(AİHS. m. 1, 3, 5, 6, 10, 11, 13, 14, 29, 34, 35, 41, 44) (1630 S. K. m. 44) (765 S. K. m. 243, 245) (647 S. K. m. 4, 6) (466 S. K. m. 1) (5271 S. K. m. 172) (5237 S. K. m. 94, 95, 256) (1412 S. K. m. 128) (4483 S. K. m. 2, 4, 9) (4.CD. 04.10.2006 T. 2006/4695 E. 2006/14865 K.) (4.CD. 10.05.2006 T. 2005/9424 E. 2006/10703 K.) (KOP - TÜRKİYE DAVASI) (DÖNMÜŞ VE KAPLAN - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (METE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜNAYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (HULKİ GÜNEŞ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLİZAR TUNCER - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (CİĞERHUN ÖNER - TÜRKİYE DAVASI) (FAZIL AHMET TAMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SERKAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (PLATTFORM ARZTE FÜR DAS LEBEN - AVUSTURYA DAVASI) (KARATEPE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (AKGÖL VE GÖL - TÜRKİYE DAVASI) (AŞICI - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (MEHMET NURİ ÖZEN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no 36487/07)
KARAR
STRAZBURG
15 Kasım 2012
KESİN
29/04/2013
İşbu karar, AİHSnin 44ncü maddesinin 2nci fıkrasında belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir. Karar şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Çelik / Türkiye Davasında (n 3),
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (İkinci Daire):
Başkan
Ineta Ziemele, Yargıçlar
Danute Jociene,
Isabelle Berro-Lefèvre,
András Sajó,
Işıl Karakaş,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller, ve Daire Yazı işleri Müdürü Stanley Naismithin,
katılımıyla oluşan mahkeme heyeti, 16 Ekim 2012 tarihinde yapılan kapalı karar toplantısı sonucunda aynı tarihli şu kararı almıştır:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (36487/07) numaralı davanın nedeni, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin («Sözleşme») 34. maddesi uyarınca Bay Murat Çelik («Başvuran») tarafından 12 Haziran 2007 tarihinde yapılmış olan başvurudur.
2. Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından S. Ballıkaya tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti, (« Hükümet ») kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, AİHM önünde Sözleşmenin özellikle 3, 11 ve 5nci maddelerinin ihlal edildiği şikayetinde bulunmuştur.
4. Başvuru, 26 Mayıs 2010 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir. Ayrıca, Sözleşmenin 29ncu maddesinin 1nci paragrafı uyarınca, Dairenin davayı hem kabul edilebilirlik hem de esas bakımından birlikte hükme bağlayacağı kararlaştırılmıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1966 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedir.
A. Basın açıklaması
6. Avukatlık mesleğine mensup Başvuran, 1997 ila 2000 yılları arasında Çağdaş Hukukçular Derneğinin İstanbul Şubesinin başkanlığını yapmıştır.
7. 14 Ocak 2000 tarihinde, Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları, ceza evleri ve tutuk evlerinin idaresini, güvenliğini ve buralarda verilen sağlık hizmetlerini düzenleyen bir protokol imzalamışlardır.
8. Başvuran, dernek başkanı sıfatıyla kendisinin ve avukatlık mesleğine mensup yirmi altı dernek üyesinin Taksimde (İstanbul) 16 Eylül 2000 tarihinde, saat 12:00ye doğru bir basın açıklaması yapmayı planladıklarını ileri sürmektedir.
9. Yine başvuranın ifadesine göre, güvenlik güçleri tarafından güvenlik önlemleri alınmıştı. Söz konusu güvenlik güçleri, basın açıklamasının yapılmasından sonra göstericileri dağıtmak amacıyla müdahalede bulunmayacaklarını, açıklamayı kendisinin yapacağı konusunda güvence veren başvurana belirtmişlerdir. Bununla birlikte, henüz basın açıklaması yapılmadan, başvuran da dahil olmak üzere, katılımcıları yakalamışlardır.
10. Hükümete göre, 16 Aralık 2000 tarihinde, öğlen vakti, başvuran ve diğer altmış kişi, uyuşmazlık konusu protokol hakkında yasadışı gösteri düzenlemek ve bir basın açıklaması yapmak için şehrin başlıca merkezlerinden İstiklal Caddesinde (İstanbul) toplanmışlardır. Polis, (kendisine göre yasadışı olan) bu gösterinin katılımcılarını, gösteriyi dağıtacağı yönünde uyarmıştır. Göstericiler bu uyarıya uymayı reddetmişler ve sloganlar atarak, hem araç hem de yaya trafiğini kesintiye uğratmışlardır. Polis memurları, kendi ifadelerine göre, hem araç hem de yaya trafiğinin akışını sağlamak amacıyla müdahale etmiş ve gösterici grubunu dağıtmışlardır. Polis memurları, göstericilerin direnişini kırmak amacıyla güç kullanarak göstericileri gözaltına almak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir.
11. Polis tarafından 16 Eylül 2000 tarihinde saat 12:30da düzenlenmiş olan yakalama ve olay tutanağı, polise gelen bir bilgiye göre, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesinin 16 Eylül 2000 tarihinde, saat 12:00de bir basın açıklaması yapmayı öngördüğünü ifade etmektedir. Gerekli güvenlik önlemleri alınmış ve Galatasaray Lisesine doğru yürüyen gösterici grubunun ilerlemesi engellenmiştir. Aralarında dernek başkanının da bulunduğu göstericiler, söz konusu gösterinin 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı olduğu konusunda bilgilendirilmişlerdir. Göstericilere, dağılmaları için on beş dakikalık bir süre tanınmış ancak göstericiler buna uymayı reddetmişlerdir. Göstericiler, şu sloganları atmışlardır: « Hücre ölümdür izin vermeyeceğiz; Hücreleri parçala; Tutsaklara sahip çık; Baskılar bizi yıldıramaz; Devrimci tutsaklar bizim onurumuzdur; Zindanlar yıkılsın tutsaklara özgürlük; Hücre ölümdür direneceğiz». Göstericilerin, « Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Derneği Şubesi ve Tutuklu Ailelerinden Basına ve Kamuoyuna» başlıklı açıklamayı okumalarına müsaade edilmemiştir. Göstericiler, uyarılara rağmen dağılmayı reddetmişler, kırk dokuz kişi, çevik kuvvettin de desteği ile güç kullanılmak suretiyle yakalanmış ve gözaltına alınmışlardır.
12. Başvuran da dahil olmak üzere, yedi kişi adına 16 Eylül 2000 tarihinde, saat 15 :30da Beyoğlu Adli Tıp Enstitüsü tarafından düzenlenen toplu bir sağlık raporu, başvuranın sol gözünün altında 3 x 2 cm boyutlarında bir ekimoz ve boynunda kızarıklıklar olduğunu, boğazında yanma hissinden şikayetçi olduğunu belirtmiş ve doktor tarafından beş günlük bir iş göremezlik sonucuna varılmıştır.
13. 17 Eylül 2000 tarihinde, emniyet müdürü tarafından Cumhuriyet savcısı için bir fezleke düzenlenmiştir. Bu fezlekede, arşivlerde yapılan araştırmalar sonucunda, başvuranın aşırı sol örgütlenmelerdeki faaliyetlerinden dolayı 3 Aralık 1990 tarihinde gözaltına alındığının tespit edildiği belirtilmiştir. Bu fezlekeye göre, nöbetçi Cumhuriyet savcısı, içlerinde başvuranın da yer aldığı göstericilerin yakalandığı konusunda telefonla bilgilendirilmiş ve polis memurlarına kimlik kontrolü ve doktor muayenesinden sonra göstericilerin serbest bırakılmalarını emretmiştir.
B. Başvurana karşı açılan kamu davası
14. Bu arada, polis memurları, 23 Haziran 2000 tarihinde, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu hükümlerine dayanarak, özellikle başvuran hakkında bir kamu davası açılması için Beyoğlu Cumhuriyet savcısına başvurmuşlardır.
15. 17 Eylül 2000 tarihinde, Cumhuriyet savcısı, başvuranın basın açıklamasına katılması bakımından, hakkında cezai takibata yer olmadığına karar vermiştir.
16. Cumhuriyet savcısı, aynı tarihli bir iddianamesi ile, içlerinde başvuranın da yer aldığı göstericilere karşı, 2911 sayılı Kanuna aykırı bir gösteriye katılmaktan dolayı kamu davası açmıştır.
17. 28 Mart 2001 tarihli kararıyla, Beyoğlu 7nci Asliye Ceza Mahkemesi, suçun kurucu unsurları oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın beraatine hükmetmiştir. Mahkeme, kararın gerekçe kısmında, Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı başvuran ile avukatlık mesleğine mensup diğer üyelerin, uyuşmazlık konusu olayın gerçekleştiği gün bir basın açıklaması yapmayı kararlaştırdıkları, bu tür bir eylemin Yargıtay içtihadına uygun olduğu ve dolayısıyla bir suç oluşturmadığı ve Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının polis tarafından engellendiğini belirtmiştir.
C. Başvuran tarafından polis memurlarına karşı yapılan suç duyurusu
18. Bu arada,18 Eylül 2000 tarihinde, başvuran, diğer göstericiler ile birlikte polis memurlarına karşı kötü muamelede bulundukları ve keyfi olarak özgürlükten mahrum bıraktıkları suçlamasıyla bir suç duyurusunda bulunmuştur. Bu şikayette, başvuran, polis memurlarının basın açıklamasının yapılmasını engellemeye yönelik müdahalesinin aynı zamanda kendisinin gösteri yapma hakkını ihlal ettiğini belirtmiştir.
19. Aynı gün, Beyoğlu Cumhuriyet savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran, basın açıklaması yapmak için İstanbul Valiliğinden izin almadığını beyan etmiştir. Olay günü, güvenlik güçleri tarafından güvenlik tedbirleri alınmıştır. Başvuran, katılımcıların basın açıklamasından sonra dağılacakları konusunda polis memurlarına güvence vermiştir. Başvuran, polisler ile açıklamanın yapılacağı yer konusunda anlaşmıştır. Güvenlik güçleri, emirlere uyduklarını belirterek basın açıklamasının yapılmasını engellemişlerdir. Diğer katılımcılar ile birlikte yakalanan ve onlarla birlikte gözaltına alınan başvurana, polis memurları tarafından tekme ve tokat atılmış ve küfür edilmiştir. Daha sonra, polis aracında da şiddet görmüş ve küfürlere maruz kalmıştır. Polis aracında, polis memurları tarafından, bayılması sonucunu doğuracak kadar kendisine göz yaşartıcı gaz sıkılmıştır. Bir doktor tarafından muayene edilmeyi istemediği yönündeki bir feragat belgesini imzalamayı reddetmiştir. Polis memurları, bir gözaltı tedbirini konu oluşturmadığı gerekçesiyle başvuranı sorgulamayı reddetmişlerdir.
20. 2 Kasım 2000 tarihinde, başvuran, İstanbul Valisi tarafından atanan iki müfettiş tarafından dinlenmiştir. Başvuran, basın açıklaması için yetkili makamlardan izin talep etmediklerini çünkü yasal olarak böyle bir zorunluluğun olmadığını beyan etmiştir. Başvuran, olay günü emniyet müdürü yardımcısı T.T.nin, trafiği aksatmamak koşuluyla kendilerine basın açıklaması yapabilecekleri yeri gösterdiğini belirtmiştir. Basın açıklaması yapılacağı sırada ise, polis memurlarının kendisine katılımcıların dağılması gerektiği uyarısında bulunduklarını belirtmiştir. Bu sırada da, göstericilerin etrafı sarılmaya başlanmıştır. Başvuran, polis aracına binmeden önce kendisine şiddet uygulanmadığını ve küfür edilmediğini eklemiştir. Buna karşılık, araca bindikten sonra polis memurları tarafından kendisine şiddet uygulanmış, küfür edilmiş ve göz yaşartıcı gaz sıkılmış ve başvuran bayılmıştır.
21. 7 Kasım 2000 tarihinde, birçok polis memuru, İstanbul Valisi tarafından atanan müfettiş tarafından dinlenilmiştir. Polis memuru S./, 16 Eylül 2000 tarihinde bir olayın meydana gelip gelmediğini hatırlamadığını ifade etmiştir.
22. Polis memurları D.G. ve E.K., göstericileri polis aracına kadar götürdüklerini beyan etmişlerdir.
23. Polis memuru M.S., göstericileri gözaltına alma emri aldığını beyan etmiştir. M.S., göstericileri araçlara bindirdiğini ve kendilerine hiç bir şiddet uygulamadığını belirtmiştir.
24. 8 Kasım 2000 tarihinde, başvuran, 198 adet polis fotoğrafı içinden olay günü görevli olanları teşhis etmeye davet edilmiş ancak başvuran bunların hiçbirini tanımlayamamıştır.
25. Yine 8 Kasım 2000 tarihinde, polis araçlarının sürücüleri olan polis memurları Ş.A., K.K., H.N. ve H.K., İstanbul Valisi tarafından atanan müfettiş tarafından dinlenmişlerdir. Bu polis memurları, araçta herhangi bir olay meydana gelmediğini ifade etmişlerdir.
26. 9 Kasım 2000 tarihinde ise, diğer polis memurları İstanbul Valisi tarafından atanan müfettiş tarafından dinlenmişlerdir. Polis memuru M.G., olay günü görevli olduğunu ve güvenlik tedbirlerini alan ekip içinde yer aldığını beyan etmiştir. Yakalanan kişileri polis aracına kadar götürdüğünü ancak kimseye vurmadığını ve küfür etmediğini beyan etmiştir.
27. İstanbul Valisi tarafından atanan müfettiş tarafından, polis memurları E.K., G.F.K., B.K., S.G., A.T., M.A. ve Ş.K.nın ifadesine başvurulmuştur. Bu polis memurları da M.G. ile aynı ifadeyi vermişlerdir. Polis memurlarından S.G., bir kadını polis aracına kadar götürdüğünü ve bu kişinin yakalandığı sırada herhangi bir zorluk çıkarmadığını ifade etmiştir.
28. Polis memuru T.T., emniyet müdürü de dahil olmak üzere hiç kimseden bir emir almadığını beyan etmiştir. Kendisine kanunun verdiği yetkiler çerçevesinde hareket ettiğini belirtmiştir. Suç işlendiğini tespit etmiş, gösteriye katılanları dağılmaya, sonra da araçlara binmeye davet etmiştir. Göstericiler, uyarıya uymadıkları ve direndikleri için gözaltına alınmışlardır. T.T., göstericiler üzerinde güç kullanmadığını ve göz yaşartıcı gaz sıkmadığını ifade etmiştir.
29. Polis memuru A.T., olay günü görevli olduğunu ve güvenlik tedbirlerini alan ekip içinde yer aldığını beyan etmiştir. Bu polis memuru, basın açıklaması yapanları gözaltına almaları için kimseden emir almadıklarını belirtmiştir. Görevi dahilinde ve kendisine kanunun verdiği yetkiler çerçevesinde hareket ettiğini belirtmiştir. Dağılma uyarısından sonra göstericilerin polis araçlarına binmeye davet edildiklerini ancak göstericiler buna direndikleri için teker teker gözaltına alındıklarını belirtmiştir. A.T., hiçbir gazın kullanılmadığını ifade etmiştir.
30. 23 Kasım 2000 tarihinde, İstanbul Valisi tarafından atanan müfettiş tarafından polis memuru A.nın ifadesine başvurulmuştur. Bu polis memuru, olay günü saat 12:00 ile 14:00 arasında görevli olduğunu, ancak yeri hatırlamadığını belirtmiştir. Bu polis memuru, görevi sırasında hiç kimseye karşı güç kullanmadığını ve yakalanan kişilerin bindirildikleri araçta da bulunmadığını belirtmiştir.
31. İstanbul Valisi, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna ve kendisi tarafından atanan müfettişin raporuna dayanarak 21 Aralık 2000 tarihinde aldığı bir kararla, polis memurları M.G., Ş.G., E.K., G.F.K., A. ve B.K. hakkında soruşturma izni vermemiştir. Vali, bu kararının gerekçesinde, başvuranın eyleminin Dernekler Kanununun 44ncü maddesine aykırı olduğunu, planlanan basın açıklamasının yasal olmadığını, göstericilerin, polis memurlarının dağılma emrine uymadıklarını, polis araçlarında gözaltına alındıklarını, direniş gösterdiklerini ve sloganlar attıklarını, ayrıca kendilerini gözaltına almak amacıyla polis memurları tarafından uygulanan gücün yetkileri dahilinde bulunduğunu belirtmiştir. Vali, polis memurlarının fotoğraflarının gösterilmesi neticesinde düzenlenen tanımlama tutanağı ve izlenen kamera kayıtlarının polis memurlarına isnat edilen suçlamaları kanıtlayamamış olduğunu belirtmiştir.
32. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 17 Nisan 2001 tarihinde verdiği bir kararla, suçlanan polis memurlarına karşı kamu davası açılabilmesi için dava dosyasında yeterince kanıt unsuru bulunduğundan 21 Aralık 2000 tarihli işlemi iptal etmiştir.
33. 11 Mayıs 2001 tarihinde, Eski Ceza Kanununun 245nci maddesi uyarınca ve 16 Eylül 2000 tarihli sağlık raporu ışığında, Cumhuriyet savcısı tarafından altı polis memuruna karşı kötü muamelede bulundukları suçlamasıyla kamu davası açılmıştır.
34. Beyoğlu 4ncü Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Eylül 2004 tarihinde verdiği kararla, olay günü görevli olmadığı gerekçesiyle polis memuru A.nın beraatine hükmetmiştir. Polis memurlarının göstericilerden birine karşı görevleri çerçevesinde öngörülen sınırları aşan bir güç ve şiddet uyguladıklarını tespit eden ve Adli Tıp Kurumu sağlık raporunu dikkate alan mahkeme, Ceza Kanununun 245nci maddesi uyarınca polis memurları M.A., Ş.Ö. ve E.Kyı üç ay hapis cezasına ve üç ay boyunca geçici olarak memuriyetten uzaklaştırma cezalarına mahkum etmiştir; mahkeme, daha sonra, 647 sayılı Kanunun 4ncü maddesi uyarınca bu hapis cezasını 273 780 000 Türk Lirası (TRL) tutarında para cezasına çevirmiştir. Polis memurlarının göstericilerden birine karşı görevleri çerçevesinde öngörülen sınırları aşan bir güç ve şiddet uyguladıklarını tespit eden ve Adli Tıp Kurumu sağlık raporunu dikkate alan mahkeme, Ceza Kanununun 245nci maddesi uyarınca polis memuru G.F.Kyı üç ay hapis cezasına ve üç ay boyunca geçici olarak memuriyetten uzaklaştırma cezalarına mahkum etmiştir; mahkeme, daha sonra, 647 sayılı Kanunun 4ncü maddesi uyarınca bu hapis cezasını 273 780 000 Türk Lirası (TRL) tutarında para cezasına çevirmiştir; mahkeme, bu dönüştürmeden sonra, G.F.K. aleyhinde verdiği cezaların toplanmasına karar vererek, 547 560 000 TRL tutarında bir para cezası ve altı ay boyunca geçici olarak memuriyetten uzaklaştırma cezalarına hükmetmiştir. Polis memurlarının göstericilerden birine karşı görevleri çerçevesinde öngörülen sınırları aşan bir güç ve şiddet uyguladıklarını tespit eden ve Adli Tıp Kurumu sağlık raporunu dikkate alan mahkeme, Ceza Kanununun 245nci maddesi uyarınca polis memuru B.Kyı üç ay hapis cezasına ve üç ay boyunca geçici olarak memuriyetten uzaklaştırma cezalarına mahkûm etmiştir; mahkeme, daha sonra, 647 sayılı Kanunun 4ncü maddesi uyarınca bu hapis cezasını 273 780 000 Türk Lirası (TRL) tutarında para cezasına çevirmiştir. Polis memurlarının sabıka kayıtları bulunmadığından ve gelecekte benzer nitelikte bir suç işlemeyeceklerine kanaat getiren mahkeme, 647 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 6ncü maddesinin 1nci fıkrası uyarınca, verilen mahkumiyet kararlarının uygulanmasının ertelenmesine hükmetmiştir.
35. Beyoğlu 4ncü Asliye Ceza Mahkemesi, verdiği kararının gerekçe kısmında, başvuranın kendisine kötü muamelede bulunan polis memurlarını tanımlayamadığını ve suçlanan polis memurlarının isnat edilen fiilleri işleyenler olup olmadıklarını söyleyemediğini belirtmiştir.
36. Yargıtay 6 Kasım 2006 tarihinde verdiği bir kararla, polis memurları lehinde hükümler içeren yeni Ceza Kanununun yürürlüğe girmesi dolayısıyla 28 Eylül 2004 tarihli mahkeme kararını bozmuştur.
37. 11 Eylül 2007 tarihli bir kararıyla, Beyoğlu 4ncü Asliye Ceza Mahkemesi bozulan karara karşı direnmiştir.
38. Yargıtay 22 Aralık 2009 tarihinde verdiği bir karar ile, zamanaşımından dolayı kamu davasının düşmesine hükmetmiştir.
D. 466 sayılı Kanun kapsamında başvuran tarafından açılan tazminat davası
39. Bu arada, 27 Haziran 2001 tarihinde, başvuran tarafından, gözaltına alınmasının yasadışı olduğu gerekçesiyle, 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun kapsamında Devlete karşı bir tazminat davası açılmıştır.
40. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Eylül 2000 tarihli gözaltına alma işleminin tazmini amacıyla, 27 Aralık 2004 tarihinde verdiği bir kararıyla Devleti, başvurana 14 487 150 TRL ödemeye mahkûm etmiştir. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, kararın gerekçe kısmında, polis memurları tarafından vurulan darbeler ve uygulanan şiddet sonucu, başvuran hakkında beş günlük iş göremezlik tespit etmiş olan sağlık raporuna değinmiştir.
41. Yargıtay, 27 Kasım 2006 tarihinde verdiği kararıyla, temyiz edilen kararı, başvuranın makul nedenlerden dolayı yakalanmış olması ve polis tarafından gerekli yasal formalitelerin sonuçlandırılmasından sonra makul bir süre içinde serbest bırakılması gerekçesine dayanarak bozmuştur.
42. Yargıtayın bozma hükmüne uyan Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi 23 Kasım 2007 tarihinde verdiği kararıyla, bozma gerekçelerini kabul ederek başvuranın tazminat talebini reddetmiştir. Uyma kararının gerekçe kısmında, başvuranın 16 Eylül 2000 tarihinde gözaltına alındığı ve Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesi alındıktan sonra ertesi gün serbest bırakıldığı belirtilmiştir.
43. Yargıtay, 14 Haziran 2010 tarihinde verdiği bir kararla, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
44. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ile 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun, ayrıca eylemler sırasında çevik kuvvetlerin gözlem, denetim ve müdahale kurallarını düzenleyen 30 Aralık 1982 tarihli Polis Çevik Kuvvet Yönetmeliğinin somut dava ile ilgili hükümleri, Kop /Türkiye kararının 15 ila 17nci paragraflarında belirtilmiştir, Kop /Türkiye davası no 12728/05, 15-17nci paragraflar, 20 Ekim 2009.
45. 647 sayılı Ceza İnfaz Kanununun 6ncı maddesinin 1nci fıkrası hükmü şöyledir:
(...) para cezasından başka bir ceza ile mahkûm olmayan kimse, işlediği bir suçtan dolayı (...) para veya bir yıla kadar (bir yıl dahil) (...) hapis veya hafif hapis cezalarından biriyle mahkûm olur ve geçmişteki hali ve suç işleme hususunda eğilimine göre cezanın ertelenmesi ileride suç işlemekten çekinmesine sebep olacağı hakkında mahkemece kanaat edinilirse, bu cezanın ertelenmesine hükmolunabilir. (...)
46. 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanununun 1nci maddesi hükümlerine göre şu kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir:
1.Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;
2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;
(...)
5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlarına veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilenler;
(...)
47. 2 Aralık 1999 tarihinde yürürlüğe giren 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 9uncu maddesine göre, savcılık talebi üzerine, bir memur veya diğer bir kamu görevlisi hakkında yetkili idari makamlar tarafından yapılan inceleme sonucunda cezai soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı on gün içinde itiraz yoluna gidebilir. Bu tür itirazlara bakmaya yetkili tek merci, idari yargı yerleri olup, verdikleri kararlar kesindir.
48. Yetkili makamın soruşturma izni vermeme yönündeki kararı idari yargı hakimi tarafından iptal edilmediği takdirde, bu red kararı savcılıkları bağlar ve savcıların takipsizlik kararı vermekten başka seçenekleri kalmaz. Burada söz konusu olan, tamamen şekli nitelikte, inceleme organının nihai kararını desteklemekle sınırlı bir karardır. Uygulamada, bir memur hakkında cezai takibat yapılması izni talebinin reddedilmesi durumunda, savcıların kovuşturmaya yer olmadığına karar verdikleri görülmektedir. Bu tür kararlar geçersizdir ve bunlara karşı teorik olarak açık olan ceza yargısında itiraz yolu, idari makamın reddine rağmen cezai takibatın önünü açamayacaktır. Yargıtay ceza dairelerinin de yaklaşımı bu yöndedir (bakınız, örneğin, 4 Ekim 2006 tarihli, 2006/14865 sayılı ve 10 Mayıs 2006 tarihli, 2006/10703 sayılı kararlar):
4483 sayılı (...) Kanun kapsamı içerisindeki görevliler ve suçlar bakımından ceza soruşturması açılabilmesi "izin koşuluna" bağlanmıştır. 4483 sayılı Kanunun 4.ncü maddesi uyarınca Cumhuriyet Savcıları, bu kanun kapsamındaki suçlarla ilgili olarak bir ihbar veya şikayet aldıklarında (...) ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ilgili merciden soruşturma izni isterler. (...) Başka bir anlatımla 4483 sayılı Yasa hükümleri uyarınca gerekli soruşturma izninin alınamaması halinde ceza soruşturması başlamadığı için, suç işlendiği yolunda yapılmış olan ihbar veya şikayetler hakkında işlem veya inceleme yapılmasına yer olmadığı" kararı verilebilecek ise de, CMKnın 172nci maddesinde belirtildiği anlamda "kovuşturmaya yer olmadığı kararı" verilemeyecektir. Soruşturma ve kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karara karşı itiraz merciinin "incelemeye yer olmadığına" karar vermek yerine itirazı incelemek suretiyle red kararı vermiş olması yasaya aykırıdır (...)
49. 4778 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 2 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe girişine kadar, yukarıda bahsi geçen usul, hapis cezası ile mahkumiyet sonucu doğuran suçüstü hali durumları hariç olmak üzere, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken işledikleri her türlü suça uygulanmaktaydı. Bu tarihten bu yana, 4483 sayılı Kanunun 2nci maddesine göre, Devlet ajanları tarafından kötü muameleye (Eski Ceza Kanununun 243ncü maddesi ve 26 Eylül 2004 tarihli yeni Ceza Kanununun 94 ve 95nci maddeleri) ve aşırı kuvvet kullanımına (Eski Ceza Kanununun 245nci maddesi ve yeni Ceza Kanununun 256ncı maddesi) karşı cezai takibat, 4483 sayılı Kanunun uygulama alanından çıkarılmışlardır (Çamçı ve diğerleri / Türkiye, no 25172/02, 21-22nci paragraflar, 24 Şubat 2009).
50. Eski Ceza Muhakemesi Kanununun 128nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca, gözaltı süresi yirmi dört saatti.
Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca, üç ya da daha fazla sayıda kişi tarafından işlenen kolektif bir suç kapsamında, kanıtların toplanmasında zorluk olması veya sanık sayısı ya da benzeri nedenlerle, Cumhuriyet savcısı, yazılı olarak gözaltı süresini dört güne kadar çıkarabilir.
HUKUK
I. SÖZLEŞMENİN 3, 6, 13 VE 14NCÜ MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
51. Başvuran, polis memurları tarafından kendisine uygulanan şiddetten ve uyuşmazlık konusu olay günü görevli polis memurlarına karşı başlatılan ceza usulü bakımından davanın zamanaşımı ile ortadan kalkması nedeniyle etkisizliğinden şikayetçidir. Başvuran, Sözleşmenin 3, 6, 13 ve 14ncü maddelerine dayanmaktadır.
Başvuranın formülasyonu ve şikayetlerinin içeriği göz önüne alındığında, AHM, yalnızca Sözleşmenin 3ncü maddesi kapsamında şikayetleri inceleme kararı almıştır (Dönmüş ve Kaplan / Türkiye, n 9908/03, 55 nci paragraf, 31 Ocak 2008 ve yukarıda atıf yapılan, Kop, 42nci paragraf). İlgili Sözleşme hükmü şöyledir:
« Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz ».
52. Hükümet, başvuranın bu iddialarına itiraz etmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
53. Hükümet, öncelikle başvuranın mağdur niteliği taşımadığı yönündeki kabul edilemezlik nedenini ileri sürmektedir. Hükümet, bu kapsamda, ilgilinin yakalanmasından sonra düzenlenmiş olan sağlık raporuna atıf yaparak, şikayet edilen fiilin Sözleşmenin 3ncü maddesinin gerektirdiği minimum ciddiyette olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, polis memurlarına karşı açılan kamu davasının delil yetersizliğinden dolayı beraat ile sonuçlanmış olduğunu hatırlatmaktadır.
54. Başvuran, bu kabul edilemezlik savına karşı çıkmaktadır.
55. 16 Eylül 2000 tarihli sağlık raporu ve ayrıca polis memurlarına karşı açılan kamu davasının zamanaşımından dolayı düşmesi karşısında, AİHM, söz konusu kabul edilemezlik itirazının, başvuranın ceza soruşturmasının etkinliği bakımından Sözleşmenin 3ncü maddesi kapsamında ileri sürdüğü iddiaları ile sıkı sıkıya bağlı sorunlar ortaya çıkardığı kanısındadır (bakınız, mutatis mutandis, Batı ve diğerleri /Türkiye, no 33097/96 ve no 57834/00, 104ncü paragraf, AİHM 2004-IV (özetler)). Buradan hareketle, AHM, bu itirazın esasa eklenerek incelenmesine karar vermiştir.
56. Hükümet, daha sonra iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünde bir kabul edilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümete göre, başvuran, Devlete veya güvenlik güçlerine karşı, tazminat almak için öngörülmüş olan idari ve adli başvuru yollarına başvurmamıştır. Hükümet, ceza mahkemelerinin almış olduğu kararlardan bağımsız olarak, başvuranın bu tür yollara başvurması mümkündü.
57. Başvuran, bu kabul edilemezlik savına karşı çıkmaktadır.
58. AİHM, daha önce, somut davaya benzer durumlarda, benzer bir kabul edilemezlik itirazını reddettiğini hatırlatır (bakınız, birçok karar arasından, Mete ve diğerleri / Türkiye, no294/08, 96ncı paragraf, 4 Ekim 2011). Davayı inceleyen AİHM, Hükümetin somut dava itibarıyla, farklı bir karar alınmasını gerektirecek ikna edici herhangi bir olgu ya da argüman sağlamamış olduğu düşüncesindedir. Buradan hareketle, Hükümetin bu kabul edilemezlik itirazının reddi gerekmektedir.
59. AİHM, Sözleşmenin 3ncü maddesine dayandırılan bu şikayetin, Sözleşmenin 35nci maddesinin 3ncü fıkrası hükümleri bakımından açıkça temelden yoksun olmadığını tespit etmiştir. AİHM, ayrıca, başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni bulunmadığını saptamıştır. Bu nedenle, kabul edilebilirliğine karar verilmesi gerekmektedir.
B. Esas hakkında
1. Kötü muamelede bulunulduğu iddiaları hakkında
a) Tarafların savları
60. Hükümet, öncelikle, başvuranın yakalanmasından sonra düzenlenen sağlık raporunun herhangi bir kötü muamele işaret içermediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın yakalanma koşullarına atıf yaparak, başvuranın vücudunda tespit edilen izlerin, yakalanması sırasında gösterdiği davranışın bir sonucu olduğu düşüncesindedir.
61. Hükümet, daha sonra, başvuranın İstanbulun en işlek yerlerinden birinde gösteriye katılmakla, 2911 sayılı Kanunu ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Hükümet, polis memurlarının, yasadışı olduğu gerekçesiyle, gösteriye son verilmesi yönündeki çağrılarına rağmen, göstericilerin dağılmayı reddettiklerini, sloganlar attıklarını ve yaya ile araç trafiğini kesintiye uğrattıklarını belirtmektedir. Güvenlik güçleri de bunun üzerine, grubu dağıtmak ve böylelikle yaya ve araç trafiğinin akışını sağlamak için müdahale etmişlerdir. Polis memurları, nihayetinde göstericileri yakalamaya başlamış, göstericilerin direnişini kırmak için de güç kullanmak sorunda kalmışlardır.
62. Bu bakımdan, 2559 sayılı Kanun Polis Vazife ve Salahiyet Kanununa atıfta bulunan Hükümet, somut olayın koşullarında göstericiler dağılmayı reddettikleri ve güvenlik güçlerine direndikleri ve bu davranışlar huzuru ve kamu düzenini bozduğundan, polis memurları tarafından uygulanan gücün kesinlikle gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, ayrıca, başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların « her türlü makul şüphenin ötesinde » olarak kendisine karşı kullanılan gücün aşırı nitelikte olduğunu tespit etmeye imkan vermediğini ileri sürmektedir.
63. Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.
b) AİHMnin değerlendirmesi
64. AİHM öncelikle, 3ncü madde kapsamına girebilmeleri için kötü muamelelerin minimum bir ağırlığa ulaşmış olmaları gerektiğini hatırlatır. Minimum ağırlığın tespiti görecelidir; bu ağırlığın değerlendirilmesi, olayın tüm verilerine ve özellikle kötü muamelenin süresine, fiziksel veya ruhsal etkilerine, ayrıca bazı durumlarda kurbanın cinsiyetine, yaşına ve sağlık durumuna bağlıdır (Mouisel /Fransa, no 67263/01, 37nci paragraf, 14 Kasım 2002, AİHM 2002-IX, Kuala /Polonya (BD), n 30210/96, 91 nci paragraf, AİHM 2000-XI, Peers / Yunanistan, no 28524/95, 67nci paragraf, AİHM 2001-, Jalloh / Almanya (BD, n 54810/00, 67 nci paragraf, 11 Temmuz 2006 ve Labita /İtalya (BD), no 26772/95, 120nci paragraf, AİHM 2000-IV). AİHM, bir bireyin özgürlüğünden mahrum kaldığı zaman veya daha genel olarak örneğin yakalanma gibi durumlarda, güvenlik güçleri ile karşı karşıya kaldığı zaman, gösterdiği davranışları bakımından, gerekli olmadığı halde kendisine karşı aşırı ve gereksiz fiziksel güç kullanılmasının, ilke olarak, 3ncü madde tarafından garanti edilen hakkı ihlal ettiği düşüncesindedir (bakınız, diğer birçok karar arasından, Klaas / Almanya, 22 Eylül 1993, 23 ve 24 ncü paragraflar, seri A n 269, Rehbock / Slovenya, no 29462/95, 68-78nci paragraflar, AİHM 2000-XII, Günaydın / Türkiye, n 27526/95, 29 ncu paragraf, 13 Ekim 2005).
65. Yakalama için güç kullanımının kesin biçimde gerekli olduğu hallerde, somut dava bakımından söz konusu güç kullanımının orantılı olup olmadığının araştırılması gerekmektedir (bakınız, Altay /Türkiye, n 22279/93, 54 ncü paragraf, 22 Mayıs 2001, Hulki Güneş / Türkiye, no 28490/95, 70nci paragraf, AİHM 2003-VII). Bu kapsamda, AİHM, lezyonların ve travmaların meydana geldikleri koşullara ayrı bir önem verdiğini hatırlatır (R.L. ve M.J.D. / Fransa, no 44568/98, 68nci paragraf, 19 Mayıs 2004 ve Gülizar Tuncer / Türkiye, n 23708/05, 31 nci paragraf, 21 Eylül 2010).
66. Somut davada, AİHM, uyuşmazlık konusu gösteriden sonra 16 Eylül 2000 tarihinde düzenlenen toplu sağlık raporundan başvuranın sol gözünün altında 3 x 2 cm çapında bir ekimoz, boynunda kızarıklıkların teşhis edildiğini ile beş günlük iş göremezlik raporu verildiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 12nci paragraf). Söz konusu sağlık raporunda yer alan tanılar ışığında, AİHM, başvuranın maruz kaldığı muamelenin Sözleşmenin 3ncü maddesi kapsamına girdiği kanısına varmıştır.
67. AİHM ayrıca, başvuranın şikayetinde, olayın meydana geliş biçimi ve kendisi ile diğer göstericilerin maruz kaldıkları muamele hakkında verdiği kendi versiyonunu da dikkate almaktadır. Başvuranın yaptığı suç duyurusundan sonra, başvurana kötü muamele uygulamakla suçlanan polis memurlarına karşı bir kamu davası açılmıştır. Asliye Ceza Mahkemesinin kararının gerekçe kısmından, polis memurlarının, başvuran da dahil olmak üzere, göstericilere karşı görevlerinin sınırını aşan bir güç ve şiddet kullandıkları anlaşılmaktadır. Bu nedenle, AİHM, somut davanın koşullarında başvuranın ancak güç kullanımı ile engellenebilen bir agresiflik gösterdiğine işaret eden herhangi bir olgu bulunmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, bir toplantıyı dağıtmanın, göstericilerin yüzlerine ve kafalarına vurulan darbelerin ağırlığını tek başına açıklamak için yeterli olmadığını hatırlatır.
68. İşte bu nedenle, yukarıda yapılan tespitler ve başvuran tarafından sunulan sağlık raporundaki teşhisler ışığında AİHM, Hükümetin somut olayda güç kullanımının aşırı olmadığına veya gösterinin dağıtılması sırasında başvuranın ortaya koyduğu davranışın güç kullanımını gerektirdiğine ilişkin açıklamalarının ikna edici nitelikte argümanlara dayanmadığı düşüncesindedir. Buradan hareketle, AİHM, işbu davada başvurulan gücün aşırı ve gereksiz olduğu sonucuna varmaktadır.
69. Dolayısıyla, Sözleşmenin 3ncü maddesi maddi yönden ihlal edilmiştir.
2. Yürütülen soruşturmaların etkili olup olmadıkları hakkında
a) Tarafların savları
70. Hükümete göre, resmi makamlar, başvuran tarafından şikayet edilen kötü muamelelerin faillerini bulmak ve takibatta bulunmak için gerekli tüm tedbirleri almışlardır. Resmi makamlar, söz konusu iddialar hakkında ivedilikle bir inceleme başlatmışlar; polis memurları ve başvuranın ifadesine başvurulmuş ve sağlık raporları bir araya getirilmiş; resmi makamlar ayrıca, fotoğraflar ve kamera kayıtlarından hareketle, başvurandan polis memurlarını tanımlamasını talep etmişler ancak, başvuran söz konusu polisleri tanımlayamamış; son olarak, sağlık raporu Adli Tıp Kurumuna sunulmuştur. Hükümet ayrıca, başvuranın kötü muamele iddiaları hakkında yürütülen soruşturmaların etkili nitelikte oldukları sonucuna varmıştır. Hükümet daha sonra, kötü muamele faili polis memurlarının cezai kovuşturmaya tabi tutulduklarını ve başvuranın da bu usule katıldığını belirtmiştir.
71. Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.
b) AİHMnin değerlendirmesi
72. Öncelikle, resmi yerel makamların etkili bir soruşturma açma ve yürütme yükümlülüğü ile ilgili olarak, AİHM, şu izleyen kararlarındaki ilkelere atıf yapmaktadır: Khachiev ve Akaieva / Rusya, no 57942/00 ve 57945/00, 177 nci paragraf, 24 Şubat 2005, Menecheva / Rusya, n 59261/00, 67nci paragraf, AİHM 2006-III, yukarıda atıf yapılan Batı ve diğerleri, 134-137nci paragraflar, Abdülsamet Yaman / Türkiye n 32446/96, 54 ncü paragraf, 2 Kasım 2004 ve Ciğerhun Öner / Türkiye (n 2), no 2858/07, 98nci paragraf, 23 Kasım 2010.
73. AİHM, bunu müteakiben, bir bireyin, Polisin veya Devletin benzeri bir servisinin elindeyken ağır yasadışı ve 3ncü maddeye aykırı suiistimallere uğradığı konusunda savunulabilir bir iddia ortaya attığı zaman, Sözleşmenin bu hükmünün, Sözleşmenin 1nci maddesi ile Devlete yüklenen yargı yetkisi altındaki herkese, Sözleşmede belirtilen hak ve özgürlükleri tanımak biçimindeki genel ödevi ile kombine bir şekilde etkin resmi bir soruşturmanın varlığını gerektirdiğini hatırlatır (Assenov ve diğerleri / Bulgaristan, 28 Ekim 1998, 102-103ncü paragraflar, Hükümler ve Kararlar Derlemesi 1998-VIII, Ay / Türkiye, n 30951/96, 59-60ncı paragraflar, 22 Mart 2005 ve Şafak / Türkiye, n 38879/03, 66 ncı paragraf, 25 Ocak 2011). Bu soruşturma, 2 nci maddeden kaynaklanan da olduğu gibi, sorumluların bulunması ve cezalandırılmasını sağlamak zorundadır. Böyle bir sonuca varılmadığı takdirde, temel önemine rağmen, işkencenin, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlerin genel olarak yasaklanması uygulamada etkisiz kalacak ve bazı durumlarda nerdeyse dokunulmaz hale gelen devlet görevlilerinin, denetimlerine bırakılanların haklarını ayakları altına almaları mümkün hale gelecektir. (yukarıda atıf yapılan Labita, 13 1nci paragraf ve bu paragrafta geçen atıflar).
74. Somut davada, AİHM, başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun sonucunda, polis memurlarına karşı kötü muamele uyguladıkları gerekçesiyle görevli Asliye Ceza Mahkemesi önünde kamu davası açılmış olduğunu tespit etmektedir. Bu mahkeme, başvuranın da dahil olduğu göstericilere karşı, polis memurlarının görevleri kapsamındaki sınırları aşarak güç ve şiddet uyguladıkları sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, Yargıtay, bu kamu davasının zamanaşımından dolayı düşmesine karar vermiştir (yukarıdaki 38nci paragraf). Bu kapsamda, AİHM, somut olaydakine benzer koşullarda, yerel resmi makamların, 3ncü maddeye aykırı fiiller işleyen kişilerin kendilerine karşı çürütülemez kanıtlar bulunmasına rağmen cezasız kalmamaları için yeterli bir çabukluk ve makul bir özenle gerekli her türlü pozitif önlemi almaları gerektiği yönünde kararlar verdiğini hatırlatır (yukarıda atıf yapılan, Batı ve diğerleri, 147nci paragraf; ayrıca bakınız, mutatis mutandis, Selmouni /Fransa (BD), n 25803/94, 78-79ncu paragraflar, AİHM 1999-V ve Fazıl Ahmet Tamer ve diğerleri/Türkiye, n 19028/02, 96 ncı paragraf, 24 Temmuz 2007). AİHM ayrıca, bir devlet memurunun 3ncü maddeye aykırı fiiller işlemekle suçlanması durumunda, yargılama usulünün veya mahkumiyetin örneğin zamanaşımı gibi bir nedenden dolayı geçersiz kalmaması ve genel af, af veya cezanın ertelenmemesi gerektiğini tekrarlamaktadır (bakınız, bu yönde, Zeynep Özcan / Türkiye, no 45906/99, 45nci paragraf, 20 Şubat 2007 ve Okkalı / Türkiye, n 52067/99, 76 ve 78 nci paragraflar, AİHM 2006-XII (özetler); ayrıca bakınız, mutatis mutandis, Abdülsamet Yaman, yukarıda atıf yapılan 55 nci paragraf ve Ciğerhun Öner (n 2), yukarıda atıf yapılan 101nci paragraf ).
75. Dolayısıyla, AİHM, somut olayda, polis memurlarına karşı açılan kamu davasında, sanık polis memurlarının cezasızlığına yol açacak şekilde çabukluk ve özen bakımından ihmaller bulunduğu ve bunun da cezai takibatı etkisiz kıldığı kanısındadır. Sonuç itibarıyla, somut olayın koşulları bakımından, AİHM, başvuranın sahip olduğu başvuru yolunun, ileri sürdüğü ihlal iddialarının telafisi için normalde mevcut ve yeterli olmadığını düşünmektedir (bakınız, mutatis mutandis, yukarıda atıf yapılan, Selmouni, 81nci paragraf ). Dolayısıyla, Hükümet tarafından bu bakımdan ileri sürülen kabul edilemezlik itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
76. Buradan hareketle, AİHM, Sözleşmenin 3ncü maddesinin usule ilişkin gerekliliklerinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞMENİN 10 VE 11NCi MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
77. Başvuran, kendisinin ifade özgürlüğü hakkının ve barışçıl toplantı özgürlüğü hakkının ihlal edilmesinden şikayetçidir. Bu kapsamda, başvuran, sırayla Sözleşmenin 10ncu ve 11nci maddelerine dayanmaktadır.
78. Başvuranın şikayetlerini formüle edişine göre, AİHM, bu şikayetleri yalnızca Sözleşmenin 11nci maddesi kapsamında incelemeyi kararlaştırmıştır (Serkan Yılmaz ve diğerleri / Türkiye, n 25499/04, 28 nci paragraf, 13 Ekim 2009). İlgili Sözleşme hükmü şöyledir:
« 1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. (...) »
79. Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
80. Hükümet, altı aylık süreye uyulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, uyuşmazlık konusu gösterinin 16 Eylül 2000 tarihinde gerçekleştiğini ve Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesinin 28 Mart 2001 tarihinde başvuranın beraatine karar verdiğini belirterek, başvuranın ise, başvurusunu ancak 12 Haziran 2007 tarihinde yaptığına dikkati çekmektedir.
81. Başvuran, bu kabul edilemezlik itirazına karşı çıkmaktadır.
82. AİHM, Hükümet gibi, başvurana karşı basın açıklamasına katılmasından dolayı açılan kamu davasının 28 Mart 2001 tarihinde başvuranın beraati ile sonuçlandığını gözlemlemektedir. AİHM ayrıca, ilgilinin 18 Eylül 2000 tarihinde polis memurlarının kendisine kötü muamele uyguladıkları, keyfi olarak özgürlükten mahrum bıraktıkları ve gösteri yapma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle bir suç duyurusunda bulunduğunu görmektedir. Söz konusu kamu davası, Yargıtayın 22 Aralık 2009 tarihli bir kararıyla son bulmuştur. Başvuran başvurusunu 12 Haziran 2007 tarihinde yapmış olduğundan, bu kabul edilemezlik itirazının reddi gerekmektedir.
83. AİHM, bu şikayetin Sözleşmenin 35nci maddesinin 3ncü fıkrası hükümleri bakımından açıkça temelden yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM, ayrıca başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni bulmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle, şikayetin kabul edilebilirliğine karar verilmesi gerekmektedir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların savları
84. Hükümet, uyuşmazlık konusu gösterinin 2911 sayılı Kanunu ihlal ettiğini ve başvuranın toplantı özgürlüğü hakkına ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa müdahalenin yine bu kanuna dayandığını, bu kanunun milli güvenliği veya kamu güvenliğini korumayı ve düzensizlik ya da suç işlenmesini önlemeyi ve işlek bir yerdeki trafiğin akışını sağlamayı amaçladığını belirtmektedir.
85. Hükümet ayrıca, söz konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran, polis tarafından kanuna uygun olarak yakalanmış ve bu yakalamanın amacı ise, çok işlek bir caddede kamu düzenini sağlamak ve zorunlu toplumsal bir gereksinime yanıt vermekti. Hükümet, ayrıca 2911 sayılı Kanun uyarınca başvurana karşı girişilen ceza kovuşturmasının başvuranın beraati ile sonuçlandığını belirtmektedir.
86. Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
87. AİHM, öncelikle, tarafların başvuranın toplantı özgürlüğü hakkının kullanılmasına müdahalenin varlığına karşı çıkmadıklarını tespit etmektedir. AİHM, bu müdahalenin kanuni bir dayanağı bulunduğunu ve söz konusu kanunun 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu olduğunu ve müdahalenin Sözleşmenin 11nci maddesinin 2nci fıkrası anlamında kanun tarafından öngörüldüğünü gözlemlemektedir. Diğer yandan, söz konusu müdahale, 11nci maddesinin 2nci fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan en az birini, yani düzenin sağlanmasını hedeflemekteydi.
88. Uyuşmazlık konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı sorununa gelince, AİHM, öncelikle 11nci maddeye ilişkin içtihadından doğan ilkelere başvurmaktadır (Djavit An / Türkiye, no20652/92, 56-57nci paragraflar, AİHM 2003-III, Piermont / Fransa, 27 Nisan 1995, 76-77 nci paragraflar, seri A n 314, Plattform « Ärzte für das Leben » / Avusturya, 21 Haziran 1988, 32nci paragraf, seri A no 139 ve Schwabe ve M.G. / Almanya, n 8080/08 ve 8577/08, 110-113 ncü paragraflar, AİHM 2011 (özetler)). Bu içtihattan, her türlü yasal gösterinin sorunsuz olarak gerçekleştirilmesini ve tüm vatandaşların güvenliğini sağlamak için resmi makamların gerekli tedbirleri almakla ödevli oldukları anlaşılmaktadır.
89. AİHM buna ek olarak, Devletlerin barışçıl toplantı hakkını korumakla yükümlü olmakla kalmayıp ayrıca bu hakka makul olmayan dolaylı kısıtlamalar getirmekten de kaçınması gerektiğini hatırlatır. AİHM ayrıca, 11nci maddenin temel olarak, güvence altına alınmış hakların korunmasında kamusal otoritelerin keyfi müdahalesine karşı bireyi korumayı amaçladığını ve bu hakların etkin bir şekilde kullanımını sağlamak için pozitif yükümlülükler de yüklediğini teyit etmektedir. (yukarıda atıf yapılan, Djavit An, 57nci paragraf).
90. AİHM ayrıca, bu ilkelerin kamuya açık yerlerde düzenlenen gösteri ve yürüyüşlere de uygulanabileceğini hatırlatır (yukarıda atıf yapılan, Djavit An, 56ncı paragraf). Bununla birlikte, bir Yüksek Sözleşmeci Tarafın toplantıların düzenlenmesini önceden izin alma şartına bağlaması ve derneklerin faaliyetlerini kamu düzeni ve milli güvenlik gerekçesiyle kurallara bağlaması, 11nci maddenin ruhuna aykırı değildir (Karatepe ve diğerleri / Türkiye, no 33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, 46ncı paragraf, 7 Nisan 2009).
91. Somut davada, AİHM öncelikle, iç hukukun öngördüğü üzere gösterinin resmi makamlara önceden bildirilmediğini ve başvuranın da bunu kabul ettiğini gözlemlemektedir. Bu kapsamda, AİHM önceden gördüğü davalarda, spontan gösteriler düzenleme hakkının önceden bildirim şartına tabi tutulmamasının ancak özel koşulların varlığı halinde söz konusu olabileceğine yönelik kararlar verdiğini hatırlatır.
92. AİHM, daha sonra, göstericiler, en azından polis tarafından kendilerine karşı güç kullanılana kadar şiddet eylemlerinde bulunmadıklarından, Sözleşmenin 11nci maddesi ile garanti altına alınan toplantı özgürlüğünün anlamını yitirmemesi amacıyla kamu otoritelerinin barışçıl toplantılar için belli bir tolerans göstermeleri gerektiğinin önemli bir husus olduğunu yinelemektedir. Somut davada, taraflarca sunulan belgeler ışığında, AİHM, kamunun dikkatini güncel bir soruna çekmek isteyen avukatlardan oluşan gösterici grubunun düzenlediği toplantının kamu düzenini tehdit etmediğini, ancak az veya çok olası bir trafik kesintisi riskini doğurduğunu tespit etmektedir. Bu kapsamda, AİHM, kamusal alanda düzenlenen her türlü toplantının günlük hayatta belli bir düzensizlik yaratma ihtimali bulunduğu ve karşıt tepkilere yol açabileceği yönündeki içtihadını hatırlatır; AİHM, bu durumun tek başına toplantı özgürlüğüne müdahale için yeterli olmadığını düşünmektedir (Berladir ve diğerleri / Rusya, no 34202/06, 38-43ncü paragraflar, 10 Temmuz 2012). Bu nedenle, Hükümetin, uyuşmazlık konusu müdahalenin çok işlek bir caddedeki trafik akışının sağlanması amacıyla yapıldığı yönündeki argümanı AİHMyi ikna etmemiştir. AİHM özellikle, resmi makamların göstericileri gözaltına alarak, başvuranın organize etmeyi planladığı toplantıya son verme yönündeki iradelerini gözlemlemektedir (bakınız, Uya Ataman / Türkiye, n 74552/01, 41nci paragraf, AİHM 2006-XIII ve a contrario, Éva Molnar / Macaristan, n 10346/05, 42 nci paragraf, 7 Ekim 2008).
93. AİHM son olarak, uyuşmazlık konusu gösteriye katıldığı gerekçesiyle başvurana karşı açılan kamu davasının, ilgilinin beraati ile sonuçlandığını tespit etmektedir: Yerel mahkeme, başvuran ve diğer göstericiler yalnızca Anayasal bir haklarını kullanıyorken, polisin müdahale ederek basın açıklamasının yapılmasını engellediğine karar vermiştir (yukarıdaki 17nci paragraf). AİHM diğer yandan, ilke olarak barışçıl bir toplantının cezai yaptırım tehdidi altında olmaması gerektiğini hatırlatır. (Akgöl ve Göl / Türkiye, n° 28495/06 ve 28516/06, 43ncü paragraf, 17 Mayıs 2011, Aşıcı / Türkiye (n° 2), no 26656/04, 49ncu paragraf, 31 Ocak 2012).
94. Sonuç itibarıyla, AİHM, somut davada polisin, aralarında başvuranın da bulunduğu göstericilere yönelik şiddetli müdahalesi ile orantısız bir güç kullandığı ve bir basın açıklamasının yapılacağı toplantının düzenlenmesini engellediği sonucuna varmıştır. AİHM, Sözleşme 11nci maddesinin 2nci fıkrası bakımından, kamu düzeninin sağlanması için bu tür bir müdahalenin gerekli olmadığı kanısındadır.
95. Bu nedenle, AİHM, Sözleşmenin 11nci maddesinin ihlal edilmiş olduğu sonucuna varmıştır.
III. SÖZLEŞMENİN 5NCİ MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
96. Başvuran, son olarak, gözaltına alınmasının yasa dışılığından şikayet etmektedir. Başvuran, bu gözaltının amacının, basın açıklaması yapılmasını engellemek olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, yerel yargı mercilerinin bu kapsamdaki tazminat talebini reddetmelerinden şikayetçidir. Başvuran, Sözleşmenin 5nci maddesinin 1nci ve 5nci fıkralarına dayanmaktadır.
97. Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir. Hükümet, 16 Eylül 2000 tarihinde yakalanan ve 17 Eylül 2000 tarihinde Cumhuriyet savcısının emri üzerine serbest bırakılan başvuranın yakalanmasının, ne kanuna aykırı olduğunu, ne de Sözleşmenin 5nci maddesinin 1nci fıkrasına aykırı olduğunu ileri sürmektedir.
98. Hükümet, başvuran tarafından açılan tazminat davasının, yargı mercileri tarafından yakalanma işleminin yasaya uygunluğu gerekçesiyle reddedildiğini eklemektedir.
99. Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmekte ve iddialarını yinelemektedir.
100. AİHM, bu şikayetin, Sözleşmenin 11nci maddesi kapsamında incelenen şikayet ile bağlantılı olduğunu ve kabul edilmesi gerektiğini tespit etmektedir.
101. Bununla birlikte, AİHM, polisin başvuranı, basın açıklaması yapılacak toplantının düzenlenmesinden önce gözaltına aldığını ve böylelikle toplantının gerçekleştirilmesini önlediğini tespit etmektedir (yukarıdaki 95nci paragraf). Buradan hareketle, Sözleşmenin 5nci maddesinin 1nci fıkrasının c) bendi kapsamında başvuranın yakalanmasının, 11nci madde bakımından gösteri yapma hakkı üzerinde caydırıcı bir etkisi olduğunu gözlemlemekle birlikte, AİHM, somut başvuru ile ortaya çıkan temel hukuksal sorunların, bir yandan, başvuranın güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucunda kötü muameleye maruz kalıp kalmadığı ve diğer yandan ise, böylelikle söz konusu gösterinin yürütülmesinin engellenip engellenmediğinin tespitinden oluştuğu kanısındadır. AİHM, Sözleşmenin 3 ve 11nci maddelerine ilişkin bu değerlendirmeleri ışığında (70, 77 ve 97nci paragraflar), başvuranın Sözleşmenin 5nci maddesi kapsamında yaptığı şikayet hakkında ayrı olarak hüküm verilmesine gerek olmadığı düşüncesindedir.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI İLE İLGİLİ OLARAK
102. Sözleşmenin 41nci maddesinin hükmü aşağıdaki gibidir:
« Mahkeme, bu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder ».
A. Tazminat
103. Başvuran, maddi tazminat kapsamında 1 000 Avro (EUR) ve manevi tazminat olarak ise 50 000 Avro talep etmektedir.
104. Hükümet, başvuranın bu taleplerine itiraz etmektedir.
105. AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı göremediğinden bu yöndeki talebi reddetmektedir. AİHM, bununla birlikte, başvurana manevi tazminat kapsamında 10 000 Avro ödenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Masraf ve Giderler
106. Başvuran ayrıca, yerel yargı mercileri ve AİHM önünde yapılmış olan masraf ve giderler için 7 744 Avro talep etmektedir. Başvuran, iç hukuk yargı mercileri önünde yaptığı masraf ve giderleri şu şekilde sıralamaktadır:
- Fotokopi, telefon, kağıt ve faks masrafı olarak 100 Avro;
- Usul işlemleri için 100 Avro;
- 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat talebiyle Ağır Ceza Mahkemesi önünde açtığı davada yaptığı harcamalar için 536 Avro. Başvuran, bu masrafı belgeleyen herhangi bir kanıt göstermemektedir.
Strazburg Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yapılan masraf ve giderlere gelince, başvuran, ilk iki tutar için belgeleyici herhangi bir kanıt göstermeksizin, yaptığı masraf ve giderleri şu şekilde sıralamaktadır:
- Posta, fotokopi ve sekreterlik için 127 Avro;
- Çeviri masrafları için 550 Avro;
- Avukat ücreti olarak 6 331 Avro. Başvuran bu kapsamda, İstanbul Barosunun ücret baremine atıf yapmakta ve avukatlık ücretinin ancak Strazburg Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından karar verildikten sonra ödeneceği ifadesini içeren bir vekalet sözleşmesi sunmaktadır.
107. Hükümet, başvuranın bu taleplerine itiraz etmektedir.
108. AİHMnin içtihadına göre, bir başvurana, yapmış olduğu masraf ve giderlerin geri ödemesi ancak, bunların varlığı, gerekliliği ve oranlarının makul olması kapsamında yapılabilir. Somut davada, AİHM, elindeki belgeler ve içtihadı uyarınca (Mehmet Nuri Özen ve diğerleri / Türkiye, no 15672/08, 24462/08, 27559/08, 28302/08, 28312/08, 34823/08, 40738/08, 41124/08, 43197/08, 51938/08 ve 58170/08, 71nci paragraf, 11 Ocak 2011), iç hukuk yollarının işletilmesi sırasında yapılmış olan masraf ve giderlere ilişkin talebi reddeder. AİHM, kendisi önünde yapılan yargılamanın masraf ve giderleri için başvurana 3000 Avro ödenmesinin makul olduğuna ve bu tutarın başvurana ödenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
C. Gecikme faizi
109. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
AİHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ön itirazlarının, 3ncü madde ile ilgili şikayetin esasına dahil edilerek görüşülmesine karar vermiş ve bu itirazı reddetmiştir ve başvurunun kabul edilmesine karar vermiştir;
2. Sözleşmenin 3ncü maddesinin maddi yönden ve usul yönünden ihlal edilmiş olduğuna;
3. Sözleşmenin 11nci maddesinin ihlal edilmiş olduğuna;
4. Sözleşmenin 5nci maddesine dayandırılan şikayetlerin ayrı bir şekilde incelenmesine gerek olmadığına;
5.
a) Sözleşmenin 44ncü maddesinin 2nci fıkrası uyarınca, savunmacı Devletin başvurana kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. Başvurana, 10 000 Avro (on bin Avro), tutarında manevi tazminat ve ayrıca tahakkuk edebilecek bütün vergiler;
ii. Masraf ve giderler için, 3 000 Avro (üç bin Avro) ve ayrıca tahakkuk edebilecek bütün vergiler;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde düzenlenmiş olup, AİHM İçtüzüğünün 77nci maddesinin 2nci ve 3ncü fıkraları uyarınca, 15 Kasım 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy