(AİHS m. 2, 6, 13, 14, 18, 34, 35, 41, 44) (2709 S. K. m. 125) (WOLF-SORG - TÜRKİYE DAVASI) (PERİŞAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (PEKER - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (ABİK V. - TÜRKİYE DAVASI) (PAŞA VE ERKAN EROL - TÜRKİYE DAVASI) (SÜLEYMAN EGE V. - TÜRKİYE DAVASI) (KALENDER - TÜRKİYE DAVASI) (YAŞAROĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (CALVELLİ VE CİGLİO - İTALYA DAVASI) (PAUL VE AUDREY EDWARDS - BİRLEŞİK KRALLIK) (ORUK - TÜRKİYE DAVASI) (AMAÇ VE OKKAN - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ DÖNMEZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ÜMMÜHAN KAPLAN DAVASI - TÜRKİYE DAVASI) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (OYAL - TÜRKİYE DAVASI) (NEVRUZ BOZKURT - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 58255/08 ve 29725/09)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2015
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Akdemir ve Evin / Türkiye davasında,
Başkan
Andras Sajö,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Neboja Vucinic,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjdbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 17 Şubat 2015 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler sonrasında anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (No. 58255/08 ve 29725/09) davaların temelinde, dört Türk vatandaşının -Aysel Akdemir, Fatma Evin, Suat Evin ve Servet Evin- (başvuranlar)- sırasıyla 21 Kasım 2008 ve 18 Mayıs 2009 tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Diyarbakırda görev yapan Avukat M. Yaşar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar özet olarak, bir bombanın infilak etmesi sonucu çocuklarının ciddi şekilde yaralanması, bu çocuklardan biri olan Turgay Erginin ise hayatını kaybetmesi nedeniyle Sözleşmenin 2 ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, tazminat davasının süresinden de şikayet etmektedirler.
4. Başvurular, 23 Mart 2010 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Kaza ve ceza soruşturması
5. Aysel Akdemir, müteveffa Turgay Erginin annesidir. Fatma Evin ise başvuranlar Suat ve Servet Evinin annesidir.
6. 13 Mart 1999 tarihinde, 7 yaşında olan Turgay Ergin, 8 yaşındaki Servet Evinle oynadığı sırada, 11 yaşındaki Suat Evin askeri atış poligonunun yakınındaki çöp kutusunda bulduğu bir maddeyi alarak yanlarına gitmiştir. Madde, elinde patlamıştır.
7. Telefonla aranan Jandarma ve Polis olay yerine gelmiştir. Çocuklar öncelikle ivedi bir şekilde Askeri Komutanlığın revirine, akabinde ise Diyarbakır Hastanesine götürülmüştür.
Servet Evinde selebral lezyonlar ve kornea dekolmanı teşhis edilmiştir. Suat Evinin sol ön kolu ampute edilmiştir. Turgay Ergin ise aldığı yaralar sonrasında hayatını kaybetmiştir.
8. Aynı gün, polis tarafından düzenlenen olay tespit tutanağında, olaylar özetle, Suat Evinin, Tabur Komutalığına ait atış poligonu yakınlarındaki bir çöp kutusu içinde bir madde bulduğu; patlamanın Diyarbakırın Hani ilçesindeki bir mahallede, yerleşim yerlerinin arkasında ve F.K. isimli bir kadının çamaşırları yıkamakta olduğu bir çeşmenin yakınında meydana geldiği şeklinde anlatılmıştır.
Olay yeri krokisi çizilmiş ve bilirkişi incelemesi yapılmak üzere patlayıcı maddenin parçaları toplanmıştır.
9. Hani Cumhuriyet savcısı 13 Mart 1999 tarihinde, ölümcül patlamayla ilgili olarak soruşturma başlatmıştır. İfadelerini alınmak üzere tanıklar ve mağdurların ebeveynleri çağrılmıştır.
F.K. ifadesinde,
Suat Evinin elinde maddeyi gördüğünü ve ona bunun ne olduğunu sorduğunda, Suat Evinin bunun bulduğu bir bomba olduğunu ve patlatmak için onu ateşe atacağını söylediğini; bunun üzerine onunla oynamamasını söylediğini ve patlama sırasında işine geri dönmüş olduğunu beyan etmiştir.
F.K.nın babası S.K.,
Patlamayı duyduğunu ve olay yerine gittiğini; ardından, kızı F.K.yı hastaneye götürdüğünü ve kızının işitme yetisini kısmen yitirdiğini ifade etmiştir.
10. 14 Mart 1999 tarihli otopsi raporunda, Turgay Erginin patlayıcı maddenin infilak etmesi sonucu geçirdiği beyin kanaması neticesinde hayatını kaybettiği bildirilmiştir. Adli Tıp bilirkişi incelemeleri yapılmıştır.
11. Hani savcısı 24 Mart 1999 tarihinde askeri bilirkişi incelemesi yapılmasını talep etmiştir. Bilirkişi, Hani savcısı huzurunda,
- mavi renkli alüminyum parçaların, orduda eğitim amacıyla kullanılan mühimmata ait parçalar olduğunu;
- yalnızca atış eğitimi amacıyla kullanılan bir silah olması nedeniyle öldürücü etkiye sahip olmadığım;
- atış eğitimi somasında arazide kalan boş kovanların patlayıcı malzemelerle (tetrytol, TNT, C-4) doldurulması sonucunda öldürücü etkiye sahip bir patlayıcıya dönüştürüldüğünü;
- bu dönüştürme işleminin, muhtemelen, daha önce de benzer faaliyetlerde bulunan PKK'lı militanlarca yapılmış olabileceğini ifade etmiştir.
12. Turgayın annesi Aysel Akdemirin 22 Nisan 1999 tarihinde Hani savcısı tarafından ifadesi alınmıştır. Aysel Akdemir ifadesinde,
Oğlunun, askeri bölge yakınında patlayıcı bir madde bulduğunu ve bununla oynadığını; askerlerin bir önceki gece atış talimi yaptıklarını; oğlunun ölümü nedeniyle askeri sorumlular hakkında şikayetçi olduğunu beyan etmiştir.
13. Hani Cumhuriyet savcısı 28 Nisan 1999 tarihinde Suat ve Servetin ebeveynleri Fatma Evin ve Ali Evinin ifadelerini almıştır. İfadelerinde,
Çocuklarının askeri bölge yakınında patlayıcı madde bulduklarını; sorumlular hakkında şikayetçi olduklarını beyan etmişlerdir.
14. Savcılığın talebi üzerine, 30 Mayıs 1999 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü Kriminoloji Laboratuarı tarafından patlayıcı maddeler üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmıştır. Dört bilirkişi tarafından 29 Temmuz günü düzenlenen raporda,
Kovan parçalarının, NATOnun, mühimmatların orduda atış eğitimi amacıyla kullanıldığına işaret etmek için kullanılan kod renklerinde olduğu; bu tür kovanların kullanımları sonrasında patlamalarının teknik olarak mümkün olmadığı; mühimmatın tamamının tek başına ölümcül güce sahip olmadığı; kovan kalıntılarının eğitim amacıyla özel olarak üretilen askeri bir mühimmata ait olduğu ve öte yandan bunların satışının ve bulundurulmasının da yasak olduğu; patlamaya büyük ihtimalle, bu kovanın yakınında bulunan bir başka mühimmatın neden olmuş olabileceği bilgilerine yer verilmiştir.
15. Hani Savcılığı 2 Ağustos 1999 tarihinde, ölüm vakasının, PKKlı (yasadışı silahlı örgüt) teröristler tarafından hazırlanan bir bombanın infilak etmesi neticesinde meydana geldiği sonucuna varmıştır. Savcılık aynı zamanda, patlayıcı maddenin başlangıçta silahlı kuvvetlere ait olduğu ve bunun askeri bir bölgede eğitim amacıyla kullanıldığını belirtmiştir. Patlayıcı madde sonradan çöp kutusuna atılmıştır.
16. Hani Savcılığı, söz konusu olayın failleri bulunamadığından, failler hakkında daimi arama kararı çıkarmıştır. Emniyet Müdürlüğü, 2 Ağustos 1999 ila 3 Temmuz 2009 tarihleri arasında, sorumluların tespit edilmesi amacıyla yapılan, ancak sonuç alınamayan, aramalarla ilgili olarak üç ayda bir savcılığa bilgi vermiştir.
17. Hani Savcılığı 3 Temmuz 2009 tarihinde, daimi arama kararına rağmen söz konusu suçun faillerinin tespit edilemediğini ve zamanaşımı süresinin dolduğu belirtilerek davanın düşmesine karar vermiştir.
B. Aysel Akdemir tarafından açılan tazminat davası
18. Aysel Akdemir 22 Şubat 2000 tarihinde, oğlunun hayatını kaybetmesi nedeniyle tazminat almak amacıyla İçişleri Bakanlığına başvuruda bulunmuş; ancak talebi kabul edilmemiştir.
19. 26 Haziran 2000 tarihinde, Diyarbakır İdare Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Başvuran, söz konusu hukuk davası için yapılan bilirkişi incelemesine dayanarak 15.777.002.959 eski Türk lirası maddi tazminat; 15.000.000.000 eski Türk lirası ise manevi tazminat olmak üzere 30.777.002.959 eski Türk lirası (Bu tarihte 52.859 avroya tekabül etmektedir.) talep etmiştir.
20. İdare Mahkemesi, idarenin sorumluluğunun araştırılması amacıyla savcılıktan ceza soruşturmasının dosyasını talep etmiştir.
21. İdare Mahkemesi 20 Mart 2003 tarihinde kararını açıklamıştır: Mahkeme, ancak terör eylemleri nedeniyle Devletin kusursuz sorumluluğuna dayanarak talebi kısmen kabul etmiştir.
İdare Mahkemesi, karar gerekçesinde, patlayan maddenin aslıyla/kaynağıyla ilgili olarak savcılığın vardığı sonuçları onayladıktan sonra, terör eylemlerine bağlı sosyal risk ilkesini dikkate alarak - dolayısıyla askeri idarenin kusuru bulunduğunun tespit edilmesine gerek kalmadan- başvuranın zararının karşılanmasının uygun olduğuna hükmetmiştir.
İdare Mahkemesi, aynı zamanda, üçüncü kişinin (mevcut olayda Suat Evinin) eylemlerinin, zararın meydana gelmesine katkıda bulunduğu da dikkate almış ve tazminatın hesaplanmasında bu hususu göz önünde bulundurmuştur.
Böylelikle, bilirkişi raporuna göre, İdare Mahkemesi, başvurana maddi tazminat olarak ödenecek meblağı 3.372.656.562 eski Türk lirası; manevi tazminat için ödenecek meblağı ise 1.000.000.000 eski Türk lirası olarak tespit etmiştir.
22. Danıştay, 25 Aralık 2006 tarihinde, ilk derece mahkemesi kararının maddi tazminata ilişkin kısmının onanmasına; manevi tazminata ilişkin kısmının ise,
- Yapılan kriminal bilirkişi incelemesi sonrasında, patlayıcı maddenin, ordu tarafından atış tatbikatları sırasında kullanılan boş plastik kovanlardan imal edildiği;
- üçüncü bir kişinin müdahalesiyle bir başkası için tehlikeli hale gelebilecek mühimmat kalıntılarını toplamak amacıyla atış poligonu çevresinde güvenliği sağlamadığından askeri idarenin halka karşı hizmet yükümlülüğünü ciddi manada yerine getirmediği;
- tazminatın hizmet yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi ve dolayısıyla askeri idarenin doğrudan sorumluluğuna dayandırılması gerektiği;
- bu üzücü tespiti göz önünde bulundurarak, manevi zararın telafisi için ödenecek meblağı artırılmasının uygun olacağı gerekçesiyle, bozulmasına karar vermiştir.
23. İdare Mahkemesi 18 Eylül 2008 tarihinde, üçüncü kişinin müterafik kusurunu dikkate alarak Danıştay kararına uymuştur. Mahkeme, manevi tazminat için, 29 Şubat 2000 tarihinden itibaren gecikme faiziyle birlikte, 6.500 yeni Türk lirası (TRY1) (Söz konusu dönemde 3.551 avroya tekabül etmekteydi.) ödenmesine karar vermiştir.
(1.) 1 Ocak 2005 tarihinde, eski Türk lirasının (TRL) yerini alan Türk lirası (TRY) yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRLye karşılık gelmektedir.
24. Başvuran 24 Kasım 2008 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.
25. Danıştay 8 Kasım 2010 tarihinde, son kararı onamıştır.
26. Bu mahkeme kararlarının icrası sonrasında, başvuran 2011 yılının Ocak ayında 45.676 yeni Türk lirası (Söz konusu dönemde 22.172 avroya tekabül etmekteydi.) almıştır.
C. Fatma Evin tarafından açılan tazminat davası
27. Başvuran Fatma Evin 29 Şubat 2000 tarihinde, çocukları Suat ve Servetin maruz kaldıkları yaralanma nedeniyle tazminat almak amacıyla İçişleri Bakanlığına başvuruda bulunmuş; ancak talebi kabul edilmemiştir.
28. Başvuran 26 Haziran 2000 tarihinde, İdare Mahkemesinde tazminat davası açmıştır. Manevi tazminat olarak ayrı bir talepte bulunmadan, çocukları adına, 40.845.104.603 eski Türk lirasının (70.150 avro) gecikme faiziyle birlikte maddi tazminat olarak ödenmesini talep etmiştir.
29. İdare Mahkemesi, idarenin sorumluluğunun araştırılması amacıyla savcılıktan ceza soruşturmasının dosyasını talep etmiştir. Mahkeme aynı zamanda, tıbbi raporlar göz önünde bulundurularak hazırlanan, çocukların fiziksel kayıplarına ilişkin bilirkişi raporlarını da talep etmiştir.
30. Bilirkişi 6 Ocak 2003 tarihinde, maddi tazminatın, Suat Evin için 53.108.885.133 eski Türk lirası; Servet Evin için ise 22.889.416.943 eski Türk lirası olduğunu hesaplayarak raporunu vermiştir.
31. İçişleri Bakanlığı 3 Mart 2003 tarihinde, bilirkişi tarafından belirlenen meblağlara itiraz etmiştir.
32. İdare Mahkemesi 20 Mart 2003 tarihli kararla, ancak yalnızca sosyal riske dayalı olarak, kovanın, ordu dışındaki yabancı kişilerin müdahalesiyle patlayıcı maddeye dönüştürüldüğünü göz önünde bulundurarak, zararla, idarenin faaliyeti arasında doğrudan bir nedensellik bağı bulunmaması nedeniyle idarenin sorumluluğunu kabul etmiştir.
İdare Mahkemesi bununla birlikte, Suat Evinin, patlayıcı olduğunu bildiği bir maddeyi manipüle etmesi nedeniyle bizzat maruz kaldığı zarardan kısmen sorumlu olduğunu ifade etmiştir.
Maddi tazminat bağlamında, iki çocuk için, 29 Şubat 2000 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte, toplam 20.422.552.301 eski Türk lirası (Söz konusu dönemde 11.320 avroya tekabül etmekteydi.) ödemesine karar vermiştir.
33. Başvuranlara 20 Mayıs 2008 tarihinde, 87.750,14 yeni Türk lirası (Söz konusu dönemde 45.703 avroya tekabül etmekteydi.) ödenmiştir.
34. Danıştay, 16 Haziran 2010 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını esastan bozmuştur.
Karar gerekçesinde, olayları -yani, adli bilirkişi raporuna göre, patlayıcı maddenin boş plastik bir kovandan imal edildiği, atış eğitimi için ordu tarafından kullanılan bir mühimmat modelinden hasıl olduğu ve patlayıcı maddeye dönüştürülen kovanın çocuklar tarafından askeri bölgenin yakınında bulunduğunu- hatırlattıktan sonra, Yüksek Mahkeme hukuki değerlendirmesinde,
- aüş poligonu etrafında, üçüncü kişinin müdahalesiyle bir başkası için tehlikeli hale gelebilecek muhtemel mühimmat kalıntılarının toplanmaması nedeniyle askeri idarenin hizmet yükümlülüğünü yerine getirmediğini;
- zarara neden olan patlayıcı maddenin bir terör örgütü tarafından hazırlandığı kabul edilse bile, kamuya açık bir alanda ve askeri bir bölgenin yakınında bulunduğunu;
- İçişleri Bakanlığının da, Savunma Bakanlığı gibi hizmet kusuru işlediğini;
- dolayısıyla, patlamada İçişleri Bakanlığının kusur sorumluluğunu tespit etmenin uygun olacağını gözlemlemiştir.
35. İdare Mahkemesi 6 Ekim 2011 tarihinde, Danıştayın kararına uymuştur. Bununla birlikte, ebeveynlerin, çocuklarını gözetme yükümlülüklerini yerine getirmediklerini de değerlendirmiştir.
Tazminat miktarlarının hesaplanmasında ebeveynlerin söz konusu sorumluluklarını göz önünde bulundurarak, 29 Şubat 2000 tarihinden itibaren yasal gecikme faizleri eklenmek suretiyle, maddi zarar bağlamında tazminat miktarını 40.845,10 yeni Türk lirası (Söz konusu dönemde 16.671 avroya tekabül etmekteydi.) olarak belirlemiştir.
36. Danıştay 23 Eylül 2013 tarihinde kararı onamıştır.
37. Söz konusu mahkeme kararlarının icrasında, başvuranlara 2012 yılının Ocak ayında 92.428,93 yeni Türk lirası (38.036 avroya tekabül etmekteydi.) ödenmiştir.
38. İdarenin karar düzeltme talebinde bulunmuş olması nedeniyle, karar halen Danıştay önünde derdesttir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
39. 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mahkeme, söz konusu mevzuatı Elif Akbayır ve diğerleri/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 30415/08, §§ 9-25, 28 Haziran 2011) kararında ayrıntılı olarak incelediğini hatırlatmaktadır.
40. Bununla birlikte, Anayasanın 125. maddesinin 1. ve 7. fıkraları şu şekildedir:
İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(
)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.
41. Danıştay, müştekilerin, anayasal objektif sorumluluk ve sosyal risk ilkesi gereğince tazminat aldıkları bir içtihat geliştirmiştir. Söz konusu kararlardan birinde, askeri lojmanın duvarına konulan ve patlama sonucu bir çocuğun yaralanmasına neden olan el yapımı bombayla ilgili 16 Kasım 1995 tarihli kararda, Danıştay şu hususa işaret etmiştir:
Belli bir hedefi amaçlamayan ve İdare tarafından önlenemeyen terör eylemleri ile ilgili olarak, özel ve olağan dışı zararlar, sosyal risk ilkesine dayanarak, eksiksiz olarak toplum tarafından tazmini gerekmektedir. (
) İdarenin, öğretide ve içtihatlarda, bir takım zararları nedensellik bağı aramadan tazmin etmesi kabul edilmektedir. Sosyal risk olarak adlandırılan bu husus, kolektif sorumluluk kavramının temelinde yer almaktadır. Genel bir ifade ile terör eylemleri olarak nitelendirilen olaylar, Devlete yönelik olup, Anayasal devlet düzenini yıkmayı amaçlamakta ve bilhassa bu tür olaylar nedeniyle mağdur olan kişileri amaçlamamaktadır. Bu suç eylemlerinin mevcudiyeti nedeniyle, bunlara dahil olmayan kişilerin tutumları nedeniyle değil de ülkeyi karıştıran sosyal sıkıntılardan kaynaklanan zararlara maruz kalmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, söz konusu kişiler, kamu hayatına ait olmaları nedeniyle zarara maruz kalmaktadırlar. Söz konusu zararlar, bunları önleyemeyen İdarenin hatası nedeniyle nedensellik bağı aranmaksızın ve özel ve olağandışı yönleri nedeniyle toplumun tamamı tarafından bu zararlara katlanılmalıdır. Dolayısıyla, mağdurların zararları, sosyal risk ilkesine dayanarak tazmin edilmelidir. Böylelikle, bu faaliyetlerin neden olduğu zararların, hukuk Devletinde halkın tamamı tarafından paylaşılması uygundur (
).
42. Ayrıca, idare mahkemeleri ve Danıştayın içtihadı aşağıdaki tespitlere imkan vermektedir.
a) Teröristler tarafından karayoluna yerleştirilen ve müştekinin kamyonunda maddi hasara neden olan anti-personel mayının patlamasına ilişkin 4 Ekim 1996 tarihli Danıştay kararı
Danıştay söz konusu kararda, sosyal risk kavramını ve İdarenin sorumluluğunu yeniden tanımlamıştır. Danıştay, doğrudan Devletin ve anayasal düzenin yıkılmasını amaçlayan terör eylemleri bağlamında zarar görenlerin, suç eylemi ile terör eylemleriyle mücadelesinde başarısız olması nedeniyle sorumlu olan İdare arasında nedensellik bağı aranmaksızın zararlarının tazmin edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
b) Tanksavar mermisinin patlamasına ilişkin 8 Ekim 1996 tarihli Danıştay kararı
Dava, başvuranın tarlasında, hasat sırasında saman balyaları arasında bulunan patlayıcının patlaması sonucu başvuranın küçük çocuklarının hayatlarını kaybetmesiyle ilgilidir. Patlama, ilgilinin çocuklarının, arkadaşlarına, tarladan getirdikleri ve evde sakladıkları mühimmatı gösterdikleri sırada meydana gelmiştir. Kararda, Askeri İdarenin ve müteveffaların, İdarenin sorumluluğundaki patlayıcıların toplanmasındaki ihmalkarlık nedeniyle eşit oranda sorumlu oldukları tespit edilmiştir. Danıştay, İdarenin objektif sorumluluğuna dayanarak, mağdurların yakınlarına tazminat ödenmesini onaylamıştır.
c) Anti-personel mayının patlamasına ilişkin 25 Şubat 2003 tarihli Danıştay kararı
Dava, askeri kuvvetler tarafından döşenen anti-personel mayına basması neticesinde sakat kalan bir küçüğün tazminat talebiyle ilgilidir. Danıştay, kamu otoritesinin uygulanmasında kusur teşkil eden delillerin bulunmamasına rağmen, anayasal objektif sorumluluk ilkesi uyarınca, suçlanan idare doğrudan sorumlu tutulmasa da, ulusal güvenliğe dair kamu otoritesinin uygulanması nedeniyle üçüncü şahıslarca maruz kalınan zararların tazmin edilmesi gerektiğine dair ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
d) Askeri arazide köylüler tarafından bulunan el bombasının patlamasına ilişkin 18 Eylül 2007 tarihli Danıştay kararı
Söz konusu davada, Danıştay aşağıdaki açıklamalarda bulunmuştur:
Somut olayda, insanların sürekli kullanımında ve yerleşim yerlerine yakın bulunan bir alanda patlamamış el bombasının bulunmasında, davalı idarenin güvenlik hizmetinin yeterince iyi yürütülmemesi nedeniyle hizmet kusuru bulunmaktadır. (...)
e) Erzurum İdare Mahkemesinin 5 Haziran 2001 tarihli kararı
Dava, mağdurların patlamamış bir havan topu mermisini kendi meskenlerinde ısıttıkları sırada patlamasıyla ilgilidir. Mahkeme, yetkililerin tehlikeli bir patlayıcı maddeyi, arazi tel örgüyle çevrili olsa dahi, insanların ve bilhassa çocukların girdikleri tatbikat alanında bırakmaları hususunun, kamu otoritelerinin, başkasının yaşamını korumak için gerekli tedbirleri almadıklarını gösterdiğinin altını çizmiştir. Mahkeme, çocukları konusunda anne babalara düşen gözetim görevini ve ebeveyn sorumluluğunu dikkate alarak başvuranlara tazminat ödenmesine karar vermiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
43. Mahkeme, başvurulardaki olay ve olgular ile hukuki sorunların benzerliğini dikkate alarak, Mahkeme İçtüzüğünün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, başvuruların tek ve aynı kararda birlikte incelemesi amacıyla birleştirilmelerinin uygun olduğu kanısındadır.
II. SÖZLEŞMENİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
44. Başvuranlar, Sözleşmenin 2. maddesine dayanarak,
- Devletin, çocuklarının yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediğini; esasen, yetkililerin, olayın meydana geldiği ve olağanüstü hal uygulaması bulunan bölgedeki halkı var olan tehlikeler konusunda bilgilendirmek amacıyla gerekli tedbirleri almadıklarını; etkili hukuk yollarından da yararlanamadıklarını; bu yargılamanın adil olmadığını; bir yandan, ne adli mercilerin ne de askeri makamların, mağdurların aile bireylerini dinlemediğini, öte yandan, Birleşmiş Milletlerin desteğiyle düzenlenen Otopsi Protokolü gereklerinin aykırı olarak, otopsinin ayrıntılı yapılmadığını ileri sürmektedirler.
Başvuranlar aynı zamanda, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 3. fıkrasının b) ve c) bentlerini, ayrıca 7 No.lu Protokolü ileri sürmektedirler.
45. Dava konusu olay ve olguların hukuki tavsifini yapma yetkisine sahip olan Mahkeme, bu şikayetlerin, Sözleşmenin yalnızca 2. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanısındadır (Wolf-Sorg/Türkiye, No. 6458/03, § 42, 8 Haziran 2010). Sözleşmenin 2. maddesinin ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:
1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...).
46. Hükümetin, Sözleşmenin 2. maddesinin uygulanabilirliğine itiraz etmemesine rağmen, Mahkemenin daha önce, mağdurların, yaşanan ölümcül patlama kazaları sonrasında hayatta kaldıkları benzer davalarda 2. madde altında ileri sürülen şikayeti incelediğini kaydetmek uygun olacaktır (Alfan/Türkiye, No. 75588/01, § 29, 13 Ekim 2009, Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, §§ 88-90, 20 Mayıs 2010; bk. bunların yanı sıra, Peker/Türkiye (no 2), No. 42136/06, § 41, 12 Nisan 2011).
47. Hükümet, başvuranları ilk olarak, iç hukuk yollarını özellikle 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadelen Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla sunulan hukuk yolunu tüketmemekle suçlamaktadır. Bunun yanı sıra, başvuranların idare mahkemesi önündeki tazminat davasını kazandıklarını ve hükmedilen tazminatların başvuranlara ödendiğine dikkat çekmektedir. Hükümet, bu nedenle, başvuranların bildirdikleri ihlaller nedeniyle mağdur sıfatlarını kaybettikleri kanısındadır.
48. Mahkeme, şikayetin aşağıda belirtilen nedenlerden ötürü her durumda kabul edilemez olması nedeniyle, ileri sürülen ilk itirazları incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.
49. Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesinin, Sözleşmenin ana maddeleri arasında yer aldığını ve 3. maddeyle birlikte, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini düzenlediğini yeniden ifade etmektedir (Çakıcı/Türkiye (BD), No. 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV ve Finucane/Birleşik Krallık, No. 29178/95, §§ 67-71, AİHM 2003-VIII). Mahkeme, 2. maddeyle tanınan korumanın önemini göz önünde bulundurarak, yaşam hakkıyla ilgili şikayetleri büyük bir dikkatle inceleyerek bir görüş oluşturmalıdır (Abik/Türkiye, No. 34783/07, § 33, 16 Temmuz 2013).
50. Sözleşmenin 2. maddesinin 1. fıkrasının birinci cümlesinin, Devlete yalnızca kasten ve yasaya aykırı şekilde ölüme sebebiyet verilmesini engelleme zorunluluğu getirmekle kalmayıp, aynı zamanda kendi yargı yetkisi altında bulunan kişilerin yaşamını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de yüklemektedir (Osman/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, § 115, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1998-VIII). Mahkemeye göre, 2. maddeden kaynaklanan pozitif yükümlülük, somut olayda sözü edilen kamu güvenliği konusunda da geçerlidir; söz konusu yükümlülüğe ulusal mercilerce uyulup uyulmadığını incelemek için ulusal mercilerin eylemleri, eksiklikleri ve ihmallerini birbirinden ayırmaya gerek yoktur. İnsanların korunmasına yönelik bir araç olarak Sözleşmenin hükümlerini, bilhassa 2. maddenin gereklerini somut ve etkin kılacak bir biçimde anlamaya ve uygulamaya çağıran dışında bambaşka bir yaklaşımın benimsenmesi Sözleşmenin konusu ve amacıyla ters düşecekti (Paşa ve Erkan Erol/Türkiye, No. 51358/99, § 25, 12 Aralık 2006).
51. Yaşam hakkına ya da fiziksel bütünlüğe yapılan müdahalenin kasıtlı olmaması halinde, Sözleşmenin 2. maddesinden kaynaklanan pozitif yükümlülük Devleti etkin bir yargı sistemi kurmaya mecbur kılmaktadır. Bu tür bir sistem, Mahkemenin de hatırlattığı üzere, adli soruşturmanın, bir yandan ölümün hangi koşullarda meydana geldiğini aydınlatmaya, diğer yandan gerektiği halde sorumluları tespit etmeye imkan vermesini gerektirmektedir. (Süleyman Ege/Türkiye, No. 45721/09, § 53, 25 Haziran
2013 ve mutatis mutandis, Kalender/Türkiye, No. 4314/02, § 51, 15 Aralık 2009).
52. Buna karşılık, yukarıda anlatılanlardan Sözleşmenin 2. maddesinin, başvuranın üçüncü kişiler hakkında soruşturma yürütülmesini veya mahkûmiyet kararı verilmesini sağlama hakkını ya da her yargılamanın mahkûmiyet kararıyla, hatta belirli bir cezanın verilmesiyle neticelenmesini gerektiren sonuç yükümlülüğünü kapsayabildiği sonucuna varılamaz (Nencheva ve diğerleri/Bulgaristan, No. 48609/06, § 115, 18 Haziran 2013). Bu noktada, çaba gösterme yükümlülüğü söz konusudur. Yetkililer, olaya ilişkin delillerin toplanabilmesi için, kendilerinin makul olarak erişebilecekleri tedbirleri almakla yükümlüdürler (Yaşaroğlu/Türkiye, No. 45900/99, §§ 57 ve 60, 20 Haziran 2006).
53. İhmalkarlık neticesinde meydana gelen ölüm vakalarıyla ilgili bazı davalarda, Mahkeme, mevcut hukuki ve idari yargılama usulü uygulamasının, yetkililerin 2. madde alanındaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmeleri için yeterli olduğuna karar vermiştir. (tıbbi ihmaller için, Calvelli ve Ciglio/İtalya (BD), No. 32967/96, § 51, AİHM 2002-I, Vo/Fransa (BD), No. 53924/00, § 90, AİHM 2004-VIII, işverenin ihmali için, Draganschi/Romanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 40890/04, § 29, 18 Mayıs 2010, idareye karşı açılan tazminat davası için, Murillo Saldias ve diğerleri/İspanya, (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 76973/01, 28 Kasım 2006).
54. Bununla birlikte, bağımsız adli yargı makamlarının, adli muamele kapsamında yaşam hakkına yapılan müdahalenin kökenini araştırmaları gerekmektedir. Mahkeme, benzer soruşturmanın temel amacının, yaşam hakkını koruyan, iç hukuktaki hükümlerin etkin şekilde uygulanmasını ve devlet görevlilerinin veya makamlarının davranışları Gikayet konusu yapıldığında, söz konusu görevlilerin veya makamların kendi sorumlulukları altında meydana gelen ölüm olaylarıyla ilgili olarak sorumluluk üstlenmelerini sağlamak olduğunu ifade etmektedir (Mastromatteo/İtalya, (BD), No. 37703/97, § 89, AİHM 2002-VIII, bk. aynı zamanda, Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Krallık, No. 46477/99, §§69 ve 71, AİHM 2002-II).
55. Mevcut davadakine benzer bir davada, Mahkeme bilhassa, askeri mühimmatların imhasına ilişkin yönetmeliğin uygulanması hususunda Devlet görevlilerinin ihmali söz konusu olduğunda, Mahkemeye başvuruda bulunmak için tüketilmesi gerekli olan tazminat yolunun, etkili yargı sistemi kriterini karşılayarak, uygun ve yeterli olarak kabul edilebileceği kararına varmıştır (Hayri Aslan ve diğerleri/Türkiye, (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 18751/05, 30 Kasım 2010; bk. aynı zamanda, a contrario, Oruk/Türkiye, No. 33647/04, § 55, 4 İubat 2014). Bu konuda, Mahkeme, idare mahkemeleri önündeki tazmin yolunun, benzer koşullarda hayatını kaybeden kurbanların yakınları için etkin bir hukuk yolu olduğu sonucuna vardığını da hatırlatmaktadır (Amaç ve Okkan/Türkiye, No. 54179/00 ve 4176/00, § 49, 20 Kasım 2007).
56. Mahkeme için önemli olan, ulusal mahkemelerin, Devlet ya da askeri yetkililerin ihmalkarlıkları ya da tıbbi hatalar nedeniyle yaşam hakkına yapılan haksız müdahaleden doğan sorumluluğu, hiç bir durumda, belirsizlik içinde bırakmamalarıdır. Söz konusu durum, toplumun güvenini korumak ve hukuk devletinin benimsenmesini sağlamak amacıyla gereklilik arz etmektedir (yukarıda anılan Süleyman Ege kararı, § 59).
57. Dolayısıyla Mahkemenin görevi, kullanılan yargı sisteminin caydırıcı etkisinin ve yaşama hakkı ihlallerinin önlenmesinde bu sistemin oynaması gereken rolün öneminin zayıflatılmaması için, mahkemelerin karara varırken Sözleşmenin 2. madde ile öngörülen dikkatli inceleme şartını yerine getirip getirmediğini ve ne kadar getirdiğini belirlemekten ibarettir. (Giuliani ve Gaggio/İtalya (BD), No. 23458/02, § 306, AİHM 2011).
58. Mevcut davaya geri dönüldüğünde, Mahkeme, Turgay Erginin hayatını kaybetmesi ile Suat ve Servet Evinin yaralanmasının, Suat Evinin köyün çevresinde bulunan askeri atış alanı yakınından aldığı patlayıcı bir maddenin infilak etmesi neticesinde yaşandığını gözlemlemektedir. Taraflarca, yaşanan olaylara ve söz konusu patlamanın nedenine dahi itiraz edilmemiştir. Başvuranlar, yetkilileri somut olarak, atış alanını temizlememeleri nedeniyle vatandaşların yaşamını koruma yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçlamaktadırlar.
59. Mahkeme, 24 Mart 1999 tarihli bilirkişi raporuyla ve Kriminal Polis Laboratuvarının 29 Temmuz 1999 tarihli raporuyla, söz konusu patlayıcı maddenin, askeri mühimmat kökenli bir kovan olduğunun tespit edildiğini gözlemlemektedir: Askerlerin eğitimi için, atış talimiyle sınırlı bir kullanıma tahsis edilen, NATO üretim koduna göre öldürücü olmayan bir mühimmattır. (yukarıdaki 11 ve 14 paragraflar).
60. Yine bilirkişi raporlarına göre, herhangi bir ölümcül etkisi bulunmayan bu mühimmatın, atış eğitimi sonrasında, buna ölümcül bir patlama gücü verecek bazı kimyasal maddelerle elle doldurulmuş olabileceği tahmin edilmektedir. (yukarıdaki 11. paragraf). Çocuklardan birinin hayatına mal olan, diğer ikisinin ise engelli hale gelecek şekilde yaralanmalarına neden olan bu dönüştürülmüş kovandır.
61. Somut olayda, Mahkeme, askeri ve adli yetkililerin -yani jandarmalar ve savcının- olay günü ivedi bir şekilde hareket ettiklerini kaydetmektedir. Bununla birlikte, olay yeri krokisi çizilmiş ve olayın olgusal koşullarının tespit edilmesi amacıyla tutanak düzenlenmiş; patlayıcı madde parçaları toplanmış; ifadeler alınmış ve son olarak patlayıcı maddenin aslını/kaynağını saptamak amacıyla balistik incelemeler yapılmıştır.
62. Mahkeme, Hani Savcılığının, öncelikle patlayıcı maddenin aslını/kaynağını tespit edilmesi ve sonrasında sorumlu olduğu iddia edilen şahısların (yukarıdaki 11 ve 16. paragraflar) teşhis edilmesi amacıyla derinlemesine araştırmalar yaptığını gözlemlemektedir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonrasında, savcılık, kovanın orduya ait olduğu ve askeri bölgede eğitim amaçlı kullanıldığı; söz konusu kovanın elle öldürücü bir patlayıcıya dönüştürüldüğü; daha sonrasında bu bölge yakınında bir çöp kutusunda bulunduğu sonucuna varmıştır. Mahkeme, yetkililerin, söz konusu eylemi, niteliğini göz önüne alarak, bir terör örgütüne atfettiklerini; bununla birlikte, soruşturmanın hazırlık aşamasının ötesinde araştırılmadığını kaydetmektedir (yukarıdaki 15. paragraf).
63. Mahkeme, patlamanın sorumlusunun veya sorumlularının tespit edilememesine rağmen, soruşturmanın etkinlikten yoksun olmadığını ve davanın koşulları karşısında yetkili makamların pasif kalmadıklarını saptamaktadır (Dönmez/Türkiye, No. 20349/08, § 47, 17 Haziran 2014 ve yukarıda anılan Amaç ve Okkan kararı, § 59). Bu noktada, izlenen yöntemlerin sonucunun değil, bunlara hangi yollarla ulaşıldığının önemli olduğunu hatırlatmaktadır.
64. Mahkeme, daha sonra, Danıştayın, başından beri kusurlu olan idarenin öznel sorumluluğunu kabul ettiğini gözlemlemektedir. Esasen, Danıştaya göre, askeri yetkililer, görevlerini ciddi biçimde yerine getirmemişler ve askeri eğitim alanında yeterli güvenlik sağlanmadığından ve söz konusu eğitimler sonrasında, kullanılan mühimmat kalıntıları toplanmadığından hizmet kusuru eşlemişlerdir.
65. Patlamanın yaşanmasında idarenin sorumluluğu tespit edildikten sonra, Mahkeme, Danıştayın, ulusal mevzuatlara dayanarak, başvuranların tazminat taleplerini kabul ettiğini ve zararlarının tazmin edilmesine karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, daha önce, benzer davalarda, idari yargıda tazminat yolunun, şüpheli koşullarda hayatını kaybeden mağdurların yakınları için etkin bir hukuk yolu olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Amaç ve Okkan kararı, § 49). Aynı gerekçeyle, Mahkeme, idare mahkemeleri önündeki bir hukuk yolunun öncelikle tüketilmesinin, Mahkemeye başvuruda bulunmak için gerekli olduğu sonucuna varmıştır (yukarıda anılan Hayri Aslan ve diğerleri kararı).
66. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, mevcut durumda kayda değer tazminatlar ödenmesine karar verdiklerini kaydetmektedir. Mahkeme kararı gereğince Aysel Akdemire idare tarafından ödenen toplam meblağ, Suat Evinin müterafik kusuru oranında indirim yapılarak ve başvuru tarihinden itibaren hesaplanacak gecikme faizleriyle birlikte, 22.172 avroya tekabül etmekteydi (yukarıdaki 26. paragraf). Suat Evin ve Servet Evine ödenen meblağ ise, 83.739 avroya tekabül etmekteydi (yukarıdaki 33 ve 37. paragraflar). Fatma Evin ise, manevi tazminat talebinde bulunmamıştır (yukarıdaki 28. paragraf).
67. Mahkeme, bu meblağların yetersiz olmaktan uzak olduğu kanısındadır. Suat Evinin müterafık kusuru bulunmasının tazminat miktarlarının belirlenmesinde dikkate alınması, söz konusu durumun kabul edilmesini etkileyecek nitelikte değildir. Mahkeme, Danıştayın dahi 25 Aralık 2006 tarihli ilk kararında, askeri idarenin olaydaki hizmet kusurunun ağırlığını dikkate alarak tazminat miktarının artırılmasını talep ettiğini kaydetmektedir.
68. Mevcut davanın koşullarında, Mahkeme, ulusal makamların, Sözleşmenin 2. maddesinden kaynaklanan yaşamı koruma pozitif yükümlülüklerine riayet edip etmediklerinin tespit edilmesine dair sorunun daha detaylı olarak incelenmesinin gerekli olmadığı kanısındadır ve idare mahkemeleri önündeki başvuruların, başkasının yaşamını koruma ve uygun tazminatların ödenmesi suretiyle neden olunan zararların tazmin edilmesi yükümlülüğünden kaynaklanan ödevlerini yerine getirmemeleri nedeniyle askeri makamlardan kaynaklanan öznel sorumluluğun tespit edilmesine imkan verdiğini saptamaktadır.
69. Bu nedenle, Mahkeme, uygulanan yargı sisteminin etkili olduğu sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, şikayet Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkraları uyarınca açıkça dayanaktan yoksundur ve reddedilmelidir.
III. HUKUK DAVASININ SÜRESİYLE İLGİLİ OLARAK SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
70. Başvuranlar, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, idare mahkemeleri önündeki yargılamanın süresinden şikayet etmektedirler. Bu maddenin ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (
) konusunda karar verecek olan, (
) bir mahkeme tarafından (
) hakkaniyete uygun olarak, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.
71. Mahkeme öncelikle, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No.24240/07, 20 Mart 2012) kararında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından Türkiyede yeni bir tazminat yolu düzenlendiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu tür şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermeden önce, bu yeni hukuk yolunun a priori erişilebilir ve yargılama süresine ilişkin şikayetler için makul telafi imkanları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır. (Turgut ve diğerleri/Türkiye, No. 4860/09, §§ 53-58, 26 Mart 2013).
72. Mahkeme, bununla birlikte, Ümmühan Kaplan pilot kararında özellikle Hükümete daha önce tebliğ edilen bu türden başvuruların incelemesini normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini de hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, mevcut dava kapsamında, Hükümetin bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak herhangi bir itirazda bulunmadığını kaydetmektedir.
73. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, mevcut başvuruda tazminat davasının süresiyle ilgili şikayetin incelenmesini sürdürmeye karar vermektedir. İşbu şikayetin, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
74. Mahkeme, başvuruların, idare mahkemeleri önündeki tazminat davasının süresi ile ilgili bir sorundan kaynaklandığını gözlemlemektedir. Aysel Akdemirin davasının, 26 Haziran 2000 tarihinde başlamış ve 8 Kasım 2010 tarihinde sona ermiştir; Fatma Evinin davası ise 29 Şubat 2000 tarihinde başlamış olup halen Danıştayda görülmektedir. İki dereceli bir yargılama sürecinde, başvuran Aysel Akdemirin davası on yıldan fazla, başvuran Fatma Evinin davası ise halihazırda on bir yıldan fazla sürmüştür.
75. Mahkeme nazarında, tazminat talebiyle ilgili olarak karar verilmesi konusunda idari yargılamanın aşırı uzun sürmesi, davanın karmaşıklığıyla ya da başvuranların davranışıyla açıklanması mümkün olmayıp, bu süre, makul süre gerekliliğini de karşılamamaktadır. Mahkeme, tıbbi ihmalkarlıkla ilgili içtihadında bildirdiği üzere, bu durumda, tazminat elde etmek amacıyla açılan davanın iç hukukta bu denli uzun sürmesini kabul edemeyecektir (yukarıda anılan Süleyman Ege kararı, § 59, Kudra/Hırvatistan, No. 13904/07, § 120, 18 Aralık 2012 ve Oyal/Türkiye, No. 4864/05, §§74-76, 23 Mart 2010).
76. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
IV. İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER HAKKINDA
77. Başvuranlar, Sözleşmenin 13. maddesini ileri sürerek, idarenin gerekli belgeleri kendilerine bildirmekte geç kaldığı ve bu durumun Mahkemeye şikayetlerini sunmalarına engel olduğu kanısındadırlar.
Başvuranlar, Sözleşmenin 14. maddesini ileri sürerek, yaşadıkları bölge -Türkiyenin güneydoğusu- nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia etmektedirler.
Bununla birlikte, başvuranlar, yetkililerin, başvuru yollarını kullanmaları ve bilgilenmeleri hususunda kendilerine yardımcı olmamaları nedeniyle Sözleşmenin 18. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar şikayetlerini desteklendirmeden, başvuruda bulunmalarından vazgeçirmek amacıyla dolaylı olarak kendilerini yıldırıldıklarını iddia etmektedirler.
78. Mahkeme bu şikayetleri gereğince incelemiştir. Elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alarak ve ileri sürülen iddiaları incelemekle yetkili olması sebebiyle, Mahkeme, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine dair herhangi bir emarenin bulunmadığı kanısındadır.
V. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
79. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
79. Maddi zarar bağlamında, Fatma, Suat ve Servet Evin, her biri 100.000 avro, Aysel Akdemir ise 200.000 avro talep etmektedir. Manevi zarar için başvuranların her biri 20.000 avro talep etmektedir.
80. Hükümet, bu taleplere karşı çıkmaktadır.
81. Mahkeme, adil tazmin ödenmesine dayanak oluşturan tek hususun, somut olayda Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlali olduğunu tespit etmektedir. Maddi zarar ile ilgili olarak, Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zararlar arasında herhangi bir nedensellik bağı görmemekte; bu nedenle söz konusu talebi reddetmektedir.
82. Buna karşın, Mahkeme, tazminat davasının süresinin, başvuranlar açısından muhakkak manevi zararlara yol açtığını ve sadece ihlal tespitinin bu zararı telafi etmek için yeterli olmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, hakkaniyete uygun olarak, Fatma Evin, Suat Evin ve Servet Evine müştereken 6.000 avro, Aysel Akdemire ise 5.000 avro ödenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve Giderler
83. Başvuranlar aynı zamanda, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptıkları masraf ve giderler için toplam 20.000 avro talep etmektedirler. Taleplerini destekleyecek herhangi bir kanıtlayıcı belge ibraz etmemektedirler.
84. Hükümet, bu meblağa karşı çıkmaktadır.
85. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda,
Mahkeme, elinde belge bulunmamasını ve içtihadını göz önünde bulundurarak, ulusal yargılama bağlamında yapılan masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmektedir (Çoraman/Türkiye, No. 16585/08, § 52, 15 Temmuz 2014 ve Nevruz Bozkurt/Türkiye, No. 27335/04, § 76, 1 Mart 2011).
C. Gecikme Faizi
86. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine;
2. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki, yargılamanın süresiyle ilgili olan şikayetin kabul edilebilir; başvuruların geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna;
3. İdari yargılamaların süresi nedeniyle 6. maddenin ihlal edildiğine;
4. a) Sözleşmenin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince, davalı Devletin kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere ve vergi başlığı altında tahsil edilebilecek her türlü miktarın da eklenmesi suretiyle, Fatma Evin, Suat Evin ve Servet Evine müştereken 6.000 avro (altıbin avro); Aysel Akdemire ise 5.000 avro (beşbin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranın uygulanmasının uygun olduğuna;
5. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme içtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 17 Mart 2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy