(AİHS m. 1, 2, 3, 5, 6, 13, 29, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 230, 243, 452) (2659 S. K. m. 2, 15, 23) (RINGEISEN - AVUSTURYA DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (H.Y. VE HÜ.Y. - TÜRKİYE DAVASI) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (PAUL VE AUDREY EDWARDS - BİRLEŞİK KRALLIK) (KAYA - TÜRKİYE DAVASI) (OĞUR - TÜRKİYE DAVASI) (TANRIKULU - TÜRKİYE DAVASI) (HUGH JORDAN - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KALENDER - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 16850/09)
KARAR
STRASBOURG
3 Mayıs 2012
İşbu karar AİHSnin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
11 Nisan 2012 tarihinde,
Başkan,
Françoise Tulkens,
Yargıçlar
Danute Jociene,
Dragoljub Propovic,
Isabelle Berro-Lefèvre,
Andras Sajo,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi, ve Daire Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi), başvuru ile ilgili yapılan müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (16850/09 nolu) dava, Türk vatandaşları Halil Yelden, Tansu Halil Yelden, Cennet Yelden ve Kudret Çiftçinin (başvuranlar) 12 Mart 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapmış oldukları başvuran ibarettir.
2. Başvuranlar, İzmirde görev yapan avukat T. Aslan tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuranlar, yakınları olan Alpaslan Yeldenin ölümü nedeniyle Sözleşmenin 1, 2, 3, 5, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
4. Başvuru, 14 Haziran 2010 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 1. fıkrasının verdiği yetkiye dayanarak, Daire, davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında aynı anda karar vereceğini bildirmiştir.
OLAY ve OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar Halil Yelden, Tansu Halil Yelden, Cennet Yelden ve Kudret Çiftçi Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1935, 1990, 1943 ve 1973 doğumludurlar. İzmirde ikamet etmektedirler.
6. Halil ve Cennet Yeldenin 18 Ocak 1962 doğumlu oğulları Alpaslan Yelden, Kudret Çiftçinin erkek kardeşi olup Tansu Halil Yeldenin de babasıdır. Alpaslan Yelden, 3 Temmuz 1999 tarihinde sevk edildiği İzmir Atatürk Araştırma ve Eğitim Hastanesinde (Devlet Hastanesi) 14 Temmuz 1999 tarihinde vefat etmiştir.
A. Alpaslan Yeldenin ölümü
7. 11 Şubat 1998 tarihinde cesedi bulunan Rimin Mete isimli şahsın cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, Alpaslan Yelden İzmir Emniyet Müdürlüğüne bağlı polisler tarafından 2 Temmuz 1999 tarihinde yakalanmıştır.
8. A. Yelden, aynı gün, saat 18.20de devlet hastanesinde görevli bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, ilgilinin vücudunda herhangi bir şiddet izinin bulunmadığını belirten bir rapor düzenlemiştir.
9. A. Yelden, saat 19.00da İzmir Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alınmıştır.
10. A.Yelden, Devlet hastanesinde görevli olan Doktor A.M. tarafından 3 Temmuz 1999 tarihinde, saat 19.40da muayene edilmiştir. Doktor A. M. tarafından düzenlenen rapora göre, ilgilide hiçbir darbe veya şiddet izine rastlanmamıştır.
11. Dosyanın içeriğine göre, saat 20.10da bir salıverme tutanağı düzenlenmiş ve bu tutanak H.E. isimli bir polis memuru tarafından imzalanmıştır. Ancak A. Yelden serbest bırakılmamıştır.
12. A. Yelden, aynı gün saat 23.00e doğru devlet hastanesine sevk edilmiş ve sahte kimlikle hastaneye giriş kaydı yapılmıştır. İlgiliyi hastanede muayene eden doktor tarafından saat 23.30da tanzim edilen raporda, ilgilinin yaşamsal bulguları hakkında bir değerlendirme yapıldığı belirtilmiştir.
13. Yine aynı gün gece yarısı, A. Yeldenin gözaltına alınmasından sorumlu olan İ.P., T.G, M.Ç., A.A., H.K., YO. ve U.K. isimli polis memurları ve Z.G., İ.A. ile K.A. isimli üç tanık tarafından düzenlenen tutanak, birlikte imza altına alınmıştır. Tutanağa göre, A.Yelden, muayene edildikten sonra serbest bırakılmasına yönelik gerekli işlemlerin yapılması için saat 20.15te tekrar Emniyet Müdürlüğüne götürülmüştür. Bununla birlikte ilgili, ertesi gün savcı tarafından ifadesinin alınacağını öğrendiğinde, sinirlenerek depresif bir ruh haline girmiş, ardından bayılarak sırt üstü düşmüş ve başını yere çarpmıştır. Ayağa kalkması için yardım edilmiş ancak ilgili tekrar yere düşmüştür. Bu nedenle hastaneye kaldırılmıştır.
14. A.Yelden, devlet hastanesinde akut subdural hematom tanısıyla ameliyat edilmiştir. İlgili, 14 Temmuz 1999 tarihinde, saat 19.00da bu hastanede hayatını kaybetmiştir.
15. Cumhuriyet savcısı ve katip huzurunda, adlî tıp uzmanı bir hekim ve iki asistan tarafından 15 Temmuz 1999 tarihinde otopsi yapılmıştır. Savcı tarafından müteveffanın babası Halil Yeldenin ifadesi alınmıştır. Halil Yelden, otopside oğlunun cesedini teşhis etmiş ve oğlunun işkenceyle öldürüldüğü iddiasıyla 5 Temmuz 1999 tarihinde şikâyette bulunduğunu bildirmiştir.
Otopsi raporunun ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Sonuç: toksikolojik ile histopatolojik inceleme ve cesedin otopsisi ile ilgili raporlar, adlî soruşturma ve cesedin dış muayene bulguları, A. Yeldenin künt kafa travması nedeniyle meydana gelen akut subdural hematom sonucu hayatını kaybettiğini ortaya koymuştur (
). Kesin ölüm sebebini belirlemek için Adli Tıp Kurumundan rapor alınması talep edilmelidir (
)
Öte yandan, A. Yelden hakkında hazırlanan otopsi raporunda, ameliyat sonrası oluşan sekeller dışında, özellikle ilgilinin vücudunun farklı bölgelerinde aşağıdaki sekellerin bulunduğu belirtilmiştir: sağ kulak bölgesinde kabuk bağlamış bir sıyrık, muhtemelen yatar pozisyonda uzun süre kalmasına bağlı olarak sağ oksipital bölgede 6 × 5 ve 4 × 1 cmlik sıyrıklar, sol parietal bölgesinde çürüğe benzer 4 × 4 cmlik bir lezyon, sol dirsek bölgesinde 1 × 0,5 cmlik bir sıyrık, sol el üzerinde kabuk bağlamış 1 × 0,5 cmlik sıyrıklar, sol omuz arkasında çürüğe benzer 3 × 3 cmlik bir lezyon, 1 × 1 cmlik birçok sıyrık, kürek kemiklerinin her birinin altında iki lezyon, sağ tibial bölgede 5 ve 6 cm uzunluğunda ve 0,4 cm genişliğinde iyileşmek üzere olan sıyrıklar, sol ayak bileğinin üzerinde 1 × 1 ve 2 × 1,5 cmlik sıyrıklar, her iki ayak tabanında 4 × 4 ve 5 × 3 cmlik çürükler. Otopsi sırasında ilgilinin cesedinin fotoğrafları çekilmiştir.
B. Kamu Davaları
16. Başvuran, H.Yelden, oğlunun gözaltına alınmasından sorumlu olan polis memurları aleyhine cinayet iddiasıyla belirtilmeyen bir tarihte suç duyurusunda bulunmuştur. Diğer yandan, yürütülen soruşturma kapsamında, 12 Temmuz 1999 tarihinde İzmir Cumhuriyet savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran verdiği ifadede, oğlunun kendisini sorgulayan polis memurları tarafından işkenceye uğradığını iddia etmiştir. Başvuran, özellikle Atatürk Hastanesinde görevli hekimlerden biriyle görüştüğünü ve görüştüğü hekimin, oğlunun başına aldığı iki darbe ve kuyruk kemiğine aldığı darbe sonucu hayatını kaybettiğini iddia ettiğini bildirmiştir.
17. Dosyaya bakmakla görevli İzmir Cumhuriyet savcısı, A. Yeldenin gözaltına alınmasından sorumlu olan dokuz polis memurunu, 30 Eylül 1999 tarihinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesi (Ağır Ceza Mahkemesi) huzurunda, Ceza Kanununun 452. maddesi bağlamında kasıtsız adam öldürme ve Ceza Kanununun 243. maddesi anlamında (1 nolu dava) işkence suçlarıyla itham etmiştir. Ayrıca, savcı, bir polis memurunun Ceza Kanununun 230. maddesi bağlamında görevini ihmal suçundan mahkûmiyetini talep etmiştir.
18. İzmir Cumhuriyet savcısı, A. Yeldenin gözaltına alınmasından sorumlu olan sekiz polis memuru aleyhine görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma suçlarından ötürü 16 Aralık 1999 tarihinde ikinci bir dava açmıştır (2 nolu dava). Savcı, bu kişileri A. Yeldeni hastaneye geç götürmek ve ilgilinin kimliğini gizlemekle suçlamıştır.
19. 8 Ocak 1999 ile 17 Mayıs 2006 tarihleri arasında, Ağır Ceza Mahkemesinde otuz dört duruşma yapılmıştır. Bu duruşmalar esnasında, sanıkların ve tanıkların ifadeleri alınmıştır. Başvuranlar, ceza yargılamasına müdahil olmuşlardır.
20. Yargıtay, 15 Mayıs 2000 tarihinde, 1 ve 2 nolu davaların birleştirilmesine karar vermiştir.
21. Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine, sekiz hekim ve adli tıp uzmanı hekimlerden oluşan uzman bir kurul tarafından 17 Ekim 2001 tarihinde bilirkişi raporu düzenlenerek, dava dosyasına sunulmuştur. Beş sayfadan oluşan bu raporun büyük bir kısmı; otopsi raporuyla birlikte sağlık raporlarının analizini ve olayların safahatını içermektedir. Olayları özetledikten sonra, bilirkişiler aşağıdaki kanaate varmışlardır:
(
) Sonuç:
1. Hastanın ölümü, kafa travması sonucu gelişen akut subdural hematom nedeniyle meydana gelen komplikasyonlara bağlı olarak gerçekleşmiştir.
2. Başının arka kısmında tespit edilen iki travmatik değişiklik hariç, ne başının diğer kısımlarında başkaca bir travma izine ne de kafa tasında bir kırığa rastlanmamıştır. Yatar pozisyonda tutulma sonucu oluşan sekeller dışında, vücudunda herhangi bir büyük travmatik değişiklik meydana gelmemiştir. (Sonuç olarak), ölüme yol açan künt kafa travması, ya başı sert bir zemine çarpma sonucu oluşan şok ya da direkt kafa travması geçirme nedeniyle meydana gelmiş olabilir. Raporda, oy birliğiyle, tıbbi açıdan bu tahminlerden birinin diğerinden daha doğru olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varılmıştır.
22. A.Yeldeni hastanede muayene eden Doktor A.S., 28 Ocak 2003 tarihinde yazılı ifadesini vermiştir. Buna göre A.S., A.Yelden hastaneye geldiğinde, vücudunda birçok sekelin bulunduğunu iddia etmiştir. Bu sekeller şu şekilde sıralanabilir: sağ kulak bölgesinde 2 x 2 cmlik kabuk bağlamış bir sıyrık, sağ temporal bölgede 5 x 6 x 7 cmlik ekimotik alan, sağ kulak altında ve boyna doğru inen 8 x 1 cm çizgisel sıyrık, sağ tibial bölgede 7 cmlik çizgisel sıyrık, sol kaş üstünde, alında ekimotik bölgeler, sağ kolda ekimozlar, sağ omuz bölgesinde ekimotik alanlar, sağ tibial bölgede ve sol ayak bileğinde sıyrık, sağ ayak bileğinde ekimozlar, her iki ayak tabanında hiperkeratoz meydana gelen bölgeler, ayak parmaklarında lezyonlar.
23. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi 22 Aralık 2003 tarihinde, Adli Tıp Kurumundan ölümün gerçek nedeninin tespiti amacıyla yeniden bilirkişi incelemesinin yapılmasını talep etmiştir.
24. Otuz altı hekim ve adli tıp uzmanı hekimlerden oluşan Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu, 9 Eylül 2004 tarihinde on altı sayfalık bir rapor tanzim etmişlerdir. Dosyadaki belgelerin tümünü inceledikten sonra, hekimler aşağıdaki sonuca varmışlardır:
Sonuç:
A.Yelden ile ilgili adli ve tıbbi belgelerden şu sonuca varılmaktadır:
1. Ölüme kafa travması sonucu meydan gelen akut subdural hematom nedeniyle gelişen komplikasyonlar neden olmuştur.
2. Fotoğraflara göre, kafatasının arkasında ve sağ yarısında tespit edilen hematoma sebep olan travmalar ölümcüldür.
3. Kafanın arka kısmında oluşan ve ölüme neden olan travmatik değişiklikler, basit bir düşme sonucu meydana gelmiş olamaz; ancak bu değişiklikler, kişinin sert biçimde kendi kendine düşmesi veya üçüncü bir şahıs tarafından düşürülmesi ya da direkt kafa travması geçirmesi neticesinde gerçekleşebilmektedir. Bununla birlikte, bu hipotezlerden birinin diğerinden daha doğru olduğunu söylemek (öne çıkarmak) tıbbi açıdan imkânsızdır.
Fotoğraflarda görülebilir olan ve otopsi raporunda sözü edilen yüzeysel sıyrıkların ve ekimozların bir kısmı, on beş günden daha uzun süre yatar pozisyonda kalmaya bağlı oluşan lezyonlarla açıklanabilir.
Doktorlar Ü.D. ve A.S., 5 Ağustos 1999 tarihli ifadelerinde, kişinin vücudunu, yatağında yattığı sırada ya da onu yıkarlarken gördüklerini ileri sürmüşlerdir. Sadece kafasındaki travmatik değişiklikleri ve yatar pozisyonda kalmaya bağlı kuyruksokumu bölgesinde meydana gelen lezyonları tespit ettiklerini dile getirmişlerdir. Doktor Ü.D., 14 Ekim 2002 tarihli ifadesinde ve Doktor A.S. 28 Ocak 2003 tarihli notunda, şayet otopsi raporunda tespit edilen diğer travmatik değişikliklerin ilgilinin hastanede kalmasından evvel meydana geldiği kabul edilirse, bunların ölüme sebep olamayacağını ve kişinin kendi kendine düşmesi veya üçüncü bir şahıs tarafından düşürülmesi ya da hastaneye sevki sırasında veya doğrudan travma geçirmesi sonucu meydana gelmiş olabileceğini kabul etmenin uygun olacağını; bununla birlikte, tıbbi açıdan, bu tahminlerden birinin diğerinden daha doğru olmadığını belirtmiştir. Otopsi sırasında, ayak tabanında hiperkeratozlu bölgeler tespit edilmiştir. Bunlar fotoğraflarda ekimoz gibi görünmektedirler. Bu lezyonlar, kişinin bulunduğu pozisyona (ayak tabanına doğru bir nesne uzatmak) veya sert bir cisimle şiddetli vurmaya bağlı olarak gelişebilir. (
)
6. İlgilinin gözaltına alınmasından evvel ve 3 Temmuz 1999 tarihinde saat 19.40da gözaltı sonunda gerçekleştirilen tıbbi muayenede, herhangi bir travmatik değişiklik görülmediğinden ve otopsi sırasında lezyonlar tespit edildiğinden, (hastanın) hastaneye geldiği sırada ortaya çıkan travmatik değişikliklerin 3 Temmuz 1999 tarihinde ve hastanın hastaneye geldiği/getirildiği saat olan 19.40 ile 23.00 arasında meydana geldiği kabul edilmelidir. Bu hipotez, akut travmatik değişikliklerin meydana gelme biçimiyle desteklenmektedir.
7. Yukarıda ifade edilen görüşler ışığında, raporda, çoğunluğa göre, (kafada meydana gelen ve ölüme sebep olan travmatik değişiklikler), ya direkt kafa travması geçirme sonucu ya da kişinin kendi kendine düşmesi veya üçüncü bir şahıs tarafından sert biçimde düşürülmesi neticesinde gerçekleşmiş olabileceği sonucuna varılmıştır. Diğer travmatik değişiklikler ise ilgilinin hastaneye sevki sırasında veya yatar pozisyona bağlı olarak meydana gelmiş olabilir.
25. Üç adli tıp uzmanı hekim, çoğunluğun görüşüne (7. maddede belirtilen) katılmadıklarını açıklamışlardır. Bu üç adli tıp uzmanı hekime göre, söz konusu bu madde şu şekilde ifade edilmelidir:
Otopsi sırasında tespit edilen ölümcül ya da yüzeysel travmatik değişiklikler, 3 Temmuz 1999 tarihinde ve 19.40 ile ilgilinin hastaneye geldiği saat olan 23.00 arasında görülen işkencelere bağlı olabilir ya da kişinin kendi kendine düşmesi veya üçüncü bir şahıs tarafından sert bir şekilde düşürülmesi neticesinde gerçekleşmiş olabilir. Ayrıca diğer travmatik değişiklikler, ilgilinin hastaneye sevki sırasında veya yatar pozisyona bağlı olarak meydana gelmiş olabilir. Tıbbi açıdan, bu tahminlerden birinin diğerinden daha doğru olduğu söylenemez.
26. Tabipler Odası tarafından, devlet hastanesinde görevli doktor A.D.ye, 3 Temmuz 1999 tarihinde saat 18.00 ile 20.00 arasında, detaylı bir muayene yapılmaksızın müteveffa hakkında tıbbi rapor düzenlediği gerekçesiyle, 29 Haziran 2001 tarihinde üç ay görevden uzaklaştırma yönünde disiplin cezası verilmiştir (yukarıdaki 10. paragraf).
27. Başvuranların avukatının talebi üzerine, 26 Şubat 2002 tarihinde, Tabipler Odası tarafından görevlendirilen üç adli tıp uzmanı hekim, A.Yeldenin ölümünün olası nedenleri hakkında bir rapor tanzim etmişlerdir. Raporda, özellikle, dosyanın incelenmesinin ardından, A.Yeldenin bedeninde tespit edilen çok sayıdaki lezyonun oluşma nedeninin açıklanmadığı, dolayısıyla düşme olasılığının pek de inandırıcı olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, bu tabipler, müteveffanın kafasında üç lezyon ve kulağının çevresinde (kulağına yakın yerde) ekimozların bulunduğunu not etmişlerdir. Bu sekeller ve diğer travmatik değişikliklerin işkence yapıldığını gösterir nitelikte olduğu sonuca varmışlardır.
28. Başvuranların avukatlarının talebi üzerine, 31 Ocak 2005 tarihinde, Türk Tabipler Birliği tarafından görevlendirilen adli tıp profesörü S.K.F., adli tıp doçenti Ü.B. ve nöroloji doçenti H.G. tarafından ikinci bir rapor düzenlenmiştir. Sekiz sayfadan oluşan bu raporda, A.Yeldenin ölümünden önce ve sonra düzenlenmiş olan tıbbi raporlarların tümünün analizi ve özeti yer almaktadır. Yapılan inceleme sonunda, doktorlar 26 Şubat 2002 tarihli ilk raporun sonuçlarını tasdik etmişlerdir. Doktorlar özellikle şu tespitlerde bulunmuşlardır:
(
) 3. Ekteki fotoğraflarda görülen ve art kafa kemiğiyle ilgili bölgede tespit edilen 3x3 cm boyutundaki iki lezyon, düşme ihtimaliyle bağdaşmaz, zira bu lezyonlar ilgilinin kafasının üstünde bulunur. Öte yandan, (söz konusu lezyonlar), sağ kulak kepçesi üzerinde tespit edilen sıyrık ve aşınma ile boyuna kadar inen kabuklu veya kabuksuz kısmen sıyrık birlikte değerlendirilmelidir ve bunlar, kısa sürede meydana gelmiştir. Sonuç olarak, kafa travmasının ardından gelişen en az üç lezyon ve bu travmatizmle aynı süre boyunca vücutta oluşan ekimozlar ve aşınmalar sonucu oluşan lezyonlar bulunmaktadır. Bütün bunlar ilgilinin yatar pozisyonda tutulmasıyla açıklanamaz. Söz konusu sekellerin tamamının değerlendirilmesi ve somut olaya ilişkin koşullar, Dünya Tıp Birliği Tokyo Bildirgesinde tanımlanan işkence muamelesinin yapıldığını gösterir niteliktedir.
4. (
)
5. (
) Ayrıca, doktorların ifadelerine göre, (A.Yelden) hastaneye götürüldüğünde topuklarında ve ayak tabanında lezyon ve ödemlerin bulunduğu sonucuna varılmaktadır. Bu bilgiler, işkence yapıldığına dair tespitimizi, yani falaka olayını doğrulamaktadır (ayak tabanlarına şiddetli biçimde vurma). (
)
6. Uluslar arası tıbbi kaynaklardan elde edilen veriler göz önünde bulundurulduğunda, genç, bilinçli ve sağlıklı kişilerde kendiliğinden düşme sonucu akut subdural hematomun meydana gelmesi beklenemez (
). Diğer taraftan, kişinin epilepsi ya da başka bir hastalıktan muzdarip olduğunu gösteren unsurlar bulunmadığında, düşme ihtimali akla uygun değildir. Subdural bir hematomun genç bir kişide meydana gelebilmesi için travmanın şiddetinden dolayı (bu tür bir hematoma sebep olabilecek) kişi, doğrudan bir kafa travması geçirmiş olmalıdır (
) Bu rapor dosyaya eklenmiştir.
29. Cumhuriyet savcısı, 16 Eylül 2005 tarihli duruşma sırasında iddianamesini tekrarlamıştır. Cumhuriyet savcısı, dosyadaki delillerin, müteveffanın gözaltı sırasında işkenceye maruz kaldığını ortaya koymaya yeterli olmadığı kanısındadır. Öte yandan Cumhuriyet savcısı, A.Yeldeni hastaneye götürmede geç kalan ve bu nedenle görevlerini ihmal eden polis memurları ile müteveffa A.Yeldenin hastane kayıtlarında gerçek kimliğini gizleyen I.P., M.Ç., A.A., H.K. ve U.K.nın mahkûmiyetlerini ve aleyhte delil yetersizliğinden diğer sanıkların beraatlarını talep etmiştir.
30. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Mayıs 2006 tarihli ve oy çokluğuyla verdiği kararında, A.Yeldenin maruz kaldığı kötü muameleler neticesi hayatını kaybettiği kanaatine vararak, polis memurları I.P., T.G., M.Ç., A.A., H.K., YO., H.E ile U.K.yi ayrı ayrı üç yıl dört ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, suçluluğunu kesin olarak ispatlayacak yeterli delil bulunmadığından N.Snin beraatine karar vermiş ve C.B. aleyhine yürütülen davayı zamanaşımından dolayı düşürmüştür.
Ağır Ceza Mahkemesi, adı geçen polislerin suçlu olduklarını kanıtlamak için, A.Yeldeni hastaneye götüren polislerin özellikle anormal tutumlarını göz önünde bulundurmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıklar I.P. ve H.E.nin A.Yeldeni 3 Temmuz 1999 tarihinde, saat 23.00te hastaneye götürdükleri sırada, müteveffanın kimliğini gizleyerek yaralanması hakkında gerçeğe aykırı beyan verdiklerini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, mahkemece dinlenen tanıkların, I.P ve H.E.nin A.Yeldeni hastaneye kaldırdıkları sırada endişeli ve sıkıntılı göründüklerini ifade ettiklerini dikkate almıştır. Öte yandan, Ağır Ceza Mahkemesi, olay sırasında (yukarıdaki 13.paragraf) Emniyet Müdürlüğünde bulunduklarını bildiren Z.G., İ.A. ve K.A.nın ifadelerini inandırıcı bulmamıştır. Bu nedenle, Ağır Ceza Mahkemesi bir yandan bu tanık ifadelerinin basmakalıp olduğunu ve diğer tanıkların ifadeleriyle çeliştiğini, öte yandan da Z.G. ve İ.Anın aynı köyde doğmuş olduklarını tespit etmiştir.
Diğer taraftan, Ağır Ceza Mahkemesi, A.Yeldenin gözaltına alındığında sağlıklı olduğu ve epilepsi hastası olmadığını göz önünde bulundurmaktadır. Mahkeme ayrıca, Adli Tıp Kurumu ve Türk Tabipler Birliği tarafından düzenlenen raporların yani tıbbi delillerin tümünün değerlendirilmesi sonucunda sanıkların ifadelerinin içeriğinin, hayatın olağan akışına aykırı olacağı kanısına varıldığını göz önünde bulundurmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi aşağıdaki sonuca varmıştır:
Müteveffa, kendi iradesi dışında dış kuvvete maruz kalmıştır. Dış kuvvetin varlığı ve Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu tarafından düzenlenen rapor bir arada değerlendirildiğinde, müteveffanın iradesi dışında ve beklenmedik şekilde art arda yaşanan farklı koşullara bağlı olarak, başını yere çarpması ile yaralanması sonucu hayatını kaybettiği kanaatine varılmaktadır.
Hâkimlerden biri, söz konusu polislerin mahkûm edilmesine itiraz etmiştir. Hâkim, değerlendirilen gözaltında tutulma süresi boyunca meydana gelen ölüme dair cezai sorumluluğu, somut delillerin yokluğunda görevli memurlara (olaylara sadece kendileri tanıklık ettiğinde) yüklemenin özellikle savunma haklarıyla bağdaşmadığını ifade etmiştir.
31. Yargıtay, ilk derece mahkemesinin N.S. (beraat) ve C.B. (ceza davasının düşürülmesi) hakkında verdiği kararı 18 Haziran 2008 tarihinde onamıştır. Buna karşın, Yargıtay, diğer polis memurlarının mahkûmiyetine ilişkin kararı bozmuştur. Yargıtay, 9 Eylül 2004 tarihli raporun sonuçlarına atıfta bulunarak, özellikle de suçluluğunu kesin olarak ispatlayacak yeterli delil bulunmadığından söz konusu polislerin beraatları yönünde karar vermiştir.
32. İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Kasım 2008 tarihli kararla, Yargıtay kararına uymuş ve yeterli delil olmadığından, ilgili polis memurlarının beraatına oy çokluğuyla karar vermiştir. Mahkeme, kararında Adli Tıp Kurumunun 9 Eylül 2009 tarihli raporuna atıfta bulunmuştur. Özellikle, söz konusu gözaltında tutulma süresince meydana gelen tüm ölüm vakalarına dair cezai sorumluluğu, somut deliller olmadığında, görevli memurlara - olaylara yalnız kendileri tanıklık ettiğinde - yüklemenin özellikle savunma haklarıyla bağdaşmadığı kanısına varmıştır.
33. Mahkeme başkanı, bilhassa 17 Mayıs 2006 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi kararının gerekçelerine dayanarak, beraat kararına itiraz etmiştir. Başkan, özellikle aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmuştur:
A.Yelden isimli sanığın, söz konusu olaydan önce hiçbir hastalığının bulunmadığı tespit edilmiştir. Polis tarafından hazırlanan tutanaklara göre, A. Yelden 2 Temmuz 1999 tarihinde, saat 18.45de; 19.00a doğru yakalanmıştır. İlgili, tıbbi raporun düzenlenmesinin ardından, saat 19a doğru gözaltına alınmış ve 3 Temmuz 1999 tarihinde saat 20.10da gözaltı sona ermiş, salıverilme tutanağı ve sağlık raporu hazırlanmıştır. 3 Temmuz 1999 tarihinde, saat 23.30da (A. Yelden hastaneye kaldırılmıştır), A. Yeldenin kimliği meçhul bir şahıs adı altında giriş kaydı yapılmış ve ilgilinin kimliği gizlenmiştir. Aslında, A. Yeldeni hastaneye götüren İ. P. ve H.E. isimli komiserler, hastanede çalışan U.T. ve O.S. isimli polislere ilgiliyi yol kenarında bulduklarını söylemişlerdir. Komiserler, sadece A. Yeldenin durumunun ağır olduğunu öğrendiklerinde onun gerçek kimliğini bildirmişlerdir (
).
Sanıkların bu davranışları, bazı önemli bilgileri gizlemeye çalıştıklarını açıkça göstermektedir. Öte yandan, Tanıklar, Z.G., İ.A. ve K.A. (
) basmakalıp ifadeler vermişlerdir. (Tüm tanık ifadelerinden şu sonuçlar çıkarılmaktadır): Bu tanıklar görgü tanığı değillerdir. Bu tür tesadüflerin art arda gelmesi (tanık ifadelerinden anlaşılan) hayatın olağan akışına aykırıdır (
).
34. Yargıtay, 14 Nisan 2010 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
C. Disiplin soruşturması
35. Hükümet, A. Yeldenin gözaltına alınmasından sorumlu olan polisler aleyhine Yüksek Disiplin Kurulu tarafından İç İşleri Bakanlığı nezdinde disiplin soruşturması yürütüldüğü hususunda AİHMi bilgilendirmiştir. Yüksek Disiplin Kurulu, bu cezaların gerekçeleri hakkında bilgi vermeksizin, 20 Nisan 2001 tarihinde, İ.P. hakkında altı ay görevden uzaklaştırma cezası vermiştir. Kurul, ayrıca, adı geçen şahsın maaşından kesinti yapılarak kademe ilerlemesinin durdurulacağını ve H. E., T. G, M. Ç., A. A., Y. O., H. K. ile U. K. isimli polislere kınama cezası verildiğini belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMALARI
36. Adli Tıp Kurumu, 20 Nisan 1982 tarihinde Resmi gazetede yayımlanan ve 14 Nisan 1982 tarihli 2659 sayılı Kanun ile kurulmuştur. Kurum, Adalet Bakanlığına bağlıdır. Adli Tıp Kurumu, işbu Kanunun 2. maddesi gereğince adli tıpla ilgili sorunlar hakkında Mahkemelere bilirkişi raporu tanzim etmektedir.
Türk adli sisteminde, Adli Tıp Kurumunda uzmanlardan oluşan beş ayrı daire bulunmaktadır ve bu daireler adli vakalarda nihai bilirkişi raporları düzenleyen yetkili makamdır.
2659 sayılı Kanun, Adli Tıp Kurumunun Adalet Bakanlığına bağlı olduğunu doğrulamaktadır. Kurumun başlıca görevi, Mahkemelerce veya mevcut duruma göre savcılıklarca talep edilen bilirkişi raporlarını tanzim etmektir.
Uzmanlardan oluşan dairelerden biri tarafından düzenlenen bilirkişi raporunun, kanaate varmak için yetersiz görüldüğü durumlarda veya dairelerin görüşleri arasında çelişkilerin bulunması halinde, bu konuda nihai raporu düzenlemek üzere Adli Tip Kurumu Genel Kuruluna savcı ya da hâkim tarafından başvurulması mümkündür (2659 sayılı Kanunun 15. maddesi).
Bu hususta, Kanunun 23-C maddesinin 3. fıkrasında, Genel Kurulun kararlarının kesinleşmesi halinde, delillerin değerlendirilmesi konusunda hâkimlerin takdir yetkilerinin kısıtlanamayacağı belirtilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN İTİRAZI HAKKINDA
37. Başvuranlar, A. Yeldenin gözaltı sırasında işkenceye maruz kaldığını, polis memurları tarafından yaralanması sonucu hayatını kaybettiğini ve devlet makamlarının bu konuda etkin ve geniş çaplı soruşturma yürütmediklerini iddia etmektedirler. Öte yandan, A. Yeldenin yakalanan kişilere verilen haklardan yararlanmadığını ileri sürmektedirler.
Başvuranlar, Sözleşmenin 1, 2, 3, 5, 6 ve 13. maddelerini öne sürmektedirler.
38. Hükümet, ceza yargılamasının başvurunun yapıldığı tarihte hala derdest olduğu gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir.
39. Başvuranlar, bu iddiayı reddetmektedirler.
40. Mahkeme, içtihadına göre bir başvuranın AİHMe başvurmadan önce iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğu olsa da bu yolların sonuncusuna, kabul edilebilirlik kararının verilmesinden önce ve başvurunun yapılmasından sonra gidilmesini kabul ettiğini anımsatmaktadır (Ringeisen v. Avusturya, 16 Temmuz 1971, § 91, A serisi n° 13 ve E.K. v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), n° 28496/95, 28 Kasım 2000).
41. Mahkeme, ceza yargılamasının Yargıtay nezdinde halen derdest olmasına rağmen başvuranların 12 Mart 2009 tarihinde kendisine başvurduklarını gözlemlemektedir. Ancak Mahkeme, başvurunun kabul edilebilirliği hakkında bir karara varmadan önce 14 Nisan 2010 tarihinde Yargıtayın ilk derece mahkemesi kararını onamasına itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvuranların müdahil olarak katıldıkları ceza yargılaması, on yıldan fazla süren bir dava sonunda, söz konusu polislerin beraatına karar verilmesiyle sonuçlanmıştır.
42. Yukarıda ifade edilenler doğrultusunda, dosyadaki hiçbir unsur başvuranların cezai alanda iç hukuk yoluna başvurmadıklarını göstermez. Bu şartlarda, Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazının kabul edilemez olduğu kanısındadır.
43. AİHM, başvurunun Sözleşmenin 35 § 3 a) maddesi uyarınca dayanaktan açıkça yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabul edilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle, başvurunun kabul edilebilir nitelikte olduğu belirtilmektedir.
III. SÖZLEŞMENİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
44. Başvuranlar, yakınları Alpaslan Yeldenin polisler tarafından yaralanması sonucu öldüğünden ve yetkililerin geniş çaplı ve etkin bir soruşturma yapmadıklarından şikâyet etmektedirler. Dolayısıyla, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Sözleşmenin 2. maddesi şöyle ifade edilmektedir:
Madde 2 Yaşam hakkı
1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması.
A. Tarafların iddiaları
45. Başvuranlar, A. Yeldenin gözaltında işkence gördüğünü ve polis memurları tarafından yaralanarak hayatını kaybettiğini iddia etmektedirler. Bu bakımdan, özellikle iddialarını haklı gösteren, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 17 Mayıs 2006 tarihli karara ve Tabipler Odasınca görevlendirilen üç adli tıp uzmanı hekim tarafından tanzim edilen raporlara atıfta bulunmaktadırlar. Başvuranlar, bu doktorların A.Yeldenin düşme ihtimalini inandırıcı bulmayarak, A. Yeldenin vücudunun farklı yerlerinde görülen sekeller ve diğer travmatik değişikliklerin işkence yapıldığını gösterir nitelikte olduğu sonucuna vardıklarını ileri sürmektedirler.
46. Öte yandan, başvuranlar ulusal yargı organlarının etkin ve geniş çaplı bir soruşturma yürütmediklerinden şikâyetçi olmaktadırlar.
47. 9 Eylül 2004 tarihli Adli Tıp Kurumu raporuna dayanarak, Hükümet başvuranların iddialarını reddetmektedir. Hükümete göre A. Yeldenin ölümüne sebebiyet veren travmatik şoklar, düşme ya da iddiaya göre işkence sonucu meydana gelmiş olsa bile bu iddialar tıbbi yönden kanıtlanmamıştır. Bu konuda, Hükümet, Ağır Ceza Mahkemesinin 6 Kasım 2008 tarihli kararında şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği sanıkların beraatına karar verdiğini hatırlatmaktadır.
48. Hükümet, aynı zamanda yetkililerin A. Yeldenin ölüm nedenini tespit etmek için etkin bir soruşturma yürüttüklerini ileri sürmektedir. Hükümet, A. Yeldenin 3 Temmuz 1999 tarihinde saat 19.40da hastanedeki bir hekim tarafından muayene edilip, yere düştükten sonra saat 23.00e doğru hastaneye kaldırıldığını ve ölümünün ardından bir otopsi yapıldığını belirtmektedir. Ayrıca, tanıkların ifadesinin alındığını, gözaltından sorumlu polisler aleyhine ceza davasının açıldığını ve çok sayıda adli tıp raporunun düzenlenerek dosyaya eklendiğini dile getirmektedir. Son olarak, polislerin A. Yeldenin ölümü konusundaki sorumluluklarının şüpheye mahal vermeyecek biçimde ortaya konulamadığından, yerel yargı organlarının, toplanan deliller ışığında, bu polislerin beraatına karar verdiklerini ifade etmektedir.
49. Hükümet, nihayetinde 2001 yılında polisler hakkında disiplin soruşturması açıldığını belirtmektedir.
B. Mahkemenin Değerlendirmesi
1. A. Yelden in ölümü hakkında
a) Somut olaya ilişkin ilkeler
50. AİHM, genellikle, delilleri değerlendirirken şüpheye yer bırakmayacak delil kıstasını benimsediğini anımsatmaktadır (Salman v. Türkiye (BD), n° 21986/93, § 100, AİHM-VII). Mahkeme, makul şüphenin, sadece teorik olasılığa dayanan bir şüphe olmadığını, aksine sunulan olay ve olgulara dayanması gerektiğini yinelemektedir (Chamaiev ve diğerleri v. Gürcistan ve Rusya, n° 6378/02, § 338, AİHM 2005-III). Dolayısıyla, böyle bir delil, çürütülmeyen, itiraza yer vermeyecek derecede ciddi, açık ve tutarlı olan emare ya da karinelere istinat etmelidir.
51. Mahkeme, aynı zamanda, sağlıklı bir kişi gözaltına alındığında ve ardından hayatını kaybettiğinde, bu bireyin ölümüne sebep olan olay ve olgulara dair makul bir izahat verme görevinin devlete düştüğünü hatırlatmaktadır. Bu hususta, gözaltında tutulma süreci boyunca meydana gelen her türlü yararlanma veya ölüm, kuvvetli karinelerin oluşmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, ispat yükümlülüğünün, ikna edici ve tatminkâr bir açıklama yapması gereken yetkililere ait olduğunu belirtmek uygun olacaktır (Anguelova v. Bulgaristan, n° 38361/97, § 110, AİHM 2002-IV).
52. Öte yandan, Mahkeme, gözaltındaki kişilerin savunmasının büyük ölçüde zaafa uğradığını ve makamların, bu kişilere o sırada uygulanan muameleyi haklı gösterme yükümlülüğünün bulunduğunu tekrar dile getirmektedir. Ayrıca, Sözleşmenin 3. maddesi uyarınca, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin, özellikle gerekli sağlık yardımının sağlanması ile fiziksel bütünlüğünü ve sağlığını koruma görevinin devlete ait olduğunu belirten AİHM, tutuklu bir kişi sağlık sorunu nedeniyle hayatını kaybettiğinde, devletin kişiye ölmeden önce uygulanan tedaviler ve bu ölümün sebepleri hakkında bir izahat vermesi gerektiği kanaatindedir.
53. Genel anlamda, kişi, özgürlüğünden mahrum bırakıldığında şüpheli koşullarda ölmesi durumunda, devletin bu kişinin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirip-getirmediği konusundaki sorun incelenecektir. (H.Y. ve Hü.Y. v. Türkiye, n° 40262/98, § 104, 6 Ekim 2005).
54. Mahkeme, bu itibarla, Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiğinin öne sürüldüğü durumlarda özel bir hassasiyet göstermelidir (bkz, mutatis mutandis, Ribitsch v. Avusturya, 4 Aralık 1995, § 32, A serisi n° 336). İç yargı organları nezdinde ceza soruşturmaları yürütülürken, cezai sorumluluğun, Sözleşme gereğince devlete atfedilen sorumluluktan ayrı tutulduğunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Mahkemenin görevi, ikinci durumu incelemekten ibarettir. Sözleşme gereğince atfedilen sorumluluk, Sözleşmenin konusu ile amacı doğrultusunda ve ilgili uluslar arası hukukun her türlü kuralı ve ilkesi doğrultusunda yorumlanması gereken Sözleşmenin hükümlerinden ileri gelmektedir. İç yargı organları tarafından değerlendirilen bireysel cezai sorumluluğa ilişkin iç hukuk sorunları ile devletin organları, memurları veya çalışanlarının eylemleri nedeniyle devlete verilen (yaşam hakkını koruma) sorumluluğunu birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Bu noktada, Mahkeme, ceza hukuku anlamında suçluluk ya da masumiyetle ilgili hususlarda karar verme hususunda yetkili değildir (Giuliani ve Gaggio v. İtalya (BD), n° 23458/02, § 182, 24 Mart 2011).
55. AİHSnin 2. maddesi gereğince yaşam hakkının korunmasının önemi (Yukarıda anılan Salman kararı, § 97) ve kişinin, devletin sıkı kontrolü altında hayatını kaybetmesi göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, ilgili koşulların tamamını dikkate alarak ve bu koşulları elinde bulundurduğu bütün unsurlar ışığında değerlendirerek, davaya özgü olay ve olguları büyük bir hassasiyetle incelemelidir.
b) Bu ilkelerin somut olaya uygulanması
56. AİHM, A. Yeldenin cinayetle ilgili yürütülen soruşturma çerçevesinde 2 Temmuz 1999 tarihinde yakalandığını gözlemlemektedir. İlgilinin yakalandığı gün düzenlenen tıbbi rapora göre, vücudunda şiddet gördüğüne dair hiçbir ize rastlanmadığı tespit edilmiştir (yukarıda 7-9. paragraflar). Diğer taraftan, AİHM, gözaltına alınmadan önce ilgilinin sağlığının yerinde olduğunu ortaya koymaktadır.
57. Ertesi gün, 3 Temmuz tarihinde saat 19.40da, A. Yeldenin bir başka doktor tarafından muayene edilmiş ve vücudunda şiddet veya darbe izine rastlanmadığı belirtilmiştir (Yukarıda 10. paragraf). Dava dosyasına göre, A. Yeldenin salıverilmesi gerekirken polisin gözetimi altında tutulduğu anlaşılmıştır. İlgilinin saat 23.00e doğru devlet hastanesine sevk edilerek yaşam bulguları hakkında bir değerlendirme yapıldığı saptanmıştır. Öte yandan, A. Yeldeni hastaneye götüren polisler, onun kimliği ve yaralanmasına sebep olan koşullar hakkında gerçeğe aykırı beyan vermişlerdir (Yukarıda 30. paragraf).
58. A. Yelden hastanede başından ameliyat olmuştur. 14 Temmuz 1999 tarihinde, akut subdural hematom nedeniyle meydana gelen travma sonucu hayatını kaybetmiştir (Yukarıda 14. paragraf). İlgili, 2 Temmuz ile 3 Temmuz, saat 23.00e kadar güvenlik güçlerinin kontrolü altında tutulmuş ve ölüme neden olan travmanın ilgilinin yakalanmasından önce meydana geldiğini hiç kimse iddia etmemektedir.
59. AİHM, başvuranların yakınları A. Yeldenin gözaltında uğradığı işkence sonucu hayatını kaybettiğini iddia ettiklerini kaydetmektedir.
60. Hükümet ise bu iddiaya itiraz etmekte ve Adli Tıp Kurumu tarafından tanzim edilen raporların sonuçlarına atıfta bulunmaktadır.
61. Mahkeme, yaşanan hadiseden sonra yani 3 Temmuz tarihinde gece yarısı hazırlanan tutanağı dikkate almaktadır (Yukarıda 13. paragraf). Sadece polisler tarafından değil aynı zamanda üç tanık tarafından da imzalanan bu belgeye göre A. Yelden, serbest bırakılmasından önce usule ilişkin işlemlerin yapılması amacıyla 3 Temmuz tarihinde saat 20.15e doğru Emniyet Müdürlüğüne sevk edilmiştir. Kişi, sinirlenerek, depresif bir ruh haline girmiş, ardından da bayılmış ve başını yere çarparak sırt üstü düşmüştür. Ayağa kalkması için yardım edilse de tekrar yere düşmüştür. Sonrasında hastaneye kaldırılmıştır.
62. Bununla birlikte, Mahkeme, polislerin ifadesini onaylayan ve anılan tutanağı birlikte imza altına alan tanıkların beyanlarının basmakalıp niteliği ve beyanlar arasındaki çelişkiler ile diğer tanıkların beyanları da göz önüne alındığında, Ağır Ceza Mahkemesinin 17 Mayıs 2006 tarihli kararında, tüm bu beyanların inandırıcı olmadığına kanaat getirdiğini gözlemlemektedir. Bu açıdan, AİHM, herhangi bir yerel yargı organı tarafından bu tutanakta yer alan ifadenin doğru ve anılan üç tanığın beyanlarının inandırıcı olduğu yönünde bir sonuca varılamadığının altını çizmektedir. Çünkü AİHM, önce Yargıtayın ardından da Ağır Ceza Mahkemesinin, beraat kararlarında, dosyaya eklenen tıbbi raporlar arasındaki çelişkileri açıklama kaygısı taşımaksızın veya delilleri yeniden değerlendirmeksizin, masuniyet karinesine soyut biçimde atıfta bulunduklarını gözlemlemektedir. Ancak bu mahkemelerden, sadece delil unsurlarını titizlikle inceledikten sonra nispeten davaya ilişkin olay ve olgular hakkındaki görüşlerini yasal olarak sunmaları beklenebilirdi. Oysa bu mahkemeler, A. Yeldenin polisin gözetimi altındayken şiddete maruz kaldığını ve ani şoka sebep olabilecek (epilepsi gibi) herhangi bir hastalığa yakalanmadığını doğrulayan bazı tıbbi belgelerin inandırıcı değeri hakkında bir karar vermemişlerdir.
63. AİHM, aynı zamanda 15 Temmuz 1999 tarihli otopsi raporuna göre, A. Yeldenin ölümünün künt kafa travmasının neden olduğu akut subdural hematoma bağlı oluşan komplikasyonlar sonucu meydana geldiğini kaydetmektedir (Yukarıda 15. paragraf). AİHM, Hükümetin bilirkişilerce ölüm nedeninin belirlediği yönündeki iddiasının aksine, Adli Tıp Kurumuna bağlı çalışan adli tıp uzmanı hekimler ve bu bilirkişiler tarafından düzenlenen raporların sonuçları doğrultusunda, ölümcül travmanın nedenine ilişkin şüphelerin olduğuna dair fikir birliğine varıldığını gözlemlemektedir. Zira 17 Ekim 2001 ve 9 Eylül 2004 tarihli Adli Tıp raporlarında, ölümcül travmanın nedeni tam olarak belirtilmemektedir: Raporlara göre; ilgilinin ölümünün, söz konusu varsayımlardan biri diğerinden öne çıkmaksızın, ya doğrudan kafa travması geçirmesi ya da kaza ile veyahut da üçüncü bir kişi nedeniyle düşmesinden kaynaklandığı sonucuna varılmıştır (Yukarıda 21 ve 24. paragraflar).
64. Oysa AİHM, dosyadaki birçok unsurun, ani düşmeye ilişkin varsayımla tamamen ters düştüğünü gözlemlemektedir. Öncelikle A.Yeldeni hastanede muayene eden doktor, A.S.nin beyanları ve otopsi raporunun doğruladığı üzere, A. Yelden, hastaneye geldiğinde, yüzünde, kollarında, ellerinde, sırtında, bacaklarında ve ayaklarının tabanında morartılarla birlikte kabuk bağlamış ya da bağlamamış sıyrıklar tespit edilmiştir.
65. Öte yandan, AİHM, başvuranların talebi üzerine, Tabipler Odasınca görevlendirilen bilirkişiler tarafından düzenlenen aksi kanaat bildiren, iki bilirkişi raporu ışığında, Adli Tıp Kurumu tarafından tanzim edilen rapor tespitlerini incelemelidir. AİHM, aksi görüş sunan bilirkişi raporlarında, böyle bir hematoma ve söz konusu hadise koşullarına neden olabilecek bir travmanın şiddetinden dolayı, düşme ihtimalinin makul sayılmadığının belirtildiğini gözlemlemektedir (Yukarıda 27. ve 28. paragraflar).
66. AİHM, Adli Tıp Kurumuna bağlı çalışan bilirkişilerin yalnızca travmanın nedeni (düşme veya darbe) hakkında değil aynı zamanda ayak tabanında hiperkeratoz gelişmesinin nedeni hakkında da şüphe duyduklarını saptamaktadır. Bilirkişilere göre, bu lezyonlar, ayakların altına bir nesne uzatılması veya ayaklara sert nesne ile şiddetle vurulmasından meydana gelmiştir. Oysa Doktor A.S.nin beyanlarından açıkça anlaşıldığı üzere, hastaneye geldiği sırada A. Yeldende bu lezyonlar bulunuyordu. Ayrıca, AİHM, A. Yeldenin vücudunda bulunan diğer birçok sekele rağmen, bilirkişilerin, özellikle de söz konusu muameleyi işkence olarak nitelendiren ve aksi kanaat bildiren bilirkişi raporunun belirttiği gibi, falaka uygulanması sonucu A. Yeldenin ayak topuklarında oluşan ekimozlarla alakalı durumu somut delillerle destekleme kaygısı taşınmaksızın pek çok varsayımda bulunmalarını talihsiz olarak değerlendirmiştir (yukarıda 28. paragraf).
67. AİHM, 9 Eylül 2004 tarihli bilirkişi raporunun incelenmesi çerçevesinde, özellikle bu belgenin 7. paragrafına dikkat çekmektedir. AİHMe göre, diğer travmatik değişikliklerin ilgilinin hastaneye sevki sırasında ya da yatar pozisyondan kaynaklanabileceğine ilişkin tespit, doktor A. S.nin beyanları ve ameliyat sonrası sekeller arasında net bir ayrım yapan otopsi raporunun tespitleriyle tamamen çelişmektedir. Bu açıdan, AİHM, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulunun üyesi olan üç adli tabibe göre, otopsi sırasında görülen yüzeysel veya ölümcül travmatik değişikliklerin, 3 Temmuz 1999 tarihinde saat 19.40 ve (ilgilinin hastaneye geldiği saat olan) 23.00 arasında maruz kalınan işkence eylemleri veya kişinin sertçe kendi kendine düşmesi veya üçüncü bir kişi tarafından düşürülmesi nedeniyle kaynaklanabileceğine ağırlık vermektedir (Yukarıda 25. paragraf).
68. Yukarıda belirtilenler bağlamında, Mahkeme, Hükümetin, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen tıbbi raporlar ile Tabipler Odası tarafından görevlendirilen bilirkişilerce hazırlanan raporlar arasındaki çelişki ve uyuşmazlıkların yanı sıra A. Yeldenin vücudunun farklı yerlerinde tespit edilen yaralanmaların ve kafa travmasının nedeni hakkında da makul bir izahat vermediği kanaatindedir. AİHM, bütün dava koşullarında A. Yeldenin polis nezaretinde kaldığı sırada söz konusu sekellerin meydana geldiğine dair itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin A. Yeldenin ölümüne dair ikna edici bir açıklama getirmediği kanısına varmıştır.
69. AİHM, A. Yeldenin hastaneye götürüldüğü sırada ve götürülmeden önce maruz kaldığı muamelenin uygun olmayan niteliğini değerlendirmektedir. Kafa travması, saat 20.15 civarında meydana gelmesine rağmen, ilgili yaklaşık üç saat sonra saat 23.00e doğru hastaneye götürülmüştür. Mahkeme, öte yandan A. Yeldeni hastaneye götüren polislerin anormal davranışlarını ortaya koymaktadır: polisler sadece A. Yeldenin kimliğini gizlemekle kalmamışlar, aynı zamanda onu yol kenarında bulduklarını söyleyerek nasıl yaralandığı hakkında yanlış bilgiler vermişlerdir (Yukarıda 33. paragraf). Böyle bir davranış, kaçınılmaz sonun gelmesini hızlandırmıştır.
70. AİHM, A. Yeldenin hayatının korunmasının devletin sorumluluğu altında bulunmasına ve Hükümetin ne travmanın nedenini açıklayacak ne de A. Yeldenin başındaki yaralanmanın düşmeden kaynaklandığını kesin olarak ispat edecek durumda olmamasına rağmen, A. Yeldenin kafa travması sonucu hayatını kaybettiğini tespit etmiştir. Koşulların tamamını göz önünde bulunduran AİHM, söz konusu ölümden devletin sorumlu olduğuna karar vermiştir.
Dolayısıyla, Sözleşmenin 2. maddesi maddi yönden ihlal edilmiştir.
2. Soruşturma hakkında
a) Somut olaya ilişkin ilkeler
71. AİHM, Sözleşmenin 2. maddesinin öngördüğü yaşam hakkının korunması yükümlülüğüyle birlikte, kendi yetki alanında bulunan herkese Sözleşmede tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımayı esas alan AİHS 1. maddesi gereğince devlete düşen görev, güç kullanımının kişinin ölümüne sebep olduğu durumlarda, etkin bir soruşturma yapmaktır. Soruşturma, özellikle eksiksiz, tarafsız ve geniş çaplı olmalıdır (McCann ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995, § § 161-163, A serisi n° 324, ve Çakıcı v. Türkiye (BD), n° 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV).
72. AİHM, ardından devlet memurları tarafından işlenen yasadışı bir cinayet konusunda yürütülen soruşturmanın etkin olabilmesi için, soruşturmadan sorumlu olan ve sorgulamaları gerçekleştiren kişilerin olaya karışan şahıslardan bağımsız olmaları gerektiğini anımsatmaktadır (bkz, örneğin, Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998, § § 81-82, Recueil des arrêts et décisions 1998 - IV). Bu durum, sadece her türlü hiyerarşik ya da kurumsal herhangi bir bağın olmamasını değil aynı zamanda uygulamada bir bağımsızlığın olmasını gerektirmektedir (bkz, örneğin, Paul ve Audrey Edwards v. Birleşik Krallık, n° 46477/99, § 70, AİHM 2002-II).
73. Aynı zamanda, yürütülen soruşturmanın, dava koşullarında kullanılan gücün hakkaniyete uygun olup olmadığının belirlenmesine (bkz, örneğin, Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998, § 87, Recueil des arrêts et décisions 1998-I) ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasına imkân verecek biçimde etkin olması gerekmektedir (Oğur v. Türkiye (BD), n° 21594/93, § 88, AİHM 1999-III). Bu konuda, sonuçla ilgili değil araçlarla ilgili yükümlülük söz konusudur. Makamlar, ayrıca, özellikle görgü tanıklarının beyanları, teknik polislerin nöbet listeleri ve gerekirse mağdurda tespit edilen lezyonların tam ve kesin tanımını yapmayı sağlayacak bir otopsi ve özellikle ölüm nedenine dair klinik tespitlerin objektif analizi gibi hadiseye ilişkin delillerin toplanmasını güvence altına almak için gerekli tedbirleri almalıdırlar (bkz, örneğin, yukarıda anılan Salman kararı, § 106, Tanrıkulu v. Türkiye (BD), n° 23763/94, § 109, AİHM 1999-IV, ve Gül v. Türkiye, n° 22676/93, § 89, 14 Aralık 2000). Mağdurun ölüm nedeninin belirlenmesini veya sorumlu kişi ya da kişileri tespit edilmesini engelleyecek nitelikte, soruşturmadaki her türlü eksiklik, soruşturmanın etkin olmamasına yol açabilmektedir (Hugh Jordan v. Birleşik Krallık, n° 24746/94, § 127, AİHM 2001-III).
74. Özellikle, soruşturmanın sonuçları, ilgili bütün unsurların titiz, objektif ve tarafsız biçimde incelenmesine dayandırılmalıdır. Bu tür bir araştırmanın yapılmaması, soruşturma sonucunda dava koşulları ve sorumlu kişilerin kimliğinin belirlenmesi hususunda şüphesiz engel teşkil edecektir (Kolevi v. Bulgaristan, n° 1108/02, § 201, 5 Kasım 2009). Bununla birlikte, soruşturmanın etkinliğini asgari düzeyde karşılayabilecek bir incelemenin niteliği ve derecesi, davanın koşullarına bağlıdır. İncelemenin niteliği ve derecesi, ilgili olay ve olguların tamamına dayanarak ve soruşturmaya ilişkin gerçeklere bakılarak değerlendirilmektedir. Ortaya çıkabilecek çeşitli durumları, basit şekilde listelenmiş soruşturma yöntemlerine veya basitleştirilmiş birtakım kriterlere indirgemek mümkün değildir. (Velcea ve Mazare v. Romanya, n° 64301/01, § 105, 1 Aralık 2009).
b) Bu ilkelerin uygulanması
75. Somut olay ve olgulara değinen, AİHM, öncelikle suçlanan polisler aleyhinde yürütülen yargılamanın çok uzun sürdüğüne dikkat çekmektedir: Meydana gelen olaylardan on yıldan fazla bir süre sonra, 14 Nisan 2010 tarihinde Yargıtay sanıkların berat kararını onamıştır. Bu bağlamda, AİHM, gözaltında tutulan kişinin ölümüne ilişkin soruşturma söz konusu olduğunda, hukuka uygunluk ilkesi kapsamında kamu düzen ve güvenini korumak ve yasaya aykırı eylemlere kısmen hoşgörü gösterme veya suç ortaklığı yapma izleniminin oluşturulmasından kaçınmak için makamların soruşturma sürecini özellikle ivedi biçimde yürütmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bkz, yukarıda anılan mutatis mutandis, Paul ve Audrey Edwards, § 72).
76. Ayrıca, AİHM, dava koşulları ve sorumlu kişilerin kimliğinin belirlenmesini sağlaması dikkate alındığında soruşturmanın şüphe oluşturduğunu belirtmektedir.
77. AİHM, kamu otoritesinin sorumluluğunun bulunduğu koşullarda meydana gelen ölüm konusunda, ölümden sorumlu tutulan ya da şüphelenilen kişilerle alakalı soruşturmanın yine meslektaşları tarafından yürütüldüğü gerekçesiyle, davada AİHS 2. maddesinin usulü yönden ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Aktaş ve diğerleri v. Türkiye, n° 19264/92, § 301, 30 Ocak 2001).
78. Bu bağlamda, AİHM, ilgili iç hukuk ve uygulamalarına göre (Yukarıda 36. paragraf) Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumunun ölüm nedeni hakkındaki görüşünü talep etmiştir. AİHM, bu kurumun Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu iki raporda, ölümcül travmanın nedeni ve A. Yeldenin vücudunda bulunan diğer sekeller hakkında ciddi şüphelere yer vererek, düşünülen varsayımlardan birinin diğerinden daha doğru olduğu belirtilmeksizin öne sürüldüğünü gözlemlemektedir.
79. AİHM, ulusal yargı organlarının, belirleyici olarak Adli Tıp Kurumu raporlarında yer alan görüşlere dayanarak, şüpheden sanık yararlanır ilkesiyle sanıkların beratına karar verdiğini gözlemlemektedir. Yukarıda vurgulandığı gibi (62. paragraf), mahkemeler, Adli Tıp Kurumunca düzenlenen tıbbi raporların sonuçları ile Tabipler Odası tarafından tanzim edilen raporlarda sunulan görüşler arasındaki çelişkileri açıklamaya çalışmamışlardır.
80. Ancak, AİHMe göre ulusal yargı organlarının, dosyaya eklenen tıbbi raporlar arasındaki çelişkileri açıklamak amacıyla araştırmayı derinleştirmesi veya delilleri yeniden değerlendirmesi gerekirdi. Bununla birlikte, mahkemeler söz konusu hadisenin tamamen Emniyet Müdürlüğünde yaşanmasına dair ek araştırmalar yapması gerekirken bunu yapmamışlardır. Bu eksiklik, soruşturmanın etkinliğini ve ölüme sebebiyet veren olay ve olguların tespit edilmesini olumsuz yönde etkilemiştir (bkz, mutatis mutandis, Ramsahai ve diğerleri v. Hollanda (BD), n° 52391/99, § 332, AİHM 2007-II).
81. Sonuç olarak, AİHM, A. Yeldenin ölümüne ilişkin koşullar hakkında özellikle kısa süre içinde etkin soruşturma yürütülmediği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, Sözleşmenin 2. maddesi usuli yönden de ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 1, 3, 5, 6 ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
82. Başvuranlar, aynı olay ve olgulara dayanarak, Sözleşmenin 1, 3, 5, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler.
Başvuranların iddialarını AİHS 2. maddesi çerçevesinde dikkate alan AİHM, öne sürülen diğer hükümler açısından dile getirilen şikâyetlerin ayrı ayrı incelenmesine yer olmadığı kanısındadır.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
83. Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca,
Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazminat verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
84. Başvuranlar, maddi tazminat olarak 300 000 Euro (EUR) talep etmektedirler. Türkiyede o dönemdeki ortalama yaşam süresi dikkate alındığında, yeniden değerleme tablolarına göre hesaplanan miktar, yukarıda belirtilen anaparaya denk gelmektedir. Başvuranların talepleri aşağıdaki şekildedir:
- Sırasıyla müteveffanın babası ve annesi Halil ve Cennet Yelden isimli her bir başvurana gelir kaybı nedeniyle 75 000 Euro,
- Müteveffanın oğlu, Tansu Halil Yeldene uğradığı maddi destek kaybı nedeniyle 100000 Euro;
- Müteveffanın kız kardeşi Kudret Çiftçiye 50 000 Euro.
Ayrıca, başvuranlar, maruz kaldıkları manevi zararın tazmini için 425 000 Euro talep etmektedirler.
85. Hükümet, bu taleplere itiraz etmekte ve başvuranların A. Yeldenin ölümünden önce icra ettiği meslek faaliyetlerine ilişkin hiçbir bilgi vermediklerini vurgulamaktadır Hükümet, talep edilen manevi tazminat miktarlarının çok fazla olduğunu ve bu konuda ülkenin sosyal ile ekonomik gerçeklerinin dikkate alınmadığını belirtmektedir.
86. Mahkeme, maddi tazminat konusunda, söz konusu ihlaller nedeniyle başvuranların zarara uğradığı (mağdur olduğu) ve gelir kaynaklarının kaybıyla ilgili ileri sürülen maddi zararlar ile ihlaller arasında açık bir illiyet bağı olduğu kanısındadır. Bununla birlikte, AİHM, dosyanın A. Yeldenin tahsil ettiği gelirler, başvuranlara sağlanan yardım ve gerekirse diğer ilgili unsurlar hakkında herhangi bir bilgi içermediğini ve bu bağlamda, başvuranların iddialarının usulüne göre belgelere dayandırılmadığını kaydetmektedir (Kalender v. Türkiye, n° 4314/02, § 74, 15 Aralık 2009). Dolayısıyla, AİHM, ilgililerin maruz kaldığı manevi zarar için makul bir meblağın ödenmesine karar verecektir.
87. Yukarıda ifade edilenler ışığında ve başvuranlar ile mağdur arasındaki aile bağlarını göz önünde bulundurarak, AİHM, bütün zararlar için müteveffanın oğlu Tansu Halil Yeldene 50,000 Euro, müteveffanın ebeveyni, Halil ve Cennet Yeldenin her birine 15 000 Euro ve müteveffanın kız kardeşi Kudret Çiftçiye 5 000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve harcamalar
88. Başvuranlar, AİHM önünde yapılan başvuru kapsamında, avukatlık ücretleri ve posta giderleri adına yapılan masraf ve giderler için 6 000 Euro ödenmesini talep etmektedirler. Bu bağlamda, saatlik ücreti gösteren bir makbuz sunmakta ve İzmir barosunun avukatlık asgari ücret tarifesine atıfta bulunmaktadırlar.
89. Hükümet, AİHMden tazminat talebinin reddini talep etmektedir.
90. AHMnin içtihadına göre, başvuran AİHM yerleşmiş içtihadına göre, başvurucunun yapmış olduğu masraf ve giderlerin, bu miktarların gerçek, zorunlu ve makul oranda olması halinde geri ödenebileceğine hükmetmiştir. AİHM elinde bulunan belgeleri ve ifade edilen kriterleri göz önünde bulundurarak başvurucuya bütün masraflar için 2 000 Euro ödenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
91. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEMEMİZ, OY BİRLİĞİ İLE,
1- Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2- A. Yeldenin ölümü hususunda, Sözleşmenin 2. maddesinin maddi yönden ihlal edildiğine;
3- Davalı devletin etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü hususunda, Sözleşmenin 2. maddesinin usuli yönden ihlal edildiğine;
4- Sözleşmenin 1, 3, 5, 6 ve 13. maddeleri açısından sorunun incelenmesine gerek olmadığına;
5- Davalı devletin, Sözleşmenin 44. maddesinin 2. paragrafı uyarınca kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere:
i. Bütün tazminatlar için her türlü vergi masrafları ile birlikte, Tansu Halil Yeldene 50 000 Euro (elli bin euro), başvuranlar Halil ve Cennet Yeldenin her birine 15 000 Euro (on beş bin euro) ve Kudret Çiftçiye 5 000 Euro (beş bin euro),
ii. Mahkeme masraf ve harcamaları için her türlü vergi masrafları ile birlikte, başvuranlara müştereken 5 000 Euro (beş bin euro) ödemekle yükümlü olduğuna;
6- Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
7- Başvuranların adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.
İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca; karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş ve 3 Mayıs 2012 tarihinde yazılı olarak iletilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy