(AİHS m. 5, 6, 29, 34, 35, 41) (5271 S. K. m. 100, 141, 142) (ŞEFİK DEMİR V. - TÜRKİYE DAVASI) (BARIŞ - TÜRKİYE DAVASI) (KÜRÜM - TÜRKİYE DAVASI) (HANDYSIDE - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 41843/07)
KARAR
STRAZBURG
22 Ocak 2013
İşbu karar nihaidir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Balca v. Türkiye davasında,
Başkan
Dragoljub Popovic,
Yargıçlar
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller, ve Daire Yazı İşleri Müdürü Françoise Elens-Passosun katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire) gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde 11 Aralık 2012 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan dava (no. 41843/07), Türk vatandaşı Fuat Balca (Başvuran) (Bay) tarafından 7 Eylül 2007 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudan ibarettir.
2. Başvuranlar, Diyarbakırda görev yapan Avukat M. Özbekli tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi temsilcisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, 11 Aralık 2012 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. paragrafı gereğince Dairenin, davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında birlikte karar vermesi kararlaştırılmıştır.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1972 doğumludur ve Diyarbakırda ikamet etmektedir.
5. Başvuran 1 Şubat 2000 tarihinde yasadışı Hizbullah Örgütüne karşı yürütülen bir operasyon çerçevesinde gözaltına alınmıştır. Söz konusu örgüte üye olmakla ve örgüt adına birçok suç işlemekle suçlanmıştır. 10 Şubat 2000 tarihinde tutuklanmıştır.
6. Başvuran, anayasal düzeni bozmaya teşebbüs etmekle suçlanmış ve 24 Mayıs 2000 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde davası görülmeye başlamıştır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin 2004 yılında kaldırılmasından sonra, başvuranın yargılanmasına Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde devam edilmiştir ("Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi").
7. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, 30 Aralık 2009 tarihinde başvuranı meydana gelen olaylardan suçlu bularak kendisini müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.
8. Yargılama süreci boyunca gerçekleştirilen duruşmaların sonunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, atılı suçların niteliğini ve kanıtları göz önünde bulundurarak başvuru sahibinin tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiştir. Yeni Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi kararını ayrıca, atılı suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin bulunmasına ve Ceza Muhakemesi Kanununun 100. maddesinin 3. paragrafınca öngörülen bir suçtan bahsedilmesine dayandırmıştır.
9. Yargıtay, 26 Ocak 2011 tarihinde verilen cezayı onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
10. Türk Hukukunda, tutukluluk haline, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Ceza Muhakemesi Kanununun ("CMK") 100. maddesi ve devamındaki maddeler ışığında karar verilmektedir.
Bu Kanunun 100. maddesine göre, bir kişinin tutuklanması ancak atılı suçu işlediğine dair kuvvetli şüpheler mevcutsa ve tutukluluk için gerekçe bulunuyorsa, yani kişinin kaçma, kanıtları değiştirme ya da mağdurlar ve tanıklar üzerinde baskı kurma olasılığı varsa, mümkün olabilmektedir. Özellikle başvurana istinat edilen gibi bazı ciddi suçlara ilişkin olarak bu Kanunun 100. maddesinin 3. paragrafı, ilgili kişinin suçu işlediğinden şüphelenilmesine yol açacak makul sebeplerin bulunduğunda, yukarıda belirtilen tutuklama gerekçesinin var olduğu sonucuna varılabileceğini ortaya koymaktadır.
11. Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesi, ön tedbir uygulamasından doğan tazminat talebinin bu bağlamda değerlendirilmesinin mümkün olduğunu öngörmektedir. Bu hüküm, 466 sayılı ve 7 Mayıs 1964 tarihli Kanunun (yürürlükten kaldırıldı), yasalara aykırı olarak gözaltına alınan ya da tutuklanan kişilere tazminat verilmesi konusundaki hükümlerini tekrar etmektedir. Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. paragrafının d) bendinde, 466 sayılı Kanuna göre bir yenilik de içermektedir: tutukluluk halinde yargılanan ve hükümleri makul bir sürede verilmemiş kişilerin zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunabilecekleri öngörülmüştür.
12. 141. maddenin 1. paragrafının d) bendinin çevirisi aşağıdaki gibidir:
«1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
(...)
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, (...) Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.»
13. Ceza Muhakemesi Kanununun tazminat talebi koşullarına ilişkin 142. maddesinin 1. paragrafı aşağıdaki gibidir:
"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir."
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
14. Başvuran, uzun tutukluluk süresinin, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafını ihlal ettiğini iddia etmektedir ve bu madde aşağıdaki şekildedir:
"İşbu maddenin 1 c) paragrafında öngörülen koşullarda yakalanan ya da tutuklanan kişiler (...) makul bir sürede yargılanacak ya da yargı süreci devam ederken tahliye edilecektir. Tahliye kararının alınmasında, ilgilinin duruşmalara katılmasının sağlanması ön koşulu aranabilir."
15. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğunu ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran Ceza Muhakemesi Kanunu 141. madde ve sonraki maddelere dayanarak tazminat yoluna başvurmalıydı.
16. Başvuran, Hükümetin itirazıyla ilgili görüş beyan etmemiştir.
17. AİHM, bu konu hakkında, benzer iddia ve olaylara ilişkin Demir v. Türkiye Davası ((kabul edilebilirlik kararı) no. 51770/07, 16 Ekim 2012) çerçevesinde görüş beyan ettiğini hatırlatmaktadır; AİHM Hükümetin itirazını kabul etmiştir ve Sözleşmenin 5. Maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiğini öne süren şikâyeti, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. AİHM, mevcut davanın incelemesinin, farklı bir sonuca götürebilecek herhangi bir koşul içermediği kanaatindedir.
18. AİHM, Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafı uyarınca ancak iç hukuk yolları tüketildikten sonra kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu kuralın amacı, AİHMe başvurulmadan önce, Sözleşmeci devletlere, iddia edilen ihlalleri önleme ya da düzeltme imkânı sağlamaktır (diğer kararlar arasında, bkz. Mifsud v. Fransa (kabul edilebilirlik kararı) (BD), no. 57220/00, 15. paragraf, AİHM 2002-VIII ve daha yakın tarihte, Simons v. Belçika (kabul edilebilirlik kararı), no. 71407/10, 23. paragraf, 28 Ağustos 2012).
19. Bununla birlikte Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafı sadece, iddia edilen ihlallere ilişkin mevcut ve uygun iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğini bildirmektedir. Bir başvuru yolu, olaylar esnasında hem teoride hem de pratikte mümkün olduğunda, yani erişilebilir olduğunda ve başvuru sahibine şikâyetlerini yeniden değerlendirme imkânı sunduğunda ve makul ölçülerde başarı olasılığı sunduğunda etkin olmaktadır. Bu bağlamda, sonucu başarısızlık olacağı açıkça belli olmayan başvuru yollarının başarılı sonuçlanmasına ilişkin şüpheler barındırmak, iç hukuk yollarının kullanılmamasını meşru kılan geçerli bir sebep oluşturmamaktadır (Sejdovic v. İtalya (BD), no. 56581/00, 46. paragraf, AİHM 2006-II, Sardinas Albo v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no. 56271/00, AİHM 2004-I (alıntılar), Brusco v. İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 69789/01, AİHM 2001-IX ve daha yakın tarihte Alberto Eugénio da Conceicao v. Portekiz (kabul edilebilirlik kararı), no. 74044/11, 29 Mayıs 2012).
20. AİHM tutukluluk süresini içeren bir başvurunun, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında etkin olması için başvurana özgürlükten yoksun bırakmaya son veren bir bakış açısı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Knebl v. Çek Cumhuriyeti, no. 20157/05, 55. paragraf, 28 Ekim 2010 ve Gavril Yossifov v. Bulgaristan, no. 74012/01, 40. paragraf, 6 Kasım 2008).
21. Bununla birlikte AİHM, tutukluluk hali sona erdiğinde olayın seyrinin başka şekilde ilerleyebileceği kanısındadır. Bu bağlamda AİHM, özgürlükten mahrum kalma durumunda, bir başvuran iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını ileri sürdüğünde -Sözleşmenin 5. maddesinin 1. paragrafının ihlali doğrultusunda- ve ihtilaf konusu tutukluluk hali sona erdiğinde, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir hukuk yolunun, şayet etkili olduğu tespit edilmişse, tüketilmesi gereken bir hukuki mekanizma olduğunu daha önce göz önünde bulundurduğunu hatırlatmaktadır. (Rahmani ve Dinevac v. Bulgaristan, no. 20116/08, 66. paragraf, 10 Mayıs 2012 ve Gavril Yossifov, yukarıda anılan, 41. paragraf ve yukarıda anılan referanslar)
22. AİHM, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı bağlamında yapılan şikâyetin de aynı biçimde yapıldığı kanısındadır. Çünkü tutukluluk sona erdiğinde, ilgilinin bir yandan tutukluluk süresinin makul olmadığının kabul edilmesini diğer yandan bu tespite bağlı olarak bir tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir başvuru yoluna sahip olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir. Şayet durum böyleyse, bu başvuru yolu genel anlamda kullanılmalıdır. Aksi durum ise AİHM önünde görülen davanın iç hukukta da ele alınarak iki kez incelenmesi sonucunu doğuracaktır. Bu durum ise Sözleşme tarafından sağlanan koruma mekanizmasının ikincil niteliğiyle daha az bağdaşır görünecektir (bkz., bu anlamda, Gavril Yossifov, yukarıda anılan, 38. paragraf ve Rahmani ve Dineva, yukarıda anılan, 64. paragraf)
23. AİHM, Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesinin 1. paragrafının d) bendinde, makul sürede hakkında hüküm verilmeyen bir tutuklu için tazminat talebinde bulunabilme imkânının öngörüldüğünü hatırlatmaktadır. Bununla birlikte, AİHM bu hukuk yolunun, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında uzun süren bir tutukluluk haline son vermeyi amaçlamadığını (bkz. Diğerleri arasında, Barış v. Türkiye, no. 26170/03, 17. paragraf, 31 Mart 2009) fakat tek amacının sonuçta bir tazminat elde edilebilmesi olduğunu saptamaktadır. Dolayısıyla söz konusu hukuk yolu, ilgilinin salıverilmesine imkân tanımamaktadır.
24. Bu durumda, CMK 141. maddesinin 1. paragrafının d) bendinde hukuk yolu, oldukça uzun zamandır devam eden tutukluluk hali dikkate alındığında, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı bakımından etkili olarak kabul edilemeyecektir.
25. Ayrıca söz konusu madde olayların olduğu dönemde uygulandığı üzere yargılama esnasında uzun tutukluluk süresinden şikâyetçi olan kimselere hakkındaki kararın kesinleşmesinden evvel tazminat davası açma hakkı vermemektedir. (Kürüm v. Türkiye, no.56493/07, 20. paragraf, 26 Ocak 2010).
26. AİHM bununla birlikte, başvuranın Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamındaki tutukluluğunun ilk derece mahkemesince 30 Aralık 2009 tarihinde verilen mahkûmiyet kararıyla son bulduğunu ve bu mahkûmiyet kararının 26 Ocak 2011 tarihinde kesinlik kazandığını kaydetmektedir (yukarıdaki 9.-10. paragraflar). Başvuran, 6 Temmuz 2009 tarihinden itibaren CMK 141. maddeye dayanarak tazminat talebinde bulunma imkânı var olduğu halde bu yola başvurmamıştır.
27. AİHM, Türk hukukunda, makul sürede hakkında hüküm verilmeyen tutuklunun tazminat talebinde bulunabilmesi için 2005 tarihinde CMKda bir düzenleme yapıldığını belirtmektedir. CMKnın 141. maddesinin 1. paragrafının d) bendine dayanarak tazminata hükmedilmesi, öncelikle tutukluluk süresinin makul olmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Keza böyle bir başvuru, bir yandan ilgili kişinin maruz kaldığı tutukluluk süresinin uzunluğunun tespiti diğer yandan ise uğradığı zararın tazmini imkânını sağlamaktadır.
28. Hükümetin, başvuranın durumuna benzer bir durumda, bu hükmün basarıyla uyguladığını gösteren emsal davalar sunmadığı da bir gerçektir. Bununla beraber hiçbir durum, yerel yargı organları tarafından uygulanacak olan denetimin, böyle bir hukuk yolunun etkinliği hakkında şüphelenebilmek ve kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya koymamaktadır.
29. Mahkeme kendi rolünün, insan haklarını güvence altına alan ulusal sistemlere nazaran ikincil olduğunu hatırlatarak (Handyside v. Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, 48. paragraf, A serisi, no.24), başvuranın, yerel yargı organları önünde Sözlesmenin 5.maddesinin 3. paragrafının sözde ihlalini ifade edebileceği yeni bir hukuk yoluna sahip olduğu kanısındadır (Ovidiu Trailescu v. Romanya (kabul edilebilirlik kararı), no.5666/04 ve 14464/05, 72. paragraf). Ayrıca, özel bir amaçla kabul edilen ve bu türden şikâyetlere çözüm getirmeye elverişli nitelik tasıyan yeni bir yasal düzenlemeye islerlik kazandırmak ve bu hükmü uygulatma imkânı vermek amacıyla ulusal mahkemelere başvurulmasında yarar bulunmaktadır. (Iambor v. Romanya (no.1), no.64536/01, 221. paragraf, 24 Haziran 2008).
30. Bundan dolayı AİHM, Ceza Muhakemesi Kanununun 141. maddesi tarafından öngörülen hukuk yolunun erişilebilir olduğu sonucuna varmaktadır. Öte yandan, Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun, başvuranın Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı bağlamındaki şikâyetini uygun şekilde düzeltmeye elverişli olmadığını ve makul ölçüde başarı imkânı sunmadığını kanıtlar herhangi bir unsura da vakıf değildir. (bkz., bu anlamda, Taron v. Almanya (kabul edilebilirlik kararı), no.53126/07, 40. paragraf, 29 Mayıs 2012). Burada, başvuranın ileri sürdüğü üzere iç hukuk yolunun basarı imkânı ve etkinliği konusunda şüphelerin bulunması halinde de öncelikle bu hukuk yolu kullanılmalıdır. (Voisine v. Fransa, no. 27362/95, Komisyonun 14 Ocak 1998 tarihli kararı). Burada, mahkemelerin takdir etmesi gereken bir durum söz konusudur. (Roseiro Bento v. Portekiz (kabul edilebilirlik kararı), no. 29288/02, 30 Kasım 2004 ve Whiteside v. Birleşik Krallık, no. 20357/92, Komisyonun 7 Mart 1994 tarihli kararı).
31. Bununla birlikte AİHM gerektiği takdirde, söz konusu hukuk yolunun etkinliğinin ve CMK 141. maddesinin 1. paragrafının d) bendine Sözleşmenin gerekleriyle uyumlu ve benzer olan-, özellikle düzenlenecek ulusal yargı organlarının yetkisinin yeniden incelenmesi ihtimali konusunda bu sonuçla hiçbir yargıya varılmadığının altını çizmektedir (ibidem, 45. paragraf ve Korenjak v. Slovenya, no.463/03, 73. paragraf, 15 Mayıs 2007).
32. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın CMK 141. maddesinin 1. paragrafının d) fıkrasına dayanarak ulusal yargı organlarına tazminat talebinde bulunmak için başvurması gerektiği ancak bu yolu kullanmadığı kanısındadır. AİHM, Hükümetin itirazını kabul etmekte ve Sözleşmenin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafı bağlamında yapılan şikâyeti reddetmektedir (bkz. daha önce anılan Demir Davası).
II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılamanın Adilliği Hakkında
33. Başvuran, davasının adil bir şekilde yargılanmadığını iddia etmektedir. Bu anlamda, iç hukuk mercilerinin kanıtlara ilişkin takdirinden şikâyet etmekte ve savunmasında belirtilen gerekçelerin ilk derece hâkimleri tarafından tamamıyla dikkate alınmadığını belirtmektedir. Başvuru sahibine göre, davası ciddiyetle incelenmemiştir.
34. AİHM bu şikâyeti incelemiştir. AİHMin elinde bulunan bilgiler ve unsurlar dikkate alındığında ve ileri sürülen iddiaları incelemek konusunda yetkili olduğu ölçüde, Mahkeme Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin herhangi bir şekilde ihlal edilmediğine kanaat etmiştir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmının, Sözleşmenin 35. maddenin 4. paragrafının uygulanmasıyla reddedilmelidir.
B. Yargılamanın süresi
35. Başvuran davasının makul bir sürede görülmediğinden şikâyet etmektedir. Başvuran bu konuda Sözleşmenin 6. maddesini öne sürmektedir; bu maddenin ilgili bölümü şöyledir:
"Herkes, (
) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan (
) bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde (
) görülmesini istemek hakkına sahiptir. "
36. Hükümet, başvuranın Adalet Bakanlığına itiraz başvurusunda bulunmaması gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğunu iddia etmektedir, çünkü mahkemeler davayı en kısa sürede görmekle yükümlüdür.
37. AİHM, Türk Hukuk düzeninin uzun yargılama süresinden şikâyet edilmesine imkân veren Sözleşmenin 13. maddesi gereğince, geçmişte de taraflara etkin bir iç hukuk yolu sunmamış olduğunu hatırlatmaktadır. (Daneshpayeh v. Türkiye, no. 21086/04, 35.-38. paragraflar, 16 Temmuz 2009, ve Tendik ve diğerleri v. Türkiye, no. 23188/02, 36. paragraf, 22 Aralık 2005). Hükümet iddiasını desteklemek için, ulusal hukuk mercilerinin ilgili içtihatlarından örnekler de sunmamıştır. Dolayısıyla, AİHM Hükümetin itirazını reddetmiştir.
38. AİHM, bu şikâyetin, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmiştir. Ayrıca AİHM, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla bu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmek uygundur.
39. 1 Şubat 2000 tarihinde başlamış olan söz konusu süreç, 26 Ocak 2011 tarihinde sona ermiştir (yukarıdaki 5. ve 9 paragraflar). Dolayısıyla dava süreci yargılamanın iki aşaması için yaklaşık on bir sene sürmüştür.
40. AİHM, bir yargılama süresinin makul olup olmaması davanın konusuna göre ve Mahkemenin içtihadında yer alan kriterlere göre, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili mercilerin davranışları dikkate alınarak değerlendirilir (birçok karar arasında bkz., Pélissier ve Sassi v. Fransa (BD), no. 25444/94, 67. paragraf, AİHM 1999-II).
41. AİHM defalarca benzer konuları içeren davaları ele almıştır ve Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. daha önce anılan Pélissier ve Sassi kararı). AİHM, sunulan tüm unsurları inceledikten sonra, Hükümetin bu durumda farklı bir sonuca ulaşılmasına yol açabilecek hiçbir olgu ya da gerekçe sunmadığı kanaatindedir. AİHM bu konudaki içtihadını dikkate alarak, davada yargılama süresinin aşırı uzun olduğuna ve « makul süre » ilkesine uyulmadığını değerlendirmektedir.
42. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
III. DİĞER İHLAL İDDİALARINA İLİŞKİN OLARAK
43. Sözleşmenin 5. maddesinin 4. ve 5. paragrafları bağlamında yapılan şikâyetler öncelikle Hükümete bildirilmesine rağmen, dosyanın incelenmesinde, bu şikâyetlerin kabul edilebilir şekilde yapılmadığı sonucu çıkmaktadır.
44. Esasen başvuran esas bakımından dahi Sözleşmenin 5. maddesinin 4. paragrafını ileri sürmemiştir.
45. Sözleşmenin 5. maddesinin 5. paragrafına gelince, şayet başvuran, başvuru formunda bunu belirtiyorsa, bu ileri sürüldüğü şekilde değil ancak adil tazmin talebi çerçevesinde olabilirdi.
46. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmakla Sözleşmenin 35. maddesinin 3. paragrafının a) fıkrası ile 4. paragrafı gereğince reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
47. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekilde öngörmektedir:
Eğer Mahkeme, bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
48. Başvuran maruz kaldığı hasarlardan dolayı 80 000 Avro (EUR) talep etmektedir.
49. Hükümet bu tutara itiraz etmektedir.
50. Mahkeme, başvuru sahibine manevi tazminat olarak 6000 EUR verilmesini uygun görmüştür.
B. Masraf ve Harcamalar
51. Başvuran, AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için herhangi bir meblağ talep etmemiştir. Bu nedenle AİHM, başvurana bu bağlamda bir miktar ödenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
52. AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca (cezai yargılama süresi) yapılan kısmının kabul edilebilir, diğer kısımlarının kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna;
3. a) Sözleşmenin 44. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak; davalı devletin başvurana kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere manevi zarar için 6 000 Avro (altı bin avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 22 Ocak 2013 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy