(AİHM m. 29, 34, 35, 41, 44) (2709 S. K. m. 2, 152, 153) (3201 S. K. Geç. m. 20) (2575 S. K. m. 9) (NEJDET ŞAHİN VE PERİHAN ŞAHİN - TÜRKİYE DAVASI) (MERAL - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAKMAK VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET KAYA - TÜRKİYE DAVASI) (NURİ ÖZKAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 3674/09 4359/09, 15151/09, 15159/09, 15167/09, 15168/09, 15171/09, 15173/09, 27318/09, 27869/09, 28028/09, 28823/09, 29160/09, 30590/09, 31073/09, 32123/09, 32244/09, 32251/09, 32254/09, 32300/09, 32807/09, 33259/09, 33357/09, 36648/09, 36681/09, 38080/09, 43491/09, 48731/09, 49213/09, 56105/09, 63781/09 ve 67456/09)
KARAR
STRAZBURG
19 Mart 2013
İşbu karar AİHS'in 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Solakoğlu ve diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Guido Raimondi, Yargıçlar Danute Jociene, Dragoljııb Popovic, Andıas Sajö, Işıl Karakaş, Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller,
ve Daire yazı işleri müdürü Stanley Naismithin katımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Dairesi) gerçekleştirdiği kapalı müzakereler neticesinde 19 Şubat 2013 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan otuz iki dava (3674/09, 4359/09, 15151/09, 15159/09, 15167/09, 15168/09, 15171/09, 15173/09, 27318/09, 27869/09, 28028/09, 28823/09, 29160/09, 30590/09, 31073/09, 32123/09, 32244/09, 32251/09, 32254/09, 32300/09, 32807/09, 33259/09, 33357/09, 36648/09, 36681/09, 38080/09, 43491/09, 48731/09, 49213/09, 56105/09, 63781/09 ve 67456/09 no'lu), insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin Sözleşme'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapılmış olan başvurulardan ibarettir. Davaların başvuru tarihleri ekteki listede yer almaktadır.
2. Başvuranlar, Ankara Barosu avukatlarından S. Güçlü tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, idare mahkemeleri önünde yapılan yargılamanın adilliği ve süresi konularında şikayetçidirler.
4. Başvurular, 14 Ekim 2010 tarihinde Hükümet'e tebliğ edilmiştir. Ayrıca, Sözleşme'nin 29. maddesinin 1. paragrafı uyarınca, Daire'nin davayı hem kabul edilebilirlik hem de esas bakımından birlikte hükme bağlayacağı kararlaştırılmıştır.
OLAY ve OLGULAR I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Hepsi polis memuru ve dört yılık bir üniversite diploması sahibi olan başvuranlar, 2001 tarihinde, komiser yardımcısı olmak ve sonrasında da A sınıfı polis amiri derecesine yükselmek amacıyla dokuz aylık bir eğitim programına katılmak istemişlerdir.
6. 28 Ocak 2001 tarihinde, bu amaçla bir sınav yapılmış ve başvuranlar, komiserlik eğitimine kabul edilmişlerdir.
7. Söz konusu eğitim programı, 5 Şubat 2001 tarihinde başlamıştır ve 24 Ekim 2001 tarihinde sona ermiştir. Tüm başvuranlar, bahsi geçen eğitim programını başarılı bir şekilde bitirmişlerdir ve « A sınıfı polis amiri kadrosuna » atanmayı beklemeye başlamışlardır.
8. Bu süre zarfında, ilgililer halen söz konusu eğitim programına devam ederken, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 4 Haziran 1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu'nun değiştirilmesine ilişkin 4638 sayılı Kanunu 6 Nisan 2001 tarihinde kabul etmiştir. 21 Nisan 2001 tarihinde yürürlüğe giren 3201 sayılı Kanunun geçici maddesi (4638 sayılı Kanun ile eklenen madde), yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, komiserlik eğitim programına halihazırda devam edenlerin eğitim seviyeleri, üniversite veya yüksekokul diplomaları dikkate alınmaksızın B sınıfı polis amiri kadrosuna atanabilecekleri hükmünü de öngörmektedir.
9. Başvuranlar, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne (EGM) başvurarak, A sınıfı polis amiri kadrosuna atamalarının yapılmasını talep etmişlerdir. Ancak, talepleri, 2004 ve 2005 yılları arasında çeşitli tarihlerde (bkz. ekte yer alan tarihler) Emniyet Genel Müdürlüğü Yönetimi tarafından, 4638 sayılı Kanun ile eklenen 3201 sayılı Kanunun geçici 20. maddesi uyarınca reddedilmiştir ve B sınıfı polis amiri kadrosuna atamaları yapılmıştır.
10. Başvuranlar, taleplerinin reddine ilişkin kararın tebliğinden itibaren altmış gün içinde, söz konusu kararların bozulması ve A sınıfı polis amiri kadrosuna atanma hakkını elde etmek amacıyla çeşitli idare mahkemeleri önünde dava açmışlardır.
11. Görülen davalar sırasında, özellikle söz konusu hükmün adli güvenlik, yasal güvence ve elde edilen hakların korunması ilkelerini tanımadığı gerekçesiyle 4638 sayılı Kanun tarafından değişikliğe uğradığı şekliyle, Polis Teşkilatına ilişkin 3201 sayılı Kanunun geçici 20. maddesinin Anayasaya uygunluğuna itiraz etmek amacıyla başvuranların avukatları ilgili mahkemelerden Anayasa Mahkemesine başvurulmasını talep etmiştir. Bu talep, 2005 yılında, Konya ve Ordu İdare Mahkemeleri tarafından kabul edilmiştir.
12. Davaların görülmekte olduğu idare mahkemelerinin çoğu, Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemeksizin, açılmış iptal davalarını, esas yönünden veya yasal başvuru süresinin geçmiş olduğu gerekçesiyle 2004, 2005 ve 2006 yıllarında reddetmişlerdir (söz konusu mahkemeler tarafından verilmiş kararların tarihleri için ekli belgeye bakınız). Başvuranlar, farklı tarihlerde, temyiz istemiyle Danıştay'a başvurmuşlardır. Bununla birlikte, Danıştay, ilk derece mahkemelerinin kararlarını onamış ve başvuranlar tarafından akabinde, savcının görüşünün kendilerine önceden tebliğ edilmediği gerekçesiyle yapılan karar düzeltme taleplerini reddetmiştir (bkz. ekte yer alan Danıştay kararları tarihleri). Diğer taraftan, bazı başvuranlar lehine verilmiş olan kararlar ise, Danıştay tarafından bozulmuştur ve dava dosyası kendilerine geri gönderilen ilgili mahkemeler,
Yüksek Mahkemenin bu kararına uyarak, ilgililerin taleplerini reddetmişlerdir (bkz. ekte yer alan tarihler).
13. 4638 sayılı Kanun ile eklenen 3201 sayılı Kanun'un geçici 20. maddesinin başvuranların A sınıfı polis amiri kadrosuna atanmalarına ilişkin cümlesi, 7 Şubat 2008 tarihinde, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararını, 2001 tarihinde düzenlenen sınavı kazandıktan sonra komiserlik eğitimine başlayan polis memurları ile ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğünde, A sınıfı polis amiri kadrosuna atanmak yönünde haklı bir beklentinin oluştuğu (...) Buradan hareketle, 4638 sayılı Kanun yürürlüğe girdiği sırada eğitim programına devam etmekte olan polis memurlarının A sınıfı polis amiri kadrosuna tayin edileceklerin dışında tutulmalarının, hukuki güvenlik ilkesine ve Anayasa'nın 2. maddesine aykırı olduğu gerekçesine dayandırmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, kararın Resmi Gazetede yayımlamasından itibaren bir yıl sonra yürürlüğe gireceğine hükmetmiştir. Söz konusu karar, 8 Nisan 2008 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanmış olup, 8 Nisan 2009 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
14. Danıştay, başvuranın talebinin reddedilmesinin yürürlükte olan kanuna uygun olduğunu değerlendirerek Solakoğlu (Bay) tarafından yapılan karar düzeltme talebini 17 Haziran 2008 tarihli kararında reddetmiştir. Kararına dayanak olarak da, Anayasa'nın 152. maddesi hükümlerini göstermiş ve ayrıca, Anayasa Mahkemesi'nin 7 Şubat 2008 tarihli kararı ışığında, 3201 sayılı Kanun'un geçici 20. maddesi yürürlüğe girdiği sırada komiserlik eğitimi gören polis memurlarına A grubu polis amiri sıfatının tanınması konusunda ikna olmadığını belirtmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
15. Anayasa'nın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirtmektedir.
16. 152. madde hükmü ise şöyledir:
Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.
(...)
Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır.
17. Anayasa'nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. (,..) Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.
18. 6 Ocak 1982 tarihli ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu'nun 9. maddesinin 1. fıkrası, "Danıştay'da boşalan üyeliklerin dörtte üçü idari yargı hakim ve savcılığından, dörtte biri ise diğer görevliler arasından seçilir" hükmünü öngörmektedir.
19. Türk Emniyet teşkilatı, merkezi bir hiyerarşi sistemi üzerine kuruludur. Türk Polis Teşkilatındaki rütbeler, aşağıdan yukarıya doğru şu şekilde sıralanmaktadır: polis memuru, komiser yardımcısı, komiser, başkomiser, emniyet amiri, 4. sınıf emniyet amiri, 3. sınıf emniyet amiri, 2. sınıf emniyet amiri, 1. sınıf emniyet amiri ve Emniyet Genel Müdürü.
20. Türkiye'de Emniyet Teşkilatı personeli, polis amiri kadrosu ve polis memuru kadrosu şeklinde iki kadroya ayrılmıştır. Polis amiri kadrosu, komiser yardımcısı kadrosu ile tüm diğer üst kadroları içerirken; polis memuru kadrosu yalnızca polis memurlarını kapsamaktadır.
21. Gerekli koşulları taşıyan bir polis memuru, komiserlik eğitimini başarıyla tamamlaması durumunda, komiser yardımcısı olabilmektedir. Komiserlik eğitim programını tamamlayan ve dört yıllık bir üniversite diplomasına sahip polis memurları, A sınıfı polis amiri kadrosuna yerleştirilmişlerdir. Bu personel sınıfına tayin edilmek, ilgililer bakımından, emniyet teşkilatının en üst kademelerine kadar, yani emniyet genel müdürü rütbesine kadar ilerleyebilme imkanı sunmaktadır. Yüksekokul diploması sahibi olan ve ilgili eğitim programını bitirmiş polis memurları ise, B sınıfı polis amiri kadrosuna dahil edilmişlerdir. İlgililere, başkomiserlik rütbesine kadar terfi edilmeleri konusunda imkan sağlanmıştır ancak bu rütbeden sonra daha üst bir makama erişme imkanı verilmemiştir.
22. Bununla birlikte, 4 Haziran 1937 tarihli ve 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu'nda değişiklik yapan ve 21 Nisan 2001 tarihinde yürürlüğe giren 6 Nisan 2001 tarihli ve 4638 sayılı Kanun'un kabul edilmesiyle birlikte bu ayrım ortadan kalkmıştır. Bu kanuna göre üniversite ya da yüksek okul mezunu olan ve komiserlik eğitimini tamamlamış tüm polis memurları, sadece B sınıfı emniyet amiri kadrosuna girebilmektedirler ve Başkomiserlik derecesinden itibaren kariyerlerinde yükselme imkanından yararlanamazlar.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ
23. AİHM, başvurularda yer alan esas ile olay ve olgulara ilişkin benzerlikleri dikkate alarak başvuruları birleştirmeye, tek ve aynı kararda müştereken incelenmesine karar vermiştir.
II. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
24. Başvuranlar aşağıda incelenen farklı şikayetler altında, Sözleşmenin 6.maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, Sözleşmenin hiçbir hükmünü öne sürmeksizin ayrıca mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikayet etmektedirler. Bu şikayetin, Ek 1. nolu Protokolün 1. maddesi alanında incelenmesi gerekmektedir.
A. Sözleşme'nin 6. maddesine dayandırılan şikayetler hakkında
1. Yerel mahkemeler tarafından verilen karar ve kararın gerekçeden yoksun olması hakkında
25. Başvuranlar, Danıştay'ın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararını beklemeksizin ve söz konusu iptal kararının içeriğini dikkate almaksızın davayı sonuçlandırmasından şikayetçidirler. Bu bakımdan, Danıştay kararları, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkeleriyle ters düşmektedir. Başvuranlar, yargı mercilerince verilen karalarda gerekçe yokluğundan şikayet etmektedirler.
26. Hükümet, buna yanıt olarak, Anayasanın 152. ve 153. maddelerine atıf yapmaktadır. Hükümet, Danıştay kararlarının kanunlara uygun olduğunu ve iç yargı mercilerinin, Resmi Gazete'de yayınlanmakla ilgili makamlar bakımından uyulması zorunlu hale gelen Anayasa Mahkemesi kararını beklemek zorunda olmadıklarını vurgulamaktadır.
27. Diğer yandan, Hükümet, Anayasa Mahkemesi kararının yayımlanmasından sonra başvuranlardan İrfan Solakoğlu'nun, A sınıfı polis amiri kadrosuna atanmak üzere Emniyet Genel Müdürlüğü'nden yeni bir talepte bulunduğunu belirtmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü, bu talebi öncelikle reddetmiştir. Ancak, bu ret kararı, Malatya İdare Mahkemesi tarafından 26 Mayıs 2010 tarihinde iptal edilmiştir. Başvuran İrfan Solakoğlu, daha sonra, A sınıfı polis amiri kadrosuna atanmıştır. Hükümet, bu kapsamda, diğer başvuranların, aynı olanağa sahip olmalarına rağmen yerel yargı mercileri nezdinde böyle bir yola başvurmadıklarına dikkati çekmektedir.
28. Mahkeme, yerel mahkemelerin yerine geçmek gibi bir görevi olmadığını ve iç mevzuatı yorumlama ödevinin öncelikle yerel makamlara ve en başta ilk derece mahkemeleri ile Yüksek mahkemelere ait olduğunu hatırlatır. Mahkeme'nin rolü, bu yorumların sonuçlarının Sözleşme ile uyumluluğunu denetlemekten ibarettir. Bu bakımdan, Mahkeme, diğer her türlü iç hukuk yorumu için geçerli olduğu üzere, kendi rolünün, yerel makamlar ve yargı mercileri tarafından yapılan incelemenin keyfilik veya bariz bir mantıksızlık ile lekelenmediğini sağlamakla sınırlı olduğunu vurgulamaktadır (bkz, Nejdet Şahin ve Perihan Şahin v. Türkiye (B D), no 13279/05, 50. madde, 20 Ekim 2011, ve Anheuser-Busch Inc. v. Portekiz (B D), no 73049/01, 83. madde AİHM 2007).
29. Mahkeme, somut davada, başvuranların temel olarak, Danıştay'ın Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararını beklemeksizin davaları hakkında karar vermesinden ve söz konusu iptal kararının içeriğini dikkate almamasından şikayetçi olduklarını tespit etmektedir. Ancak, Mahkeme, Anayasanın 152. maddesi uyarınca (yukarıda, 16 numaralı paragraf), Anayasa Mahkemesi nezdinde itiraz yoluna başvuran mahkemelerin, Anayasa Mahkemesine başvuru tarihinden itibaren beş aylık bir süre içinde karar verilmediği takdirde bu yüksek yargı makamının kararını beklemek zorunda olmadıklarını gözlemlemektedir. Anayasa'nın 152. maddesi ayrıca, bahsedilen süre içinde bir kararın çıkmaması halinde, mahkemenin davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandıracağını hükme bağlamıştır.
30. Mahkeme, özellikle başvuranların talepleri hakkında karar vermiş olan mahkemelerin, Anayasa'ya aykırılık iddiasını yerinde gören mahkemeler olmadıklarını gözlemlemektedir. Bunun sonucu olarak, Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca, prensip olarak, Anayasa Mahkemesi kararını beklemek ile yükümlü değildiler. Zaten, Anayasa'ya aykırılık iddiası ile kendisine 2005 yılında başvurulmuş olan Yüksek Mahkeme, kararını 7 Şubat 2008 tarihinde vermiş ve yürürlük tarihi olarak da 8 Nisan 2009 tarihini tayin etmiştir (bkz, yukarıdaki 13.paragraf). Dolayısıyla, mahkemeler, o dönemde yürürlükte olan mevzuatı uygulamak ile yükümlüydüler.
31. Diğer taraftan AİHM, başvuranların ilk derece mahkemeleri ile Danıştay önünde çekişmeli bir yargılama sürecinden geçtiklerini tespit etmektedir. Aynı şekilde, başvuranlar, gerekçelerini savunmak için önemli olduğunu düşündükleri ve yerel hakimler tarafından etkinliği incelenen görüşlerini yerel mahkemelere sunabilmişlerdir. Başvuranlar, yerel mahkemelerin, Anayasa Mahkemesinin kararını beklemeksizin davayı karar bağladıklarından şikayet etmelerine rağmen AİHM, bu durumun iç hukuktaki uygulama koşullarıyla ilgili olduğu kanısındadır ve herhangi bir keyfilik görünümün bulunmadığını tespit etmektedir (bkz, mutatis mutandis, Kozlova ve Smirııova v. Letonya (kabul edilebilirlik kararı), no 57381/00, 23 Ekim 2001).
32. Sözleşmenin 35.maddesinin 3. ile 4. paragrafları uyarınca, bu şikayetin, açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi uygundur.
2. İdare mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında
33. Başvuranlar yine, Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafına dayanarak, bazı Danıştay üyelerinin tarafsız kalmadıklarından şikayet etmektedirler. Başvuranlar, söz konusu Danıştay üyelerinin yüksek devlet görevlileri arasından seçildiğini ve bu nedenle de vatandaşların aleyhine olarak Devletin çıkarlarını savunduklarını ileri sürmektedirler.
34. Mahkeme, söz konusu şikayetin genel bir ifadeden ibaret olduğunu ve yeterince desteklenmediğini gözlemlemektedir. Hakimlerin statüsü konusunda Anayasal ve yasal teminatlar bulunmaktadır (bkz, mutatis mutandis, imrek v. Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 57175/00, 28 Ocak 2003).
35. Sözleşme'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca, Sözleşmenin 35.maddesinin 3. ile 4. paragrafları uyarınca, bu şikayetin, açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi uygundur.
3. Yargılama süresi hakkında
36. Başvuranlar, Sözleşme'nin 6. maddesine dayanarak yargılama süresinden şikayet etmektedirler.
37. Hükümet, başvuranların savlarına karşı çıkmakta ve söz konusu davalarda yargılama süresinin üç yıl ve üç ay olduğunu belirtmektedir. Hükümet, Meral v. Türkiye Kararına (no 33446/02, 27 Kasım 2007) atıfta bulunarak, yargılama süresinin aşırı uzun olarak değerlendirilemeyeceğini iddia etmektedir.
38. Mahkeme, tarafların, sürenin başlangıcı için idare mahkemesine başvuru tarihi olan 2004 ve 2005 yıllarını esas aldıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Danıştay'ın başvuranların karar düzeltme taleplerini reddettiği 2008 tarihinde yargılamanın sona ermesi (ayrıntılar için, ekli belgeye bakınız), tartışma yaratıcı nitelikte değildir. Sonuç olarak, yargılama süresi, üç karar vermiş olan her iki yargı derecesi bakımından yaklaşık olarak dört yıl sürmüştür.
39. Mahkeme, idare mahkemeleri önündeki davaların çabuk bir biçimde incelendiğini ve iki yıldan daha az bir süre içinde sonuçlandırıldığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, bu sürelerin eleştirilebilir herhangi bir yönü bulunmamaktadır. Danıştay önündeki birçok davada, dolayısıyla bir tek bir mahkeme önünde, başvuranların temyiz ve karar düzeltme taleplerinin incelenmesi çerçevesinde en az iki buçuk yıl, hatta bazen üç yılı aşkın bir sürenin geçtiği ise doğrudur.
40. Mahkeme, Danıştay önündeki yargılamanın süresi ile ilgili olarak, birçok defa, Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafının özellikle makul süre ilkesi bakımından, her bir yargı merciinin görevlerini yerine getirebilmesi amacıyla Sözleşmeci Devletleri, yargı sistemlerini düzenlemeye zorladığını ifade etmiştir. Bu zorunluluk Yüksek mahkemeler için de geçerli olmakla birlikte, olağan bir yargı mercii için olduğu şekliyle değerlendirilmemelidir. Yüksek mahkemeler bazen, bir davanın kayda geçirilmesi işleminden öte olarak, örneğin davanın niteliği ile politik ve sosyal bakımdan önemi gibi çeşitli unsurları da dikkate almak zorundadırlar. Diğer yandan, 6. madde, yargılamanın çabukluğunu öngörmekte ise de, buna ek olarak, daha genel bir ilke olan yargının iyi yönetimi ilkesine de vurgu yapmaktadır (bkz, örneğin, Gast ve Popp v. Almanya, n° 29357/95, 75. madde, AİHM 2000-11 ile Çakmak ve diğerleri v. Türkiye, n° 53672/00, 37. madde, 25 Ocak 2005).
41. Mahkeme, inceleme yaparken, özellikle söz konusu yargılamaların dört yıl sürmüş olan toplam süresini dikkate almaktadır. Mahkeme'ye göre, aynı konu ile ilgili olarak açılmış olan davaların çokluğu bakımından, böyle bir süre aşırı uzun görünmemektedir. Bu nedenle, Mahkeme, somut olay itibarıyla, İdare mahkemeleri önündeki davalarda geçen sürenin makul süreyi aşmış olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir (bkz, mutatis mutandis, Mehmet Kaya ve diğerleri v. Türkiye, n° 54335/00, 25. madde, 24 Haziran 2004, yukarıda atıf yapılan Çakmak ve diğerleri, 38. madde ve a contrario, Nuri Özkan v. Türkiye, n° 50733/99, 22. madde, 9 Kasım 2004).
42. Sözleşmenin 35. maddesinin 3. ile 4. paragrafları uyarınca bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle, şikayetin kabul edilemez olduğuna karar verilmesi uygundur.
4. Danıştay Savcısı'nın görüşünün tebliğ edilmemiş olması hakkında
43. Başvuranlar, son olarak, Sözleşme'nin 6. maddesine dayanarak Danıştay savcısının görüşünün tebliğ edilmemiş olmasından şikayetçidirler.
44. Mahkeme, Sözleşme'nin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca, bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Mahkeme, başka bir kabul edilemezlik nedeni bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle şikayetin kabul edilebilirliğine karar verilmesi gerekmektedir.
B. 1 numaralı Protokolün 1. maddesine dayandırılan şikayet hakkında
45. Başvuranlar, belli bir rütbeden sonra yükselmenin mümkün olmamasının, ücret artışından mahrum kalmaya neden olacağını ve bunun da mülkiyet haklarını ihlal edeceğini ileri sürmektedirler: bir kazancın kazanılmış olması veya talep edilebilir hale gelmesi durumu dışında, muhtemel bir kazancın bir mülk oluşturmadığının hatırlatılması gerekmektedir (bkz, lan Edgar (Liverpool) Ltd v. Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik kararı), n° 37683/97, AİHM 2000-1, Wendenburg ve diğerleri v. Almanya (kabul edilebilirlik kararı), n° 71360/01, AİHM 2003-11 (özetler), ile Levänen ve diğerleri v. Finlandiya (kabul edilebilirlik kararı), n° 34600/03, 11 Nisan 2006). Dolayısıyla, Ek 1 no.lu Protokol'ün 1. maddesi uyarınca, başvuranlar, ne mevcut bir mülk üzerinde bir mülkiyet hakkı ne de meşru bir beklenti sahibi olduklarını ileri süremezler (bkz, ayrıca, Kopecky v. Slovakya (BD), n° 44912/98, 35. madde, AİHM 2004-IX). Mahkeme, somut olayda, Sözleşme tarafından garanti altına alınmış temel bir hakkın ihlaline yönelik dikkate alınabilir bir şikayetin bulunmadığı sonucuna varmıştır.
46. Sonuç olarak bu şikayet, Sözleşmenin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarının uygulanmasıyla ratione materiae ilkesiyle uyumsuz olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir.
III. SÖZLEŞME'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
47. Başvuranlar, Danıştay savcısının görüşü kendilerine tebliğ edilmediğinden, Danıştay önündeki yargılamanın adil olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ilgili şu hükümlerine dayanmaktadırlar:
Herkes, (...) medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından davasının (...) hakkaniyete uygun (...) olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
48. Başvuranlar, yargılamanın hiç bir aşamasında, temyiz taleplerinin reddedilmesi gerektiğini savunan Danıştay Savcısının görüşünün kendilerine iletilmemiş olmasından şikayetçidirler. Başvuranlar, Danıştay Savcısının dava hakkındaki fikrini açıklamak için söz aldığını ancak, kendisine yanıt verme imkanının bulunmadığına dikkati çekmektedirler. Başvuranlar, böyle bir uygulamanın silahların eşitliği ilkesine aykırı düştüğünü savunmaktadırlar.
49. Hükümet, Danıştay savcısının görüşünün iletilmemesinin taraflar arasında silahların eşitliği ilkesine zarar verdiğini ileri sürmenin mümkün olamayacağı savında bulunmaktadır. Hükümet, bu bakımdan, idari yargılama usulünde, temyiz isteminden sonra, dava dosyasının incelemesi amacıyla Danıştay savcısına gönderildiğini belirtmektedir. Başsavcının, dava dosyası ile ilgili olarak hazırladığı yazılı gözlemleri yetkili daireye gönderilir. Tetkik hakimi, bu dosyayı inceler ve değerlendirmesini mahkeme heyetine sözlü olarak sunar. Hakimler toplandıktan sonra kararı verir ve bir karar taslağı hazırlaması amacıyla tetkik hakimini görevlendirirler. Karar taslağının hakimler tarafından incelenmesinden sonra, karar imzalanır ve tebliğ edilir. Ne savcının ne de tetkik hakiminin Danıştay'a sevk edilmiş bir dava hakkındaki görüşü, dosyaya bakan daireyi bağlamaz ve ilgili daire bunları göz önüne almaksızın değerlendirme yapmakta serbesttir. Diğer taraftan Danıştay önünde bir duruşma gerçekleşmişse, savcı bu duruşmaya, duruşma sonunda söz hakkı tanınan taraflarla birlikte katılmaktadır.
50. Mahkeme, daha önceden, Danıştay savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi ile ilgili olarak şikayetler yapıldığını ve bunları incelediğini, sonuç olarak da Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlaline karar verdiğini hatırlatır (bkz, özellikle, yukarıda atıf yapılan Meral, 32-39. maddeler, 27 Kasım 2007). Davayı inceleyen Mahkeme, Hükümetin somut dava itibarıyla, yukarıda atıf yapılan Meral davasından farklı bir karar alınmasını gerektirecek ikna edici herhangi bir olgu ya da gerekçe sağlamamış olmasından dolayı Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
51. Buradan hareketle, Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlal edilmiştir.
IV. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
52. Sözleşme'nin 41. maddesi hükmüne göre,
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
53. Mahkeme, öngörülen süre içinde başvuranların herhangi bir adil tazmin talebinde bulunmadıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, bu bağlamda bir miktar ödenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
MAHKEME, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvuruların birleştirilmesine,
2. Danıştay savcısının görüşünün iletilmemesinden kaynaklanan şikayete ilişkin başvuruların kabul edilebilir ve başvurunun diğer şikayetlere ilişkin kısmının kabul edilemez olduğuna,
3. Başvuranlara Danıştay savcısının görüşünün iletilmemesi sebebiyle Sözleşmenin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 19 Mart 2013 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy