(AİHS m. 3, 13, 34, 35, 41, 44) (DUR - TÜRKİYE DAVASI) (SALMANOĞLU VE POLATTAŞ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 34461/07)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
26 Temmuz 2011
NİHAİ
26/10/2011
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan 34461/07 nolu başvurunun nedeni, Yavuz Çelik adlı Türk vatandaşının (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 31 Temmuz 2007 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
OLAYLAR DAVANIN OLAYLARI
1968 doğumlu başvuran İstanbulda ikamet etmektedir.
A. Başvuranın yakalanıp gözaltına alınması
Muğla Sulh Ceza Mahkemesi, 11 Ağustos 2006 tarihinde başvuran hakkında, hakaret suçlamasıyla ilişkili olarak ifadesi alınmak üzere yakalama emri çıkarmıştır.
Üsküdar Doğancılar Polis Karakolu'nda düzenlenen vaka raporlarına göre, 27 Ekim 2006 tarihinde erken saatlerde bir polis memuru başvuranı gözaltına almak üzere evine gönderilmiştir. Başvuranın evde olmadığının anlaşılması üzerine, polis memuru, hakkındaki suçlamayla ilgili ifadesinin alınması için Üsküdar Doğancılar Polis Karakolu'na başvurması gerektiğini bildiren bir not bırakmıştır.
Daha sonra, aynı gün, başvuran, saat 14.30 sularında, karakolu aramış, mahkemeden ifade vermesi için celp gelmediği için polisin karakola çağırma yetkisi bulunmadığını savunarak, polis memuru Y.A. ile telefonda atışmıştır. Vaka raporunda başvuranın telefonda çok saldırgan olduğu, polis memuru Y.A.ya hakaret edip, tehdit ettiği bildirilmiştir. Başvuran bu iddiaları reddetmiştir.
Telefon konuşmasının hemen ardından, üç polis memuru başvuranı gözaltına almak üzere evine gönderilmiştir. Başvuranın işbirliği yapmayı ve teslim olmayı reddetmesi üzerine, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığından başvuranın cebren gözaltına alınması yönünde sözlü talimat alınmıştır. Bunun üzerine taraflar arasında itişme yaşanmış, başvuran kendini balkondan atmaya teşebbüs etmiştir. Ancak komşusu E.A.nın da yardımıyla polis tarafından zapt edilmiştir.
Peşinden başvuran saat 15.30 sularında Üsküdar Doğancılar Polis Karakolu'na götürülmüştür. Polis raporuna göre başvuran burada da saldırgan davranışlar sergilemiş ve karşı koymuş, polisin kendisini orada tutma yetkisi bulunmadığını haykırmış, kaçmak için pencereden atlamaya çalışmıştır. Ancak polis başvuranı tutmayı başarmış ve kelepçe takmıştır. Başvuran bu ifadeleri kabul etmiş, ancak iki polis memurunun göğsüne ve ayaklarına vurmasına tepki olarak pencereden atlamaya kalkıştığını öne sürmüştür.
Başvuran 27 Ekim 2006 tarihinde, saat 17.20 sularında, Haydarpaşa Numune Hastanesinde muayeneden geçirilmiş, doktor, başvuranın vücudunda kötü muamele izi bulunmadığını kaydetmiştir. Muayenenin ardından başvuran Üsküdar Doğancılar Polis Karakolu'na götürülmüştür.
B. Başvuran hakkındaki cezai kovuşturma ve kötü muamele iddialarına ilişkin tıbbi raporlar
Bu esnada, başvuran polis karakoluna teslim edildikten sonra, başvuranı yakalayan polis memurlarından M.Al. ve M.Ak. Haydarpaşa Numune Hastanesinde muayene edilmiştir. Her iki polis memurunun da sağ elinde hafif sıyrıklar kaydedilmiştir.
Başvuranı yakalayan polis memurları M.Al., M.Ak. ve M.K. ile başvuranın telefonda hakaret ettiği iddia edilen polis memuru Y.A., 27 Ekim 2006 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcısına başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuş, başvuranı görev başındaki polis memuruna mukavemet ve hakaretle suçlamıştır. Şikayetlerinde, başvuranın yakalanması öncesi ve yakalanması sırasında meydana gelen olaylara ilişkin birbirinin aynı ve resmi vaka raporuyla da istikrarlı açıklamalarda bulunmuşlardır.
Aynı gün saat 18.00 sularında, olayın tamamına tanık olan ve başvuranın zapt edilip, gözaltına alınmasında polise yardımcı olan başvuranın komşusu E.A.dan tanık olarak ifade vermesi istenmiştir. E.A., başvuranın hakaretler savurarak, gözaltına alınmamak için şiddetle direndiğini ancak polis memurlarının hiçbir biçimde başvurana saldırıda ya da kötü muamelede bulunmadıklarını doğrulamıştır.
Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, belirlenemeyen bir tarihte, başvuran hakkında görev başındaki polis memuruna mukavemet ve hakaret iddiasıyla soruşturma başlatmıştır (soruşturma no. 2006/22778).
Başvuran, 28 Ekim 2006 tarihinde, polis memurlarının iddialarına ilişkin olarak gece yarısı karakolda sorgulanmıştır. Başvuranın imzalamayı reddettiği sanık ifade tutanağına göre, başvuran sessiz kalma hakkını kullanmış, Barolar Birliğinin atadığı avukatın yardımını da reddetmiştir. İfadesini savcı önünde vereceğini belirtmiştir.
Başvuran aynı gün, öğle vakti, K.B. ve Ö.M. adlı iki polis memuru tarafından Üsküdar Polis Karakolu'na götürülmüş, parmak izi alınmış ve kimlik tespiti yapılmıştır. Başvuran kimlik tespitinin sebebini sorduğunda, elleri kelepçeli olduğu halde, K.B.nin karakolun avlusunda kendisine küfür etmeye başladığını ve burnuna, gözüne ve yanağına yumruk atıp, boğazını sıktığını iddia etmiştir.
Başvuran aynı gün tıbbi muayeneden geçmek üzere saat 14.45te Haydarpaşa Numune Hastanesine gönderilmiştir.
Saat 14.55te, Haydarpaşa Numune Hastanesindeki bir doktor, başvuranı muayene etmiş, burunda ödem, boyunda sağ yanda 5 x 5 cm lik alanda hiperemi, boyunda sol yanda 2 x 1 cm lik ekimoz, sağ skapulada hiperemi, sol cruris ortada hiperemi ve 1,5 cm lik dermabrazyon kaydetmiştir. Başvuranı muayene eden bir kulak burun boğaz uzmanı, serviksinde duyarlılık kaydetmiştir. Raporda başvuranın maruz kaldığı yaraların nasıl meydana geldiğine ilişkin bilgi bulunmamaktadır.
Peşinden, başvuran Üsküdar Cumhuriyet Savcısının huzuruna getirilmiştir. Avukatının da nezaretinde verdiği ifadesinde, başvuran, görev başındaki polis memuruna mukavemet ve hakaret suçlamalarını reddetmiştir. Kendisini gözaltına alan polis memurları hakkında karşı suç duyurusunda bulunmuş, hanesine izinsiz girildiğinden ve konutunun mahremiyeti hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Ayrıca, savcılığa getirilmeden önce, K.B. adlı polis memuru tarafından, kimlik tespiti için götürüldüğü sırada, Üsküdar Polis Karakolunun dışında darp edildiğinden, boğazının sıkıldığından, hakarete uğradığından ve kendilerine eşlik eden Ö.M. adlı başka bir polis memurunun da olaya tanıklık ettiğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran, savcılığın dışında bekleyen her iki polisi de teşhis ettikten sonra, savcıdan kendisini kötü muameleye maruz bırakan K.B. hakkında soruşturma başlatmasını talep etmiştir.
Başvuran 28 Ekim 2006 tarihinde, saat 22.30da muayene edilmek üzere İstanbul Adli Tıp Kurumuna götürülmüştür. Başvuranı muayene eden doktor, ön raporunda, başvuranın muayeneye getirilmeden önce yüzüne darbe aldığından, boynunun sıkıldığından, ayrıca bir gün önce, gözaltına alınması esnasında göğsüne darbe aldığından, bu nedenle nefes almakta güçlük çektiğinden şikayetçi olduğunu kaydetmiştir. Doktor, başvuranın burnunun sağ yanında ekimoz, ense kökünün ön sol yanında 1 x 0.5 cm lik ekimoz ve sol ön kolun ön yüzünde dirsekle bilek arasındaki eklemin hemen altında 2 x 2 cm lik dermabrazyon tespit etmiştir. Doktor son raporu yazmadan önce başvuranı akciğer hastalıkları uzmanına sevk etmiştir. Başvuranın bu ön rapora ulaşamadığı anlaşılmaktadır.
Başvuran 30 Ekim 2006 tarihinde bir akciğer uzmanı tarafından muayene edilmiş, uzman, eski bir ameliyat izinden başka ciğerlerinde herhangi bir hasar tespit etmemiştir.
Başvuran hakkındaki soruşturmanın sonucuna ilişkin dava dosyasında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
C. Başvuranın kötü muameleye uğradığı iddiasına ilişkin soruşturma
Üsküdar Cumhuriyet Savcısı 28 Ekim 2006 tarihinde, polis memuru K.B.yi başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin olarak sorgulamıştır (soruşturma no. 2006/23358). K.B. o gün saat 11.30 sularında polis memuru Ö.M. ile beraber, başvuranı Üsküdar Polis Karakoluna götürdüğünü ifade etmiştir. Başvuran karakola götürülme sebebini sorduğunda, kendisine, Üsküdar Cumhuriyet Savcısının hakkında süren soruşturma nedeniyle kimlik tespitinden geçmesi için talimat verdiği açıklanmıştır. Bu açıklamada sonra başvuran çok fazla telaşlanmış, yüksek sesle bağırıp hakaret etmeye başlamıştır. Binanın içine sokulmak istendiğinde, başvuran başını binanın ön camına vurmak suretiyle kendini yaralamaya çalışmıştır. K.B. başvuranı kontrol altına almak için ellerini arkadan kelepçelemeye çalıştığını iddia etmiştir. Başvuran karşı koyunca, Ö.M., başvuranı belinden tutarak kontrol altına almaya çalışmış, kendisi ise başvuranın boynunu kolunun altına alarak, ellerini arkadan kelepçelemiştir. K.B. söz konusu tarihte devriye nöbetinde olan bazı polis memurlarının bu olaya şahit olduğunu iddia etmiştir. K.B. ayrıca başvuran hakkında kendisine hakaret ettiği ve savcının kaydettiği haliyle sağ ön kolunda 3 x 5 cm lik kırmızı bir hat halinde yaralanmasına sebebiyet vererek yaraladığı iddiasıyla dava açmıştır.
Bunun peşinden savcı, davaya konu olaylar esnasında K.B.ye eşlik eden polis memuru Ö.M.nin ifadesini almıştır. K.B.nin kayın hısımı olan Ö.M. K.B.nin ifadesini yinelemiştir. Ayrıca Üsküdar Polis Karakolunda görevli iki polis memurunun olaylara tanıklık ettiğini iddia etmiştir.
Savcı, 9 Kasım 2006 tarihinde, başvuranın gözaltına alınmasına şahit olan başvuranın komşusu E.A.yı dinlemiştir. E.A. daha önce polise verdiği ifadeyi, başvuranın polis memurlarına hakaret ettiği kısım haricinde yinelemiş, bu kısmın kayıtlara yanlış kaydedildiğini ileri sürmüştür. E.A., başvuranın polis memurlarına hiç hakaret etmediğini, ancak gözaltına alınmasına şiddetle karşı koyduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, başvuranı gözaltına alan polislerin haddinden fazla güç kullanmadığını, kötü muamelede bulunmadıklarını ifade etmiştir.
Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, aynı tarihte, sanık polis memurları M.Al., M.Ak., M.K. ve K.B. hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Başvuran ve başvuranı gözaltına alan polis memurlarının 27 Ekim 2006 tarihinde başvuranın gözaltına alınmasına saldırganca karşı koyması sonucunda hafif yaralandıklarına karar vermiştir. Öte yandan, E.A.nın tanık ifadesinde doğruladığı üzere, polis başvuranı gözaltına almak için haddinden fazla güç kullanmamıştır. Savcı, kararında, soruşturma için dayanak aldığı tıbbi raporlar ile diğer delillere işaret etmemiştir.
Adli Tıp Kurumu 27 Kasım 2006 tarihinde, başvurana ilişkin nihai raporunu vermiştir. Önceki tıbbi raporlarda tespit edilen bulguları yineledikten sonra, başvuranın vücudunda gözlemlenen yaraların hayati tehlike oluşturacak nitelikte olmadığı, basit bir tıbbi müdahaleyle tedavi edilebilecekleri sonucuna varmıştır.
Başvuran 4 Aralık 2006 tarihinde savcının kararına itiraz etmiştir. Başvuran, inter alia, 28 Ekim 2006 tarihinde, yaklaşık 13.15 sularında, onu daha da savunmasız bırakmak için ellerini arkasından kelepçeleyen K.B. tarafından, suratına yumruk atıldığını savunmuştur. Başvuranın bu darp sonucu meydana gelen yaraları, Haydarpaşa Numune Hastanesinin o gün saat 14.55te düzenlediği tıbbi raporda açıkça belirtilmiştir. Savcının, başvuranı, ifadesini aldıktan sonra sevk ettiği Adli Tıp Kurumu, ön raporunda da başvuranın yaralarını kaydetmiş ve fotoğrafla belgelemiştir. Öte yandan görevli memur ne Adli Tıp Kurumunun raporunu ne de fotoğrafları Üsküdar Cumhuriyet Savcılığındaki soruşturma dosyasına koymuştur. Başvuran, savcılıktan Adli Tıp Kurumunun raporunu talep ettiğinde, savcının, kendisini, raporun soruşturma dosyasında bulunmadığı hususunda bizzat bilgilendirdiğini ileri sürmüştür. Bu raporun yokluğunda, başvuranın maruz kaldığı kötü muameleye ilişkin olarak K.B. hakkında yaptığı şikayetler, savcı tarafından usulüne uygun olarak incelenmemiştir. Ayrıca savcının, söz konusu olaylara ilişkin olarak şahitleri dinlemediğini iddia etmiştir.
18 Ocak 2007 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın belirli itirazlarına cevap vermeksizin savcının kararını onamıştır. 10 Şubat 2007 tarihinde karar başvurana tebliğ edilmiştir.
7 Şubat 2007 tarihinde başvuran, Adli Tıp Kurumundan 28 Ekim 2006 tarihinde muayene olduktan sonra İstanbul Şube Müdürlüğünün çıkarmış olduğu raporu talep etmiştir.
19 Şubat 2007 tarihinde Adli Tıp Kurumu, tıbbi muayenenin bulgularını içeren raporun bir kopyasının, muayenenin yapıldığı aynı gün içinde Üsküdar Cumhuriyet Savcılığına gönderildiğini başvurana bildirmiştir. Raporun, soruşturma dosyasında bulunmaması halinde, savcılığın talebi üzerine yeni bir kopyası temin edilebilecektir. Üsküdar savcılığının böyle bir talepte bulunmadığı açıkça görülmektedir.
Bu arada 12 Şubat 2007 tarihinde başvuran, inter alia, Adli Tıp Kurumunun hazırlamış olduğu raporun bulunup kendisine tebliğ edilmesi ve bu belgelerin iptal edilmesinden sorumlu yetkililerin cezalandırılması talebinde bulunarak Üsküdar Cumhuriyet Savcılığına başvurmuştur. Ayrıca, neden K.B.nin kötü muamele yerine aşırı güç kullanımı ile suçlandığını ve neden savcının, kendisi aleyhine ifade veren polis tarafından çağrılan şahidi dinleyip kendi lehine ifade verecek şahitleri dinlemeyi kabul etmediğinin açıklanmasını istemiştir. Başvuran savcılıktan herhangi bir cevap alamamıştır.
29 Mayıs 2007 tarihinde başvuran, soruşturma dosyasında bulunmayan Adli Tıp Kurumu tarafından çıkarılan rapor için Üsküdar Cumhuriyet Savcılığına bir kez daha başvurmuştur. Bu başvuruya da cevap alamadığı açıkça görülmektedir.
D. Polis memurları hakkında yapılan disiplin işlemi
Bu sırada, başvuranın tutuklanmasını etkileyen M.Al., M.Ak., M.K. ve Y.A. adlı polis memurları hakkında idari yargılama da başlatılmıştır. Başvuranın kötü muamele iddiaları ile ilgili olarak K.B. hakkında hiçbir idari işlem yapılmadığı açıkça görülmektedir.
Belirtilmeyen bir tarihte soruşturmadan sorumlu başkomiser, başvuranın tutuklanmasında yer alan memurların kesinlikle savcıdan aldıkları emirlere göre hareket ettikleri ve disiplin işlemi gerektirecek herhangi bir suç işlemedikleri kanısında olduğunu bildirdiği bir soruşturma raporu sunmuştur.
8 Ocak 2007 tarihinde Üsküdar Kaymakamlığı, başkomiserin raporuna dayanarak polis memurları hakkındaki soruşturmayı sonlandırmıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran AİHSnin 3. ve 13. maddeleri uyarınca, 28 Ekim 2006 tarihinde Üsküdar Emniyet Müdürlüğünün dışarısında kötü muameleye maruz kaldığından ve yerel makamların, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütmediğinden şikayetçi olmuştur.
AİHM, bu şikayetlerin yalnızca 3. madde temelinde incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda, başvuranın, uğradığı zararı telafi edebilecek medeni ve idari hukuk yollarından yararlanmadığını belirtmiştir. Ayrıca Hükümet, AİHSnin 3. ve 13. maddeleri uyarınca yapılan şikayetlere ilişkin olarak başvuranın altı aylık süre limitine uymadığını bildirmiştir. 18 Ocak 2007 tarihinde başvuranın şikayetlerine ilişkin nihai yerel kararın Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verildiğini savunmuştur.
Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümet'in ön itirazlarını halihazırda inceleyip reddettiğini yineler (bkz. örneğin, Dur - Türkiye, 34027/03; Eser Ceylan - Türkiye, 14166/02; Salmanoğlu ve Polattaş - Türkiye, 15828/03 ve Arif Çelebi ve Diğerleri - Türkiye, 3076/05 ve 26739/05). AİHM, söz konusu davada yukarıda anılan başvurulardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel bir durum görememektedir. Bu bağlamda AİHM özellikle, Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği nihai kararın 10 Şubat 2007 tarihinde başvurana tebliğ edildiğini ve başvuranın bu tarihten itibaren altı ay içinde AİHMe başvuruda bulunduğunu kaydeder. Bu nedenle Hükümetin ön itirazlarını reddeder.
AİHM, söz konusu şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını, şikayetin başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını gözlemler. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Hükümet, bir bütün olarak dava olaylarının, 3. madde uyarınca yasaklanan vahamet düzeyine ulaşmamış olan başvuranın vücudunda gözlemlenen yaraların, Hükümetin sorumlu olduğu muameleden kaynaklandığı iddialarını destekler nitelikte olmadığını ileri sürmüştür. Yakalandığı andan itibaren başvuranın dikkatsizce davranışları göz önüne alındığında, tıbbi raporda kaydedilen yaraların, başvuranın kendi kendini yaralamasından kaynaklanmış olabileceğini iddia etmiştir. Ayrıca polis, başvurana herhangi bir güç uygulamışsa dahi, kullanılan güç orantılı olup başvuranın saldırgan davranışlarından ötürü kesinlikle gerekli görülmüştür. Ayrıca Hükümet, başvuranın iddialarına ilişkin derhal etkili bir soruşturma yürütüldüğünü ve yetkililerin, suçu işlediği iddia edilen kişilerin tespit edilmesi ve bu kişiler hakkında cezai işlem başlatılması için gerekli girişimlerde bulunduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte, yargılama sonucunun başvuranın lehine olmaması söz konusu hukuk yolunun yetersiz olduğu anlamına gelmemektedir.
Başvuran, Hükümetin iddialarının aksine, 28 Ekim 2006 tarihinde bir polis memuru tarafından maruz bırakıldığı kötü muamelenin sonucu olarak yaralandığını ve bu yaralanmanın yakalandığı sırada ya da sonrasında polise direnmesinden kaynaklanmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, kötü muamele iddialarına dair etkili bir soruşturma yürütülmediğini ve savcının, başvuranın önerdiği şahitleri dikkate almazken, polisin lehine ifade verecek şahitleri dinlemeyi kabul ederek taraflı davrandığını savunmuştur.
AİHM, öncelikle mağdurun davranışları ve koşullar dikkate alınmaksızın mutlak veriler ışığında, AİHSnin 3. maddesinin işkenceyi, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da cezayı yasakladığını yineler (bkz. Labita - İtalya (BD), 26772/95).
AİHM ayrıca, bir kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde söz konusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın iddialarına, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe getirecek deliller ortaya koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHSnin 3. maddesine dayalı açık bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94; Ribitsch - Avusturya, A Serisi no. 336).
AİHM, dava dosyasındaki belgelerden özellikle ilgili polis memurlarının tıbbi belgelerden, şahit E.A., polis memurları ve başvuranın ifadelerinden, mevcut davada başvuranın çok fazla direnip mücadele etmesinin ardından 27 Ekim 2006 tarihinde gözaltına alındığını kaydeder. Bununla birlikte, gözaltına alındıktan hemen sonra Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından düzenlenen raporda başvuranın vücudunda herhangi bir yaralanma ya da fiziki şiddet izine rastlanmamıştır. Başvuran, bu raporun bulgularına itiraz etmiştir.
Öte yandan, ertesi gün Haydarpaşa Numune Hastanesinin ve İstanbul Adli Tıp Kurumunun çıkardığı iki tıbbi raporda, Haydarpaşa Numune Hastanesinde yapılan iki tıbbi muayene arasında başvuranın vücudunda özellikle burnunda, boynunda ve kürek kemiğinde bazı yaralar tespit edilmiştir. Başvuranın, gözaltına alındıktan sonra Üsküdar Doğancılar Polis Karakolunda polis memurlarının gözetimindeyken yaralandığı ihtilafsızdır. Dolayısıyla Hükümetin, söz konusu yaralanmalara makul bir açıklama getirme yükümlülüğü bulunmaktadır (bkz. Selmouni, yukarıda anılan).
AİHM bu bağlamda tarafların, başvuranın söz konusu yaraları nasıl aldığı hususunda farklı iddialarda bulunmuşlardır. Başvuran AİHM ve ulusal mahkemeler önünde kimlik kontrolünden önce Üsküdar Emniyet Müdürlüğü binasının dışında K.B. isimli bir polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığını ileri sürmüştür. Özellikle burnuna yumruk atıldığını ve boğazlandığını iddia etmiş ve iddiaları, sağlık raporlarındaki bulgulara uygundur. Diğer yandan Hükümet, polisin başvuranın kendisinin ya da tutumları nedeniyle maruz kaldığı orantılı güç kullanımının neden olması muhtemel yaralanmadan sorumlu olmadığını iddia etmiştir. Olaylara dahil olan iki polis memurunun (K.B. ve Ö.M.) ifadelerine dayanan Hükümet, 28 Ekim 2006 tarihindeki sağlık muayenesi öncesinde yapılan kimlik kontrolünden evvel başvuranın vahşi tutumlar sergilemeye başladığını ve başını çılgınca Üsküdar Emniyet Müdürlüğünün ön penceresine vurduğunu ileri sürmüştür. Bu tutumların nedeni boğazından yakalanarak kelepçelenmenin da dahil olduğu güç kullanımı nedeniyle kısıtlanmış olmasıdır. Sonuç olarak başvuranın vücudunda yer alan tüm yaralar 28 Ekim 2006 tarihinde Üsküdar Emniyet Müdürlüğü binasının dışında yaşanan olaylara dayandırılabilir.
Hükümetin, başvuranın mevcut olayda aldığı yaralar için makul açıklamalarda bulunma yükümlülüğünü tatmin edici derecede yerine getirip getirmediği tespit edilirken, diğer hususlar meyanında (inter alia) ulusal makamların olaya ilişkin yürüttüğü soruşturma ve vardıkları sonuç göz önüne alınmalıdır. AİHM burada, kişinin kanuna aykırı olarak ve 3. maddenin ihlaline yol açacak şekilde polis ya da diğer Hükümet görevlilerince ciddi bir kötü muameleye maruz bırakıldığına ilişkin itiraz edilebilir bir iddiada bulunduğu hallerde söz konusu maddenin, Devletin yetki alanına giren herkesin AİHSde tanımlanan - hak ve özgürlüklerini güvence altına almaya ilişkin 1. madde kapsamındaki genel yükümlülüğü ile bağlantılı olarak yorumlandığında, etkili bir resmi soruşturma yapılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Bu soruşturma, 2. madde kapsamındaki soruşturmada olduğu gibi, sorumlu kişilerin tespitine ve cezalandırılmasına olanak sağlamalıdır.
AİHM bu hususta başvuranın şikayetlerini sunmasının hemen ardından Cumhuriyet Savcısının, aşırı güç kullanımı suçlamasıyla kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturma başlattığını ve suçun faili olarak
K.B.yi ve esas görgü tanığı olarak Ö.M.yi sorguladığını kaydetmektedir. Ancak, bu ilk adımların atılması ardından Cumhuriyet Savcısının başvuranın K.B. aleyhindeki iddialarını bir kenara koyduğu, başka bir adım atmadığı ve başvuranın yaralarının oluştuğu koşulların tespit edilmesini sağlayan bir karar vermediği anlaşılmaktadır.
AİHM bu hususta ilk olarak 28 Ekim 2006 tarihinde Üsküdar Emniyet Müdürlüğü binasının dışında yaşanan olaylara ilişkin başvuran ve adı geçen polis memurlarının verdikleri farklı ifadelere rağmen, Cumhuriyet Savcısının olayların nasıl geliştiğine ilişkin adil ve objektif beyanlar almak için ilgili tarihte olay mahallinde bulunan polis memurları ve diğer kişiler arasından daha fazla görgü tanığı çağırmadığını kaydetmiştir. K.B. ve Ö.M.nin bir grup polis memurunun olaya tanıklığına ettiğine ilişkin açık ifadelerine rağmen görgü tanıkları çağrılmamıştır.
İkinci olarak, İstanbul Adli Tıp Kurumunun başvuranın 27 Kasım 2006 tarihinde aldığı yaralara ilişkin nihai raporunu verdiği tarihte takipsizlik kararının çoktan verilmiş olması, AİHMnin Cumhuriyet Savcısının dava dosyasının tamamlanması için gerekli olan ilgili tüm delilleri toplamada gerekli gayreti göstermeksizin soruşturmayı kapatmak için çok acele ettiği kanısına varmasına neden olmuştur. Aslında başvuran, Cumhuriyet Savcısının kararının temelini oluşturan soruşturma dosyasının İstanbul Adli Tıp Kurumunun 28 Ekim 2006 tarihli ön raporunun bir nüshasını dahi kapsamadığını ileri sürmek için Hükümetin çürütmediği önemli sayıda delil sunmuştur. Haydarpaşa Numune Hastanesinin 28 Ekim 2006 tarihli raporundaki bulgular, başvuranın yaralarının boyutlarının tespit edilmesi için başlı başına yeterlidir; bununla birlikte, Cumhuriyet Savcısının dava dosyasındaki eksikliklere kayıtsızlığı, özellikle de başvuranın bu eksikliğin telafi edilmesi için tekrarlanan girişimlerde bulunduğu göz önüne alındığında, soruşturmanın doğruluğu, kapsamı ve adilliğine gölge düşürmektedir.
Son ve en çarpıcı nokta şudur ki AİHM Cumhuriyet Savcısının verdiği takipsizliği kararının, başvuranın K.B. aleyhindeki suçlamalarıyla alakalı olmadığını kaydetmektedir. Soruşturmayı yalnızca başvuranın 27 Ekim 2006 tarihinde yakalanmasını çevreleyen olaylarla sınırlayan Cumhuriyet Savcısı, başvuranın aldığı yaraların yakalanmaya direnmesinden kaynaklandığı ve polisin başvuranı tutuklarken aşırı güç kullanmadığı sonucuna varmıştır. Cumhuriyet Savcısı bu sonuca varırken esas olarak yakalama tutanağına, başvuranı yakalayan polis memurlarının ifadelerine ve polis adına tanıklık eden E.A.nın ifadesine dayanmıştır. Cumhuriyet Savcısı ayrıca soruşturma dosyasında yer alan ve yakalamayı gerçekleştiren iki polis memurunun aldığı yaraları da kapsayan sağlık raporlarını da göz önüne almıştır. Ancak, müteakip raporlarda kaydedilen yaralanmalar gerçekten de yakalanma sırasında oluştuysa, başvuranın yakalanmasından hemen sonra hazırlanan sağlık raporlarında neden kötü muamele izine değinilmediği hususunu cevapsız bırakmıştır. K.B.nin olay hakkındaki beyanlarını doğrulamak için dahi ertesi gün Üsküdar Emniyet Müdürlüğü Binası dışında gerçekleştiği iddia edilen olaylara kısaca bile değinmemiştir. AİHM bu bağlamda olayların gerçekten de K.B.nın beyan ettiği şekilde gerçekleşmiş olduğu kabul edilse dahi, özellikle başvuranın boynunda oluşan ve güç kullanılarak boğazlandığına işaret eden hiperemi göz önüne alındığında, ulusal makamların yine de K.B.nin başvuranı kontrol altında tutmak için kullandığı gücün aşırı ve kaçınılabilir olmadığını kanıtlama yükümlülüğü altında olduklarını kaydetmektedir. Bu nedenle başvuranın K.B. aleyhindeki kötü muamele iddiaları yeterince araştırılmamıştır.
AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında sunulan belgelerin, soruşturmanın titizlikle yürütülmediğine ve bu nedenle, AİHS bağlamında etkili bir soruşturmanın gereklerini karşılamadığına işaret ettiği kanaatine varmıştır. AİHM özellikle başvuranın kötü muameleye uğramasına ilişkin uyuşmazlık unsurlarının, herhangi bir ulusal mahkeme ya da adli makam tarafından karara bağlanacak bir konu olmadığını ve sonuç olarak, soruşturmanın başvuranın gördüğü muameleye ilişkin gerçek koşullar tespit etmeye yeterli olmadığını kaydetmektedir. Sonuç olarak AİHM, kötü muamele iddiasının faili ve onun meslektaşı ve kayın hısımı olan K.B. ve Ö.M.nin dikkatle incelenmemiş ifadelerine dayanan Hükümetin, başvuranın Devlet görevlilerinin ellerindeyken nasıl yaralandığına ilişkin makul bir açıklama sağlama yükümlülüğünü yerine getirmediği kanısındadır. AİHM bu koşullar altında 28 Ekim 2006 tarihinde başvurana uygulanan şiddetin, kendisinin de belirttiği ve aynı tarihli sağlık raporu bulgularıyla tutarlı olduğu kadarıyla, AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele eşiğine ulaştığı sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla AİHSnin 3. maddesi esas ve usul açısından ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Zarar ve yargılama masrafları
Başvuran manevi tazminat olarak 15,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet söz konusu talebe itiraz etmiştir.
AİHM başvuranın yalnızca ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek büyüklükte manevi zarar gördüğü kanısındadır. Hakkaniyet temelinde başvurana 11,700 Euro ödenmesine karar vermiştir.
Başvuran yargılama masrafları için tazminat talep etmemiştir. Dolaysıyla, bu başlık altında tazminat ödenmesine karar verilmemiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM
1. Oybirliğiyle başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1e 6 oyla, başvuranın gördüğü insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele hususunda AİHSnin 3. maddesinin esas açısından ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle AİHSnin 3. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;
4. 1e 6 oyla
(a) Savunmacı devletin, başvurana kararın AİHSnin 44/2. maddesi bağlamında nihaileştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde ödeme günündeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere manevi tazminat olarak 11,700 Euro (on bir bin yedi yüz Euro) ve ödenebilecek her tür vergiyi ödemesine;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, söz konusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 26 Temmuz 2011 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy