkları gerekçesiyle bir ceza davası açmıştır. Savcılık, M.Z. ve K.Y.nin başvuranı polis karakoluna getirdiğini, kendisine hakaret ettikten sonra terörle mücadele şubesi polislerinden G.Ö.nün yanına götürdüğünü, G.Ö.nün başvuranı dövdükten sonra serbest bıraktığını eklemiştir; savcılık ayrıca, polis memuru M.Z.nin başvurana vurduğunu ve düzenlenen tıbbi raporda başvurana bir gün iş göremezlik belgesi verildiğini belirtmiştir.
21 Kasım 2002 tarihli duruşmada, mahkeme tarafından dinlenen polis memurları M.Z. ve G.Ö., haklarındaki suçlamaları reddetmiştir. Başvuran ise, bu duruşmadaki ifadesinde: olay günü arkadaşlarıyla pazar yerinde dolaşırlarken M.Z.nin kendilerine orada ne yaptıklarını sorduğunu; bu polise ismini verdiğini; polisin onunla alay ettiğini ve herkesi polis karakoluna götürdüğünü; karakolda, kendisini saçından çektiğini, daha sonra polis memuru G.Ö.nün M.Z.ye kendisini dövmesini ve sonra bırakmasını söylediğini; bunun üzerine M.Z.nin kendisini dövdüğünü belirtmiştir.
Aynı duruşma sırasında, mahkeme ayrıca başvuranın annesini dinlemiştir. Başvuranın annesi, oğlunun eve kanlar içinde ve bir gözü kızarmış vaziyette girdiğini ifade etmiştir.
25 Şubat 2003 tarihli duruşmada, mahkeme polis memuru İ.E.yi tanık olarak dinlemiştir. İ.E. ifadesinde, başvuranı emniyet müdürlüğü terörle mücadele şubesi bürosunda görmediğini belirtmiştir.
Aynı duruşmada, mahkeme T.K.yi dinlemiştir. T.K. ifadesinde: başvuran yakalandığında onun yanında olduğunu; başka bir polisle birlikte gelen polis memuru M.Z.nin onlara pazar yerinde ne yaptıklarını sorduğunu; aynı polisin başvurana adını sorduğunu, başvuranın söylemek istemediğini; bunun üzerine polis memurunun herkesi gözaltına aldığını; karakolda, polis memurunun başvurana bir kez daha adını sorduğunu; başvuranın yine söylemeyi reddettiğini ve polis memurunun ona iki tokat attığını; tekrar aynı soruyu sorduğunu, ancak cevap alamadığını; bunun üzerine birkaç tokat daha attığını belirtmiştir. T.K. ifadesinde, buna ek olarak polis memuru G.Ö.nün polis memuru M.Z.nin yanında olmadığını, M.Z.ye başvuranı dövmesini ve sonra da serbest bırakmasını söylediğini duymadığını belirtmiştir. T.K. ayrıca, başvuranın ayrı bir odaya götürüldüğünü söylemiştir.
Yine aynı duruşmada, mahkeme tarafından dinlenen Y.B. ifadesinde: dört kişi pazar yerinde beklediklerini; polis memuru M.Z. ve bir başka polisin kendilerine yaklaşarak adlarını sorduğunu; başvuranın kendi adını söylemeyi reddettiğini; bunun üzerine polislerin herkesi gözaltına aldığını; polis karakolunda, M.Z.nin başvurana adını bir kez daha sorduğunu; başvuranın yine reddetmesi üzerine M.Z.nin ona bir tokat attığını ve sonra bir daha adını sorduğunu, ancak sonuç alamadığını ve tekrar tokatladığını; farklı odalara götürüldüklerini ve başvuranın dövüldüğünü söylediğini belirtmiştir.
29 Nisan 2003 tarihinde, mahkeme yalnızca İzmir Cumhuriyet Savcısı, M.Z. ve G.Ö.nün hazır bulunduğu duruşmada tanık K.Y.yi dinlemiştir. Tanık K.Y. ifadesinde: olay günü M.Z. ile birlikte bulunduklarını; başvuranın birçok hırsızlık olayına karıştığı için polisler tarafından iyi tanındığını; olay tarihinde, başvuranın gözaltına alınmadığını; buna karşın, daha önce de başvuran gibi şahıslarla polisler arasında bazı mukavemetler yaşandığını belirtmiştir.
6 Mayıs 2003 tarihli duruşmada, mahkeme yalnızca İzmir Cumhuriyet Savcısının huzurunda tanık F.A.yı dinlemiştir. Tanık ifadesinde: başvuran ve diğer kişilerle pazar yerinde beklediğini; polis memuru M.Z.nin onlara doğru gelerek kimliklerini sorduğunu; başvuranın kimliğinin yanında olmadığını; bunun üzerine bu polisin başvurana: « Orospu çocuğu, üzerinde niçin kimlik taşımıyorsun? » diyerek hakaret ettiğini; başvuranın kendisi hakkında Cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunacağını söylediğini; bunun üzerine polis memurunun herkesi gözaltına aldığını; polis karakolunda, M.Z. ve G.Ö.nün başvuranı ayrı bir odaya götürdüklerini; başvuranın oradan hırpalanmış bir vaziyette çıktığını belirtmiştir.
26 Haziran 2003 tarihli duruşmada ceza mahkemesi, tanık F.A. ve tanık K.Y.nin daha önceki duruşmalarda dinlendiğini hatırlattıktan sonra, başvuranın « müdahil taraf » oluşturmasını kabul etmiştir. Öte yandan, mahkeme, tazminat verilmesi için başvuran ile diğer sanıkların mali ve sosyal durumlarının İzmir Cumhuriyet Savcısı tarafından incelenmesini istemiştir.
22 Ekim 2003 tarihli kararında mahkeme, olayları şöyle anlatmıştır: 7 Ekim 2001 tarihinde, polis memuru M.Z., başvurandan kimliğini göstermesini istemiş, fakat sonuç alamamıştır; bunun üzerine başvuranı ve yanındaki F.A., T.K. ve Y.B.yi gözaltına almıştır; karakolda, polis memuru M.Z. başvurana iki tokat atmıştır; daha sonra G.Ö.ye bu çocukla ne yapacaklarını sormuştur; G.Ö. polis memuru M.Z.ye dövdükten sonra onu serbest bırakmasını söylemiştir; bunun üzerine M.Z. başvuranı başka bir odaya götürerek dövmüş ve sonra serbest bırakmıştır.
İzmir Ceza Mahkemesi, polis memuru G.Ö. hakkında beraat kararı verirken, polis memuru M.Z.yi üç yıl hapis cezasına mahkûm etmiş, daha sonra hafifletici nedenlerle cezayı 4 745 000 eski Türk Lirası para cezasına çevirmiş ve M.Z.nin duruşmalardaki örnek davranışından dolayı ceza infazının ertelemesine karar vermiştir. Başvuranın tazminat talebini kabul eden mahkeme, ayrıca, M.Z.nin başvurana 100.000.000 eski Türk Lirası tazminat ödemesine hükmetmiştir.
M.Z.nin temyiz başvurusu üzerine, Yargıtay, 6 Haziran 2006 tarihli kararında temyiz edilen kararın polis memuru G.Ö. le ilgili olan bölümünü onamış ve yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu ile yeni Ceza Muhakemeleri Kanununu dikkate alarak, M.Z. ile ilgili olan bölümünü bozmuştur.
Ceza mahkemesi, 8 Ağustos 2006 tarihli kararında M.Z. hakkında zorla getirme emri çıkarılmasına hükmetmiştir.
5 Aralık 2006 tarihli duruşmada mahkeme, polis memuru M.Z.nin 17 Ocak 2007 tarihli duruşma için mahkemeye çağırılmasına karar vermiştir.
17 Ocak 2007 tarihli duruşmada mahkeme, Akhisar Ceza Mahkemesine gönderilen celbin hala geri gelmediğini tespit etmiştir. Mahkeme isteğini tekrarlamıştır.
18 Ocak 2007 tarihinde, mahkeme, M.Z. hakkında kolluk gücü ile zorla getirme emri çıkarılmasına hükmetmiştir.
31 Ocak 2007 tarihli duruşmada, M.Z. daha önceki ifadelerini tekrarlamış ve mahkemenin temyiz kararına uymasını istemiştir.
22 Mart 2007 tarihli duruşmada, başvuranın avukatı, M.Z. için hem ceza mahkûmiyeti ve hem de tazminat ödeme mahkûmiyeti istemiştir.
Ceza mahkemesi, 11 Nisan 2007 tarihli kararında M.Z.yi üç yıl hapis cezasına mahkûm etmiş ve üç ay süreyle kamu görevinden uzaklaştırılmasına karar vermiştir; daha sonra hafifletici nedenler ve sanığın duruşmalardaki örnek davranışından dolayı hapis cezasını iki yıl on beş gün ve kamu görevinden uzaklaştırma cezasını da iki ay on beş güne indirmiştir. Mahkeme, hapis cezasını 300 TL para cezasına çevirmiş, ancak kamu görevinden uzaklaştırma cezasını iki ay on beş gün olarak bırakmıştır. Mahkeme, 647 sayılı Kanunun 6. maddesine dayanarak ceza infazının ertelenmesine hükmetmiştir. Başvuranın tazminat talebini kabul eden mahkeme, ayrıca, polis memurunun başvurana 100 TL tazminat ödemesine karar vermiştir.
26 Mayıs 2008 tarihli kararında Yargıtay, başvuranın davasının yeni Türk Ceza Kanunu ışığında bir kez daha incelenmesinin uygun olacağı gerekçesiyle, 11 Nisan 2007 tarihli kararı bozmuştur.
8 Ekim 2008 tarihli duruşmada, polis memuru M.Z., suçtan kaynaklanan tüm zararı başvurana tazmin etmeye hazır olduğunu ifade etmiştir.
Ceza mahkemesi, 6 Kasım 2008 tarihli kararında polis memuru M.Z.yi üç yıl hapis cezasına mahkûm etmiş ve üç ay süreyle kamu görevinden uzaklaştırılmasına karar vermiştir; daha sonra hafifletici nedenler ve sanığın duruşmalardaki örnek davranışından dolayı hapis cezasını iki yıl on beş güne ve kamu görevinden uzaklaştırma cezasını da iki ay on beş güne indirmiştir. Mahkeme, hapis cezasını 300 TL para cezasına çevirmiş, ancak kamu görevinden uzaklaştırma cezasını iki ay on beş gün olarak bırakmıştır. Mahkeme, 647 sayılı Kanunun 6. maddesine dayanarak ceza infazının ertelenmesine hükmetmiştir. Başvuranın tazminat talebini kabul eden mahkeme, ayrıca, polis memurunun başvurana 100 TL tazminat ödemesine karar vermiştir.
Dava, Yargıtay önünde görülmeye devam etmektedir.
E. Devlete karşı açılan tazminat davası
Bu arada, 4 Ekim 2002 tarihinde, başvuranın annesi avukatı eşliğinde oğlu adına İzmir Valiliğine gitmiş ve T.C. Anayasasının 125. maddesine dayanarak, başvuranın 7 Ekim 2001 tarihinde gözaltına alındığı sırada maruz kaldığı kötü muamele nedeniyle tazminat talebinde bulunmuştur.
14 Ekim 2002 tarihinde, Polis Disiplin Kurulunun 11 Eylül 2002 tarihli raporunda başvuranın gözaltına alındığına ve iddia edilen kötü muameleye maruz kaldığına dair hiçbir iz bulunmadığı sonucuna varmasını gerekçe gösteren İzmir Valisi, bu tazminat talebini reddetmiştir.
22 Mayıs 2003 tarihinde, başvuranın avukatı müvekkilinin gözaltı sırasında kötü muamele uygulandığı gerekçesiyle İzmir İdare Mahkemesi (idare mahkemesi) önünde tazminat davası açmıştır. Avukat, maddi tazminat olarak yirmi milyar eski Türk Lirası ve manevi tazminat olarak otuz milyar eski Türk Lirası talep etmiştir. Avukat ayrıca, müvekkilinin mali durumu nedeniyle adli yardım talebinde bulunmuştur.
28 Mayıs 2003 tarihinde idare mahkemesi, Ceza Muhakemeleri Kanununun 465. maddesine dayanarak, başvuranın adli yardım talebini reddetmiştir.
Başvuranın annesi, 30 Mayıs 2003 tarihinde mahkemeye bir yoksulluk belgesi sunmuştur.
3 Haziran 2003 tarihinde idare mahkemesi, avukatı aracılığı ile başvurandan, açılan davanın incelenmesi için yargılama masraf ve giderlerine tekabül eden 678 350 000 eski Türk Lirası (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 411 Euro) ve posta masraflarına tekabül eden 30.000.000 eski Türk Lirası (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 18 Euro) tutarlarını, kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren otuz gün içerisinde ödemesini istemiştir.
18 Temmuz 2003 tarihinde idare mahkemesi, başvurana, otuz gün içerisinde bu tutarların ödenmesi gerektiğini, aksi takdirde, açılan tazminat davasının reddedileceğini bildiren bir ihtarname göndermiştir.
Başvuran, talep edilen tutarları ödememiştir.
İdare mahkemesi, başvurana 24 Ekim 2003 tarihinde tebliğ edilen 24 Eylül 2003 tarihli kararında, tazminat davasının incelenmesi için başvurandan istenen yargılama masraf ve giderlerinin ödenmediğini tespit etmiş ve bu nedenle davayı reddetmiştir.
F. Tazminat davasının yenilenmesi talebi
Öte yandan, başvuran, 24 Eylül 2003 tarihinde AİHMne bir başvuru dilekçesi sunmuştur. 20 Mayıs 2008 tarihli kararında AİHM, yargılama sırasında adli yardım talebinin reddedilmesi ve bu ret kararı ile ilgili şahısın davasının yargı önünde görülme imkanından yoksun bırakılması nedeniyle AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
28 Temmuz 2008 tarihinde başvuran, AİHMnin kararına dayanarak, İzmir İdare Mahkemesi önünde açılan tazminat davasının yenilenmesi talebinde bulunmuştur.
İdare mahkemesi, 15 Aralık 2008 tarihli tebligatında, başvuru ve eklerini gerektiği gibi ikişer nüsha yerine birer nüsha halinde takdim ettiği gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir.
30 Aralık 2008 tarihinde, başvuran talebini yinelemiştir. İzmir İdare Mahkemesi ilgili şahısın davasını tekrar incelemiştir.
İzmir İdare Mahkemesi, 4 Mart 2009 tarihli kararında başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme, her ne kadar yetkili merci 14 Ekim 2002 tarihli valilik kararının başvurana tebliğ edildiğini kanıtlayamasa da, başvuranın, zımni de olsa, ret kararından sonra öngörülen altmış günlük süre içerisinde ve her halükarda en geç 31 Ocak 2003 tarihinde, idare mahkemesi önünde dava açabileceğini; buna rağmen ilgili şahısın ancak 22 Mayıs 2003 tarihinde dava açtığını tespit etmiştir.
6 Mayıs 2009 tarihinde, idare mahkemesinde dava açmak için gerekli resmi kuralları yerine getirdiğini savunan başvuran, 4 Mart 2009 tarihli kararı Danıştay önünde temyize götürmüştür.
Dosyada bu yargılama ile ilgili yeni bir bilgi bulunmamaktadır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olmakta ve AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu sava itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmekte ve bu iddiasını iki ayrı başlık altında dile getirmektedir. Hükümet, ilk olarak başvuranın tazminat elde etmek üzere Devlete ya da güvenlik güçlerine karşı iç hukukta öngörülen idari ve hukuk yollarını kullanmadığını ileri sürmektedir. Özellikle, idari itiraz yolu ile ilgili olarak Hükümet, ilgili şahısın yaptığı başvurunun, yargılama masraf ve giderleri ödenmediği gerekçesiyle mahkeme tarafından reddedildiğini hatırlatmaktadır. İkinci olarak Hükümet, İzmir Ceza Mahkemesi önünde açılan davanın halen Yargıtay önünde görülmeye devam ettiğini kaydetmektedir.
Başvuran, bu konularda yorum yapmamaktadır.
Hükümetin tazminat elde etmek üzere iç hukukta öngörülen idari ve hukuk yollarının kullanılmadığına dayalı itirazı ile ilgili olarak AİHM, öncelikle başvuranın gözaltı sırasında polislerin kötü muamelesine maruz kaldığından şikayetçi olduğunu not etmektedir. Bu bağlamda, AİHM, daha önce mevcut davaya benzer durumlarda böyle itirazları reddettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Sonkaya davası, no 11261/03, prg. 21, 12 Şubat 2008, Türkiye aleyhine Nurgül Doğan davası, no 72194/01, prg. 25, 8 Temmuz 2008 ve Türkiye aleyhine Mecail Özel davası, no 16816/03, prg. 31, 14 Nisan 2009). Mevcut davayı inceleyen AİHM, Hükümetin farklı bir sonuca varmayı gerektirecek inandırıcı herhangi bir olgu ya da argüman sunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu itirazını reddetmek uygun olacaktır.
Daha sonra, Hükümetin diğer itirazı ile ilgili olarak AİHM, polisler hakkında açılan ceza davasının ulusal mahkemeler önünde görülmeye devam ettiğini tespit etmektedir. İtirazın bu bölümünün AİHSnin 3 ve 13. maddeleri kapsamında dile getirilen ceza davasının etkinliği ile ilgili olduğu kadar başvuranın dile getirdiği şikayetlerin özüyle de yakından bağlantılı olması dolayısıyla AİHM, bunun esasla birleştirilmesine hükmetmektedir (Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 104, ve Türkiye aleyhine Salman davası (GC), no 21986/93, prg. 81-88, CEDH 2000-VII; bakınız ayrıca aşağıdaki ilgili paragraf ).
AİHM, şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Kötü muamele iddiaları hakkında Başvuran, iddialarını yinelemektedir.
Hükümet, başvuranın Adli Tıp Kurumu İzmir Şube Müdürlüğüne götürüldüğünü, orada düzenlenen tıbbi rapora göre, sağ uyluğunun dış kısmında bir ekimoz ve sağ gözünün kenarında bir hiperemi tespit edildiğini ve başvurana bir gün iş göremezlik raporu verildiğini belirtmektedir. İtalya aleyhine Labita (GC) (no 26772/95, prg. 131-132, CEDH 2000-IV) davasına atıfta bulunan Hükümet, bir kötü muamelenin 3. madde kapsamına girmesi için asgari bir şiddet seviyesine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Hükümete göre, başvuranın iddiaları dava dosyasına eklenen tıbbi raporlar tarafından desteklenmemektedir. Hükümet, bu raporun, iddia edilen kötü muamelenin gerçekten başvurana uygulandığını her türlü makul şüpheden uzak bir şekilde kanıtlamadığını savunmaktadır.
Daha sonra İspanya aleyhine Martinez Sala ve diğerleri davası (no 58438/00, prg. 145, 2 Kasım 2004) kararını hatırlatan Hükümet, mevcut davada başvuran ile annesinin verdiği ifadelerin tutarlı olmadığını savunmaktadır. Hükümet, başvuranın annesinin 30 Ocak 2002 tarihli ifadesinde, M.B.yi tanımadığını iddia ettiğini ve oğlunun Cumhuriyet savcısı önünde verdiği ifadede kendisine şiddet uygulayan kişileri iyi teşhis edemediğini söylediğini belirtmektedir. Hükümet, başvuranın annesinin M.B.nin oğluna şiddet uygulamadığını beyan ettiğini ve daha sonra, 14 Şubat 2002 tarihli ifadesinde oğlunun M.Z.yi teşhis ettiğini belirttiğini eklemektedir. Hükümet, G.Ö.nün bir fotoğraf yardımıyla teşhis edildiğini, ilgili şahısın terörle mücadele şubesinin başka bir biriminde görev yaptığını ve mevcut davaya bulaşmadığını ileri sürmektedir.
Son olarak Hükümet, başvuranın daha önce 1 Ekim 2001 tarihinde hırsızlık yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındığını hatırlatmakta ve daha sonra 7 Ekim 2001 tarihinde bir kez daha gözaltına alındığını ve annesinin ancak üç gün sonra yani 10 Ekim 2001 tarihinde suç duyurusunda bulunduğunu not etmektedir.
AİHM, öncelikle, AİHSnin kesin bir şekilde işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı ceza ve muameleleri, mağdurun davranışları ne olursa olsun, yasakladığını hatırlamaktadır (Birleşik Krallık aleyhine İrlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 163, seri A no 25).
AİHM ayrıca, içtihadına göre, bir kötü muamelenin 3. madde kapsamına girebilmesi için, asgari bir şiddet seviyesine ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi özü itibarıyla göreceli olup, özellikle muamelenin süresine, fiziksel ve ruhsal etkilerine, bazen de mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi unsurlara bağlıdır (Birleşik Krallık aleyhine A. davası, 23 Eylül 1998, prg. 20, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VI, Birleşik Krallık aleyhine Costello-Roberts davası, 25 Mart 1993, prg. 30, seri A no 247-C, ve Okkalı, ilgili bölüm, prg. 70).
Mevcut davada, AİHM başvuranın on iki yaşında olmasına rağmen gözaltına alındığını not etmekte ve 10 Ekim 2001 tarihli tıbbi rapora göre, başvuranın sağ uyluğunun dış kısmında açık yeşil renkli bir ekimoz ve sağ gözünün kenarında bir hiperemi tespit edildiğini ve doktorun kendisine bir günlük iş göremezlik raporu verdiğini kaydetmektedir. AİHM, bu rapora bakıldığında, başvuranın maruz kaldığı kötü muamelenin 3. madde kapsamına girebilmesi için gerekli asgari şiddet düzeyine ulaştığı kanaatine varmaktadır.
AİHM daha sonra, « bir kimsenin gözaltına alındığı sırada sağlıklı iken serbest bırakıldığında yaralı olduğu tespit edilmesi durumunda, mağdurun yaralarına inandırıcı bir açıklama getirme yükümlülüğünün Devlete ait olduğunu ve aksi takdirde AİHSnin 3. maddesinin uygulanacağını » bir kez daha hatırlatmaktadır (Fransa aleyhine Tomasi davası, 27 Ağustos 1992, prg. 108-111, seri A no 241-A, Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), no 25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V ve Rusya aleyhine Menecheva davası, no 59261/00, prg. 52, CEDH 2006-III).
AİHM, tarafların mevcut davada sunduğu belge ve argümanlara baktığında, başvuranın basit bir kimlik kontrolü için yakalandığını gözlemlemektedir. AİHM, başvurana uygulanan gözaltının ilgili polis karakolunun gözaltı kayıtlarında bulunmamasını üzüntüyle karşılamaktadır. AİHM, ayrıca gözaltının ne başında ve ne de sonunda başvuranın doktor muayenesinden geçirilmediğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, başvuran, gözaltının sona erdiği tarihten üç gün sonra Cumhuriyet savcısının isteği üzerine Adli Tıp Kurumu tarafından muayene edilmiştir. Bu tespitler ışığında ve başvuranın gözaltına alınma şeklinde ulusal makamların ihmali olduğu hususunda Hükümetin makul bir açıklama yapmaması nedeniyle AİHM, başvuranın vücudunda tespit edilen lezyonların müsebbibinin, İzmir Narlıdere Polis Karakolunda 7 Ekim 2001 tarihinde gerçekleşen gözaltı sırasında görev yapan polisler olduğu kanaatine varmaktadır.
AİHM, daha sonra polisler hakkında açılan ceza davasının halen ulusal mahkemeler önünde devam ettiğini not etmektedir. Bu bağlamda, AİHSnin 3. maddesi bakımından, Devletin zayıf durumda olan ve polis memurlarının elinde veya cezaevinde tutuklu bulunan herkesi koruma yükümlülüğünü hatırlatan AİHM, Devletin ne kötü muamele mağdurları tarafından dava edilen muhtemel sorumluların yasalara uygun bir şekilde beraat etmiş olduklarını (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Esen davası, no 29484/95, prg. 28, 22 Temmuz 2003 ve Türkiye aleyhine Dönmüş ve Kaplan davası, no 9908/03, prg. 48, 31 Ocak 2008) ve ne de örneğin terörle veya organize suçlarla mücadeleye bağlı zorlukları (Türkiye aleyhine Aksoy davası, 18 Aralık 1996, prg. 62, Derleme 1996-VI) meşru bir şekilde ileri süremeyeceğini kaydetmektedir.
Kötü muamelenin şiddet düzeyi ile ilgili olarak AİHM, polis güçleri tarafından iyi tanındığı anlaşılan başvuranın ismini vermek istemediği için yakalandığını kaydetmektedir. Başvuran, gözaltına alındıktan sonra polis tarafından dövülmüştür. AİHM, bu muamelenin kasıtlı olduğunu ve basit bir polis kontrolünü aştığını not etmektedir. Başvuranın fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü bozan bu ihlal, ilgili şahısın korkarak tedirginlik duyabileceği ve ayrıca küçük düştüğü ve itibarının zedelendiği hissine kapılabileceği niteliktedir. Sözkonusu lezyonlar da yine başvuranın fiziksel ve zihinsel yönden acı çekmesine neden olmuştur. Dolayısyla başvuran, 3. maddeye aykırı bir şekilde insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye maruz kalmıştır.
Bu itibarla, AİHSnin 3. maddesinin esasa ilişkin bölümü ihlal edilmiştir.
2. Yürütülen soruşturmaların etkinliği hakkında
Hükümet, başvuranın suç duyurusu üzerine savcılığın bir soruşturma başlattığını ve ilgili polisler hakkında bir ceza davası açıldığını, ilk derece mahkemesinin bu polisleri mahkûm ettiğini, ancak davanın halen Yargıtay önünde görülmeye devam ettiğini belirtmektedir. Hükümet, emniyet müdürlüğünün başvuranın suç duyurusu hakkında bir soruşturma yürütmek üzere polis memuru I.Y.yi görevlendirdiğini ve bu idari soruşturma çerçevesinde polis memurları G.Ö. ve M.Z. ile birçok tanığın dinlendiğini kaydetmektedir. Hükümet, polis memuru I.Y.nin hazırladığı rapora göre, iki polis hakkında herhangi bir disiplin cezası vermeye gerek görülmediğini ve İzmir Valiliğinin 4 Ekim 2002 tarihinde bu rapor çerçevesinde verdiği kararda yine bu iki polis hakkında idari ceza vermediğini eklemektedir.
Başvuran, 7 Ekim 2001 tarihinde meydana gelen olayların üzerinden sekiz yıldan fazla bir sürenin geçtiğini hatırlatmaktadır. Başvuran, polis memuru M.Z.yi mahkûm eden ceza mahkemesinin hafifletici nedenlerle ilgili şahısın ceza infazını ertelediğini belirtmektedir. Başvuranın kanaatine göre, bu durum mahkûmiyet verilmediği anlamına gelmektedir. İlgili şahıs, Okkalı (ilgili bölüm) davasına atıfta bulunarak, eski Türk Ceza Kanununun 102. maddesinin 4. fıkrasında öngörülen yedi yıl altı aylık zamanaşımı süresine ulaşıldığını eklemektedir. Başvuran, polisler hakkında verilen cezalara bakıldığında, hakimlerin tarafsız davranmadıklarını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, başvuran ayrıca iç hukukta etkili bir itiraz yolunun bulunmadığından şikayetçi olmaktadır.
AİHM, bir kimse polis memurlarınca veya benzer hizmetlerdeki diğer Devlet görevlilerince AİHSnin 3. maddesine aykırı olarak ciddi bir kötü muameleye maruz kaldığını savunulabilir bir şekilde iddia ettiğinde, AİHSnin 1. maddesi gereğince Devletin yargısına tabi herkese AİHSnde tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak genel yükümlülüğü ile birlikte sözkonusu hükmün, etkili resmi bir soruşturmayı zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 102-103, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII ve Türkiye aleyhine Ay davası, no 30951/96, prg. 59-60, 22 Mart 2005). Ulusal makamların etkili bir soruşturma açma ve yürütme yükümlülüğü ile ilgili olarak AİHM, Rusya aleyhine Khachiev ve Akaïeva davası (no 57942/00 ve 57945/00, prg. 177, 24 Şubat 2005), Rusya aleyhine Menecheva davası (no 59261/00, prg. 67, CEDH 2006-...), Batı ve diğerleri davası (ilgili bölüm, prg. 134-137) ve Türkiye aleyhine Abdülsamet Yaman davası, (no 32446/96, prg. 54, 2 Kasım 2004) kararlarında ortaya çıkan içtihadına atıfta bulunmaktadır.
AİHM, öncelikle başvuranın suç duyurusunda bulunmasından sonra, polisler hakkında bir ceza davası açıldığını ve bu davanın sekiz yıldan fazla bir süredir ulusal mahkemeler önünde görülmeye devam ettiğini kaydetmektedir. Aslında, polisler hakkında açılan ceza davasının yavaş işlemesi, yargılamanın bu aşamasında, ilgili şahısların zamanaşımından yararlanmalarına katkı sağlamamaktadır. Bununla birlikte, AİHM daha önce de mevcut davaya benzer durumlarda, ulusal makamların, 3. maddeye aykırı muamele faillerinin ikna edici delillerin olmamasından dolayı neredeyse cezasız kalmasını engellemek amacıyla yeterli ivedilik ve makul bir özenle gerekli pozitif önlemleri almakla yükümlü olduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Batı ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 146, ve, mutatis mutandis, Selmouni, ilgili bölüm, prg. 78-79).
Daha sonra AİHM, bu davanın bir mahkûmiyet kararı ve sonrasında da ceza infazının ertelenmesiyle sonuçlandığını not etmektedir. AİHM, sanıklarla ilgili suçlamaların ciddiyetinin, polis olmaları göz önüne alınarak doğru bir şekilde değerlendirilmediği kanaatindedir. Elbette, bir polis memurunun beraat ettiği ve bir diğerinin ise iki yıl on beş gün hapis ve iki ay on beş gün kamu görevinden uzaklaştırma cezasına mahkûm edildiği bir gerçektir. Bununla birlikte AİHM, mahkûmiyet alan polis memurunun bütün duruşmalara katılmadığı ve bazı duruşmalara zorla getirildiği halde, duruşmalar sırasında sergilediği örnek davranış dolayısıyla hafifletici nedenlerden yararlandığını ve daha sonra da cezasının ertelendiğini gözlemlemektedir. AİHMnin kanaatine göre, aslında iç hukuktaki yasal ve önleyici hükümler burada cezai kovuşturmaya muhatap olan polis memurunun etkili bir şekilde mahkûm edilmesini engellemek için kullanılmıştır. Oysa böyle hükümlerin esas amacı, özellikle gözaltı sırasında - mevcut dava için başvuranın henüz on iki yaşında iken sadece polis kontrolü kapsamında gözaltında tutulduğu süre zarfında - bireylerin gerçekten korunmasını sağlamak ve Devlet memurlarının bu kişilere kötü muamele uygulamasını etkili bir şekilde önlemek ve cezalandırmak amacıyla gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaktır (Türkiye aleyhine Zeynep Özcan davası, no 45906/99, prg. 43, 20 Şubat 2007 ve Abdülsamet Yaman, ilgili bölüm, prg. 55).
Son olarak, AİHM sözkonusu polisler hakkında bir disiplin soruşturması açıldığını kaydetmektedir. Polis amirleri tarafından bu amaçla hazırlanan rapordan anlaşıldığına göre, suçlanan polis memurlarına disiplin cezası verilmesine gerek görülmemiştir. Raporda, bir yandan ilgili polis karakolunun gözaltı kayıtlarında başvuranın gözaltına alındığına dair bir iz bulunmadığı ve diğer yandan başvuranın dile getirdiği iddiaların inandırıcı kanıt belgelerine dayanmadığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda AİHM, ceza ve disiplin sisteminin uygulanmasındaki bu özensizliğin - mevcut davada olduğu gibi - güvenlik güçlerinin başvuranın şikayet ettiği türden yasadışı eylemlerini engellemek için öngörülen caydırıcı hükümleri etkisiz kıldığını hatırlatmaktadır. Gerçekten de, bir Devlet görevlisi 3. maddeye aykırı bir davranışta bulunmakla suçlanıyorsa, yargılama veya mahkûmiyet zamanaşımına uğratılarak hükümsüz bırakılmamalı ve bu gibi davalarda af, bağışlama ya da ceza infazının ertelemesi gibi önlemlerin uygulanmasına izin verilmemelidir (bakınız, bu yönde, Zeynep Özcan, ilgili bölüm, prg. 45, Okkalı, ilgili bölüm, prg. 76 ve 78 ve, mutatis mutandis, Abdülsamet Yaman, ilgili bölüm, prg. 55).
Bu koşullar altında, altı çizilen ivedilik ve özen noksanlığının yanı sıra bir de sanık polis memuru hakkında verilen ceza infazını erteleme kararı, böylesi bir eylem failinin neredeyse cezasız kalmasına neden olmuş ve yürütülen ceza davasını etkisiz kılmıştır. Bu nedenle, mevcut davanın özel koşullarını da göz önüne alan AİHM, İzmir Ceza Mahkemesi önünde açılan davanın, başvuranın iddia ettiği ihlaller karşılığında tazminat elde etmesini sağlamak için yeterli olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Fransa aleyhine Selmouni davası, ilgili bölüm, prg. 81). Bunun sonucu olarak, Hükümet tarafından bu bağlamda dile getirilen itirazın reddedilmesi uygun olacaktır.
Bu itibarla AİHM, mevcut davada AİHSnin 3. maddesinde yer alan usule ilişkin gereksinimlerin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, polis memurları hakkında ceza mahkemeleri önünde açılan dava süresinin uzunluğundan şikayetçi olmakta ve AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının mevcut dava ile ilgili bölümüne atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iddialara yanıt olarak Fransa aleyhine Perez davası ((GC), no 47287/99, CEDH 2004-I) kararına atıfta bulunmakta ve sözkonusu davanın başvuran değil, polisler aleyhine açıldığını belirtmektedir.
Başvuran, iddialarını yinelemektedir.
AİHM, AİHSnin kimseye şahsi intikam ve halk ithamı (actio popularis) niteliğinde dava açma hakkı tanımadığını hatırlatmaktadır. Yani, üçüncü şahıslar hakkında dava açma ya da mahkûm ettirme diye bir hak söz konusu değildir: açılan dava en azından mağdur tarafından sembolik bir tazminatın elde edilmesi ya da hukuki bir hakkın korunması amacıyla ve mutlaka ulusal mevzuatın hukuki anlamda öngördüğü dava açma hakkının kullanılmasına yönelik olmalıdır (Perez, ilgili bölüm, prg. 70 ve 71).
Mevcut davada, AİHM başvuranın İzmir Ceza Mahkemesi önünde « müdahil taraf » oluşturduğunu kaydetmektedir. İlgili şahıs ayrıca, hakkında kovuşturma başlatılan polis memurlarından tazminat talep etmiştir (bakınız, aksi yönde, Türkiye aleyhine Nusrettin Türk davası (karar), no 7961/02, 5 Haziran 2007 ve Türkiye aleyhine Abdurrahman Kılınç, Mennune Kılınç ve Şule Özsoy davası (karar), no 40145/98, 10 Eylül 2002).
AİHM, başvuranın sırf polislerin cezai mahkûmiyet almaları için baskı kurmak amacıyla « müdahil taraf» oluşturmadığı sonucuna varmaktadır. Başvuran ayrıca, hukuki haklarının telafisini elde etmek üzere bir tazminat talebinde bulunmuştur (bakınız, karşıt yönde, Türkiye aleyhine Beyazgül davası, ilgili bölüm, prg. 44, ve yukarıdaki ilgili paragraf).
Dolayısıyla, Hükümetin itirazının reddedilmesi uygun olacaktır.
AİHM, bu şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Hükümet, Türkiye aleyhine Erda ve diğerleri davası ((karar), no 499/02, 11 Ekim 2007) kararına atıfta bulunmakta ve polis memurları hakkında açılan ceza davası için geçen yaklaşık altı yıl üç aylık sürenin aşırı olmadığını savunmaktadır. Hükümete göre, farklı dereceli mahkemeler bu karmaşık davaya üçer kez bakmış, ayrıca, ulusal mahkemeler davayı yeni Türk Ceza Kanununda yer alan hükümler çerçevesinde değerlendirmiştir. Hükümet, duruşmaları düzenli olarak yapan ve yargılamayı süratli bir şekilde yürüten adli makamların, davanın hiçbir aşamasında, faaliyetlerine ara vermediğini savunmaktadır.
Başvuran, iddialarını yinelemektedir.
AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun dava koşulları ışığında ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın tutumu ve ihtilafın ilgili şahıs için önemi gibi AİHMnin içtihadındaki kıstaslar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Daneshpayeh davası, no 21086/04, prg. 26, 16 Temmuz 2009).
Mevcut davada, AİHM, sözkonusu yargılamanın başvuranın hukuki hakları çerçevesinde tazminat elde etmek amacıyla bir talepte bulunarak « müdahil taraf » oluşturduğu 26 Haziran 2003 tarihinde başladığını ve halen Yargıtay önünde görülmeye devam ettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, dikkate alınacak dönem yedi yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen hala devam etmektedir.
AİHM, daha önce benzer sorunların dile getirildiği davalarda defalarca AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Daneshpayeh, ilgili bölüm).
Ulusal mahkemelerin özensizliğine yönelik tespitini göz önüne alan AİHM, kendisine sunulan tüm belgeleri inceledikten sonra, Hükümetin mevcut davada farklı bir sonuca varılmasını sağlayacak herhangi bir olgu veya argüman ortaya koymadığı kanaatine varmaktadır. Konuyla ilgili içtihadını dikkate alan AİHM, ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğu ve « makul süre » şartını yerine getirmediği sonucuna varmaktadır.
Buna göre, AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 3. maddesine dayalı şikayetleri hakkında etkili soruşturma yapılmaması nedeniyle, AİHSnin 13. maddesinin de ihlal edildiğini iddia etmektedir.
AİHM, bu şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla sözkonusu şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
AİHSnin 3. maddesi kapsamında usul bakımından ulaştığı sonucu göz önüne alan AİHM, mevcut davada, sözkonusu hükmün ihlal edilip edilmediğinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (Dönmüş ve Kaplan, ilgili bölüm, prg. 55, 31 Ocak 2008).
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, manevi tazminat olarak 30.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu tutarı abartılı bulmakta ve her halükarda, ihlal tespitinin yeterli bir adil tatmin oluşturması gerektiğini savunmaktadır.
AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 30.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri karşılığında 5 000 Türk Lirası (TL) talep etmektedir. Bu bağlamda, başvuran bir ücret sözleşmesi ile ödemenin yapıldığına dair bir kanıt belgesi sunmaktadır. Başvuran, destek mahiyetinde bir fatura sunarak posta masrafları için 10 TL daha talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada elindeki belgeleri ve konuyla ilgili içtihadını dikkate alarak, AİHM önünde görülen yargılama masrafları için başvurana 2 900 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ön itirazının esasa ilişkin 3. madde hakkındaki şikayete birleştirilmesine ve reddine ve başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. Cezai yargılama sürecinin uzunluğu nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSnin 13. maddesi hakkındaki şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından:
i. manevi tazminat olarak 30.000 (otuz bin) Euro ödenmesine;
ii. yargılama masraf ve giderleri için 2.900 (iki bin dokuz yüz) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sürenin bittiği ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 23 Kasım 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy