(AİHS m. 2, 8, 35) (CALVELLİ VE CİGLİO - İTALYA DAVASI) (İCLAL KARAKOCA VE HÜSEYİN KARAKOCA V. - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 38140/07)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başkan
Peer Lorenzen,
Yargıçlar
András Sajó,
Neboja Vucinic,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Vekili Seçkin Erelin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölümü) komite olarak, 12 Ağustos 2007 tarihli başvuruya ilişkin yapılan müzakerelerin ardından, 15 Ekim 2013 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
Başvuran Vedat Duman 1974 doğumlu T.C. vatandaşı olup Ankarada ikamet etmektedir.
Davanın koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuranın dört yaşındaki oğlu öksürük ve yüksek ateş şikâyetiyle, 21 Kasım 2005 tarihinde, Adana Askeri Hastanesinin Çocuk Hastalıkları Polikliniğine (Hastane) götürülmüş ve M.D. isimli doktor soğuk algınlığı teşhisi ile ilaç yazarak, ilgilileri evlerine geri göndermiştir.
Halen iyileşmemiş olan, göz ve baş ağrısı şikâyetleri devam eden başvuranın oğlu, 26 Kasım 2005 tarihinde, tekrar hastaneye götürülmüş, hastanede muayene edilmeden, başka bir doktor tarafından farklı ilaçlar yazılmış ve ertesi gün tekrar polikliniğe getirilmesi talep edilmiştir. Başvuran, pediatri bölümünün bulunduğu başka bir hastaneye oğlunun sevk edilmesini talep etmiş, ancak ilgilinin bu talebi reddedilmiştir.
Baş ve göz ağrısı, ateş, uyuşukluk hali ile iştahsızlık şikâyetleri devam eden başvuranın oğlu, 27 Kasım 2005 tarihinde, hastaneye bir kez daha götürülmüştür.
Başvuran, yazılan ilaçların oğlunun sağlığı üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını Doktor M.D.ye belirtmiştir. Doktor M.D., başvuranın oğlunu muayene etmiş ve röntgen çekilmesini talep etmiştir. Bu röntgenin ardından, ilgili doktor, başvurana, oğlunun akciğer enfeksiyonundan muzdarip olduğunu bildirerek, yeni ilaçlar yazmıştır.
Başvuranın oğlunun sağlık durumu, 28 Kasım 2005 tarihinde kötüleşmiş, baş ve göz ağrıları ile yüksek ateş şikâyetleri artmıştır. Başvuran, sağlık durumu kötü görünen oğlunu tekrar hastaneye götürmüş ve burada, oğlunun bir üniversite hastanesine sevk edilmesini talep etmiştir. Başvuranın bu talebi kabul edilmemiş, hastaya yeni bir radyografi ve yeni ilaçlar uygulanmıştır.
Başvuran, 29 Kasım 2005 tarihinde, oğlunun ağrılarının arttığını ve üç gün boyunca hiçbir şey yiyip içmediğini belirterek, yeniden hastaneye götürmüştür. Başvuran bir kez daha oğlunun bir üniversite hastanesine sevk edilmesini talep etmiş, ancak bu türden bir hasta nakil işleminin yasaklandığı gerekçesiyle, söz konusu talep bir kez daha reddedilmiştir. Hastaya, hastanede kaldığı süre içinde, serum tedavisi uygulanmış, kan ve idrar testi yapılmıştır.
Aynı gün, saat 22.30 sularında, başvuranın oğlu konvülsiyon (havale) geçirmiştir. Başvuran, nöbetçi hemşire ve doktoru çağırmıştır. İlgili doktor ve hemşire, başvuranın oğlunu Çukurova Üniversite Hastanesine sevk etmeye karar vermişlerdir. Başvuranın oğlu, yol boyunca oksijen tüpüne bağlı olarak, Çukurova Üniversite Hastanesi Acil Servisine sevk edilmiştir. Hastaneye varışında, başvuranın oğluna beyin tomografisi uygulanmıştır. Hastanın enfeksiyon geçirdiği, beyin ödeminden muzdarip olduğu ve hastalığın oldukça ilerlemiş olduğu ortaya çıkmıştır. Başvuranın oğlu, solunum cihazına bağlanmıştır.
Başvuran ve oğlu, 3 Şubat 2006 tarihinde, evlerine dönmüşlerdir.
Gülhane Askeri Hastanesi (GATA) tarafından 10 Mart 2006 tarihinde düzenlenen raporda, başvuranın oğlunun epileptik ensefalopati sendromundan muzdarip olması nedeniyle %70 engelli olduğu teşhisi konulmuştur.
Savcılık, başvuranın yapmış olduğu şikâyet üzerine, Doktor M.D.nin kusurunun bulunmadığını ve uygulanan tedavinin uygun olduğunu ortaya koyan bilirkişi raporlarına dayanarak, 27 Kasım 2006 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Kararda atıfta bulunulan söz konusu raporlara göre, hasta, öksürük ve ateş şikâyetleri ile, Askeri Doktor M.D. tarafından uygun bir şekilde tedavi edildiği, zatürre teşhisinin konulduğu, hastaneye götürülmüştür; halen sağlık durumu iyileşmemiş olan hasta, 26, 27 ve 28 Kasım 2005 tarihlerinde, hastaneye tekrar götürülmüştür, söz konusu hastanede, ciddi bir rahatsızlığının bulunmadığı ve sağlık durumunun iyi olduğu tespit edilmiştir; dolayısıyla, ilgili, farklı ilaçlar yazıldıktan sonra evine geri gönderilmiştir. Yine aynı raporlara göre, başvuranın oğlu, ateş, iştahsızlık, baş ve karın ağrısı şikâyetleri ile, 29 Kasım 2005 tarihinde, bir kez daha hastaneye götürülmüştür. Söz konusu hastanede, hastada, bulantı olmadığı ve ateşinin 36.3º C ve normal olduğu ortaya konulmuştur; akut piyelonefrit hastalığı (akut böbrek iltihabı) ile vücuttaki su kaybını gidermek amacıyla çocuğa serum bağlanmıştır; aynı gece havale geçirmesinin ardından, hasta, Çukurova Üniversite Hastanesine sevk edilmiş ve burada gerçekleşen muayenelerde ensefalopati sendromundan (beyin dokusunda genelde dejeneratif değişikliklerin görüldüğü hastalıklara verilen isim) muzdarip olduğu tespit edilmiştir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara göre, başvuranın oğlu, öncelikle solunum yolu enfeksiyonu ve ardından, ensefalopati geçirmiştir. Bununla birlikte, ensefalopatinin çaresi olmayan bir hastalık olması sebebiyle, gecikmeli olarak hastaneye sevk edildiğine dair şikâyet dayanaktan yoksundur.
Askeri Mahkeme, 16 Haziran 2007 tarihinde, bilirkişi raporları ve birçok tanık ifadelerine dayanarak, başvuranın yapmış olduğu itirazı reddetmiştir.
ŞİKÂYET
Başvuran, Sözleşmenin özel bir hükmünü ileri sürmeksizin, doktorun tıbbi ihmallerinin oğlunun %70 engelli kalmasına sebep olduğu gerekçesiyle doktor aleyhine ceza kovuşturmasının yapılmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran, yerel mahkemelerin kararından şikâyet etmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
Mahkeme, olay ve olguların hukukî nitelendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olup, başvuranın şikâyetlerinin, Sözleşmenin 8. maddesi bakımından bir inceleme gerektirdiği kanaatindedir.
Mahkeme, bireylerin manevi ve bedensel bütünlüğüne, kendilerine yapılan tıbbî işlemlerin seçimine katılmalarına ve bu bağlamda rızalarının alınmasına bağlı konuların, Sözleşmenin 8. maddesinin kapsamına girdiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesine ayrılan yaşam hakkının kanun tarafından korunmasına ilişkin ilkelerin Sözleşmenin 8. maddesinde belirtilen fiziki bütünlüğünün ciddi ihlallere karşı korunması açısından da geçerli olduğunu hatırlatmaktadır (Trocellier / Fransa, (kabul edilebilirlik kararı), no: 75725/01, 5 Ekim 2006).
Tıbbi ihmallerin özel bağlamında, etkin bir adli sistem kurmak amacıyla Sözleşmenin 2. maddesinden doğan pozitif yükümlülüğe dair ceza davasının açılmasını kesinlikle gerektirmemekle birlikte benzer yükümlülük, örneğin söz konusu adli sistemin disiplin başvurusu ve/veya idari/hukuk mahkemeleri önünde ilgililere bir dava açılmasına izin verdiğinde, söz konusu doktorların sorumluluklarını ortaya koymak amacıyla, ceza mahkemelerine başvurulması tek başına veya müşterek olarak ve gerektiği takdirde, uygun her türlü hukuk cezasının uygulanmasını elde etmek için yerine getirilebilir (Calvelli ve Ciglio / İtalya (BD), no: 32967/96, § 51, AİHM 2002-I).
Mahkeme içtihadı, tıbbi ihmal bağlamında, ceza davası açılması olasılığını da göz önünde bulundurmaktadır. Ancak, Mahkeme, tıbbi ihmalden şikâyetçi olan başvuranların, ilke olarak, Türk hukuk sisteminde tüketmeleri gereken başvuru yolunun hukuki ve/veya idari nitelikte olduğunu değerlendirmektedir (Bk., Karakoca / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no: 46156/11, AİHM 21 Mayıs 2013).
Başvuran, somut olayda, Türk hukuk sisteminde var olan ve ilgili doktorun ihmalinin ve sorumluluğunun ortaya konulabileceği ve gerektiğinde tazminat elde edebileceği hukuk yollarından yararlanmamıştır. Mahkeme, bu bağlamda bu tür bir davanın başarı sağlayacak makul bakış açısı sunmadığını veya başarısızlığa götüreceği bir sonuca varmak için dosyada herhangi bir unsur görmemektedir.
Sonuç olarak, Sözleşmenin 35/1 ve 35/4 hükümleri uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvuru reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme oybirliği ile,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy