(AİHS m. 5, 6, 8, 13, 29, 34, 35, 41, 44) (5237 S. K. m. 151, 152, 174, 314) (3713 S. K. m. 5, 7) (1412 S. K. m. 18, 100, 104, 270) (5395 S. K. m. 4) (Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 3, 37) (SELÇUK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜVEÇ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 23623/10)
KARAR
STRASBOURG
3 Mayıs 2012
Bu karar AİHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir
Taşçı ve Demir davası v. Türkiye
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ikinci dairesi, aşağıdaki isimlerden oluşmaktadır:
Françoise Tulkens, Başkan
Danute Jociene,
Isabelle Berro-Lefevre,
Andras Sajo,
Işıl Karakaş,
Guido Raimondi,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Helen Keller, Yargıçlar
ve Stanley Naismith, Yazı İşleri Müdürü 10 Nisan 2012 tarihinde söz konusu başvuru üzerinde görüşüldükten sonra Daire Kurulu aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (23623/10 no'lu) dava, Türk vatandaşları olan Agit Taşçı ve Rıdvan Demir'in ("başvuranlar") 9 Nisan 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması'na ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapmış oldukları başvurudan ibarettir.
2. Başvuranlar, Diyarbakır'da çalışan avukatlar, M.D. Beştaş ve M. Beştaş tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti, ("Hükümet") kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Olayların meydana geldiği dönemde çocuk olan başvuranlar, özellikle uzun tutukluluk sürelerinden ve bu tedbire itiraz edebilecekleri bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyetçi olmaktadırlar.
4. 26 Ağustos 2010 tarihinde, başvuru Hükümet'e gönderilmiştir. Ayrıca, Sözleşme'nin 29 § 1 maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, Daire'nin davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında birlikte karar vereceği bildirilmiştir.
OLAY ve OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar, Agit Taşçı ve Rıdvan Demir sırasıyla 1992 ve 1993 doğumludurlar.
6. 13 Kasım 2009 tarihinde Siirt ilinde bir polis lojmanına molotof kokteyli saldırı düzenlenmiştir.
7. Başvuranlar, kimliği belirsiz bir tanık (görgü tanığı) ve polis memuru tarafından yapılan kimlik teşhis ve tespitinin ardından, 24 Kasım 2009 tarihinde evlerinde yapılan aramalar sonucu yakalanmışlardır. Başvuranların her ikisi de o sırada küçük yaştaydı (on yedi-on altı).
8. Başvuranlar, 25 Kasım 2009 tarihinde, Süit Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadelen alındıktan sonra Siirt Sulh Ceza Hâkimi'ne sevk edilmişlerdir. Sorgu sırasında avukat yardımından faydalanan başvuranlar, molotof kokteyli saldırısına karıştıklarına ilişkin iddiaları reddetmişlerdir. Sorgulama sonucu, hâkim atılı suçun türü ve niteliği, mevcut delil durumu, ilgili eylem için öngörülen cezanın süresi ve son olarak kuvvetli suç şüphesinin varlığını göz önünde bulundurarak başvuranların tutuklanmalarına karar vermiştir. Hâkim, ilgili eylem için öngörülen cezanın süresi değerlendirildiğinde adli kontrolün yeterli bir tedbir olmadığı kanısına varmıştır.
9. Asliye Ceza Hâkimi, 1 Aralık 2009 tarihinde başvuranların tutukluluk kararına yaptıkları itirazları reddetmiştir. Hâkim, ilgililerin tutuklandıkları tarihten itibaren hukuki durumunun değişmediğini ve kuvvetli suç şüphesinin olması, delillerin toplanmamış olması ve ilgili eylem için öngörülen cezanın süresi göz önünde bulundurulduğunda, adli kontrol tedbirinin uygulanmasının mümkün olmadığını tespit etmiştir. Hâkim, duruşma yapmaksızın itirazı incelerken Cumhuriyet savcısının görüşünü almış, ancak bu görüş taraflara tebliğ edilmemiştir.
10. Cumhuriyet savcısı, 4 Ocak 2010 tarihinde, Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde, başvuranları yasadışı silahlı örgüt olan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) adına suç işlemek, örgüt yararına propaganda yapmak, yasak eşya bulundurmak ve kamu malına zarar vermekle suçladığı iddianameyi sunmuştur. Savcı, Ceza Kanunu'nun silahlı örgüte üye olmayı cezalandıran 314 § 2. maddesine, aynı kanunun kamu mallarıyla ilgili suçları cezalandıran 151 ve 152. maddeleri ile yasak eşya bulundurmayı cezalandıran 174. maddesine ve son olarak 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. ve 7. Maddelerine dayanarak başvuranları suçlamıştır.
11. 14 Ocak 2010 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, atılı suçun türü ve niteliği, mevcut delil durumu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100 § 3. maddesinde belirtilen ilgili suçu dikkate alarak başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
12. 6008 sayılı kanunun 22 Temmuz 2010 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından, çocukların bu tarihten itibaren Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanamayacağı belirtilmiştir. İlgili dosya, 28 Temmuz 2010 tarihinde Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'nden Siirt Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, kararında başvuranlara atılı suçların türü ve niteliği, mevcut delil durumu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100 § 3. maddesinde belirtilen ilgili suçu göz önünde bulundurarak, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
13. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Ağustos 2010 tarihinde, atılı suçun türü ve niteliği ve mevcut delil durumunu göz önünde bulundurarak, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına yeniden karar vermiştir. Mahkeme, ilgili eylem için öngörülen cezanın süresi göz önünde alındığında, kaçma riskinin bulunduğunu ve adli kontrolün yeterli bir tedbir olmadığını tespit etmiştir.
14. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Eylül 2010 tarihinde, dava dosyasını Siirt Asliye Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir. Siirt Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranların sorgulanmalarının ardından, atılı suçun türü ve niteliği, mevcut delil durumu, ilgili eylem için öngörülen cezanın süresi, kuvvetli suç şüphesinin varlığı ve Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100 § 3. maddesinde belirtilen ilgili suçu göz önünde bulundurarak, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
15. Belirtilmeyen bir tarihte, Siirt Asliye Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı vermiş ve başvuranların dosyasını, davada görevli mahkemenin belirlenmesi konusunda karar vermek üzere Yargıtay'a göndermiştir.
16. Yargıtay, 11 Ekim 2011 tarihli kararla, başvuranların davasına bakmakla görevli mahkeme olarak Siirt Asliye Ceza Mahkemesi'ni tayin etmiştir.
17. Dosyada yer alan belgelere göre, ceza yargılaması Siirt Asliye Ceza Mahkemesi önünde derdesttir ve başvuranlar da halen tutuklu bulunmaktadırlar.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
18. Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100. maddesine göre, sadece kuvvetli suç şüphesi ve kaçma riskinin olması ya da delilleri karartma gibi bir tutukluluk gerekçesinin bulunması halinde kişi tutuklanabilmektedir. Dolayısıyla, kanunun 100 § 3. maddesinde, ilgilinin söz konusu suçu işlediğine dair şüpheye yol açacak inandırıcı nedenlerin bulunması halinde, özellikle aralarında başvurana atılı suçun da yer aldığı bazı ağır suçlar için tutukluluk gerekçelerinin (kaçma riski ve/veya delilleri karartma) öngörülebildiği belirtilmektedir.
19. Yakalama, gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliğinin 18. maddesi, çocuklar için özel bir düzenlemeyi öngörmektedir. Bu hükme göre, çocuklara ilişkin ön soruşturma bizzat Cumhuriyet Savcısı tarafından yapılmalıdır. Tutuklanan çocuk, hemen savcılığa sevk edilmeli ve re'sen avukat yardımından faydalanmalıdır. Çocuk, hapiste yetişkinlerle birlikte tutulmamalıdır.
20. Ceza Kanunu'nun 250. maddesini değiştiren, 22 Temmuz 2010 tarihli 6008 sayılı kanunun 8. maddesine göre çocuklar Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından yargılanmamaktadır.
21. 3 Temmuz 2005 tarihli 5395 sayılı Çocuk Koruma kanunun 4 § 1 j) maddesine göre çocuğun tutuklanması son tedbir olarak görülmelidir.
22. Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 104. maddesine göre şüpheli veya sanık soruşturmanın ya da davanın her aşamasında salıverilmesini talep edebilmektedir. Taleplerin reddi kararına karşı itiraz edilebilmektedir. Aynı kanunun 270. maddesine göre, itirazı incelemekle görevli makam, Cumhuriyet savcısının veya diğer tarafın yazılı görüşlerini almayı talep edebilmektedir.
III. İLGİLİ ULUSLARARASI METİNLER
23. 20 Kasım 1989 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen 1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi'ne üye bütün devletler için uluslararası hukukta zorlayıcı niteliktedir.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin birinci maddesine göre:
"Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır."
Bu Sözleşme'nin 3 § 1. maddesi şöyledir:
"1. Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocuğun yararı temel düşüncedir."
Sözleşme'nin 37. maddesi aşağıdaki gibidir:
" 1. Taraf Devletler aşağıdaki hususları sağlarlar:
(...)
b) Hiçbir çocuk yasadışı veya keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. Bir çocuğun tutuklanıp alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son başvurulacak bir önlem olarak düşünülüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır,
c) Özgürlüğünden yoksun bırakılan her çocuğa insancıl biçimde ve insan kişiliğinin özünde bulunan saygınlık ve kendi yaşındaki kişilerin gereksinimleri göz önünde tutularak davranılacaktır. Özgürlüğünden yoksun olan her çocuk, kendi yüksek yararı aksini gerektirmedikçe, özellikle yetişkinlerden ayrı tutulacak ve olağanüstü durumlar dışında ailesi ile yazışma ve görüşme yoluyla ilişki kurma hakkına sahip olacaktır.
d) Özgürlüğünden yoksun bırakılan her çocuk, kısa zamanda yasal ve uygun olan diğer yardımlardan yararlanma hakkına sahip olacağı gibi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının yasaya aykırılığını bir mahkeme veya diğer yetkili, bağımsız ve tarafsız makam Önünde İddia etme ve böylesi bir işlemle ilgili olarak ivedi karar verilmesini isteme hakkına da sahip olacaktır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
24. Başvuranlar, Sözleşme'nin 6. maddesini öne sürerek, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yargılandıklarından şikâyet etmektedirler. Benzer mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını dile getirerek, bu mahkemeler önünde çocukların yargılanmasının, Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında 29 Kasım 1985 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Asgari Standart Kuralları'na (Beijing Kuralları) uygun olmadığını ileri sürmektedirler.
25. AİHM, başvuranlar aleyhine yürütülen ceza yargılamasının ulusal mahkemeler nezdinde derdest olduğunu gözlemlemektedir. Bu şikâyeti karara bağlayabilmek için iç hukukta devam eden ceza yargılamasının sonucunun bilinmesi gerektiği kanısındadır.
26. Dolayısıyla, şikâyetin süresinden önce yapıldığı ve AİHS'nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yolları tüketilmediği, dolayısıyla şikâyetin kabul edilemez olduğu kanaatine varılmıştır.
B. Ek 1 nolu Protokol'ün 2. maddesi uyarınca dile getirilen şikâyet hakkında
27. Birinci başvuran, yakalanması sebebiyle eğitiminin yarıda kaldığını, bu nedenle ek 1 nolu Protokol'ün 2. maddesinde öngörülen eğitim hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
28. Dile getirilen iddiaları incelemekle görevli olan AİHM, elindeki unsurların tümünü göz önünde bulundurarak, başvuranın, ek 1 nolu Protokol'ün 2. Maddesine dayanak yaptığı şikâyetini desteklemediğini ve iddialarını yüzeysel (çok genel) bir biçimde dile getirdiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı, Sözleşme'nin 35 § 4. maddesi uyarınca reddedilmelidir.
C. Diğer şikâyetler hakkında
29. Mahkeme, diğer şikâyetlerin Sözleşme'nin 35 § 3 a) maddesi uyarınca dayanaktan açıkça yoksun olmadığım ve ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabul edilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir, Bu nedenle başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir nitelikte olduğu belirtilmektedir.
II. SÖZLEŞME'NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
30. Başvuranlar, Sözleşme'nin 5 § 3. maddesini öne sürerek, atılı suçları işlediklerine dair haklarında şüphelenilmesini gerektirecek inandırıcı nedenler bulunmadığı halde tutuklandıklarını iddia etmekte ve aynı zamanda uzun tutukluluk süresinden şikâyet etmektedirler. Ayrıca tutuklanmaları sebebiyle Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme'nin 5 § 3. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır. Bu maddenin somut olaya ilişkin bölümleri aşağıdaki gibidir:
"3. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin (...) makul sürede yargılanma veya yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir."
31. Hükümet, başvuranların iddiasını kabul etmemektedir. Hükümet; atılı suçun ağırlığı, türü ve niteliği dikkate alındığında, tutukluluk süresinin makul olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, başvuranların terör örgütü adına suç eylemlerine katılmakla suçlandıklarını hatırlatmaktadır.
32. Başvuranlar, çocuk olmalarına rağmen çok uzun bir süre tutuklu kaldıklarını vurgulamakta ve tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararlarda çocuk olduklarının hiçbir surette dikkate alınmadığını iddia etmektedirler.
33. AİHM, somut olayda, öncelikle ulusal yargı organlarının, sanığın tutukluluk süresinin makul sınırı aşmamasına özen göstermekle yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, yargı organları; masuniyet karinesini göz önünde bulundurarak, kişi özgürlüğü kuralına karşı gelmeyi haklı gösteren gerçek bir kamu yararının bulunup bulunmadığına dair bütün koşulları incelemeli ve tahliye taleplerini reddettikleri kararlarda, bu hususları dikkate almalıdırlar. Öncelikle söz konusu kararlarda yer alan gerekçelere ve başvurularında ilgililer tarafından belirtilen, tartışma götürmeyen olay ve olgulara dayanarak, AİHM, Sözleşme'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğini tespit etmelidir (Assenov ve diğerleri v. Bulgaristan, 28 Ekim 1998, § 154, Recueil des arrets et decisions 1998-VIII). Yakalanan kişinin suç işlediğine dair kanaat getirmek için inandırıcı nedenlerin mevcudiyetinin devam etmesi, tutukluluğun devamının meşruluğu için (sine qua non) olmazsa olmaz koşuludur. Ancak belirli bir süre sonra bu yeterli olmamaktadır. AİHM, bu hususta, adli yargı organları tarafından sunulan diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermeye devam edip-etmediğini belirlemelidir. Bu gerekçeler "uygun" ve "yeterli" olduğu takdirde, AİHM, yetkili ulusal makamların yargılama aşamasında "özel bir ihtimam" gösterip göstermediğini de tespit etmelidir (Labita v. İtalya (BD), n° 26772/95, § 153, AİHM 2000-IV).
34. AİHM, ardından Türkiye aleyhine açılan pek çok davada, çocukların tutuklanmalarına ilişkin uygulamaya dair kaygısını dile getirerek, Sözleşme'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği yönünde karar verdiğini hatırlatmaktadır (Selçuk v. Türkiye, n° 21768/02, § § 26-37, 10 Ocak 2006, Güveç v. Türkiye, n° 70337/01, § § 106-110, 29 Ocak 2009 ve Nart v. Türkiye, n° 20817/04, § § 28-35, 6 Mayıs 2008). "Nart" davasında, çocukların korunması hakkında ilgili uluslar arası metinlerin fazlalığını gözönünde bulunduran AİHM, çocukların tutuklanması tedbirinin son çare olarak düşünülmesi ve tutukluluk süresinin mümkün olduğunca kısa tutulması gerektiğini bildirmiştir (Nart, anılan, § 31).
35. Somut olayda, değerlendirilecek süre 24 Kasım 2009 tarihinde başvuranların yakalanmasıyla başlamıştır. Dosyada yer alan belgelere göre başvuranlar, 27 Aralık 2011 tarihinde hala tutuklu bulunmaktaydılar. Bu süre zarfında, başvuranların tutukluluk hallerinin devamına ilişkin itirazları müteaddit defa incelenmiştir. Hâkimler; atılı suçların türü, mevcut delil durumu, ilgililerin suç işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığı ve Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100 § 3. maddesinde belirtilen ilgili suçlara dayanarak, tutukluluk hallerinin devamına karar vermişlerdir.
36. Dosya göz önüne alındığında, ne başvuranların tutuklanması yönündeki kararda ne de daha soma verilen kararlarda, tutukluluk süresinin değerlendirilmesi sırasında başvuranların yaşlarının dikkate alınmadığı açıktır. Dosyaya göre, hâkimlerin ilgililerin tutuklanmasına ve tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararları incelerken, bu hususu nazara almadıkları da anlaşılmıştır. Tutuklulukla ilgili karar vermeye yetkili hâkimler, tutukluluğa alternatif olabilecek tedbirleri düşünmüşler ancak bu tedbirleri yetersiz olarak görmüşlerdir. Bununla birlikte, adli yargı organları tarafından sürekli kullanılan benzer gerekçeler göz önüne alındığında, hâkimlerin başvuranların küçük olduklarını gerçekten dikkate almadıkları sonucu ortaya çıkmaktadır. AİHM, iki yıldan fazla bir süre boyunca başvuranların tutukluluk hallerinin devamına ilişkin karar verilirken başvuranların yaşlarının değerlendirilmemesi nedeniyle, Sözleşme'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmıştır.
37. Yukarıdaki ifadeler ışığında, AİHM, başvuranların tutukluluk süresinin çok uzun olduğunu tespit ederek Sözleşme'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AİHS 5 § 4. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
38. Başvuranlar, Sözleşme'nin 13. maddesine dayanarak, tutuklanmalarına ve tutukluluk hallerinin devamına itiraz etmek için etkili bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedirler. AİHM, bu şikâyetleri AİHS 5 § 4. maddesi açısından incelemeye karar vermiştir. Bu maddeye göre;
"4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılman herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir."
39. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Bu konuda, tutukluluk hallerinin devamına itiraz edebilecekleri etkili bir iç hukuk yolunun bulunduğunu ifade etmektedir.
40. Başvuranlar, söz konusu iç hukuk yolunun etkili olmadığını ileri sürmektedirler.
41. Mahkeme, AİHS 5 § 1. maddesi kapsamında özgürlük hakkının kısıtlanması hususunun "yasaya ve kurallara uygun" olmasını gerektiren esas ve usullere ilişkin koşullar çerçevesinde AİHS 5 § 4. maddesinin yakalanan ya da tutuklanan her kişiye serbest bırakılması için mahkemeye başvurma hakkını verdiğini hatırlatmaktadır. Sözleşme'nin 5 § 4 maddesi uyarınca yapılan yargılamalarda, Sözleşme'nin 5 § 1 maddesince hem ceza hem de hukuk yargılamaları için öngörülen teminatların sağlanması her zaman gerekli olmasa da -iki madde farklı amaçlar taşımaktadır -(Reinprecht v. Avusturya, no. 6717501, § 39, AİHM 2005-XII) bu madde bağlamında da yapılan yargılamalar adli nitelik taşımalı ve özgürlükten mahrum bırakma durumlarında başvuranlara uygun olan teminatlar verilmelidir (D.N. v. İsviçre ( GC), no. 27154/95, § 41, AİHM 2001-III). Özellikle tutukluluğa karşı yapılan itirazın incelenmesi sırasında, "çekişmeli yargılama" ve taraflar, yani savcı ve tutuklu arasında "silahların eşitliği" ilkelerine riayet edilmelidir (Nikolova v. Bulgaristan (BD), n° 31195/96, § 58, AİHM 1999-11). Ulusal mevzuat, bu gerekliliği çeşitli şekillerde yerine getirmeli, ancak bu hususta kabul edilen metod, karşı tarafın, görüşleri öğrenmesine ve yorumlamasına imkân sağlamalıdır (Lietzow v, Almanya, n° 24479/94, § 44, AİHM 2001-1). Sonuç olarak, 5 § 4 maddesiyle ilgili yargılamanın gerekli güvenceleri sunduğunu tespit etmek için davanın kendine özgü koşullarını dikkate almak gerekmektedir (Megyeri v. Almanya, 12 Mayıs 1992, §22, A serisi no:237-A).
42. Somut olayda, Mahkeme, 25 Kasım 2009 tarihindeki tutukluluk kararına karşı başvuranların yapmış oldukları itirazın incelenmesi sırasında, Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi, Ceza Muhakemesi Kanunumun 270. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısının yazılı görüşünü sunmasını talep ettiğini belirtmektedir. Savcı, salıverilme talebinin reddi yönünde yazılı görüşlerini belirtmiştir. Bu görüşler, başvuran veya avukatına iletilmemiştir. Dolayısıyla, söz konusu kişilerin, bu görüşlere cevap verme imkânları olmamıştır. İtirazı incelemekle görevli hâkim, itiraza ilişkin olarak yaptığı incelemede savcının mütalaası doğrultusunda karar vermiş ve başvuranların yaptıkları itirazı reddetmiştir.
43. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu 270. Maddesinin, itirazı inceleyen yetkili makama, itirazı incelerken C. savcısından ya da başvurandan yazılı görüş alma imkânının sunulduğunu hatırlatmaktadır (bkz. § 22, yukarıda). Ancak, bu hükme göre somut olayda diğer tarafa, yani tutuklulara, savcının mütalaasının tebliğ edilmesini veya re'sen alınmasını talep etme hakkı verilmemektedir.
44. Somut olayda, itirazı inceleyen yetkili hâkim tarafından Cumhuriyet savcısına gönderilen talepler çerçevesinde, savcının görevinin sanıkların tutukluluk hallerinin devamını veya tahliye edilmelerini hâkime önermekten ibaret olduğu saptanmıştır (bu bağlamda bkz. Kampanis v. Yunanistan, 13 Temmuz 1995, § 56, A serisi no: 318-B). Mahkeme, davaya taraf olan sanıkların tutukluluk hakkındaki görüşlerini savcılıkla aynı şartlar altında sunabilmeleri amacıyla bu görüşleri öğrenme haklarının bulunduğunu vurgulamaktadır (Altınok v. Türkiye, 31610/08 nolu, § 59, 29 Kasım 2011).
45. Dolayısıyla, başvuranların veya avukatlarının, Cumhuriyet savcısının görüşlerini elde etme ve bu görüşlere cevap verme imkânlarının bulunmadığını dikkate alarak, Mahkeme, taraflar arasında "silahların eşitliği" ilkesine riayet edilmemesi sebebiyle iç hukukta öngörülen yolun Sözleşme'nin 5 § 4 hükmünün gereklerine uygun olmadığı kanısındadır.
46. Mahkeme, sonuç olarak, somut olayda 5 § 4 hükmünün ihlal edildiği kararına varmıştır.
IV. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA DAİR
47. Sözleşme'nin 41. Maddesine göre.
"Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder."
A. Tazminat
48. Başvuranlar, manevi tazminat olarak 40 000 Türk Lirası (yaklaşık 16 300 Euro) talep etmektedirler.
49. Hükümet, bu meblağa itiraz etmektedir.
50. AİHM, hakkaniyet gereği, her başvurana manevi tazminat olarak 2 500 Euro ödenmesini uygun görmektedir.
B. Yargılama masraf ve harcamaları
51. Ayrıca, başvuranlar, AİHM ve ulusal yargı organları önünde yaptıkları masraf ve harcamalar için - avukat masrafları için talep ettiği 10 500 TRY dâhil olmak üzere - toplam 12000 Türk Lirası (yaklaşık 4 890 Euro) talep etmektedirler. Bu taleplerine dayanak olarak, Diyarbakır Barosu tarafından belirlenen saatlik asgari ücret tarifesi sunmuşlardır.
52. Hükümet, bu meblağı kabul etmemektedir.
53. AİHM yerleşik içtihadı uyarınca, başvuranın yapmış olduğu masraf ve giderlerin, bu miktarların gerçek, zorunlu ve makul oranda olması halinde geri ödenebileceğine hükmetmiştir. AİHM, içtihatlarının ışığında ve elinde bulunan belgeleri göz önünde bulundurarak, başvuranlara müştereken 500 Euro ödenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
54. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, AİHM, OYBİRLİĞİ İLE,
1. Uzun tutukluluk süresi ve bu tedbire itiraz etmek için etkili bir iç hukuk yolunun bulunmamasıyla ilgili şikâyetlere ilişkin başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun diğer kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermiş;
2. Sözleşme'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşme'nin 5 § 4. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) Sözleşme'nin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. başvuranların her birine manevi tazminat olarak 2 500 Euro (iki bin beş yüz euro)
ii. başvuranlara müştereken yargılama gider ve harcamaları için her türlü vergi masraflarıyla birlikte 500 Euro (beş yüz euro)
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar,
Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş, Sözleşme'nin 77 §§ 2. ve 3. maddesi uyarınca 3 Mayıs 2012 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy