(AİHS. m. 2, 6, 34) (2577 S. K. m. 9, 13) (6098 S. K. m. 60, 133) (492 S. K. m. 127) (2. HD. 24.02.1995 T. 1995/926 E. 1995/2327 K.) (CAVİT TINARLIOĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (CALVELLİ VE CİGLİO - İTALYA DAVASI) (ATO - TÜRKİYE DAVASI)
İKİNCİ BÖLÜM
(Başvuru no.28678/10)
KARAR
STRAZBURG
19 Eylül 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullara göre kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Binnur Uzun ve diğerleri/Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("İkinci Bölüm") Daire olarak toplanarak, 11 Temmuz 2017 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (28678/10 No.lu) davanın temelinde, dört Türk vatandaşı Binnur Uzun, Eda Uzun, Gözde Uzun ve Özge Uzun ("başvuranlar") 4 Mayıs 2010 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosu’na bağlı olan Avukat H. Demirkılıç tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet") kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Özellikle başvuranlar, Sözleşme’nin 2 ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
4. Sözleşme’nin 2 ve 6. maddeleriyle ilgili olarak şikayetler, 6 Kasım 2015 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiş ve başvurunun Mahkeme İçtüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, geriye kalan için kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuranlar Binnur Uzun (1972 doğumlu), Gözde Uzun (1993 doğumlu), Özge Uzun (1994 doğumlu) ve Eda Uzun (1999 doğumlu) İstanbul’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, sırasıyla 30 Mart 2002 tarihinde hayatını kaybeden Ufuk Uzun’un eşi ve kızları olmaktadırlar.
Eşinin hayatını kaybetmesinin ardından, 3 Ekim 2002 tarihinde, kızlarının ve kendisinin mahkemeler önünde temsil edilmesi amacıyla mahkemelere ve Avukat H. Demirkılıç’a başvurmuştur. Avukat Demirkılıç, dul, diploması bulunmayan ve sırasıyla 3 (Eda), 8 (Özge) ve 9 (Gözde) yaşlarında üç kızın annesi olan Binnur Uzun’un ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla temizlikçi olarak çalıştığını belirtmektedir.
6. Davanın kendine özgü koşulları, başvuranlarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
A. Ufuk Uzun’un Hayatını Kaybetmesi ve Ceza Soruşturması
7. Ufuk Uzun, 30 Mart 2002 tarihinde, yapım aşamasında olan bir binanın asansör boşluğundan düşmüştür. Söz konusu bina, yerleşim bölgesinde bulunmaktadır.
8. Ufuk Uzun, düşüşünden sonra İstinye Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür. Ufuk Uzun, aynı gün düzenlenen sağlık raporuna göre, hastanenin acil servisine varıldığında hayatını kaybetmiştir.
9. Krokilerle birlikte tutanaklar, 31 Mart 2002 tarihinde düzenlenmiştir. Tutanaklarda, binanın yapım aşamasında olduğu, sekiz kattan oluştuğu, Sarıyer Belediyesi’ne ait olduğu ve 2 x 1,50 m’lik iki asansör boşluğunun bulunduğu belirtilmektedir. Tutanaklarda, Ufuk Uzun’un 30-45 metre yükseklikte bulunan asansör boşluğundan düştüğü ifade edilmektedir. Ayrıca tutanaklarda, şantiye alanında hiçbir güvenlik tedbirinin bulunmadığı dile getirilmektedir.
10. Aynı gün, olay yerinde bulunan B.A. ve I.M.’nin ifadeleri polis memurları tarafından karakolda alınmıştır. Tanıklar, Ufuk Uzun ile birlikte alkol tüketmek için söz konusu binaya gittiklerini ve Ufuk Uzun’un binanın son katında bulunan asansör boşluğundan düştüğünü ifade etmişlerdir.
11. Sarıyer Cumhuriyet savcısı, 8 Nisan 2002 tarihinde, başvuranların taraf olmadığı resen başlatılan ceza soruşturması çerçevesinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Savcı, davanın koşullarını dikkate alarak, hiçbir suçun işlenmediği ve hiç kimsenin suçlanamayacağı kanaatine varmaktadır. Dosyada, söz konusu kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın başvuranlara tebliğ edilmesiyle ilgili olarak, hiçbir bilgi bulunmamaktadır.
B. Tazminat Davası
12. Başvuru yapılması için gerekli kaynakların bulunmaması nedeniyle, başvuranlar 31 Ocak 2003 tarihinde öncelikle Sarıyer Belediyesi hakkında tazminat davası açabilmek için adli yardım elde etmek amacıyla Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi ("asliye hukuk mahkemesi") önünde hukuk davası açmışlardır. Bu yargılama çerçevesinde, başvuranlar yakınlarının hayatını kaybetmesinin ana sorumlusu olarak Sarıyer Belediyesi’ni göstermektedirler. Sarıyer Belediyesi, başvuranların talebini kabul etmemektedir.
13. Asliye hukuk mahkemesi, 10 Nisan 2003 tarihinde, başvuranlar adli yardım verilmesine karar vermiştir. Temyiz yapılmaması nedeniyle, bu karar, 28 Mayıs 2003 tarihinde kesin bir şekilde onaylanmıştır.
14. Başvuranlar, 10 Haziran 2003 tarihinde, aynı mahkeme önünde Sariyer Belediyesi hakkında tazminat davası açmışlardır.
15. Bilirkişi raporu, 20 Nisan 2004 tarihinde, asliye hukuk mahkemesine hukuk yargılaması çerçevesinde sunulmuştur. Bilirkişi raporunda, Sarıyer Belediyesi ve Ufuk Uzun’un düşüşten sırasıyla %15 ve % 85 oranında sorumlu oldukları belirtilmektedir.
16. İkinci bilirkişi raporu, 26 Nisan 2005 tarihinde, sunulmuştur. Raporda, Belediyenin ve Ufuk Uzun’un sırasıyla % 70 ve % 30 oranında sorumlu oldukları değerlendirilmektedir.
17. Üçüncü bilirkişi raporu, belirtilmeyen bir tarihte, dosyaya eklenmiştir. Bu belgeye göre, belediye ve Ufuk Uzun düşüşten sırasıyla %30 ve % 70 oranında sorumludurlar.
18. Asliye hukuk mahkemesi, 10 Nisan 2006 tarihinde, başvuranları haklı bulmuş ve başvuran Binnur Uzun’a 18.599.75 Türk lirası (TRY) (yaklaşık olarak 11.481 avro (EUR)) ve diğer başvuranlar Gözde, Özge ve Eda Uzun’a sırasıyla destekten yoksun kalma tazminatı olarak 3.744.92 TRY (yaklaşık olarak 2.311 EUR), 4.110.82 TRY (yaklaşık 2.537 EUR) ve 6.550.18 TRY (yaklaşık 4 043 EUR) ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca asliye hukuk mahkemesi, başvuranların her birine manevi tazminat olarak 2.500 TRY (yaklaşık 1.543 EUR) ödenmesine karar vermiştir. Asliye hukuk mahkemesi, kararını üçüncü raporun tespitine dayanmaktadır. Asliye hukuk mahkemesi, karanlıkta ve alkolün etkisi altında yapım aşamasında olan bir binaya girip dikkatsizce davrandığı gerekçesiyle, Ufuk Uzun’un düşüşün ana sorumlusu olduğu kanaatine varmaktadır. Ayrıca asliye hukuk mahkemesi, söz konusu şantiye alanında belediye tarafından hiçbir güvenlik tedbirinin alınmamasının, Ufuk Uzun’un hayatını kaybetmesinde eşzamanlı bir etken teşkil ettiğini değerlendirmektedir.
19. Belediye, dosyada belirtilmeyen bir tarihte, temyiz talebinde bulunmuştur.
20. Yargıtay, 17 Mayıs 2007 tarihinde, idare mahkemesinin davanın esası hakkında karar vermek için tek yetkili mahkeme olduğu gerekçesiyle, asliye hukuk mahkemesinin kararını bozmuştur.
21. Yargıtay kararının ardından, başvuranlar tam yargı davası açmak için İstanbul İdare Mahkemesi’ne başvurmuşlardır. Başvuru süresine riayet edilip-edilmediği konusu inceleyen söz konusu mahkeme, 15 Mayıs 2008 tarihli bir kararla, adli yardım almak amacıyla zamanaşımı süresinin dolup-dolmadığı konusunda, başvuranların 31 Ocak 2003 tarihinde bulundukları taleplerini araştırmaksızın idari yargılamaya ilişkin 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesine dayanarak ("2577 sayılı Kanun"), bu süreye riayet edilmediği gerekçesiyle başvuranların başvurularını reddetmiştir. İstanbul İdare Mahkemesi, aynı kanunun 9. maddesi gereğince, öncelikle bir dava hakkında karar vermek için yetkili olmayan bir mahkemeye başvurulması halinde, bu mahkemeye başvurulduğu tarihi, idare mahkemelere başvuru tarihi olarak görüldüğünü kabul etmektedir. Bununla birlikte İstanbul İdare Mahkemesi, bir yıllık sürenin ilgilinin hayatını kaybetmesinden yani 30 Mart 2002 tarihinden itibaren işlemeye başladığı kanaatine varmakta ve bu sürenin 10 Haziran 2003 tarihinde asliye hukuk mahkemesine başvurulduğunda zaten sona erdiğini tespit etmektedir.
22. Danıştay, Ocak 2009 tarihinde, 15 Mayıs 2008 tarihli idare mahkemesinin kararını onaylamıştır.
23. 12 Kasım 2009 tarihinde başvuranlara tebliğ edilen 12 Ekim 2009 tarihli bir kararla, Danıştay 23 Ocak 2009 tarihli kararının düzeltme talebini reddetmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. İdari Yargılamaya ilişkin 2577 Sayılı Kanun
24. 2577 sayılı Kanun’un 9. maddesi şu şekildedir:
"Çözümlenmesi Danıştayın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.
Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise bu süre içinde idari dava açılabilir."
25. 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 1. fıkrası şu şekildedir:
"1. İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.
Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz."
B. Borçlar Kanunu
26. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun 60. maddesine göre, üçüncü bir şahıstan kaynaklanan maddi ve manevi zarar mağduru olan her kişi söz konusu eylemden bilgi edindiği ve failin kimliğinin tespit edildiği tarihten itibaren bir yıl süre içerisinde zararının karşılanması talebinde bulunabilecektir.
C. Harçlar Kanunu
27. Harçlar Kanunu’nun 127. maddesi uyarınca, bu kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, harçların tamamı peşin olarak ödenmeden harca mevzu olan işlem yapılmaz.
D. Bina Çalışanlarının Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Genelge
28. Olay tarihinde, Bina Çalışanlarının Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin 12 Eylül 1974 tarihli ve 15004 Sayılı Kararname hakkında somut olayda ilgili hükümler aşağıdaki şekildedir:
Madde 8
"Yapı alanı içindeki tehlikeli kısımlar, açıkça sınırlandırılacak v e buralara görünür şekilde yazılmış uyarma levhaları konulacak ve geceleri kırmızı ışıklarla aydınlatılacaktır."
Madde 11
"Tavan veya döşemelerdeki boşluk ve delikler e korkuluk yapılacak veya bu deliklerin üstleri geçici bir süre için uygun şekilde kapatılacaktır."
Madde 18
"Belediye sınırları içinde meskûn bölgelerde, yapı kazılarına başlamadan önce yapı alanının çevresi ortalama 2 metre yükseklikte tahta perde ile çevrilecek, payandaları içten vurulacak ve bunlar yapının bitimine kadar bu şekilde korunacaktır. Yapının oturacağı alanın çevresinin açık ve geniş olması halin de tahta perde yerine kazı sınırı gerisinden başlamak üzere 90 - 100 santimetre yükseklikte bir korkuluk yapılacaktır."
E. İlgili İçtihadi Unsurlar
29. Olay tarihinde, adli yardım, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 465-472. maddelerinde öngörülmektedir. Bu hükümlere göre, adli yardım talebi gerek adli yardım almaya yönelik başvuruyla ayrı olarak gerekse ilgili kişinin davasıyla birlikte aynı zamanda yapılabilmektedir. Halbuki ayrı olarak yapılan adli yardım alma talebinde, hiçbir mahkeme masrafı alınmamaktadır. Mahkeme, adli yardım talebinin ilgili kişinin davasıyla birlikte aynı zamanda yapılması halinde, mahkeme masrafları kısmi olarak alınabilmektedir.
İlk derece mahkemeleri önünde adli yardım talebinin, hareket etmek için sürenin dolup-dolmadığı konusunda hiçbir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte, 24 Şubat 1995 tarihli bir kararla (1995/926 E. ve 1995/2327 T.), Yargıtay İkinci Dairesi, zamanaşımı süresinin dolduğuna ilişkin Borçlar Kanunu kurallarının hukuk davasına da uygulandığına karar vermiştir. Bu bağlamda Yargıtay İkinci Dairesi, zamanaşımı süresinin dolduğu durumları sıralayan Borçlar Kanunu’nun 133. maddesinin 2. fıkrasına atıfta bulunarak, adli yardım talebinin Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na dayanarak, başvuru yapılması için öngörülen zamanaşımı süresinin dolmadığı kanaatine varmaktadır. Özellikle Yargıtay İkinci Dairesi, mahkeme masraflarına tabi olan yargılama çerçevesinde, talep edilen adil yardımın yürütülen davayla eşzamanlı yapılması ve kabul edilmesi halinde, davanın adli yardım talebinin kabul edildiği tarihten itibaren açıldığının veya mahkeme masraflarının ödendiği tarihten itibaren bu talebin reddedildiğinin varsayıldığını değerlendirmiştir.
30. Hükümet, ulusal mahkemeler tarafından verilen iki kararı Mahkeme’ye sunmuştur. Yargıtay Ceza Dairesi tarafından kabul edilen 27 Ocak 2010 tarihli bir karara göre, adli yardım ancak temyiz talebi için istenebilmektedir. Aynı kararda, Yargıtay 15. Daire tarafından 15 Ekim 1973 tarihinde kabul edilen bir karara atıfta bulunarak, Ceza Dairesi adli yardım talebinin sürenin, zamanaşımı süresi dahil olmak üzere dolmadığını belirtmektedir.
31. Danıştay 10. Dairesi, 20 Eylül 2011 tarihli bir kararla, adli yardım almaya yönelik başvurunun, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinde öngörülen bir yıllık süreyi doldurduğunu değerlendirmiştir. Somut olayda ilgili kısımlarının aşağıda yer aldığı bu karar şu şekildedir:
"(...) 18 Mart 2003 tarihinde demiryolu geçitinde meydana gelen kazanın ardından, İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi,7 Nisan 2004 tarihli bir kararla, 18 Mart 2004 tarihinde yapılan adli yardım almaya yönelik bir başvuruyu kabul etmiştir (...)
(...) bir dava (tazminat) açma arzusu, 18 Mart 2004 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde (adli yardım almaya yönelik), söz konusu tarihte açılan maddi ve manevi zarar bağlamında tazminat talebi için adli yargılama dikkate alınarak, bir başvuru yapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla söz konusu davanın, İdari Yargılamaya ilişkin Kanun’un 13. maddesinde öngörülen bir yıllık sürede açıldığını kabul edilmesi gerekir."
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
32. Başvuranlar, şantiye alanında güvenlik tedbirlerinin bulunmamasının yakınlarının hayatını kaybetmesine neden olduğunu ve ilgilinin hayatının korunması hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedirler. Öte yandan başvuranlar, yerel mahkemelerin bu kazaya ilişkin uygun hiçbir adli açıklama getirmediklerini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, somut olayda ilgili kısımlarının aşağıda yer aldığı Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesinde şikayet etmektedirler.
" Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)"
33. Hükümet, başvuranların iddiası kabul etmemektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
34. Mahkeme, bu şikayetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların İddiaları
35. Başvuranlar, Sarıyer Belediyesi’nin, kendisine ait olan şantiye alanını güvenli hale getirmediğinden ve bu tür kazaların meydana gelmesini önlemek için hiçbir pozitif tedbirin alınmadığından şikayet etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, söz konusu şantiye alanında güvenlik tedbirlerinin alınması için pozitif yükümlülük bulunmaması nedeniyle, yakınlarının ölümünden sorumlu olarak değerlendirdikleri idarenin cezasız kalmasından şikayet etmektedirler. Başvuranlar, iki defa tazminat talebinde bulunmalarına rağmen, olayların ve sorumluların kesin olarak tespitini elde edemediklerini ve zararlarının adli değerlendirmesinin yapılmadığını dile getirmektedirler.
36. Hükümet, başvuranların iddialarını kabul etmemektedir. Hükümet, Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 10 Nisan 2006 tarihli kararını vermesi için dayandığı bilirkişi raporunun tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Hükümet, bu rapora göre, gerekli tedbirlerin Sarıyer Belediyesi tarafından alınmadığını belirtmektedir. Hükümet, Sarıyer Belediyesi’nin ve Ufuk Uzun’un sırasıyla %30 ve %70 oranında kazadan sorumlu oldukları konusunda aynı raporda bulunan açıklamaları Mahkeme’nin dikkate sunmak istemektedir. Bu bağlamda Hükümet, söz konusu rapora göre, düşüşün ana sorumlusunun, karanlıkta ve alkolün etkisi altında yapım aşamasındaki bu binaya girerek dikkatsizce hareket ettiği gerekçesiyle, Ufuk Uzun’un olduğunu beyan etmektedir. Bununla birlikte Hükümet, bu bağlamda başvuranların şikayetinin değerlendirmesini Mahkeme’nin takdirine bırakmaktadır.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
a) İlgili İlkeler
37. Mahkeme, örneğin Cevrioğlu/Türkiye (No. 69546/12, §§ 49-52, 4 Ekim 2016) kararında özetlendiği şekliyle - ki dahası bu kararda somut olayla birçok benzerliği bulunan mevcut davanın incelenmesi için ilgili ilkelere atıfta bulunmaktadır. Özellikle Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesinde öngörülen pozitif yükümlülüğün, şantiye alanı, kazaları veya bakımsız binalarda (Banel/Lituanya, No.14326/11, §§ 67‑73, 18 Haziran 2013, Kostov ve Kostova/Bulgaristan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 28511/11, 15 Nisan 2014) ya da dahası yüksek voltajlı elektrik dağıtım tesislerinde (Iliya Petrov/Bulgaristan, No.19202/03, § 56, 24 Nisan 2012) meydana gelen kazalar dahil olmak üzere (Pereira Henriques ve diğerleri/Lüksemburg (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 60255/00, 26 Ağustos 2003), çok çeşitli sektörleri (Ciechońska/Polonya, No.19776/04, §§ 62-63, 14 Haziran 2011) kapsadığını hatırlatmak gerekir. Sözleşme’nin 2. maddesinin alanına girebilecek olan bu tür durumlar, hiçbir şekilde kapsamlı sayılmamakta zira söz konusu olan pozitif yükümlülük yaşam hakkının söz konusu olduğu olası faaliyetlerde geçerlidir (Cavit Tınarlıoğlu/Türkiye, No. 3648/04, § 64, 2 Şubat 2016).
38. Devlet için, kendi yargı yetkisinde olan kişilerin hayatını koruma görevi, esas ve usuli yönleri ve özellikle düzenleyici tedbirleri uygulamak için pozitif yükümlülüğü, hayatı tehlikeye atabilecek her türlü durumu uygun bir şekilde kamuoyuna duyurmayı, meydana gelen ölülüm her türlü koşulunun adli soruşturma konusu olabileceğinin sağlanmasını kapsayacak şekilde yorumlanmıştır (Öner yıldız /Türkiye (BD), No. 48939/99, §§ 89-118, AİHM 2004 XII ve Boudaïeva ve diğerleri/Rusya, No. 5339/02, 21166/02, 20058/02, 11673/02 ve 15343/02, § 131, AİHM 2008 (özetler)).
39. Bu bağlamda Mahkeme, şayet yaşam hakkı veya fiziki bütünlük kasten ihlal edilmemişse, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan "etkin bir hukuk sistemi" oluşturmak için pozitif yükümlülüğün, mutlaka her durumda cezai nitelikte bir başvuru yolu gerektirmediğine karar vermiştir. Örneğin, söz konusu hukuk sistemi, ilgililere, tek başına veya ceza mahkemeleri önünde bir başvuru yoluyla birlikte, hukuk mahkemeleri önünde bir başvuru yolu sunuyorsa, yine aynı yükümlülük yerine getirilebilmektedir (Bk., örneğin, Calvelli ve Ciglio/İtalya (BD), No. 32967/96, § 51, AİHM 2002-I, Mastromatteo/İtalya (BD), No. 37703/97, §§ 90 ve 94-95, AİHM 2002-VIII ve Vo/Fransa (BD), No. 53924/00, § 90, AİHM 2004-VIII).
b) Bu İlkelerin Uygulanması
40. Somut olayda, Mahkeme, başvuranların, yetkililerin ciddi bir şekilde ihmalde bulunmalarından şikayet ettiklerini tespit etmektedir. Öncelikle başvuranlar, Sarıyer Belediyesi’nin kendisine ait olan terkedilmiş olan yapım aşamasındaki binanın şantiyesinin güvenli hale getirilmediğini ve kazaların meydana gelmesinin önlenmesine yönelik hiçbir pozitif tedbirin alınmadığını iddia etmektedirler. Ardından başvuranlar, yakınlarının hayatını kaybetmesinden sonra yetkililerin adli tepkilerini eleştirmektedirler. Ufuk Uzun’un hayatını kaybetmesine neden olan düşüş ile ilgili olarak, yetkililerin kazadan önce ve sonra yükümlülüklerine uygun bir şekilde hareket edip-etmedikleri konusunun değerlendirilmesine imkan sağlayacak bir soruşturma başlatılması mümkün olmamıştır. Bu bağlamda başvuranlar, ihtilaf konusu şantiyede güvenlik tedbirlerinin alınması için pozitif yükümlülüğün bulunmaması nedeniyle, yakınlarının hayatını kaybetmesinden sorumlu olarak değerlendirdikleri idarenin cezasız kalmasından şikayet etmektedirler.
41. Güvenlik tedbirlerin alınmaması ve denetim mekanizmasının yetersizliğiyle ilgili olarak, Mahkeme öncelikle Ufuk Uzun’un Sarıyer Belediyesi’ne ait olan terkedilmiş halde olan yapım aşamasındaki binanın asansör boşluğunda kaza sonucu düşmesinin ardından hayatını kaybettiği konusunda taraflar arasında itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Asliye hukuk mahkemesinin belirttiği üzere, belediyenin söz konusu şantiyede güvenlik tedbirlerinin alınmadığı konusunda da itiraz edilmemiştir (yukarıda 19. paragraf). Kısacası gerek asansör boşluğu gerekse söz konusu bina kapatılmamış ve bütün yayaların kolayca erişebildiği terkedilmiş haldeki şantiye sınırlarının çizilmesi için hiçbir işlem yapılmamıştır. 42. Mahkeme için, Sözleşme’nin 2. maddesinde öngörülen pozitif yükümlülüğün söz konusu duruma uygulandığına hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Şantiyede yürütülen faaliyetler, doğası gereği tehlikeli olması nedeniyle, insan hayatı için bir tehlike teşkil edebilecek faaliyetler arasında yer almakta ve kişilerin güvenliğinin sağlanması için makul tedbirlerin alınması Devlet’ten talep edilebilmektedir (Bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan karar Pereira Henriques ve diğerleri, yukarıda anılan Banel ve yukarıda anılan Kostov ve Kostova). Yukarıda belirtilen pozitif yükümlülüklerde, uygun bir düzenleyici çerçevenin Devlet tarafından uygulanması ve bu düzenleyici çerçevenin etkin bir şekilde çalışmasının sağlanması görevi de yer almaktadır (yukarıda anılan Ciechońska, § 69). Şüphesiz ilgili güvenlik tedbirleri tarafından sağlanan koruma, uygun denetim mekanizmasının uygulanmaması halinde aldatıcıdır (yukarıda anılan Cevrioğlu, § 62). Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda Türk makamlarının, söz konusu şantiyeye ilişkin uygun bir düzenleme getirip-getirmedikleri ve söz konusu düzenlemenin etkin bir şekilde uygulanıp-uygulanmadığı konusunu incelemesi gerekmektedir.
43. Bu bağlamda Mahkeme, davalı Hükümet tarafından sunulan bilgilere göre, bina çalışanlarının sağlığı ve güvenliğine ilişkin genelgenin olay tarihinde şantiye hakkında düzenleyici çerçeve olduğunu kaydetmektedir. Bu belge, işverenlere şantiyenin belirli bağlamında çalışanların güvenliği için tedbirler alınması yükümlülüğü özellikle şantiyede tehlikeli alanların kapatılması, tehlikenin var olabileceği konusunda görülebilir panoların konulması ve şantiye çevresine bir çit yerleştirilmesi getirmektedir. Bu tedbirler, çalışmaların başlamasından itibarın alınması ve inşaatın bitimine kadar devam etmesi gerekmektedir. Ayrıca bu belgede, çatıda veya zeminde delikler ve yuvaların bulunması halinde, korkulukla korumanın sağlanması veya üst kısımlarının uygun bir şekilde geçici olarak kapatılması gerektiği bulunmaktadır. Mahkeme’nin görüşüne göre, bu tür kurallar ilk görüşte yeterince kesin ve zor görünmekte ve bu kuralların gözlemlenmesi şantiye alanlarının güvenliğinin sağlanması ve somut olayda olduğu şekliyle potansiyel olarak ölümcül kazaların önlenmesi genellikle yeterli olmaktadır.
44. Bununla birlikte, mevcut durumda, şantiye alanı yerine terkedilmiş bir durumda olan yapım aşamasındaki bir bina söz konusudur. Mahkeme, yukarıda belirtilen genelgenin, inşaat çalışmalarının olay tarihinde yapılmadığı terkedilmiş halde bırakılan bu tür bir bina için, nasıl uygun bir çerçeve teşkil edip-edemeyeceği konusunu olumsuz görmektedir. Her halükarda, somut olayda hiçbir güvenlik tedbirinin alınmadığı konusunda itiraz edilmemiştir. Öte yandan terkedilmiş binalara ilişkin uygun düzenleyici çerçevenin bulunmaması nedeniyle, güvenlik kurallarının uygulanmasının sağlanması için yeterince etkin denetim işleminin bulunup-bulunmadığı konusunu incelemek gerekli değildir.
45. Sözleşme’nin 2. maddesinin, bilhassa, mağdurun kendisini gereksiz yere tehlikeye atması nedeniyle kazanın meydana gelmesinde sorumluluk payının bulunması halinde, fiziksel bütünlüğe zarar verme riski taşıyan tüm yaşamsal faaliyetlerde her kişiye mutlak düzeyde bir güvenlik teminatı verdiği şeklinde yorumlanamayacağı açıktır (yukarıda anılan Cavit Tınarlıoğlu, § 108). Ayrıca Mahkeme, söz konusu tedbirlerin alınmasının ve etkin bir denetimin yapılmasının, her türlü ölümcül riski engellemeye imkan sağlayıp-sağlamadığı konusunda yorumda bulunamaz.
46. Nitekim, Mahkeme’nin görevi söz konusu tarafların hukuki veya cezai sorumlulukları hakkında karar vermek yerine Devlet’in uygun bir düzenleyici çerçeve uygulayarak ve bu çerçevenin uygulanmasının denetim altına alınmasını sağlayarak, yaşam hakkının korunması yükümlülüğünü yerine getirip-getirmediği konusunu belirlemektir. Dolayısıyla sonuç yükümlülüğü yerine araç yükümlülüğü söz konusudur. Söz konusu yükümlülük, bina çalışanlarının ve kamuoyunun güvenliğinin sağlanması için inşaat alanında makul tedbirlerin alınması için sorumluları, zorunlu kılacak kurallar ve bu tedbirlerin uygulanması için bir mekanizmanın kurulmasıyla yerine getirilmelidir (yukarıda anılan Cevrioğlu, §70). Özellikle, somut olayda olduğu şekliyle, insanın hayatına bir tehlikeye neden olabilecek terkedilmiş halde olan yapım aşamasındaki binanın söz konusu olması halinde geçerlidir.
47. Bu bağlamda Mahkeme, insan davranışının öngörülemezliğini ve Ufuk Uzun’un açık bir şekilde terkedilmiş olan binaya diğer iki kişiyle birlikte girmesiyle sergilediği davranışı hafife almamaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, asliye hukuk mahkemesinin tespit ettiği şekliyle, söz konusu sitede belediye tarafından güvenlik tedbirlerinin alınmaması nedeniyle, Ufuk Uzun’un hayatını kaybetmesinde bağlayıcı bir faktör teşkil ettiğinden tatmin olmaktadır (yukarıda 20. paragraf). Bu bağlamda terkedilmiş halde olan binanın şantiye alanının güvenliği ve denetim mekanizmasının düzgün bir şekilde uygulanması Ufuk Uzun’un hayatını kaybetmesinin önlenmesine ve söz konusu eksikliğin giderilmesine imkan sağlayabilirdi. Nitekim, basit bir denetimin belediyeyi yerleşim bölgesinde bulunan ve terkedilmiş halde olan binanın şantiye alanının erişime kapatılması ve önlemlerin alınması için zora sürükleyeceği inkar edilemez. Bu durum, davalı Devleti mevcut davada Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında sorumluluğundan muaf tutabilirdi. Bu tür tedbirlerin alınmaması nedeniyle, yerleşim bölgesinin merkezinde terkedilmiş halde olan şantiyede somut olayda olduğu şekliyle benzer bir kazanın meydana gelmesi yalnızca zaman meselesidir. Mahkeme, görünüşte önemli kaynaklara ihtiyaç duyulmayan söz konusu sitenin güvenliğinin, yetkililerin yetersizliğinden daha üzücü olmadığı kanaatine varmaktadır.
48. Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında gereken adli tutum ile ilgili olarak, Mahkeme 30 Mart 2002 tarihli kazanın ardından, suç unsurunun bulunmaması nedeniyle, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla sonuçlanan Sarıyer savcılığı tarafından resen ceza soruşturması başlatıldığını gözlemlemektedir. Medeni hukuk mahkemeleri önünde başlatılan hukuk yargılamasıyla ilgili olarak, bu konuda yetki eksikliği nedeniyle, yalnızca mahkemelerin davayı kesin bir şekilde incelemeksizin söz konusu taraflara istinat edilen hataların oranlarının belirlendiği sonucuna varmıştır. Medeni hukuk mahkemeleri tarafından verilen yetkisizlik kararının ardından, başvuranlarca başlatılan tam yargı davası başvurusuyla ilgili olarak, başvuru süresinin gözardı edilmesi nedeniyle, reddedilmiştir. Her halükarda söz konusu olaylara ilişkin yerel yargılamaların, 30 Mart 2002 tarihli kazaya neden olan eksiklikleri tespit etme durumunda olmadıkları ve dolayısıyla Ufuk Uzun’un ölümüne yol açan adli cevabın verilmesine imkan sağlamadığı sonucuna varılmaktadır. Üstelik Mahkeme, başvuru süresine riayet edilmediği konusunda resen inceleyen idare mahkemesinin (yukarıdaki 21. paragraf), başvuranların daha önce adli yardım almaksızın, hukuk mahkemesi önünde tazminat davası açamayacakları konusunu dikkate almadığını gözlemlemektedir. Başvuranlar, söz konusu ölümün ana sorumlusu olarak Sarıyer Belediyesi’ni göstererek, yakınlarının hayatını kaybetmesinden yaklaşık on ay sonra adli yardım almaya yönelik taleplerini sunsalar dahi, yalnızca 10 Nisan 2003 tarihinde yani bir yıllık sürenin dolmasından sonra adli yardım alabildiklerini kaydetmek önemlidir. Dolayısıyla başvuranlar, adli yardım taleplerinin yerine getirilmesinde, süre gerekliliğin bulunmaması nedeniyle, idare mahkemeleri tarafından olayların meydana geldiği tarihte yorumlandığı şekliyle, 2577 Sayılı Kanun’un 13. maddesi anlamında, bir yıllık süreye riayet edilmesi çerçevesinde, kabul edilir bir şekilde başvurma durumunda olmamışlardır (Staszkow/Fransa ile karşılaştırma, No. 52124/08, § 45, 6 Ekim 2011, bk. ayrıca yukarıda 31. paragraf). Halbuki ilgililer, çekişmeli yargılamaya neden olan yukarıda belirtilen talebin, aynı kanunun 9. maddesi anlamında, bir "başvuru" teşkil edip-etmemesi konusunda hiçbir şekilde karar vermemişlerdir.
49. Yukarıda belirtilenler ışığında ve özellikle terkedilmiş halde olan şantiye alanın güvenliğinin bulunmamasını ve denetim mekanizmasının düzgün bir şekilde uygulanmamasını dikkate alarak, Mahkeme Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
50. Başvuranlar, tam yargı davalarının gecikmesi nedeniyle reddedilmesinin adil yargılanma haklarının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler.
51. Hukuk ve idare mahkemelerinin ilgili içtihatlarını belirttikten sonra, Hükümet bu bağlamda başvuranların şikayetlerinin değerlendirmesini Mahkeme’nin takdirine bırakmaktadır (yukarıda 30-31. paragraflar).
52. Sözleşme’nin 2. maddesi için ulaştığı ihlal tespitini dikkate alarak Mahkeme, mevcut başvuru ile ortaya çıkan ana hukuki konuyu incelediği kanaatine varmaktadır. Davanın bütün olaylarını ve tarafların iddialarını dikkate alarak, Mahkeme Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikayetin kabul edilebilirliğini ve esasını ayrı olarak karar verilmesine gerek olmadığını değerlendirmektedir (Kamil Uzun/Türkiye, No. 37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007 ve Valentin Campeanu adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya (BD), No. 47848/08, § 156, AİHM 2014).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
53. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
54. Başvuranlar, maddi tazminat olarak 200.000 (EUR) ve manevi tazminat olarak 400.000 EUR talep etmektedirler.
55. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir.
56. Maddi tazminat talepleriyle ilgili olarak Mahkeme öncelikle bilirkişi raporuna dayanarak, asliye hukuk mahkemesinin mali destek kaybı için tazminat bağlamında, başvuranlara belirli bir tutarın ödendiğini kaydetmektedir (yukarıda 19. paragraf). Bu bağlamda ödenen tutarları dikkate alarak, Mahkeme başvuranlara müştereken maddi tazminat olarak 20.000 avronun ödenmesine karar vermiştir. Manevi tazminat ile ilgili olarak, Mahkeme başvuranlara müştereken 10.000 avronun ödenmesinin uygun olacağı kanaatine varmaktadır.
B. Masraf ve giderler
57. Ayrıca başvuranlar, destekleyici belge sunmaksızın yerel mahkemeler ve Mahkemeler önünde hiçbir masraflar ve giderler için 50.000 avro talep etmektedirler.
58. Hükümet, bu talebi kabul etmemektedir.
59. Mahkeme İçtihadına göre, bir başvuranın Mahkeme önünde yaptığı masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatladığı takdirde, bu masraflar başvurana iade edilebilmektedir. Mahkeme, ilgili belgelerin bulunmadığını dikkate alarak, masraf ve giderler bağlamında, edilen talebi reddetmektedir (Ato/Türkiye, No. 29873/02, § 27, 8 Haziran 2010).
C. Gecikme faizi
60. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 2. maddesinde öngörülen şikayetle ilgili olarak, oybirliğiyle başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen şikayetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı ayrı karar vermenin gerekli olmadığına;
4. Oybirliğiyle;
a) Davalı Devletin, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki tutarları başvuranlara müştereken ödemekle yükümlü olduğuna;
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat olarak 20.000 EUR (yirmi bin avro);
ii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 10.000 EUR (on bin avro);
b) Söz konusu tutarlara, belirtilen sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, geri kalan kısım için, adil tazim talebinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 19 Eylül 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
HAKİM LEMMENS’İN MUTABAKAT ŞERHİ
Verilen karara katılıyorum. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin şikayetin ayrı olarak incelenmesi kararıyla ilgili olarak, daha farklı bir mantık yürütmeyi tercih ederdim.
52. paragrafta, çoğunluk "mevcut başvuru ile ortaya çıkan ana hukukî konunun incelendiği kanaatine varmakta" "Sözleşme’nin 6. maddesinde öngörülen şikayetin esasının ve kabul edilebilirliğinin ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığına değerlendirmektedir".
Şikayetlerin biriyle meydana getirilen "ana" konu ve diğer şikayetler ile ortaya çıkan diğer hukuki konular arasında ayrım yapılmasını teşkil eden yöntem hakkında çekincelerimi dile getirdim. Genellikle bir mahkeme olarak AİHM, kendisine sunulan her şikayeti değerlendirmelidir (Balta ve Demir/Türkiye davasında, No. 48628/12, 23 Haziran 2015, muhalefet şerhime atıfta bulunmak isterim).
Kendi yargılama yetkisi açısından, eleştirilebilir naçizane görüşüme Mahkeme’nin yukarıda belirtilen yöntemi kullanmamasını tercih ederdim. Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikayetin ayrı olarak incelenmesine gerekli olmadığının sonucuna varılması için diğer gerekçeleri esas alabilirdi. Mahkeme, örneğin bu şikayetin Sözleşme’nin 2. maddesinde (usuli yön, bk. özellikle kararın 48. paragrafında tartışma) öngörülen şikayet ile ele alındığını veya Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla ilgili olarak, şikayetin incelenmesinin, Sözleşme’nin 2. maddesi açısından hiçbir sonuç vermeyeceğini ifade edebilirdi. (¤¤)