(AİHS m. 6, 10, 13, 34, 35, 41, 44) (3713 S. K. m. 6) (E.K. - TÜRKİYE DAVASI) (İNCAL - TÜRKİYE DAVASI) (SAYGILI VE FALAKAOĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 36635/08)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
5 Nisan 2011
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (36635/08) nolu başvurunun nedeni, T.C. vatandaşı Fatih Taşın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 22 Temmuz 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından İ. Akmeşe ve Y. Polat tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1979 doğumlu olup, İstanbulda ikamet etmektedir. Başvuran Aram Yayınevinin sahibi ve editörüdür.
2004 yılında, başvuran, iki takma isim kullanan yazar tarafından yazılan İtirafçı, Bir JİTEM mensubu anlatıyor başlıklı kitabın iki baskısını ardı ardına yayınlamıştır. Bu kitapta, AİHMnin X diye adlandıracağı yasadışı terör örgütü PKKnın eski bir mensubu, Devlet görevlileri tarafından nasıl üye yapıldığını ve daha sonra özellikle 1990 yılı başlarında bu görevlilerin terörle mücadelede kullandıkları yöntemleri anlatmıştır. Kitapta özellikle bu mücadelede yer alan güvenlik güçleri mensubu onlarca kişinin isimleri verilmiştir. X, özellikle o dönemde terör olaylarının tavan yaptığı Türkiyenin Güney-doğu bölgesinde işlenen ve faili meçhul cinayet olarak sınıflandırılan birçok cinayetin JİTEM diye bilinen örgüt tarafından gerçekleştirdiğini ileri sürmüştür. Bu oluşumda Xin komutanı olan Y, 4 Kasım 1993 tarihinde Ankarada öldürülmüştür.
Kitabın bazı bölümlerinde, özellikle 127. ve onu takip eden sayfalarda, muhbirler ile eski PKK mensuplarının isimleri ve görevleri yanı sıra, asker ve subayların isim ve görevleri, şu anki faaliyetleri ve nihayet nerede görev yaptıkları anlatılmıştır. Bazı şahıslar Musa Anterin infaz ekibi, diğer bazıları Vedat Aydının infaz ekibi gibi deyimlerle ifade edilmiştir.
Kitabın bazı bölümlerinde, şahıslar, cellat, tetiği çeken, boğaz kesen gibi deyimlerle tanıtılmış, ya da, anlatan kişi hakkında, X, sokaklarda ve evlerde kürtleri kovalayan ve onları boğazlayan (
) ifadeleri kullanılmıştır.
Kitapta ayrıca, Xin yaptığı işlerle ilgili notlarını ve özellikle Xin o dönemde görev yapan başka kişilerle görüldüğü birçok fotoğrafı içeren ek bir bölüm yer almıştır. Ekte o dönemde görev yapan birçok siyaset adamı ile ordu mensubu subayların isimleri verilmiştir.
2 Aralık 2004 tarihinde, İstanbul Savcısı, editör olarak başvuran ve kitabın yazarları hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir kamu davası açmıştır. Savcı 3713 sayılı Kanunun 6. maddesi gereğince ilgili şahısları terörle mücadelede görev yapan devlet görevlilerinin isimlerini ifşa etmek ve dolayısıyla hedef haline getirmekle suçlamıştır.
16 Aralık 2004 tarihinde görülen başlangıç duruşmasından sonra 9 Mart 2005 tarihinde görülen ikinci duruşma sırasında, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma tutanağında başvuranın bulunmadığını tespit etmiş ve kitabın ilk baskısı ile ilgili olarak 10. Ağır Ceza Mahkemesi önünde görülen davanın kendisine bildirilmesini istemiştir.
Başvuran, 11 Mayıs 2005 tarihli duruşmaya gelmiş ve savunmasını hazırlamak ve kitabın gerçek yazarlarının adını vermek üzere ek süre talep etmiştir.
10 Haziran 2005 tarihinde görülen ve ağır ceza mahkemesinin yakın tarihte yapılan yasal değişiklikler dolayısıyla bu kategorideki dava için kendisinin konu bakımından yetkili olup olmadığı hususunda Yargıtayın vereceği hükmü bekleme kararı aldığı bir sonraki duruşmaya başvuran gelmemiştir.
22 Temmuz 2005 tarihinde, toplam beş duruşma görüldükten sonra, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, ceza mahkemesi lehine konu bakımından yetkisizlik kararı vermiştir. İki duruşma sonrasında, bu mahkeme de yine konu bakımından yetkisizlik kararı almış ve dava Yargıtay önüne gitmiştir.
11 Ekim 2006 tarihinde, Yargıtay davayı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine göndermiş ve bu mahkeme dört duruşma gerçekleştirmiştir. Başvuran, 29 Haziran 2007 tarihli duruşmaya gelmemiştir.
25 Ocak 2008 tarihinde, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı gıyabında 440 TL (o tarihte yaklaşık 250 Euro) para cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme, kitapta bazıları subay, yönetici ve üst düzey siyaset adamı olan değişik kişilerin isim ve görevlerinin yer aldığı onlarca sayfaya atıfta bulunmuştur.
Mahkeme özellikle X ve Yye atıfta bulunmuş ve terörle mücadelede görev yapan kişilerin isimlerinin ifşa edilmesinin ifade özgürlüğü alanına girmediğini, AİHSnin 10. maddesinin ikinci paragrafında da bu özgürlüğe kısıtlamalar getirildiğini kaydettikten sonra, başvuranın bu isimleri özellikle cinayet gibi yasadışı eylemlere karışan kişiler olarak tanıttığını ve dolayısıyla terör örgütlerine hedef gösterdiğini ve nihayet kitabın tamamına bakıldığında şiddete teşvik içerdiğini belirtmiştir.
Ağır ceza mahkemesi ayrıca, başvuranın kitabın gerçek yazarını açıklamadığı gibi, para cezası için ön ödeme çağrısına cevap vermediğini ve bunun sonucunda soruşturmanın kapatıldığını kaydetmiştir. Mahkeme, aynı kitabın ikinci baskısı ile ilgili ikinci suçlamanın ortadan kalktığını ilan etmiş ve ayrıca aldığı kararın Yargıtay önünde temyize açık olduğunu belirtmiştir.
25 Mayıs 2010 tarihinde Yargıtay, verilen para cezasının temyiz için öngörülen yasal sınırın altında olması dolayısıyla söz konusu kararın nihai karar olduğunu kaydetmiş ve başvuranın açtığı temyiz davasını reddetmiştir.
7 Temmuz 2010 tarihinde başvurana 440 TL tutarındaki para cezası için bir ödeme emri gönderilmiştir. 6 Eylül 2010 tarihinde, başvuran bu tutarı Hazineye ödemiştir.
Başvurana göre, Xin adı daha önce TBMM için hazırlanan raporda belirtilmiş, 1998 yılında kamuoyuna açıklanmış ve ayrıca ihtilaflı kitapta anlatılan olaylara benzer olayları yazan o döneme ait günlük bir gazetede de aynı isim yer almıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN
Başvuran, AİHSnin 10. maddesine atıfta bulunmakta ve ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran ayrıca, 6. maddenin 1. paragrafına atıfta bulunmakta ve hakkında başlatılan ceza davası süresinin aşırı uzunluğundan şikayetçi olmaktadır. Son olarak AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunan başvuran, iç hukukta bu iki şikayet ile ilgili herhangi bir itiraz yolunun bulunmadığından şikayetçi olmaktadır.
Hükümet, başvurunun sunulduğu tarihte davanın Yargıtay önünde görülmeye devam ettiğini belirtmekte ve AİHMnin iç hukuk yolları tüketilmediği için bu başvuruyu kabul edilemez ilan etmesini istemektedir.
AİHM, her ne kadar bir başvuranın, ilke olarak, AİHMne başvurmadan önce tüm iç hukuk yollarını denemiş olması gerekse de, başvuru sunulduktan kısa bir süre sonra, ancak kabul edilebilirliğe ilişkin bir hüküm verilmesinden önce bu itiraz yollarının son aşamasına varılmış olmasına müsamaha gösterdiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine E.K. davası (karar), no 28496/95, 28 Kasım 2000). Mevcut davada, Yargıtayın 25 Mayıs 2010 tarihinde karar verdiğini not eden AİHM, Hükümetin bu ön itirazını reddetmektedir.
AİHM, öte yandan başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, başvurunun kabul edilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
II. AİHSNİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, mahkum edilmesinin ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Başvuranın kanaatine göre, kitap kin veya şiddeti teşvik etmemekte ve sadece karanlık bir dönemi aydınlatma amacını taşımaktadır; dahası, ismi geçen kişiler kitabın basımından önce de kamuoyu tarafından tanınmaktadır. Başvuran, AİHSnin 10. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Bu sava karşı çıkan Hükümet, ağır ceza mahkemesinin argümanlarını benimsemekte ve 10. maddenin ikinci paragrafı gereğince, kamu düzenini sağlamak üzere terörle mücadele kapsamında görev yapan kişilerin isimlerinin ifşa edilmesinin engellenmesi gerektiğini savunmaktadır.
A. Konuyla ilgili ilkeler
AİHM, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan biri olarak, demokratik toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini teşkil ettiğini hatırlatmaktadır. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından genel kabul gören veya zararsız ya da ilgi çekmeyen bilgi ve fikirler için değil, toplumun duygularını inciten, şok eden veya huzursuz kılan fikir ve bilgiler için de geçerlidir. Bu çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir ki, bunların yokluğu halinde demokratik bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın ikna edici gerekçelerle sınırlandırılması gerekmektedir. AİHSnin 10. maddesinin 2. paragrafındaki anlamıyla gerekli ifadesi, zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaçın varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletlerin böyle bir ihtiyacın varlığını tespit ederken belli bir takdir hakları bulunmaktadır, ancak buna ilişkin karar bağımsız bir mahkeme tarafından da alınmış olsa, hem yasa hem yasanın uygulanmasına ilişkin karar, AİHMnin kontrolüne tabidir. Dolayısıyla AİHM, bir kısıtlamanın, AİHSnin 10. maddesinin güvence altına aldığı ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi olan son mercidir. AİHMnin görevi hiçbir şekilde, bu denetimi yerine getirirken, yetkili iç yargı mercilerinin yerini almak değil, fakat söz konusu yargı mercilerinin takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların, AİHSnin 10. maddesi açısından doğruluğunu denetlemektir. Buradan çıkan sonuç, AİHMnin görevi Savunmacı Devletin bu yetkiyi iyi niyetle, titizlikle ve makul bir şekilde kullanıp kullanmadığını araştırmakla sınırlı değildir. AİHM, anlaşmazlık konusu olan müdahalenin gözetilen meşru amaçla orantılı olup olmadığını ve bunu haklı çıkarmak adına ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin uygun ve yeterli görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla, söz konusu müdahaleyi, davanın bütününe bakarak değerlendirmek zorundadır. AİHM, ulusal makamların 10. madde ile güvence altına alınan haklar ile uyumlu kuralları uyguladıklarına, dahası, bu kuralları uygularken, olayla ilgili olguların makul değerlendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır (Moldavya aleyhine Guja davası (GC), no 14277/04, prg. 69, CEDH 2008-...).
AİHM ayrıca, AİHSnin 10. maddesinin 2. paragrafının siyasi konuşma ya da genel çıkarlar söz konusu olduğunda ifade özgürlüğüne hiçbir kısıtlama getirmediğini hatırlatmaktadır (Birleşik Krallık aleyhine Wingrove davası, 25 Kasım 1996, prg. 58, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-V). Hükümetin elinde bulundurduğu üstün mevki, özellikle muhaliflerinin haksız saldırılarını ve eleştirilerini karşılamak için başka araçları kullanabilecekken ceza davasına başvurmada kendini sınırlı görmesini gerektirir. Ancak Devlet yetkilileri, kamu düzeninin güvencesi olmaları sıfatıyla, temelden yoksun veya kötü niyetle oluşturulmuş iftira niteliğindeki suçlamalara, aşırıya kaçmadan ve gereği gibi tepki göstermeyi amaçlayan cezai nitelikte önlemleri de almakta serbesttir (Türkiye aleyhine Incal davası, 9 Haziran 1998, prg. 54, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-IV). Son olarak, anılan sözler bir birey veya kamu görevlisi ya da toplumun bir kesimine karşı şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet yetkilileri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir takdir payına sahiptir (Türkiye aleyhine Sürek davası (no 2) (GC), no 24122/94, prg. 34, 8 Temmuz 1999).
Avrupa Konseyi üyesi Devletler muhtemelen bazı hassas bilgileri gizli tutmak ya da korumak ve bu amaca aykırı eylemleri kovuşturmak üzere kendi kurallarını koymuş olabilirler, ancak bu kurallar sadece gizli kavramını tanımlamada ve yetki alanlarını yönetmede değil, aynı zamanda yasadışı bilgileri ifşa eden kişinin kovuşturulma koşul ve yöntemlerinde de büyük farklılıklar göstermektedir. Dolayısıyla Devletler, bu alanda belirli bir takdir yetkisine sahiptir (İsviçre aleyhine Stoll davası (GC), no 69698/01, prg. 107, CEDH 2007-XIV).
B. Mevcut davada uygulama
Mevcut davada AİHM, ihtilaflı mahkumiyetin, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına yapılan bir müdahale olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Böylesi bir müdahale, kanunla öngörülmediği, 2. paragrafta belirtilen meşru bir amacı hedeflemediği ve bu amaca ulaşmak üzere demokratik bir toplumda gerekli olmadığı sürece 10. maddeye aykırı olacaktır.
Başvuranın bazı resmi görevlilerin kimliklerini ifşa etmek suçundan mahkum edilmesi, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 6. maddesine dayandığı için kanunla öngörülmüştür.
Ayrıca, müdahale 10. maddenin 2. paragrafında öngörülen suçu önleme ve başkalarının haklarını koruma gibi meşru amaçları hedeflemektedir (Sürek (no 2), ilgili bölüm, prg. 29).
Bundan sonra yapılması gereken, bu ihtilaflı müdahalenin yukarıdaki kıstaslar bağlamında demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının belirlenmesidir.
AİHM, ihtilaflı yayını ve özellikle ağır ceza mahkemesinin atıfta bulunduğu sayfaları dikkatlice incelemiştir. Özetle kitap, daha sonra güvenlik güçleri tarafından görevlendirilen eski bir PKK mensubu ile yapılan bir röportajı içermekte ve özellikle 1990 yılında vuku bulan faili meçhul cinayetleri konu etmektedir. Bu beyanatların doğru olduğu kabul edilse bile, AİHM, söz konusu olayların ciddiyetini dikkate alarak, sadece resmi görevlilerin davranışlarının değil, kimliklerinin de kamu tarafından bilinmesinin meşru bir çıkar olduğu kanaatine varmaktadır (Sürek (no 2), ilgili bölüm, prg. 39).
Bununla birlikte, kitabın güvenlik güçleri mensuplarının suça karıştığı ve yasadışı eylemler gerçekleştirdiği ya da bu eylemleri kışkırttığı yönünde ciddi iddialar içerdiğini not etmek gerekir. AİHM, göründüğü kadarıyla bu konunun ilgili şahısları saldırı tehlikesine maruz bıraktığını ya da kamu tarafından hor görülmelerine neden olacağını kabul etmektedir (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Finlandiye aleyhine Nikula davası, no 31611/96, prg. 48, CEDH 2002-II). Ayrıca AİHM, söz konusu müdahalenin 10. maddenin 2. paragrafında belirtilen gereklilik kıstası ile ilgili gerekçelere dayandığı konusunda şüphe duymamaktadır (Sürek (no 2), ilgili bölüm, prg. 35-38).
Ancak AİHM, kendisine sunulan her davanın özelliğini incelemek durumundadır. Bu nedenle, AİHM mevcut davada ulusal yetkililer tarafından ileri sürülen gerekçelerin yeterli olup olmadığını araştırmak zorundadır.
AİHM, ağır ceza mahkemesinin, kitapta birçoğu kamuoyu tarafından tanınan yönetici ve siyaset adamı olmak üzere birçok devlet görevlisinin isimlerinin verildiği bölümleri belirttikten sonra, özellikle X ve Ynin kimliklerinin ifşasını esas aldığını tespit etmektedir.
Oysa AİHM ilk olarak, kitabın yazarlarına Xin bizzat kendisinin röportaj verdiğini ve olayları anlattığını, ikinci olarak da, başvuranın Hükümetin itiraz etmediği argümanlarına göre, Xin adının daha önce 1998 yılında TBMM için düzenlenen bir raporda yer aldığını ve o dönemde faaliyet gösteren ve benzer olayları konu alan günlük bir gazetede de yayınlandığını gözlemlemektedir. AİHM, Ynin ise 1993 yılında vefat ettiğini kaydetmektedir.
AİHM, ayrıca mevcut davanın konusu olan kitabın yayınlandığı dönemde, bazı güvenlik güçleri mensuplarını görevi kötüye kullanmakla suçlayan ihtilaflı bilgilerin kamuoyu tarafından daha önceden de bilindiğini not etmektedir. Bu durumda zaten söz konusu devlet görevlilerinin kimliklerinin korunmasındaki menfaat önemli ölçüde azalmış ve kısıtlamanın önlemeyi amaçladığı olası zarar gerçekleşmişti (Birleşik Krallık aleyhine Observer ve Guardian davası, 26 Kasım 1991, prg. 69-71, seri A no 216; Sürek (no 2), ilgili bölüm, prg. 40 ve Hollanda aleyhine Vereniging Weekblad Bluf davası, 9 Şubat 1995, prg. 41, seri A no 306-A).
AİHM ayrıca, kitabın bazı bölümlerinde kullanılan sert ifadelere rağmen, bunun, AİHMnin gözünde değerlendirilmesi gereken en önemli unsur olan şiddete, silahlı direnişe ya da ayaklanmaya teşvik içerdiği şeklinde yorumlanamayacağı kanaatine varmaktadır (Türkiye aleyhine Saygılı ve Falakaoğlu davası, no 39457/03, prg. 26, 21 Ekim 2008). Bu unsur belirleyici olmasa da, AİHM yine de kitabın sadece demokratik bir toplumda kamu yararına olan bir konuda fikir ve görüş bildirdiğini dikkate almaktadır. AİHM, böyle bir toplumda ciddiyet taşıyan olayların özgürce tartışılmasının çok önemli olduğu kanaatindedir (bakınız, gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fransa aleyhine Giniewski davası, no 64016/00, prg. 51, CEDH 2006-I).
Ayrıca dosyada, kimliği ifşa edilen kişilerin başvuran hakkında suç duyurusunda bulunduğunu ya da dava açtığını gösteren hiçbir unsur yer almamaktadır.
Son olarak AİHM, verilen cezaların nitelik ve ağırlığının da müdahalenin orantılılığını değerlendirmede dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır. Her ne kadar başvurana verilen para cezası düşük olsa da, mahkumiyetin cezai niteliği, toplum yaşamını ilgilendiren bazı konuların kamuoyunda tartışılmamasını teşvik edecektir.
Mevcut dava koşullarının bütününü dikkate alan AİHM, ulusal makamlara tanınan takdir payına rağmen, başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına yapılan müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu haklı göstermek için yeterli gerekçelere dayanmadığı kanaatine varmaktadır.
Bu nedenle, AİHSnin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılama süresinin AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen makul süre ilkesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
Hükümet, bu sava karşı çıkmaktadır.
AİHM, ilk önce değerlendirilmesi gereken dönemin 2 Aralık 2004 tarihinde başladığını ve 25 Mayıs 2010 tarihinde sona erdiğini not etmektedir.
Dolayısıyla dava iki dereceli yargılama için yaklaşık beş yıl altı ay sürmüştür.
AİHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının, davanın koşullarına göre ve başta davanın karmaşıklığı olmak üzere, AİHM tarafından benimsenen kıstaslar ile başvuran ve yetkili mercilerin tutumları dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer birçoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası (GC), no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II).
AİHM ayrıca, mevcut davanın konusuna benzer birçok davaya baktığını ve bu davalarda AİHSnin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine hükmettiğini kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Daneshpayeh davası, no 21086/04 prg. 26-29, 16 Temmuz 2009).
Takdirine sunulan unsurların tamamını inceledikten sonra AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için Hükümetin hiçbir olgu ve argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır. Başvuranın bazı duruşmalara gelmemek suretiyle sürenin uzamasına sebebiyet vermesine rağmen, konuyla ilgili yerleşik içtihadını dikkate alan AİHM, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğuna ve makul süre ilkesine uymadığına hükmetmektedir. Dolayısıyla, 6. maddenin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
IV. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, mahkumiyetinin, iç hukukta ifade özgürlüğü hakkının ihlalini düzeltecek etkili bir itiraz yolunun bulunmadığının bir göstergesi olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, hakkında yürütülen cezai kovuşturma sürelerinin uzunluğuna itiraz edebileceği bir hukuki yolunun bulunmamasından da şikayetçi olmaktadır.
Hükümet bu savlara karşı çıkmaktadır.
Davanın 10. madde açısından incelendiğini ve başvuranın bu şikayetinin ilk bölümünü destekleyecek yeterli argüman sunmadığını dikkate alan AİHM, konunun 13. madde açısından ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
Buna karşın, iç hukukta bir ceza davası süresinin uzunluğundan şikayetçi olmayı mümkün kılacak itiraz yolunun bulunmaması ile ilgili olarak AİHM, bu konuda daha önce de karar verdiğini hatırlatmaktadır. AİHM, Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası (no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005) kararına atıfta bulunmakta ve aynı gerekçelerle AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak, ödediği para cezasına tekabül eden 440 TL talep etmektedir. Başvuran ayrıca, manevi tazminat başlığı altında 10 000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, AİHMnin bu talepleri reddetmesini istemektedir.
AİHM, başvuranın 6 Eylül 2010 tarihinde 440 TL (o dönemde yaklaşık 250 Euro) para cezası ödediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, ilgili şahısın bu talebini haklı bulmakta ve kendisine 250 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
İkinci talebe ilişkin olarak ise AİHM, ulaştığı sonuçları göz önüne alarak, manevi tazminat başlığı altında başvurana 3.900 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca avukat ücreti karşılığında 3 540 TL ve, 265,50 TLsi tercüme masrafı olmak üzere AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 415,50 TL talep etmektedir.
Başvuran, avukat ücreti ve tercüme masrafı ile ilgili olarak toplam 3 805,50 TL (talep edildiği 19 Şubat 2010 tarihinde yaklaşık 1 770 Euro) tutarında üç fatura sunmaktadır.
Hükümet, AİHMnin bu talepleri reddetmesini istemektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada elindeki belgeleri ve yerleşik içtihadını dikkate alarak, başvurana bu bağlamda 1.770 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesinin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. AİHSnin 6/1 maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana;
i. 250 (iki yüz elli) Euro maddi tazminat ödenmesine;
ii. 3.900 (üç bin dokuz yüz) Euro manevi tazminat ödenmesine;
iii. yargılama giderleri için 1.770 (bin yedi yüz yetmiş) Euro ödenmesine;
iv. başvurana tahakkuk edebilecek ilgili bütün vergilerin ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen söz konusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, söz konusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 5 Nisan 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy