(AİHS m. 3, 10, 11, 34, 35, 44) (4483 S. K. m. 2, 4) (5271 S. K. m. 172) (765 S. K. m. 243, 245) (5237 S. K. m. 94, 95, 256) (ÇAMÇİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLİZAR TUNCER - TÜRKİYE DAVASI) (UMAR KARATEPE - TÜRKİYE DAVASI) (TİMTİK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER - TÜRKİYE DAVASI) (ZÜLCİHAN ŞAHİN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (NAZİF YAVUZ - TÜRKİYE DAVASI) (ÜMİT GÜL - TÜRKİYE DAVASI) (METE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 29283/07)
KARAR
STRAZBURG
9 Ekim 2012
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
İşeri ve diğerleri v. Türkiye davasında,
Başkan
Ineta Ziemele
Yargıçlar
Danute Jociene,
Dragoljub Popovic,
Isabelle Berro-Lefèvre,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi
ve Yazı işleri müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (İkinci Daire) 18 Eylül 2012 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no. 29283/07) davada, Murat İşeri, Hüseyin Gölpınar, Feviz Ayber ve Abdurrahman Daşdemirin (Başvuranlar) 9 Temmuz 2007 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudan ibarettir.
2. Başvuranlar, Ankarada görev yapan Avukat O. Aydın Göktaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, Sözleşmenin 3., 10. ve 11. maddelerinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler.
4. Başvuru, 26 Nisan 2010 tarihinde, Hükümete iletilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. Paragrafına istinaden, Dairenin davanın kabul edilebilirliği ve esası konusunda aynı anda karar vermesi kararlaştırılmıştır.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar, sırasıyla 1977, 1965, 1955 ve 1960 doğumludur ve Ankarada ikamet etmektedirler.
6. Başvuranlar Fevzi Ayber ve Abdurrahman Daşdemir, KESKe bağlı (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) Eğitim-Senin (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) yerel şube üyeleridir.
7. Başvuranlar Murat İşeri ve Hüseyin Gölpınar KESK üyesidir.
A. Gösteri yürüyüşünün seyri
8. Başvuranlar, 30 Mayıs 2006 tarihinde, KESK ve ona bağlı sendikalar tarafından Sosyal Güvenlik Kanununa ilişkin bir basın açıklamasına katılmışlardır. Başvuranların da aralarında olduğu sendika üyeleri, bu amaçla Güven Parka doğru yürüyüşe geçmişlerdir.
9. Gösteriden önce Ankara Valiliği, olay çıkmaması ve kamu düzeninin korunmasını sağlamak amacıyla göstericilerin takip etmeleri gereken güzergâhı belirlemiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü, gösteriyi düzenleyenlere yürüyüş güzergâhını bildirmiştir.
10. Hükümete göre, KESKin 450 üyesi başka bir güzergâh kullanmayı ve Ankara şehir merkezinin ana caddesinden yürümeyi kararlaştırmışlardır. Polis, bu durumda KESK sorumlularını, mevcut güzergâhı kullanma izinleri olmadığını söyleyerek ikaz etmiştir. Zira göstericilerin hem araç hem de yaya trafiğini engelleme ihtimali bulunmaktaydı. Gösterici grubu, bu talimata uymayıp trafiği bloke etmiştir. Polis, göstericilerin ilerleyişini barikat kurarak engellemiştir. Göstericiler, mukavemet göstermiş ve küçük bir kargaşa çıkararak polislere saldırmışlardır. Sonuç olarak, basın açıklaması yapılmış ve saat 17.10da göstericiler dağılmışlardır.
11. Başvuranların ifadelerine göre, bizzat kendilerinin ve bağlı oldukları Mimar ve Mühendisler Odası, DİSK (Devrimci İsçi Sendikaları Konfederasyonu) ve TTB üyelerinin, mitinge katılmaları güvenlik güçleri tarafından engellenmiştir. İddialara göre, başvuranlar, güvenlik güçleri tarafından tekme atılarak ve coplarla dövülmüşlerdir.
1. Başvuranların tıbbi muayeneleri
12. Gösteri sonunda, başvuranlar sağlık muayenesinden geçirilmişlerdir. Ankara Devlet Hastanesi (Devlet Hastanesi) tarafından verilen 869606 sayılı tıbbi raporda Murat İşerinin sağ çenesinin üst kısmında 2 x 1 cm çapında bir hematom ve bedeninin çeşitli bölgelerinde ağrı ve sızılar tespit edilmiştir.
13. Devlet hastanesi tarafından verilen 869816 sayılı tıbbi raporda, Hüseyin Gölpınarın alnında 3 x 3 cm çapında bir hematom ve bir sıyrık olduğu, ayrıca omuz ve belinin solunda ağrı ve hassasiyet olduğu tespit edilmiştir.
14. Devlet hastanesi tarafından verilen 869807 sayılı tıbbi raporda, Feviz Ayberin boynunun sol tarafında bir darp izi ile ellerinde ve dizinde morluklar bulunduğu belirtilmiştir.
15. Devlet hastanesi tarafından verilen 869805 sayılı tıbbi raporda, Abdurrahman Daşdemirin yüzünün sol tarafında ve alnında 1 x 1 cm çapında bir morluk olduğu ve bedeninin çeşitli bölgelerinde ağrı ve hassasiyet bulunduğu tespit edilmiştir.
2. İhtilaf konusu olaydan sonra polislerin tıbbi muayenesi
16. Polislerden bazıları da, sağlık muayenesinden geçirilmişlerdir; 30 Mayıs 2006 tarihinde, saat 18.38 ve 18.54te bu muayenelerle ilgili tıbbi raporlar düzenlenmiştir.
17. İlk tıbbi raporda, polis memurları S. Ç. ve İ. Ü.nün sağ dirseklerinde yumuşak doku travması ve polis M. Ü. nün sağ bacağının iç kısmında 2 cmlik bir sıyrık tespit edilmiştir.
18. İkinci rapora göre, polis F. O.nun sağ ve sol kolunun ön tarafında, polis A. B.nin sağ dizinde ağrılar ve sağ ayak bileğinin altında 3 x 10 cm çapında bir morluk tespit edilmiştir.
B. Başvuranlar tarafından açılan ceza davası
19. Başvuranlar, 7 Haziran 2006 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcılığına polisler hakkında kötü muamele iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuşlardır. Bu şikâyette, 30 Mayıs 2006 tarihinde, KESK ve KESKe bağlı sendikaların Sosyal Güvenlik Kanunu ile ilgili basın açıklamasına katılmalarının polis tarafından engellenmek istendiğini belirtmişlerdir.
20. Cumhuriyet savcısı, 15 Haziran 2006 tarihinde, 4483 sayılı Memur ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca Ankara Valiliğinden ilgili polisler hakkında ceza kovuşturması için izin talep etmiştir.
21. Ankara Emniyet Müdürlüğü, 17 Temmuz 2006 tarihinde, Hüseyin Gölpınarın ifadesini almıştır. Gölpınar ifadesinde, 30 Mayıs 2006 tarihinde, üyesi olduğu sendikanın düzenlediği basın açıklamasına katılmak istediğini, polislerin toplantı yerine gitmesini engellediklerini, cop ve kalkan kullanmak suretiyle ve tekme ve yumruklarla kendisini dövdüklerini, yere düştüğünde de tekmelendiğini belirtmiştir.
22. Valilik, 3 Ağustos 2006 tarihli kararıyla, ilgili polisler hakkında ceza kovuşturmasına izin vermemiştir.
23. Cumhuriyet Savcılığı, Valiliğin 3 Ağustos 2006 tarihli kararına istinaden, başvuranların şikâyetleriyle ilgili işlem yapılmasına yer olmadığına karar vermiştir.
24. Başvuranlar, belirtilmeyen bir tarihte, Valiliğin 3 Ağustos 2006 tarihli kararı ile ilgili Ankara Bölge İdare Mahkemesine itirazda bulunmuşlardır.
25. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 18 Ocak 2007 tarihinde, başvuranların iddialarının ciddi bulgu ve bilgilere dayanmadığı gerekçesiyle Valiliğin kararını onamıştır. Başvuranlara göre, bu karar kendilerine 13 Şubat 2007 tarihinde tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMALARI
26. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun bu dava ile ilgili hükümlerine Kop v. Türkiye kararında yer verilmiştir (No. 12728/05, 15. paragraf, 20 Ekim 2009).
27. 4483 sayılı ve 2 Aralık 1999 tarihli Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 9. maddesinde, yetkili makamların inceleme yapılan kamu görevlisi hakkında soruşturma izni vermemesi durumunda bu karara karşı, savcılık tarafından, on gün içinde itiraz edilebileceği hükmü yer almaktadır. Aynı maddede, idari yargı organlarının bu itirazları değerlendirmede tek yetkili oldukları ve kararlarının kesin olduğu öngörülmektedir.
28. İdare mahkemesinin soruşturma talebinin reddine ilişkin kararı savcılık için bağlayıcıdır ve savcı bu kararı işleme koymakla yükümlüdür. Burada söz konusu olan soruşturma, makamın kesinleşmiş kararını teyitten öteye geçmeyen usulü bir işlemdir. Uygulamada, savcılıkların, bir kamu görevlisi hakkında kovuşturma talebinin reddedilmesi sonrasında takipsizlik kararı verdiklerine rastlanmaktadır. Bu tür kararlar kadük olup, teoride cezai itiraz mümkün olsa bile, idare organının ret kararına rağmen ceza kovuşturması açılması mümkün değildir. Yargıtay, Ceza Dairelerinin tutumu da bunu doğrulamaktadır (örneğin bkz. 2006/14865 sayılı ve 4 Ekim 2006 tarihli ve no. 2006/10703 sayılı ve 10 Mayıs 2006 tarihli kararlar):
«4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Yasa kapsamı içerisindeki görevliler ve suçlar bakımından ceza soruşturması yapılabilmesi izin koşuluna bağlanmıştır. 4483 sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcıları, bu kanun kapsamındaki suçlarla ilgili olarak bir ihbar veya şikâyet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ilgili merciden soruşturma izni isterler (
) gerekli soruşturma izninin alınmaması halinde ceza soruşturması başlamadığı için, suç işlendiği yolunda yapılmış olan ihbar veya şikâyetler hakkında işlem ve inceleme yapılmasına yer olmadığı kararı verilebilecek ise de, CMK.nın 172. maddesinde belirtildiği anlamda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilemeyecektir. Zira benzer bir karara yapılan itirazı değerlendirecek ceza makamının itiraz hakkında işlem ve inceleme yapılmaması kararı yerine, haklılığı üzerine hüküm vermesi yasaya aykırıdır (
)»
29. Yukarıda belirtilen usul, 2 Ocak 2003 tarihli 4778 sayılı Kanun yürürlüğe girene kadar, ağır hapis cezası gerektiren suçüstü yakalanma durumu hariç, kamu görevi sırasında işlenen her türlü suça uygulanmıştır. Bu tarihten itibaren, 4483 sayılı Kanunun 2. maddesi gereğince, kötü muamele (eski Ceza Kanununun 243. maddesi ve 26 Eylül 2004 tarihli yeni Ceza Kanununun 94. ve 95. maddeleri) ve kamu görevlilerinin orantısız güç kullanması (eski Ceza Kanununun 245. maddesi ve yeni Ceza Kanununun 256. maddesi) ile ilgili kovuşturmalar 4483 sayılı Kanunun uygulama alanından çıkarılmıştır. (Çamçı ve diğerleri v.Türkiye , no. 25172/02, 21.-22. paragraflar, 24 Şubat 2009).
30. Günümüzde, benzer eylemlerin soruşturulması genel hükümlere tabidir, dolayısıyla bu soruşturmalar Cumhuriyet savcılarının yetkisindedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
31. Başvuranlar, basın açıklamasına katılmalarıyla bağlantılı olarak polisin kendilerine karşı orantısız güç kullandığını iddia etmektedirler. Bu noktada Sözleşmenin 3. maddesini ileri sürmektedirler. İlgili hüküm aşağıdaki gibidir:
«Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.»
32. Hükümet bu iddiayı reddetmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
33. AİHM, bu şikâyetin, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. paragrafının a) bendi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi görmediğini tespit etmektedir. AİHM, bu nedenle başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Davanın esası hakkında
1. Tarafların iddiaları
34. Hükümet, yukarıdaki 10. paragrafta değinilen olaylara atıfta bulunarak, güvenlik güçleri tarafından alınan tedbirlerin gözetilen meşru amaçla orantılı olduğu görüşündedir. Hükümet, ayrıca başvuranların Sözleşmenin 3. maddesine aykırı bir muameleye maruz kalmadıklarını savunmaktadır ve 4483 sayılı Kanuna uygun olarak, başvuranlar tarafından yapılan şikâyet üzerine bir soruşturma yürütüldüğünü eklemektedir.
35. Başvuranlar, Hükümetin savlarına karşı çıkmakta ve iddialarını yinelemektedirler. Başvuranlar, grubun önünde polisle tartışırken, polisler tarafından dövüldüklerini belirterek, polise mukavemet iddiasını özellikle reddetmekte ve ayrıca şikâyetleri sonrasında yürütülen soruşturmanın Sözleşmenin 3. maddesi bağlamında yetersiz olduğundan şikâyet etmektedirler.
2. AİHMnin değerlendirmesi
36. AİHM, bir kişi özgürlüğünden yoksun kaldığı veya daha genel olarak güvenlik güçleriyle karşı karşıya kaldığı durumlarda, kendi tutumunun zorunlu kıldığı haller dışında, kendisine karşı fiziksel güç kullanılmasının insanlık onuruna karşı bir saldırı teşkil ettiğini ve böylesi bir durumda ilke olarak Sözleşmenin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlal edildiğini hatırlatmaktadır. (diğerlerinin yanı sıra bkz., R. L. ve M.-J. D. v. Fransa, no. 44568/98, § 61, 19 Mayıs 2004; Gülizar Tuncer v. Türkiye, no. 23708/05, § 29, 21 Eylül 2010, Umar Karatep v. Türkiye, no. 20502/05, § 57, 12 Ekim 2010, ve Timtik v. Türkiye , no. 12503/06, § 47, 9 Kasım 2010).
37. AİHM somut olayda, ihtilaf konusu gösteri sonrasında başvuranların, doktorlar tarafından muayene edildiklerini tespit etmektedir. Farklı tıbbi raporlardan, ilgililerin bedenlerinde diğer izler dışında hematom (başvuranlardan birinin de çenesinde hematom görülmüştür), morluklar ve sıyrıklar bulunduğu sonucu çıkmaktadır (yukarıdaki 12.-15. paragraflar). AİHM, bu raporlardaki tanılar ışığında, başvuranların maruz kaldıkları muamelenin Sözleşmenin 3. maddesinin uygulama alanına girdiğini değerlendirmektedir.
38. Dolayısıyla AİHM, göstericilere karşı kullanılan gücün orantılı olup olmadığını incelemek durumundadır. Bu bağlamda, AİHM meydana gelen lezyon ve tahribatlara ve bunların hangi koşullarda oluştuğuna özel bir önem vermektedir (önceden belirtilen R. L. ve M. -J. D. , 68. paragraf ve daha önce anılan Gülizar Tuncer, 31. paragraf).
39. AİHM mevcut davada, başvuranların iddiaları konusunda Cumhuriyet Savcısının, Valiliğin veya Bölge İdare Mahkemesinin, polis tarafından, başvuranları engellemeye yönelik olarak kullanılan gücün, göstericilerin, gösterdikleri iddia edilen mukavemetle orantılı olduğunu tespit etmediklerini saptamaktadır. Her halükarda, hiçbir ulusal makam, başvuranların bedenlerinde tespit edilen lezyonların kaynağındaki ihtilaf konusu olayın nasıl meydana geldiği konusunda makul bir izahat getirmemiş,
başvuranların bu darbelere hangi koşullarda maruz kaldıklarını belirtmemiş veya ilgililere karşı polislerin kullandıkları gücün orantılı olduğunu doğrulayacak açık olgusal bir delil göstermemiştir (önceden belirtilen Timtik, 51. paragraf). AİHM, Bölge İdare Mahkemesinin, başvuranların Valilik kararına karşı itirazını, ilgililerin iddialarının ciddi bulgu ve bilgilere dayanmadığı gerekçesiyle kabul etmediğini saptamaktadır. Ayrıca Bölge İdare Mahkemesinin vardığı bu sonucun, başvuran Hüseyin Gölpınarın polisin kendisinin gösteri alanına gitmesini engellediğini ve kendisine bilhassa cop ve kalkan kullanarak vurduklarını ileri sürdüğü (yukarıdaki 21. paragraf) ifadesinin içeriğine ilişkin hiçbir açıklama getirmediğini dikkate almaktadır. 40. AİHM, Hükümete göre, güvenlik güçlerinin göstericilerin geçişini engellemek için barikat kurduğunu ve başvuranların polislere mukavemet gösterdiklerini (yukarıdaki 10. paragraf) işaret etmektedir. Bu bağlamda AİHM, hiçbir ulusal makamın, başvuranların polislere karşı sadece mukavemet gösterip göstermediklerini veya güvenlik güçlerine fiziki olarak saldırıp saldırmadıklarını belirtmediğini saptamaktadır. AİHM, ayrıca başvuranların davranışlarının güce başvurmayı haklı gösterebileceği var sayılsa dahi, bir gösteriyi dağıtma amacının gösteriye katılan bir kişinin yüzüne veya başına şiddetli darbe vurulmasını izah etmeye yetmeyeceğini yinelemektedir (Güler v. Türkiye, no. 49391/99, 46. paragraf, 10 Ocak 2006 ve Zülcihan Şahin ve diğerleri v. Türkiye, no. 53147/99, 54. paragraf, 3 Şubat 2005).
41. Bunun dışında, AİHM, Hükümet tarafından sunulan ve polislerin lezyonlarını gösteren tıbbi raporları dikkate almıştır. AİHM, lezyonların kaynağının açıklanmasının nihayetinde polislere karşı açılan idari davada taraflarca sunulan kanıtları incelemekle yükümlü Bölge İdare Mahkemesinin görevi olduğu görüşündedir. İkinci olarak, AİHM, Valilik tarafından yürütülen soruşturmanın sonucundan ikna olmamıştır; zira değerlendirmeye sunulan dosya, ihtilaf konusu olayla ilgili olarak, farklı tarafların eylemlerini veya ifadelerini içermemektedir. AİHM, bu soruşturma ile taraflarca dosyaya konulan tıbbi raporlar arasında çelişkiler olduğu kanısındadır. AİHM ayrıca, durum ne olursa olsun, Hükümet tarafından farklı polis görevlileri ile ilgili olarak sunulan tıbbi raporların, polislerin ifadeleriyle veya gösterinin hangi anında bu polislerin yaralandığını veya gerçekten başvuranlar tarafından yaralanıp yaralanmadıklarını kesin olarak belirlemeyi mümkün kılacak ön soruşturma ile desteklenmediğini dikkate almaktadır. Dolayısıyla AİHM, bu idari soruşturmanın yürütülme şekli konusunda ciddi şüpheler taşımaktadır ve buradan tıbbi raporların gerekli ivedilik ve dikkatle incelenmediği sonucunu çıkarmaktadır. 42. AİHM, öte yandan 2 Ocak 2003 tarihli ve 4778 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren, kamu görevlileri tarafından kötü muamele uygulanması ve aşırı güce başvurulmasıyla ilgili kovuşturmaların genel hükümlere tabi olmasına rağmen suçlanan polisler hakkında ceza kovuşturması açılmasına izin vermesi için Valiliğe bir talepte bulunulduğunu dikkate almaktadır. Gerçekte, somut olayın kendine özgü koşullarında, 30 Mayıs 2006 tarihinde yaşanan ihtilaf konusu olay ve eylemlerde, 4778 sayılı Kanunun 2. maddesine uygun olarak, soruşturma 4483 sayılı eski Kanunun değil, Cumhuriyet savcılarının yetki alanına giriyordu (yukarıdaki 29. paragraf). 4778 sayılı Kanunda yapılan düzenlemeler hakkında bilgi sahibi olunmaması, başvuranların maruz kaldıkları kötü muamelelerin hangi koşullarda meydana geldiğinin ortaya çıkarılmasını engellemiştir. Bu bağlamda AİHM, idari makamlar tarafından yürütülen bu türden bir soruşturmayı bağımsız bir makam tarafından yürütülen bir soruşturma olarak değerlendirilemeyeceğini öngören yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (örneğin bkz. Nazif Yavuz v. Türkiye, no. 69912/01, 49. paragraf, 12 Ocak 2006, Ümit Gül v. Türkiye, no. 7880/02, 53.-57. paragraflar, 29 Eylül 2009, Mete ve diğerleri v. Türkiye, no. 294/08, 114. paragraf, 4 Ekim 2011).
43. AİHM, yukarıdaki tespitler ve başvuranların sunduğu tıbbi raporlar bağlamında, Hükümetin güç kullanılmasına ilişkin izahatının ikna edici görüşlere veya bağımsız ulusal mahkemeler tarafından yürütülen etkin bir soruşturmaya dayanmadığı kanaatindedir. (bkz. mutatis mutandis İurİevic v. Hırvatistan, no. 52442/09, 95. paragraf, 19 Temmuz 2011). Dolayısıyla AİHM, bu durumda kullanılan gücün aşırı olduğunu ve güç kullanımını meşru gösterecek koşulların mevcut olmadığını değerlendirmektedir.
44. Sonuç olarak, Sözleşmenin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
45. Başvuranlar, kendi sendikalarının düzenlediği basın açıklamasına katılmalarının polis tarafından engellendiğinden şikâyet etmektedirler ve dolayısıyla Sözleşmenin 10. ve 11. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar tarafından dile getirilen şikâyetler bakımından, AİHM, bu şikâyetleri sadece Sözleşmenin 11. maddesi açısından incelemeye karar vermiştir. İlgili hüküm aşağıdaki belirtilmektedir:
«1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. (
).»
46. Hükümet, başvuranların bu iddiasına karşı çıkmaktadır. İç hukuk yolları henüz tüketilmediği için söz konusu şikâyetin kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların; iç hukukta etkili başvuru yolunun bulunmadığından şikâyet etmelerine rağmen, ihtilaf konusu olayların meydana geldiği tarihten itibaren gerekli olan altı aylık süre içerisinde başvuruda bulunmadıklarını iddia etmektedir. Ayrıca Hükümet başvuranların mağdur sıfatının bulunmaması sebebiyle söz konusu şikâyetin kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir.
47. Başvuranlar, bu iddialara itiraz etmektedirler.
48. AİHM, Hükümetin ifade ettiği gibi başvuranların söz konusu gösteriye katılabildiklerini ve basın açıklamasının da okunduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla, başvuranların şikâyetçi oldukları kötü muamelelerin gösteri sırasında meydana geldiği ve bu muamelelerin Sözleşmenin 11. maddesi bağlamında gösteri yapma özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki doğurduğu kabul edilse dahi, AİHM, mevcut başvuruda ortaya konulan temel hukuk sorununun, başvuranların söz konusu gösterinin sonunda güvenlik güçlerinin müdahalesi nedeniyle kötü muameleye maruz kalıp kalmadıklarının tespit edilmesi olduğunu değerlendirmektedir. AİHM, bu durumun Sözleşmenin 3. maddesi bağlamında doğurduğu sonuç bakımından (yukarıdaki 45. paragraf), başvuranların Sözleşmenin 11. maddesi açısından sundukları şikâyeti ayrıca incelemenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir (diğerlerinin yanı sıra bkz., Izgi v. Türkiye , no. 44861/04, 47. paragraf, 15 Kasım 2011).
49. Dolayısıyla, AİHM Sözleşmenin 11. maddesi bağlamındaki şikâyeti kabul edilebilirlik ve esas açısından ayrı ayrı incelemenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
50. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
«Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.»
A. Tazminat
51. Başvuranların her biri 10.000 Avro manevi tazminat talep etmektedir.
52. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
53. AİHM, başvuranların her birine 7.500 Avro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve giderler
54. Başvuranlar, AİHM nezdinde temsil edilmeleri için bir avukatla Ankara Barosunun tarifesi üzerinden bir ücret sözleşmesi yaptıklarını kaydetmekte, ancak sözleşmenin bir nüshasını sunmamakta veya sözleşme ücretini belirtmemektedirler. Başvuranlar, ayrıca KESK adına yapılmış çevirilerle ilgili üç faturanın kopyasını sunmakta, fakat bu faturaların başvuruya ilişkin masraflar olup olmadığını belirtmemektedirler.
55. Hükümet, başvuranlara masraf ve giderler için herhangi bir ödeme yapılması gerekmediğini savunmaktadır.
56. AİHMnin içtihadına göre, başvuran masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masrafların iadelerini talep edebilir. AİHM, somut olayda, bu talebi destekleyecek belgelerin olmamasından dolayı ve içtihadı ışığında başvuranların bu talebini reddetmektedir.
C. Gecikme faizleri
57. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE
1. Sözleşmenin 3. maddesine dayandırılan şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşmenin 11. maddesine dayandırılan şikâyetin kabul edilebilirlik ve esas bakımından incelenmesine yer olmadığına;
4. a. Sözleşmenin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere kesilmesi muhtemel vergiler haricinde masraf ve harcamalar için 7.500 Avro (yedi bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna
b. Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddine karar vermiştir
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; Sözleşmenin 77 §§ 2. ve 3. maddesi uyarınca 9 Ekim 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy