(AİHS m. 6, 9, 11, 13, 14, 36, 44) (TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 70945/11, 23611/12, 26998/12, 41150/12, 41155/12, 41463/12, 41553/12, 54977/12 ve 56581/12)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
8 Nisan 2014
Bu karar Sözleşmenin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullarda kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Magyar Keresztény Mennonita Egyház ve diğerleri / Macaristan davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire) aşağıdaki yargıçlarla toplanmıştır:
Başkan: Guido Raimondi,
Üyeler: Işıl Karakaş,
András Sajó,
Neboja Vucinic,
Helen Keller,
Egidijus Kuris,
Robert Spano,
Daire Yazı İşleri Müdürü: Stanley Naismith,
18 Şubat 2014 tarihinde kapalı oturumda davayı görüşmüş olan Daire aynı tarihte aşağıdaki kararı kabul etmiştir:
USUL
1. Bu dava İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Sözleşmenin (Sözleşme) 34. maddesine göre, Macaristanda faal olduğu iddia edilen çeşitli dini cemaatler ile onların din adamları ve üyeleri tarafından sırasıyla 16 Kasım 2011, 3 ve 24 Nisan, 25 ve 28 Haziran ve 19 ve 29 Ağustos 2012 tarihlerinde Macaristan Cumhuriyetine karşı Mahkemeye yapılan dokuz başvurudan (no. 70945/11, 23611/12, 26998/12, 41150/12, 41155/12, 41463/12, 41553/12, 54977/12 ve 56581/12) kaynaklanmıştır.
2. Başvurucular sırasıyla Budapeşte, Gyál ve Budapeştede avukatlık yapan Sayın D. Karsai (başvuru no. 70945/11, 23611/12, 26998/12, 41150/12, 41155/12, 41463/12 ve 56581/12), Sayın L. Baltay (başvuru no. 41553/12) ve Sayın Cs. Tordai (başvuru no. 54977/12) tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvurucular, Sözleşmenin 9. ve 14. maddeleriyle birlikte değerlendirildiğinde 11. madde kapsamında, kiliselerin sicilden silinip keyfi olarak yeniden sicile kaydedilmesinin din özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal oluşturduğunu ve ayrımcı nitelik taşıdığını öne sürmüşlerdir. 6. ve 13. maddeler kapsamında ise, uygulanan usulün haksız nitelik taşıdığını ve etkili bir hukuk yolu oluşturmadığını iddia etmişlerdir. Başvurucuların birçoğu kilise statüsünün kaybedilmesinin ardından Devlet ödeneğinin kaybedilmesi sebebiyle 1 Nolu Protokolün 1. maddesine yönelik bir ihlal iddiasında da bulunmuştur.
4. 27 Eylül 2012 tarihinde başvurular Hükümete bildirilmiştir.
5. 41463/12 sayılı başvuruyla ilgili olarak, Birleşik Krallık Hükümeti Sözleşmenin 36 § 1. maddesi kapsamındaki davada yazılı görüş bildirme hakkını kullanmamıştır.
DAVANIN ESASI
I. DAVA KONUSU OLAYLAR
6. Başvurucular dini cemaatler ve bireylerdir. Başvurucu cemaatler aslında Macaristanda 1990 tarihli IV sayılı Yasaya (1990 Kilise Yasası) uygun olarak yetkili mahkeme tarafından tescil ettirilmiş kiliseler olarak hukuka uygun olarak varlığını ve faaliyetini sürdürmekteydi.
...
16. 2011 Kilise Yasası Ekinde belirtilen tanınmış kiliseler dışında, daha önce kilise olarak tescil edilmiş olan diğer tüm dini cemaatler kilise statüsünü kaybetmişti, ancak faaliyetlerine dernek olarak devam edebilecekti. Şayet kilise olarak devam etme niyetleri varsa, dini cemaatlerin bu şekilde müstakil olarak tanınmak üzere Parlamentoya başvurması gerekmekteydi.
18. Anayasa Mahkemesi 6/2013 (III. 1.) sayılı kararda, 2011 Kilise Yasasının belirli bazı maddelerinin anayasaya aykırı olduğuna hükmederek, bunları geçmişe yönelik olarak geçerli olacak şekilde iptal etmiştir.
Bu esnada birçok başvurucu, sorumlu Bakanlığa kendilerini kilise olarak tescil etmesi için taleplerde bulunmuş, ancak bu başvurular -Anayasa Mahkemesinin kararına rağmen- 2011 Kilise Yasasının talep edilen tescilleri imkânsız kıldığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
19. Anayasa Mahkemesi kararının ardından, birçok başvurucu Milli Vergi ve Gümrük Kurumuna (NTCA) başvurarak, vergi mükelleflerinin kiliselere bağışlayabileceği gelir vergisinin yüzde biri üzerindeki haklarının devamı için gerekli sayıyı yeniden çıkartmaya çalışmıştır. NTCA bu işlemi askıya almış ve başvurucuları Parlamento huzurunda bir tanıma işlemi başlatmaya davet etmiştir. Başvurucuların görüşüne göre, bu tutum da Anayasa Mahkemesi kararına riayetsizlik oluşturmaktadır.
20. Birçok başvurucu Anayasa Mahkemesi kararı uyarınca kilise statüsünü geri kazanmıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. İlgili mevzuatta yaşanan gelişmelere genel bakış
21. 12 Şubat 1990 ile 31 Aralık 2011 tarihleri arasında dini faaliyetler, üye sayısı yüzü aşan dini cemaatleri kilise olarak tanımlayan 1990 tarihli IV sayılı Yasa (1990 Kilise Yasası) ile düzenlenmekteydi.
22. 1 Ocak 2012 tarihi itibariyle, 1990 Kilise Yasasının yerine 2011 tarihli CCVI sayılı Yasa (2011 Kilise Yasası) getirilmiştir. Bu yeni yasa kapsamında, dini cemaatler ya kiliseler ya da dini faaliyetler yürüten dernekler (Anayasa Mahkemesi tarafından kullanılan terminolojiye göre dini dernekler) olarak var olabilirdi. Kilise niteliği taşıyan tek kuruluşlar, 2011 Kilise Yasasının Ekinde belirtilenler ve Parlamento tarafından birtakım koşullara bağlı olarak, aslen 29 Şubat 2012 tarihine dek kilise olarak sınıflandırılanlardı. Bu düzenlemenin anayasal dayanağı, Temel Yasanın Geçici Hükümlerinin 21(1). maddesinde yer almaktaydı; söz konusu maddede, Parlamentoya ilgili esas kanunda tanınmış olan kiliseleri belirleme ve gelecekte ek olarak kabul edilebilecek kiliselerin tanınmasına ilişkin kriterleri saptama yetkisi tanınmaktaydı. Daha önce tescil edilmiş olan kiliseler, kendi talepleriyle, derneklere dönüştürülebilecek ve faaliyetlerine bu temelde devam edebilecekti; ancak yeni kurallara göre bütçeden herhangi bir ödenek alma hakları bulunmayacaktı. İlk başta (1990 Kilise Yasası kapsamında) 406 adet tescilli kilise bulunurken, 2011 Kilise Yasası Ekinde sadece on dört tane yer almaktaydı. 1 Mart 2012 tarihi itibariyle yürürlüğe giren Ekte, yirmi yedi kilise ve kiliseler birliği belirtilmekte olup, bununla toplamda otuz iki kilise etmekteydi. Vergi makamları tarafından yayınlanan bilgiye göre, söz konusu otuz iki kilise, bunlara gönüllü vergi bağışında bulunan vergi mükelleflerinin sayısıyla ölçülecek olursa, en çok destek alan otuz iki kiliseyle tam olarak örtüşmemekteydi.
28 Aralık 2012de Anayasa Mahkemesi, başka maddelerin yanı sıra, Temel Yasanın Geçici Hükümlerinde yer alan ve Parlamentoya tanınmış kiliseleri tespit hakkı veren kuralları iptal etmiştir. 26 Şubat 2013 tarihinde 2011 Kilise Yasasının başvurucuların, kanun marifetiyle, kilise statülerinden yoksun kalmalarına yol açmış olan hükümleri de iptal etmiştir.
23. Kısmen yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararlarına cevaben, Parlamentonun özel kilise statüsü tanıma yetkisi bizzat Temel Yasaya, 1 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren Dördüncü Değişiklikle yeniden eklenmiştir. Bu değişiklikle, Devletin cemaat hedeflerinin ilerletilmesine yardımcı olduğu ve Devletin bu şekilde statüsünü tanıdığı kuruluşlarla birlikte kiliseler ve dini faaliyetler yürüten diğer kuruluşlar terimleri getirilmiştir. Benzer biçimde, 2011 Kilise Yasasının 1 Ağustos 2013ten itibaren geçerli olacak şekilde değiştirilmiş kuralları kapsamında, halihazırda kullanılan terim dini cemaatler terimi olup; bununla birleşik kiliselerin (bevett egyház) yanı sıra dini faaliyetler yürüten kuruluşlar (vallási tevékenységet végzo szervezet) kapsanmaktadır. Ancak tüm bu kuruluşlar isimlerinde kilise (egyház) kelimesini kullanma hakkına sahiptir.
24. Yürürlükteki kurallar uyarınca, bir dini cemaatin birleşik kilise olabilmesi için ya yüz yıllık bir uluslararası varlığı ya da Macaristanda yirmi yıldır örgütlü bir şekilde faaliyet gösterdiğini kanıtlaması ve ulusal nüfusun en az yüzde 0,1ine tekabül eden bir üye sayısını kanıtlaması gerekmektedir. Dahası, kamu hukuku amaçlarına ulaşmakta Devlet ile işbirliğinde bulunma niyetini ve bu konuda uzun vadede becerisini de kanıtlamak durumundadır. Öte yandan, tek tek bireylerden oluşan bir grubun, şayet en az on üyesi bulunuyorsa ve bir mahkeme tarafından bu şekilde tescil ettirilmişse dini faaliyetler yürüten kuruluş haline gelebilmesi mümkündür.
25. Temel Yasada yapılan Beşinci Değişiklik (1 Ekim 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir), anayasa seviyesinde de, herkesin dini faaliyetler yürütmek üzere tasarlanmış hususi tüzel kişilikler (dini cemaatler) kurma hakkı bulunduğu ve Devletin bu cemaatlerden bazılarıyla cemaat hedeflerinin ilerletilmesi amacıyla işbirliğinde bulunarak, bunlara birleşik kilise statüsü bahşedebileceği prensibinin altını çizme niyeti taşımaktaydı. Din özgürlüğü bakımından (birleşik) kiliseler ile dini faaliyetler yürüten diğer kuruluşların aynılığını yansıtmak amacıyla, bu terimlerin yerine Temel Yasa metni boyunca genel bir terim olan dini cemaatler kullanılmıştır.
Ancak, Macar hukukunun mevcut kuralları kapsamında, birleşik kiliseler bilhassa vergi ve ödenek konularında imtiyazlı muameleden yararlanmayı sürdürmektedir. Daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse, vatandaşların bağışladığı kişisel gelir vergisinin yüzde birinden ve ilgili Devlet ödeneğinden yararlanma hakkına sadece birleşik kiliseler sahiptir. Dahası, Anayasa Mahkemesi 6/2013 (III. 1.) sayılı kararda yer alan sınırlayıcı olmayan bir listede (bkz. kararın aşağıdaki paragraf 34te yer alan 158 ila 167. maddeleri), yasakoyucu tarafından birleşik kiliseler açısından kullanımı kolaylaştırılıp, diğer dini cemaatlere teşmil edilmeyen birçok faaliyete -hukuki, iktisadi, finansal ve pratik bakımlardan- işaret etmiştir: Bu örnekler arasında Devlet kuruluşları bünyesinde dini eğitim ve mezhep faaliyetleri, dini cenazeler de dahil olmak üzere mezar işletmesi, dini basılı materyal yayınlanması ve dini objeler üretip pazarlama yer almaktadır.
Başvuruculara görünüşte hukuki statüleri geri kazandırılmış olmasına rağmen, sadece birleşik kiliseler açısından mümkün kılınan bu tür imtiyazlı muamelelerden yararlanamamaktadırlar.
...
HUKUK AÇISINDAN
....
II. SÖZLEŞMENİN 9. VE 11. MADDELERİNE YÖNELİK İHLAL İDDİALARI
44. Başvurucular kiliselerinin sicilden silinmesinin ve keyfi olarak yeniden tescilinin din özgürlüğü haklarına ve örgütlenme özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal oluşturduğu iddiasıyla 11. Madde-9. madde ile ışığında yorumlandığında- kapsamında şikâyette bulunmuştur.
45. Mahkeme yakın tarihli bir davada esasen benzer bir şikâyeti incelemiş olduğuna işaret etmiştir; söz konusu dava Sözleşmenin 9. maddesi ışığında yorumlanan 11. maddesinden hareketle bir dini örgütün yeniden tescilinin reddi ile ilgiliydi (bkz. Salvation Army (Selamet Ordusu) Moskova Şubesi/Rusya, no. 72881/01, §§ 74 ve 75, ECHR 2006-XI). Mahkeme somut davada da aynı yaklaşımın tatbikini uygun bulmaktadır.
46. 9. madde şu hükmü taşımaktadır:
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.
11. madde ise şu hükmü taşımaktadır:
1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz...
47. Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır.
...
B. Esas
1. Tarafların görüşleri
(a) Hükümet
57. Hükümet şikâyet konusu yapılan işlem ve olayların başvurucuların din özgürlüğü hakkına ve dernek kurma/örgütlenme özgürlüğü hakkına yönelik müdahale oluşturmadığını öne sürmüştür.
58. İlk olarak, 2011 Kilise Yasası kapsamında kilise olarak tanınmanın din özgürlüğü hakkıyla bağlantılı çeşitli hakları, yani vicdan ve din özgürlüğü hakkını, kişinin başkalarıyla birlikte topluca açıklama hakkını, din veya inanç sebebiyle ayrımcılığa uğramama hakkını, ebeveynlerin kendi inançlarına uygun eğitim sağlama hakkını, eğitimde, sosyal hizmetlerde, çocuk bakım hizmetlerinde ve ceza infaz kurumlarında din özgürlüğü hakkını, medya yoluyla dini inançları açıklama özgürlüğünü ve kişinin diniyle ilgili bilgilerin korunması hakkını etkilemediğini kaydetmiştir. Başvurucuların iddialarının aksine, din özgürlüğünün temel öğelerini oluşturan bu haklar yalnızca tanınmış kiliselere ve onların üyelerine tanınmış değildir.
59. İkinci olarak, Hükümet, başta Salvation Army (Selamet Ordusu) Moskova Şubesi/Rusya (yukarıda adı geçen karar, §§ 96-97) olmak üzere, Mahkeme tarafından daha önce incelenmiş olan başka davaların aksine, somut başvurularda başvurucu cemaatlerin tüzel kişiliğinin mevzubahis olmadığını öne sürmüştür. Başvurucular tüzel kişiliklerinden mahrum bırakılmış olmadıkları hususuna karşı çıkmamışlardır. Tasfiye edilmiş olmayıp, tam kapasiteli tüzel kişilikler olmayı sürdürmekteydiler. Tüzel kişilikleri kanun marifetiyle, herhangi bir inkıta yaşanmaksızın, başka bir biçime dönüştürülmüş bulunmaktaydı. Dolayısıyla başvurucuların bu açıdan da 9. ve 11. maddeler kapsamındaki haklarına yönelik bir müdahale söz konusu olmamıştır.
60. Hükümet ayrıca, kişinin 9. madde kapsamında din veya inançlarını açıklama özgürlüğünün başvurucu cemaatlere veya üyelerine Devlet bütçesinden ek fon temin etme konusunda herhangi bir hak bahşetmediğini de ileri sürmüştür. Keza, kiliselere sağlanan Devlet ödeneklerinden yararlanma hakkı da tanımamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu ödeneklerin kaybının başvurucuların Sözleşmenin 9. maddesi kapsamındaki haklarına yönelik bir müdahale olarak görülmesi mümkün değildi.
61. Hükümet ayrıca, şikâyet konusu yapılan 2011 Kilise Yasasının müdahale olarak görülebilmesi halinde dahi, bu yasanın Parlamentodaki milletvekillerinin üçte iki çoğunluğuyla çıkartılmış bir yasa olduğunu dile getirmiştir. Başvurucuların kamu hukuku uyarınca 2011 Kilise Yasasının geçersiz olduğu şeklindeki savları Anayasa Mahkemesi tarafından uygun bulunmamıştır. 2011 Kilise Yasasının anayasaya aykırı bulunan maddeleri başvurucuların durumunu etkilemeyen maddeler olup, başvurucular tarafından şikâyet konusu yapılan diğer maddelerin anayasaya aykırılığı tespit edilmemiştir.
62. Üstelik, müdahale olduğu iddia edilen işlem kamu hukukunun ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması yönündeki meşru amaca hizmet etmekteydi. Vergi mükelleflerinin talimatları doğrultusunda kişisel gelir vergisinin belirli bir miktarının kullanılması hakkındaki 1996 tarihli ve CXXVI sayılı Yasanın ve Devletin kilise faaliyetlerine fon aktarmasını düzenleyen 1997 Vatikan Antlaşmasının yürürlüğe girmesinin ardından, 1990 Kilise Yasası 1989 Anayasasıyla yaratılan hukuki bağlamda önlenmesi imkânsız ve önceden öngörülemeyen suiistimallere yol açmıştır. Yeni Yasa, gerçekten bir dini faaliyette bulunmaksızın sırf sosyal hizmet veya eğitim sunan kuruluşların idamesi veya hatta kişisel kazanım elde etme gayesiyle Devlet ödeneği almak için kiliselerin kurulduğu kilise ticaretine son vermek amacıyla çıkartılmıştır. 2011 sonu itibariyle, saçma bir şekilde, Macaristanda tescilli 406 kilise bulunmaktaydı. Devletin bütçe kaynaklarını kısması ve gerçekten dini faaliyetlerde bulunan teşkilatlara sunulan kaynakların buna paralel olarak azalması ışığında, kilise ödeneklerinin suiistimaline bir son verilmesi yönünde acil bir toplumsal ihtiyaç ortaya çıkmıştır.
63. Bunun yanı sıra, sosyal ve eğitim kurumlarının finansmanına yönelik genel sistemde sürdürülen reform çalışmaları da dini cemaatler tarafından işletilen söz konusu kurumlara yönelik Devlet finansmanı sisteminde değişiklikler yapılmasını gerektirmiştir. Dolayısıyla, kiliselerin tescil kurallarında değişiklik yapılması yönünde acil bir toplumsal ihtiyaç ortaya çıkmıştır.
64. Devletin dini cemaatlerin teolojik anlamda kendilerine yönelik tanımlamalarına müdahaleden kaçınması gerektiği prensibi muhafaza edilmekle birlikte, 2011 Kilise Yasası dini faaliyetler kavramını, tamamen hukuki bir perspektiften bakılarak Devlet-kilise ilişkileri sistemindeki katılımcılar olarak kiliselerin tanınması amacıyla tanımlamış bulunmaktaydı. Macar yasakoyucu dini cemaatler için, birtakım Avrupa Devletlerinde geçerli olan modele benzeyen, iki aşamalı bir tüzel kişilik statüsü sistemi getirmiştir. Kendine bu tanımı benimseyen dini cemaatler, Sözleşmenin 9. ve 11. maddeleri uyarınca dernek olarak faaliyet göstermekte serbest olup, Devlet ile özel bir ilişki tesis etme ve Devletin sosyal sorumluluklarını paylaşma arzusu bulunmaları halinde ise yürüttükleri faaliyetlerin niteliğinin yetkili makamlar tarafından değerlendirmeye tabi tutulması beklenmektedir.
65. Hükümet, benimsediği yaklaşımın Sözleşme içtihadına, özellikle de Mahkemenin tescil amaçları bakımından din tanımında bulunan ulusal makamlara itimat ettiği davalara uygun olduğunu savunmuştur (bu noktada Kimlya ve diğerleri/Rusya, no. 76836/01 ve 32782/03, § 79, ECHR 2009 davasına atıfta bulunmuşlardır). Dolayısıyla, 2011 Kilise Yasasıyla dini faaliyetlerin tanımlanması ve bir teşkilatın dini niteliğinin Devlet makamları tarafından değerlendirmeye tabi tutulması Sözleşmenin 9. maddesine aykırı değildi. 2011 Kilise Yasası tek bir dinin hususi özelliklerine dayanmadığı ve çok çeşitli dinleri ve dini inançları temsil eden bir dizi kilisenin tanınmasını sağlama temayülünde bulunduğu için tarafsızlık ve yansızlık şartlarına uymaktaydı.
66. Macaristanda daha önce kilise olarak tescil edilmiş olmak, bir teşkilatın dini niteliğinin yetkili makamlarca tanınması bakımından mutlak ve kesin nitelik taşır şekilde görülmemelidir; zira 1990 Kilise Yasası uyarınca kilise olarak tescil edilmek sadece teşkilatı kuranların benimsediği tanıma dayalı olup, yetkili makamların herhangi bir esaslı değerlendirmesini yansıtmamaktaydı. Böyle bir değerlendirme ancak 2011 Kilise Yasasıyla, teşkilatların kendi benimsedikleri tanıma bu şekilde aşırı riayet edilmesinden kaynaklanan suiistimalleri önlemek amacıyla getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi, 6/2013 (III. 1.) sayılı kararda, 1990 Kilise Yasası kapsamında kilise tescili konularında yetkili yargı makamlarının, tescil talep eden ve kendilerine kilise tanımını yakıştıran teşkilatların tüzükleriyle kapsanan faaliyetlerin dini niteliğine dair bir inceleme gerçekleştirmiş olduğuna dair örnekler sunmuştur; ancak bu inceleme sistematik bir inceleme olmayıp, din ve dini faaliyetlere dair herhangi bir hukuki tanım da bulunmadığından, bu konuda yargı pratiğinde farklılıklar göze çarpmaktaydı. Başvurucuların iddialarının aksine, Devlet makamlarının müstakbel veya mevcut bir kilisenin belirtilen inançlarının ve fiili uygulamalarının gerçekten dini bir nitelik taşıyıp taşımadığını teyit etmesinin yasaklanmamış olduğu ancak Anayasa Mahkemesinin bahsi geçen kararıyla netlik kazanmıştır. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi Devlet makamlarının bu yetkiyi kullanımına dair ek usuli güvenceler getirilmesi gerektiğini tespit etmiştir.
67. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin usuli güvencelerdeki noksanlıklara ilişkin tespitlerine rağmen, 2011 Kilise Yasası kapsamında bir teşkilatın faaliyetlerinin dini niteliğine yönelik maddi değerlendirmenin tarafsız ve yansız biçimde gerçekleştirildiğini öne sürmüştür. Yasakoyucu aslında, ulusal azınlıkların tanınmasına ilişkin prosedüre benzer biçimde, bağımsız bir kuruluş olan Macaristan Bilimler Akademisinden tarafsız görüş alma niyeti taşımaktaydı. Akademi, karar alma mekanizmalarına ilgili alanlarda uzman görüşü sunmayı reddedince, meclis din işleri komitesi başka bağımsız ve güvenilir uzmanlardan rehberlik hizmeti istemeye karar vermiş ve bir aday kilisenin öğretilerinin dini nitelik taşıyıp taşımadığı kararını bu kilisenin uluslararası tanımadan yararlanıp yararlanmadığı hususuna dayandırmıştır. Mahkemenin de din tanımında bulunurken kılavuz bir ilke olarak Avrupadaki görüş birliğine atıfta bulunmasından hareketle, Macar makamlarının bu yaklaşımının keyfi veya takdir yetkileri dışında görülmesi mümkün değildi.
68. Yukarıda belirtilen amaçlara ulaşılması için uygulanan tedbirlerin orantılılığı meselesine gelince, Hükümet 2011 Kilise Yasasında öngörülen yeniden tescil yönteminin mümkün olan en az kısıtlayıcı tedbir olduğu ve dolayısıyla güdülen amaçla orantılı nitelik taşıdığı görüşündedir. Bu tedbir dini teşkilatlara orantısız bir yük getirmemekteydi: Söz konusu teşkilatların tüzel kişiliklerini muhafaza edebilmek için, sadece dini faaliyetlerine devam etme niyetlerini belirten basit bir beyan sunmaları ve tüzüklerinde birtakım ufak değişiklikler yapmaları gerekmekteydi. Ayrıca, Parlamento tarafından tanınmak için basit bir prosedür izleyerek kilise statülerinin iadesini isteme haklarını da korumaktaydılar.
(b) Başvurucular
69. Başvurucular kurallara uygun biçimde elde ettikleri kilise statülerini 2011 Kilise Yasası neticesinde kaybetmelerinin din özgürlüklerine yönelik bir müdahale oluşturduğunu öne sürmüşlerdir. Dini cemaatlerin usulünce işleyebilmesi için özel ve münasip bir hukuki statüden, yani yasal anlamda kilise statüsünden yararlanmaları gerekmekteydi. Macaristanda dini cemaatlerin 1990 yılından beri kilise olarak tescili için makul bir fırsat sunulmaktaydı ve başvurucular da bu statüden yararlanmış durumdaydı. 1 Ocak 2012de kiliselerin büyük bir çoğunluğunun (kendi kiliseleri de dahil olmak üzere) kurallara uygun biçimde elde ettikleri kilise statülerini kaybetmiş ve sıradan derneklere dönüştürülmek zorunda bırakılmış veya hukuken varlığına son verilmiş olması, hele ki kilise statüsünü kaybetmeleri neticesinde dini faaliyetleri kolaylaştıran imtiyazlardan yoksun kalmış olmaları düşünüldüğünde, kendi başına din özgürlüğüne yönelik bir müdahale oluşturmaktaydı. Söz konusu imtiyazların bundan böyle sadece Parlamento tarafından tanınmış olan kiliselere sağlanması, başvurucuları bahsi geçen kiliseler karşısında büyük oranda dezavantajlı bir duruma sokmuştur.
70. Başvurucular, din özgürlüğü hakkının, üyelerin keyfi Devlet müdahalesi olmadan serbestçe örgütlenmesine imkân verileceği beklentisini de içerdiğini öne sürmüşlerdir. Dolayısıyla, Devletin Devlet-kilise ilişkilerini keyfi biçimde düzenlemesi yasaklanmıştır; bu alandaki her türlü müdahalenin kanunla öngörülmesi, meşru bir amaç taşıması ve demokratik bir toplumda gerekli olması şarttır. Kiliselerin tesciliyle ilgili koşulların objektif ve makul olması gerekmekteydi; zira bu konuda Devletin tarafsız ve yansız kalması şarttı. Bu nedenledir ki, bir dini cemaat yasak gereklilikleri yerine getiriyorsa kilise olarak tescile hak kazanmalıydı ve tescil prosedürü adil güvenceler sunmalıydı.
71. Ne var ki, başvurucuların kilise olarak yeniden tescilini düzenleyen koşullar ve prosedür sadece 1990 Kilise Yasası kapsamındaki sisteme kıyasla sıkılaştırılmakla kalmamış, aynı zamanda yeniden tescil çabalarına Parlamentonun, siyasi mülahazalarla keyfi bir şekilde engel olmasına olanak sağlayarak, makul ölçüyü aşan biçimde külfetli ve hakkaniyetsiz hale gelmiştir.
72. Uzun bir süre boyunca yerleşik varlığını sürdürme şartına gelince, başvurucular bu şartın objektif olduğunu kabul etmekle birlikte, makul bir kriter niteliği taşımadığını öne sürmüşlerdir. Komünist rejimin Macaristanda sona ermesinin üzerinden henüz yirmi yılı biraz aşan bir süre geçmiş olduğuna işaret etmişlerdir. Ondan öncesinde ülkede yeni dini hareketlerin ortaya çıkıp varlığını sürdürmesi pek mümkün değildi. Dolayısıyla, hemen hemen tüm yeni dini hareketler, 9. maddeye aykırı biçimde, kilise haline gelmenin avantajlarından mahrum bırakılmıştır.
73. Bunun yanı sıra, 2011 Kilise Yasasında daha az objektif kriter yer almakta olup, buna örnek olarak dini cemaatin faaliyetinin ulusal güvenliğe yönelik herhangi bir tehdit oluşturmaması gerektiği ve ilkelerinin sağlık hakkını, yaşamın korunmasını veya insanlık onurunu ihlal etmemesi gerektiği şartları gösterilmiştir. Başvurucuların yeniden tescil talepleri, Devlete veya kamu düzenine yönelik herhangi bir ihlal oluşturduklarına dair hiçbir delil bulunmamasına rağmen reddedilmiştir.
74. Yukarıdaki hususlar ışığında, başvurucular, 2011 Kilise Yasası kapsamında, bir dini cemaatin tescilinin, gerekli objektif kriterleri karşılamasına rağmen reddedilebildiğini, bu durumun da keyfilik oluşturduğunu vurgulamıştır.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
75. Mahkeme, 9. maddede korunduğu haliyle, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün Sözleşmenin anlamı dahilinde demokratik bir toplumun temellerinden biri olduğunu yinelemektedir. Din özgürlüğü esasen bireysel vicdan meselesi olmakla birlikte, aynı zamanda kişinin tek başına ve mahrem bir şekilde veya başkalarıyla birlikte, aleni biçimde ve aynı inancı paylaşan bir çevre içerisinde dinini açıklama özgürlüğünü de ima etmektedir. Sözde ve özde şehadet getirmek dini itikatların varlığıyla ilişkilidir (bkz. Kokkinakis/Yunanistan, 25 Mayıs 1993, § 31, Seri A no. 260, ve Buscarini de diğerleri/San Marino (BD), no. 24645/94, § 34, ECHR 1999-I).
76. Mahkeme dini cemaatlerin resmi tescil işlemlerinin Sözleşmenin 9. maddesiyle korunan haklara yönelik müdahale teşkil edip etmediği konusunda soyut biçimde karara varmayı gerekli görmemektedir. Ancak, Devletin din özgürlüğü alanında düzenleme yetkisini kullanırken ve farklı dinler, mezhepler ve inançlarla ilişkisinde tarafsız ve yansız kalma ödevini vurgulamaktadır (bkz. Bessarabia Metropolitan Kilisesi, (no. 45701/99, ECHR 2001-XII), § 116 ve Religionsgemeinschaft der Zeugen Jehovas, (no. 40825/98, 31 Temmuz 2008), § 97). Yetkili makamların bu alanda yetki kullanırken tarafsız kalmadığını gösteren olgular, Devletin, inananların Sözleşmenin 9 maddesi anlamı dahilinde dinlerini açıklama özgürlüğüne müdahale ettiği sonucunu yaratmalıdır. Mahkeme, çok istisnai hallerde olmak kaydıyla, Sözleşme kapsamında güvence altına alınan din özgürlüğü hakkının, Devletin dini inançların veya bu inançları ifade etmekte kullanılan araçların meşru olup olmadığına karar verme konusunda her türlü takdir yetkisini bertaraf ettiğini de yinelemektedir (bkz. Hasan ve Chaush (/Bulgaristan (BD), no. 30985/96, ECHR 2000-XI), §§ 77-78). Nitekim, Mahkeme içtihadında tanımlandığı haliyle Devletin tarafsızlığı ve yansızlığı Devletin dini inançların meşruiyetini değerlendirme yönündeki hiçbir yetkisiyle bağdaşmamaktadır (bkz. Bessarabia Metropolitan Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, § 123).
77. Bu bağlamda 9. madde, örgütsel yaşamı haksız Devlet müdahalesine karşı koruyan Sözleşmenin 11. maddesi ışığında yorumlanmalıdır. Mahkeme bu konuda Hasan ve Chaush davasındaki tespitlerini (yukarıda adı geçen karar, § 62) hatırlatmaktadır:
Mahkeme dini cemaatlerin geleneksel ve evrensel olarak örgütlü yapılar biçiminde var olduğunu hatırlatmaktadır. Cemaatler, mensuplarının genelde ilahi bir menşei olduğuna inandığı kurallarla bağlıdır. Dini törenler söz konusu kurallara uygun biçimde bu yönde yetki verilmiş din adamları tarafından gerçekleştirilirse müminler için anlamlı ve kutsal bir değere sahip olur. Din adamlarının kişiliği hiç şüphesiz ki cemaatin her üyesi için önem taşımaktadır. Dolayısıyla cemaat yaşamına katılım Sözleşmenin 9. maddesiyle korunan, kişinin dinini açıklama yollarından biridir.
Dini cemaatin örgütlenmesi söz konusu olduğunda, Sözleşmenin 9. maddesi, örgütsel yaşamı haksız Devlet müdahalesine karşı koruyan 11. madde ışığında yorumlanmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, inananların din özgürlüğü hakkı, cemaatin keyfi Devlet müdahalesinden uzak, barış içerisinde faaliyet göstermesine imkân verileceği beklentisini içermektedir. Nitekim, dini cemaatlerin özerk varlığı demokratik bir toplumda çoğulculuk için olmazsa olmaz bir unsur olup, 9. maddenin sağladığı korumanın tam özünde yer almaktadır. Bu anlamda sadece cemaatin örgütlenmesiyle değil, cemaatin tüm faal üyelerinin din özgürlüğü hakkından etkili bir biçimde yararlanmasıyla da doğrudan ilgilidir. Cemaatin örgütsel yaşamı Sözleşmenin 9. maddesi tarafından korunmazsa, kişinin din özgürlüğünün diğer tüm yönleri savunmasız hale gelir.
78. Mahkeme ayrıca, karşılıklı menfaatler içeren bir alanda kolektif biçimde hareket edebilmek için bir tüzel kişilik oluşturma ehliyetinin, aksi takdirde örgütlenme özgürlüğünün hiçbir anlam taşımayacağı denli önemli veçhelerinden biri olduğunu tekrarlamaktadır. Mahkeme, ulusal makamların bir derneğe tüzel kişilik statüsü tanımayı reddetmesinin başvurucuların örgütlenme özgürlüğü haklarından yararlanmasına yönelik bir müdahale oluşturduğu görüşünü mütemadiyen dile getirmektedir (bkz. Gorzelik ve diğerleri/Polonya (BD), no. 44158/98, § 52 vd., ECHR 2004-I, ve Sidiropoulos ve diğerleri/Yunanistan, 10 Temmuz 1998, § 31 vd., Karar Raporları 1998-IV). Devletlerin, bir derneğin amaç ve faaliyetlerinin mevzuatta yer alan kurallara uygun olup olmadığını değerlendirme hakkı bulunmakla birlikte, bunu Sözleşme kapsamındaki yükümlülükleriyle bağdaşan ve Sözleşme kurumları tarafından incelenmeye tabi olan bir şekilde yapmaları gerekmektedir (bkz. Sidiropoulos, yukarıda adı geçen karar, § 40). Dini cemaat örgütü söz konusu olduğunda, bu teşkilatın tanınması reddinin, başvurucuların Sözleşmenin 9. maddesi kapsamındaki din özgürlüğü haklarına yönelik müdahale de oluşturduğu tespit edilmiştir (bkz. Bessarabia Metropolitan Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, § 105).
79. Devletin kendi kurum ve vatandaşlarını, onlara zarar verebilecek örgütlenmelerden koruma yetkisi tedbirli bir şekilde kullanılmalıdır, zira örgütlenme özgürlüğü kuralının istisnalarının katı bir şekilde yorumlanması gerekmektedir ve bu özgürlük üzerine getirilecek kısıtlamalar ancak ikna edici ve zorlayıcı gerekçelerle mazur görülebilir. Her türlü müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçla ilişkili olması gerekmektedir; yani buradaki gerekli kavramı yararlı veya arzulanabilir gibi ibarelerin taşıdığı esnekliğe sahip değildir (bkz. Gorzelik, yukarıda adı geçen karar, §§ 94-95, başka atıflarla birlikte).
80. Mahkemenin incelemede bulunurken görevi, kendi görüşünü ilgili ulusal makamların görüşünün yerine geçirmek olmayıp, daha ziyade söz konusu makamların takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararları mercek altına almaktır. Ancak bu, Mahkemenin kendisini davalı Devletin takdir yetkisini makul, dikkatli ve iyi niyetli bir şekilde kullanıp kullanmadığını belirlemekle sınırlandırması gerektiği anlamına gelmemektedir; şikâyet konusu müdahaleyi davanın bir bütün olarak koşulları ışığında ele almalı ve güdülen meşru amaçla orantılı olup olmadığını ve ulusal makamlar tarafından gerekçe olarak sunulan sebeplerin ilgili ve yeterli olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir. Bunu yaparken, Mahkemenin, ulusal makamların Sözleşmede cisimleştirilen prensiplere uygun standartlar kullandığından ve dahası, aldıkları kararları ilgili olaylara dair kabul edilebilir nitelikte bir değerlendirmeye dayandırdığından emin olması gerekmektedir (bkz. Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve diğerleri/Türkiye, 30 Ocak 1998, § 47, Raporlar 1998-I, ve Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, no. 46626/99, § 49, ECHR 2005-I (alıntılar)).
(b) Bu prensiplerin somut davaya uygulanması
(i) Ortada bir müdahale olup olmadığı
81. Mahkeme, başvurucu cemaatlerin Macaristanda 1990 Kilise Yasasına uygun biçimde yetkili mahkeme tarafından tescil edilmiş kiliseler olarak kanunen var olup faaliyet göstermiş olduğuna işaret etmektedir. 2011 Kilise Yasası, bu Yasanın Ekinde belirtilen tanınmış kiliseler dışında önceden tescilli olan tüm kiliselerin statüsünü derneğe dönüştürmüştür. Şayet kilise olarak devam etme niyetleri varsa, dini cemaatlerin her birinin münferit olarak kilise şeklinde tanınmak üzere Parlamentoya başvurması gerekmekteydi.
82. Mahkeme daha önce iki davada (bkz. Salvation Army (Selamet Ordusu) Moskova Şubesi/Rusya, yukarıda adı geçen karar, § 67 ve Moskova Scientology Kilisesi/Rusya, no. 18147/02, § 78, 5 Nisan 2007) yeniden tescilin reddinin bir dini örgütün örgütlenme hakkına ve ayrıca din özgürlüğü hakkına yönelik müdahale oluşturduğunu tespit etmiş bulunmaktadır.
83. Mahkeme somut davada söz konusu edilen tedbirin fiilen başvurucuların kilise olarak tescilinin kaldırılması anlamına geldiği ve 9. ve 11. maddelerde korunan haklarına yönelik müdahale oluşturduğu kanaatindedir. Bu nedenledir ki, söz konusu müdahalenin bahsi geçen maddelerin 2. paragrafında yer alan şartları yerine getirip getirmediğini, yani kanunen öngörülmüş olup olmadığını, meşru amaçlardan bir veya birden fazlasını güdüp gütmediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir (bkz. başka birçok kararın yanı sıra, Bessarabia Metropolitan Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, § 106).
84. Devletin bu alandaki yetkisi tedbirli bir şekilde kullanılmalıdır; örgütlenme özgürlüğü kuralının istisnaları katı bir şekilde yorumlanacaktır ve bu özgürlük üzerine getirilecek kısıtlamalar ancak ikna edici ve zorlayıcı gerekçelerle mazur görülebilir. Bu bağlamda Mahkeme, Gorzelik (yukarıda adı geçen karar, §§ 94-95) ve Moskova Yehova Şahitleri/Rusya (no. 302/02, § 100, 10 Haziran 2010) davalarında dile getirdiği görüşünü yinelemektedir. Zorlayıcı sebeplerin varlığını kanıtlamak bakımından ispat yükü davalı Hükümettedir (bkz. mutatis mutandis, Vallianatos ve diğerleri/Yunanistan (BD), no. 29381/09 ve 32684/09, § 85, ECHR 2013). Dolayısıyla somut davada, dayandığı meşru amaçlar uğruna, halihazırda tanınmış olan kiliseleri mezhep faaliyetleriyle ilgili statülerini muhafaza etmekten, yani dinlerini ortaya koymaktan men etmesinin gerekli olduğunu kanıtlamak Hükümete düşmektedir.
(ii) Kanunla öngörülmüş olmak
85. Bu mesele taraflar arasında çekişmeli bir konu değildir. Mahkeme, şikâyet konusu müdahalenin kanunen, yani 2011 Kilise Yasasıyla öngörüldüğüne kanidir.
(iii) Meşru amaç
86. Hükümet, iddia konusu müdahalenin, şayet varsa, 9 § 2. madde anlamı dahilinde, dini amaçlar taşıdığını iddia eden oysa aslında sadece maddi menfaat peşinde olan kurumları bertaraf ederek kamu düzeninin korunmasının yanı sıra başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik meşru amaçları güder şekilde değerlendirilebileceğini dile getirmiştir. Başvurucular bu görüşe karşı çıkmıştır.
Mahkeme, söz konusu tedbirin 11 § 2. madde amaçları bakımından, hileli faaliyetlerle mücadele etme çabası olarak, düzensizlik ve suçun önlenmesine yönelik meşru amaca hizmet eder şekilde görülebileceği kanaatindedir.
(iv) Demokratik bir toplumda gereklilik
(?) Takdir yetkisinin genişliği
87. Hükümetin, Scientology öğretilerinin ihtilaflı niteliğinin, ulusal makamların bu konudaki değerlendirmesine saygı duyulmasını gerekli kıldığının dile getirildiği Kimlya ve diğerleri davasında ortaya konan prensibe (§ 79, bkz. yukarıdaki paragraf 65) dayanması konusunda Mahkeme, bahsi geçen davada konu edilen husus hakkında Avrupa kamuoyunda bir görüş birliği bulunmamasının, çeşitli ülkelerdeki makamların söz konusu dini topluluğun temsilcilerine karşı işlemler başlatmış olması gerçeğiyle kanıtlanmış sayıldığını kaydetmektedir. Mahkemenin görüşüne göre bu işlemler öğretilerin dini niteliği hakkında fiilen resmi bir uyuşmazlığın varlığını ortaya koymaktaydı. İddia konusu dinin ihtilaflı niteliğinin Devlete bu dinin öğretilerini değerlendirmek bakımından geniş bir takdir yetkisi tanıyabilmesi işte bu özel bağlamda söz konusu olmuştur.
88. Ancak Mahkeme bu yaklaşımın, bir dini topluluğun bir veya birden fazla Avrupa yargılama alanında hukuken tam teşekküllü kilise olarak tanınmamış olduğu durumlara otomatik olarak yansıtılamayacağı kanaatindedir. Sadece bariz bir görüş birliğinin olmaması, hele ki ihtilaflı birtakım öğretilerin din olarak kabul edilmesinden ziyade başka yerlerde kabul gören dinlerin (eskiden tam teşekküllü kiliseler olarak kabul edilen) örgütsel olarak tanınma çerçevesi söz konusu olduğunda, ulusal makamların değerlendirmesine aynı oranda riayet edilmesinin söz konusu edilmesi mümkün değildir. Aksi türlü bir davranış geleneksel olmayan dinlerin, sırf başka ülkelerde hukuken kilise olarak kabul edilmemesi sebebiyle bir ülkede Sözleşmenin koruması dışında kalabilmesi anlamına gelecektir. Bu da, dinlere uygun örgütsel biçimlerin garanti edilmesi bakımından 9. ve 11. maddeler tarafından tanınan güvenceleri büyük oranda hayali hale getirecektir.
89. Bu nedenledir ki Mahkeme, Devletlere bu alanda belirli bir takdir yetkisi tanımakla birlikte, bunun, ulusal makamların dinlere ve dini teşkilatlara ilişkin değerlendirmesine mutlak olarak saygı anlamına gelemeyeceği; bir Üye Devlette konuya dair benimsenen hukuki çözümlerin Mahkeme içtihadına uygun ve Mahkemenin incelemesine tabi olması gerektiği kanaatindedir.
(ß) Pozitif yükümlülükler
90. Mahkeme, Devletin dini cemaatler tarafından tüzel kişilik edinimini kolaylaştıracak bir tanıma sistemi getirme yönünde pozitif bir yükümlülüğü bulunduğu düşüncesindedir. Bu düşünce, din ve dini faaliyet kavramlarının tanımlanması bakımından da geçerlidir. Mahkemenin görüşüne göre bu tanımların kişinin din özgürlüğü hakkını kullanması üzerinde doğrudan etkileri bulunmakta olup, kişinin faaliyeti dini bir faaliyet olarak tanınmazsa söz konusu hakkı kısıtlamaya muktedirdir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin görüşüne göre ..., bu tür tanımlar geleneksel olmayan din biçimlerinin zararına olacak şekilde yorumlanabilmektedir - Mahkemede aynı görüşü paylaşmaktadır. Bu bağlamda, içtihadında tanımlandığı üzere, Devletin tarafsızlık ve yansızlık ödevinin Devlete dini inançların meşruiyetini değerlendirme konusunda verilecek hiçbir yetkiyle bağdaşmayacağını yinelemektedir (bkz. Bessarabia Metropolitan Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, §§ 118 ve 123, ve Hasan ve Chaush, yukarıda adı geçen karar, § 62). Ancak somut dava Macaristan hukukunda bu şekilde dinin tanımlanmasıyla ilgili değildir.
91. Mahkeme ayrıca, 9. maddeyle birlikte 11. madde kapsamında dini örgütlerin özel bir hukuki statüye sahip olması şeklinde bir hakkın bulunmadığı kanaatindedir. Sözleşmenin 9. ve 11. maddeleri sadece Devletin dini cemaatlerin medeni hukuk kapsamında tüzel kişilik elde edebilme imkânı sağlamasını gerektirmektedir; bu cemaatlere özel bir kamu hukuku statüsü tanınmasını şart koşmamaktadır.
92. Dini cemaatlere tanınan yasal statüdeki ayrımlar, bu cemaatlerin mensupları açısından, bir dinin -ve onun cisimleşmiş hali olan kilisenin- Devlet tarafından kamusal yaşamda resmi olarak yapılan değerlendirmesine karşı hassas olacak kamuoyu karşısında aleyhte bir durum yaratmamalıdır. Birçok ülke geleneğinde, kilise olarak adlandırılmak ve Devlet tanıması toplumsal saygınlığın anahtarı olup, aksi takdirde dini cemaatin müphem bir tarikat olarak görülmesi olasıdır. Başka bir deyişle, bir dini cemaatin kilise olarak tanınma talebinin reddedilmesi, bilhassa yeni veya alışılagelmedik öğretilere sahip dinler söz konusu olduğunda genellikle daha ufak cemaatlerin mensuplarına karşı önyargılara sebep olabilir.
93. Mahkeme, Devletle işbirliği (Devletin kendi takdir yetkisiyle anayasal bir işbirliği modeli tercih ettiği hallerde) açısından dini cemaatler arasındaki yasal statü ve bunun sonucunda ortaya çıkan muamele farklılıklarını değerlendirirken, bu ayrımların cemaatin örgütlenmesi ve dolayısıyla tek başına veya toplu biçimde ibadet açısından da bir etki yarattığını kaydetmektedir. Nitekim dini örgütler sadece müstakil dini amaçlar gütme araçları değildir. Birçok şekilde, kişisel özerkliğin gelişimine ve toplumda çoğulculuğa hizmet eden bir bağlam sunmaktadırlar. İnananların örgütlenme özgürlüğüne tanınan koruma, kişilerin ortak inançlarının gerektirdiği ortak projeleri gerçekleştirmek için kolektif kararların ardından gitmelerini sağlamaktadır.
94. Mahkeme, Devletin başka mezheplere bu hakkı tanırken bir dini örgütü tanımayı ve desteklemeyi reddetmesi halinde söz konusu dine mensup olan kişilerin kendilerine hoş gözle bakılmayıp sadece müsamaha edildiğini hissetme riskini görmezden gelemez. Zira bir dinin akideleriyle dayatılan biçimde kolektif ibadet, din özgürlüğü hakkının serbestçe kullanılması bakımından elzem olabilir. Mahkemenin görüşüne göre, böyle bir düşük konum algısı durumu, kişinin dinini açıklama özgürlüğüne uzanmaktadır.
(?) Başvurucu dini cemaatlerin tescilinin kaldırılması
95. Mahkeme 2011 Kilise Yasasının çıkartılmasıyla, daha önce imtiyazlardan, ödeneklerden ve bağışlardan faydalanma hakkına sahip tam teşekküllü başvurucu kuruluşların bu statülerini kaybettiğini ve en iyi ihtimalle, bu olanaklardan büyük oranda mahrum olan dernekler statüsüne indirildiğini kaydetmektedir. Anayasa Mahkemesinin müteakip kararının bu müdahaleye ismen son vermiş olduğu doğrudur. Hükümete bakılırsa bu karar iddia konusu şikâyete dair tam anlamıyla bir telafi sağlamış olmakla birlikte, başvurucular daha önceki, bozulmamış statülerinden bir daha asla yararlanamadıklarını öne sürmektedir.
96. Başvurucu cemaatlerin bu şekilde fiilen sicilden silinmeleri değerlendirilirken, daha öncesinde Macaristan makamları tarafından, Macaristanın Sözleşme sistemine girdiği tarihte yürürlükte olan ve 2011 Kilise Yasası yürürlüğe girene dek geçerliliğini sürdüren mevzuat kapsamında kiliseler olarak tanınmış olduklarını belirtmek önemlidir.
Dahası, Mahkeme -Hükümetin daha evvel ülkede var olan kiliselerin çok sayıda olmasıyla bağlantılı olarak yaşanan sorunlara ilişkin dile getirdiği meşru kaygısını teslim etmekle birlikte (bkz. yukarıdaki paragraf 62)- Hükümetin, yetkili makamlarca saptanan soruna dair, yargısal denetim veya suiistimal niteliği taşıdığı kanıtlanan kiliselerin tasfiyesi gibi sertlik derecesi daha düşük çözümlerin elverişli bulunmadığını ortaya koymamış olduğuna da işaret etmektedir.
97. Mahkemeye, şikâyet konusu yapılan mevzuatın, var olan ve faal bulunan kiliselerin yasal çerçevelerinden, bazı hallerde çok kapsamlı maddi sonuçlara yol açacak ve itibarlarını etkileyecek şekilde mahrum kalmasına sebep olduğunu tespit etmekten başka yapacak bir şey kalmamaktadır.
(?) Başvurucu cemaatlerin yeniden tescil imkânları
98. Mahkeme, yürürlükteki mevzuat kapsamında, Macaristanda iki aşamalı bir kilise tanıma sistemi bulunduğunu kaydetmektedir. Birleşik kiliseler adı verilen birtakım kiliseler, imtiyaz, ödenek ve vergi bağışı hakları da dahil olmak üzere tam teşekküllü kilise statüsünden yararlanmaktadır. Geri kalan dini örgütler, Ağustos 2013ten itibaren kilise adını kullanmakta özgür olmakla birlikte, bu kategoriden birleşik kilise kategorisine geçmek bakımından sadece sınırlı imkânlara sahip olarak, çok daha az imtiyazlı bir durumda bulunmaktadır. Somut davadaki başvurucular, daha önce tam teşekküllü kiliseler olup, şu anda ikinci kategoriye dahildir ve dinlerini açığa vurma bakımından, önceki statüleriyle veya halihazırdaki birleşik kiliselerle kıyaslandığında, hayli azaltılmış haklara ve maddi imkânlara sahiptir.
99. Mahkeme, Hükümetin bir yandan birleşik kilise statüsüne terfi etmenin uygulanabilirliğine, bir yandan da böyle bir terfi için aranan koşulların makullüğüne, yani kilisenin varlık süresiyle ve minimum üye sayısıyla ilgili objektif kriterlere ve nihai olarak Parlamento tarafından karara bağlanan ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit oluşturmama kriterine odaklanmış görünen savlarına işaret etmektedir.
100. Mahkeme, iki aşamalı kilise tanıma sistemine ilişkin olarak, böyle bir sistemin tek başına ele alındığında Devletlerin takdir yetkisi dahiline girebilecek bir konu olduğuna katılmaktadır (bkz. Sindicatul Pastorul cel Bun/Romanya (BD), no. 2330/09, § 138, ECHR 2013 (alıntılar)). Ancak böylesi bir sistem normalde, bu sistemi yürüten ülkelerin tarihsel-anayasal geleneklerine ait olup, bir Devlet Kilise sistemi özellikle Sözleşmeci Devletin Sözleşmeyi onaylamasından önceki bir tarihe ait bir durumun parçasını oluşturması halinde Sözleşmenin 9. maddesiyle bağdaştırılabilir (bkz. Darby/İsveç, no. 11581/85, Komisyon Raporu, 9 Mayıs 1989, § 45, Seri A no. 187).
Örneğin, Mahkeme daha önce, Devlet bütçesinden Devlet Kilisesine ek finansman aktarılmasının, başka mülahazaların yanı sıra, Devlet Kilisesi çalışanlarının bu sıfatlarından ötürü sadece cemaatlerinin üyelerine karşı değil, genel kamuoyu karşısında da hak ve yükümlülüklere sahip olan kamu görevlileri olması ışığında, Sözleşmeyi ihlal etmediğini kabul etmiş bulunmaktadır (bkz. Ásatrúarfélagi?/İzlanda (dec.), no. 22897/08, § 34, 18 Eylül 2012). Mahkeme daha genel bir kayıt olarak, kiliselere sağlanan fonların ve diğer maddi veya finansal yardımların, Sözleşmeyle bağdaşmaz olmamakla birlikte, ayrımcı veya aşırı nitelik taşımaması, yani belirli bir toplumda diğer örgütlerin benzer faaliyetlerine sağlanan yardımlarla kıyaslandığında açıkça orantısız olmaması gerektiğini de ekleyecektir.
101. Ancak, somut davada Mahkeme, Hükümetin halihazırda geçerli olan 2011 Kilise Yasası Ekinde yer alan birleşik kiliseler listesinin Macaristanın tarihsel geleneğini tam anlamıyla yansıttığını kanıtlayan ikna edici bir delil sunmamış olduğu tespitine varmaktadır; zira söz konusu liste başvurucu dini cemaatleri kapsamamaktadır ve ... daha yakın tarihsel gelişmeleri yok sayarken 1895te geçerli olan olgulara atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır.
102. Mahkeme, birleşik kiliselerin tanınmasına ilişkin kararların, son derece siyasi bir organ olan ve bu kararları üçte iki çoğunlukla alması gereken Parlamentoya ait olduğunu kaydetmektedir. Venedik Komisyonu, gerekli oy sayısının açıkça seçim sonuçlarına bağlı olduğuna işaret etmiştir ... Sonuç olarak, kilise olarak tanınmak veya bunun reddedilmesi, siyasi olaylar ve durumlara bağlı olabilir. Böyle bir düzen tabiatı gereği tarafsızlığı hiçe saymakta ve bir keyfilik riski barındırmaktadır. Dini cemaatlerin oy için siyasi partilere kur yapmaya indirgendiği bir ortamın bu alandaki Devlet tarafsızlığı şartı ile bağdaşması mümkün değildir.
103. Mahkeme, başvurucu dini cemaatlerin, siyasi olmayan bir organ tarafından yürütülen adil bir prosedür içerisindeki objektif değerlendirme güvencelerinden yoksun bir prosedüre başvurmasının makul olarak beklenemeyeceği kanaatindedir. ...
104. Yeniden tescil prosedürünün siyasi taraflılıkla lekelenme potansiyeli bir yana bırakılırsa, Mahkeme, bir dinin temel prensipleri hakkında bilgi sunulmadığı için tescil talebinin reddinin, tanıma talep eden mezhebin demokratik bir toplum için herhangi bir tehlike oluşturup oluşturmadığını saptama ihtiyacıyla bir olayın kendine has koşulları içerisinde mazur görülebileceğini tespit etmiş bulunmaktadır (bkz. Cârmuirea Spirituala a Musulmanilor din Republica Moldova/Moldova (dec.), no. 12282/02, 14 Haziran 2005). Ne var ki, somut davada Mahkeme, Hükümetin 2011 Kilise Yasası kapsamında zımnen arandığı üzere halihazırda faal bulunan kiliselerin, bırakın öğretilerinin içeriğinin tasdik edilmesi şartını, toplum açısından olası bir tehlike yaratmaları perspektifinden bakılarak incelenmesi gereği için bile herhangi bir sebep sunmamış olduğuna işaret etmektedir ... Yahut başvurucu kuruluşların yarattığı fiili bir tehlikeye dair bir delil de sunmuş değildir (karş. Moskova Scientology Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, § 93). Mahkeme, ilgili tarihte başvurucuların Macaristanda yıllardır dini cemaatler olarak hukuka uygun biçimde faaliyet göstermekte olduklarını kaydetmektedir. Mahkeme huzurunda, söz konusu süre boyunca yetkili makamlar tarafından başvurucuların varlığına karşı çıkmak amacıyla, özellikle de hukuka aykırı veya suiistimal niteliği taşıyan faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle başlatılmış herhangi bir işlem bulunduğuna dair hiçbir delil yer almamaktadır. Dolayısıyla, başvurucu kuruluşların yeniden tescilini gerektiren son derece ağır ve ikna edici sebepler bulunuyor olmalıydı (bkz. Moskova Scientology Kilisesi, yukarıda adı geçen karar, § 96 ve Salvation Army (Selamet Ordusu) Moskova Şubesi, yukarıda adı geçen karar, § 96). Somut davada ulusal makamlar böyle herhangi bir sebep öne sürmüş değildir.
105. Ancak ortada böyle ağır ve dayatmacı sebepler bulunduğu varsayılsa bile, hele ki söz konusu prosedürün siyasi niteliği düşünüldüğünde, Mahkemenin başvurucu dini gruplara talep edilen hukuki tanıma seviyesini elde etmek için adil bir fırsat sunulmadığı sonucuna varması kaçınılmazdır (bkz. Religionsgemeinschaft der Zeugen Jehovas, yukarıda adı geçen karar, § 92).
(?) Başvurucu cemaatlerin dinlerini açığa vurmak için maddi avantajlardan yararlanma ve bu minvalde Devletle işbirliğinde bulunma olanakları
106. Mahkeme 9. madde kapsamında kişinin dinini veya inançlarını açığa vurma özgürlüğünün başvurucu derneklere veya bunların mensuplarına Devlet bütçesinden ek fon temini hakkı vermediğini (bkz. Ásatrúarfélagi?, yukarıda adı geçen karar, § 31), ancak çeşitli dini cemaatlere -ve dolayısıyla, dolaylı olarak, çeşitli dinlere- farklı bir biçimde tanınan ödeneklerin en katı denetime tabi tutulması gereğini (bkz., mutatis mutandis, Gorzelik, yukarıda adı geçen karar, § 95) dile getirmektedir.
107. Mahkeme dini topluluklar tarafından bilhassa vergi alanında elde edilen imtiyazların bu toplulukların dini amaçlarını sürdürmelerini kolaylaştırdığını (bkz. Association Les Témoins de Jéhovah/Fransa, no. 8916/05, §§ 49 ve 52-53, 30 Haziran 2011) ve dolayısıyla Sözleşmenin 9. maddesi kapsamında Devlet makamlarının, bu kaynakların tahsisi ve söz konusu imtiyazların tanınması konusundaki yetkilerini kullanırken tarafsız kalma yükümlülüğü altında olduğunu (bkz. Religionsgemeinschaft der Zeugen Jehovas ve diğerleri/Avusturya, yukarıda adı geçen karar, § 92) halihazırda dile getirmiş bulunmaktadır. Devlet, 9. ve 11. maddelere ilişkin olarak kendi algıladığı pozitif yükümlülükleri takiben kendi isteğiyle dini örgütlere ödenek ve başka yardımlar sağlamaya karar verdiğinde -ki dolayısıyla bu yardımlar bahsi geçen Sözleşme maddelerinin daha geniş anlamda eksenine girmektedir- bu yardımların tanınmasında ayrımcı tedbirler uygulayamaz (bkz. mutatis mutandis, E.B./Fransa (BD), no. 43546/02, §§ 48-49, 22 Ocak 2008 ve Savez crkava Rijec zivota ve diğerleri/Hırvatistan, no. 7798/08, § 58, 9 Aralık 2010). Keza, Devlet dini örgütlere yönelik olarak kimi yardımları kısmaya veya kaldırmaya karar verirse, bu tedbir de ayrımcı nitelik taşıyamaz.
108. Mahkemenin görüşüne göre, çeşitli dini cemaatlerle girecekleri işbirliği türlerinin seçiminde Devletlere hatırı sayılır bir özgürlük tanınmalıdır, zira dini örgütler teşkilat yapıları, üye sayıları ve kendi öğretilerinden doğan faaliyetler bakımından birbirinden son derece farklılık göstermektedir. Hele ki Devletin belirli bazı faaliyetler için işbirliğinde bulunmak istediği partnerleri seçmesi konusunda bu daha da geçerlidir. Devletin yukarıda dile getirilen hakkı, dini cemaatler tarafından üstlenilen ancak doğrudan manevi yaşamlarıyla alâkâlı olmayan (yani, örneğin cemaatlerin dini vazifelerinden kaynaklanan hayırseverlik faaliyetleriyle ilgili olmayan) kamusal, toplumsal görevler söz konusu olduğunda daha da büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, Devletler dini cemaatlerle yürütecekleri işbirliği mevzu bahis olduğunda belirli bir takdir yetkisinden yararlanmaktadır. Bu noktada Mahkeme, Macaristandaki Devlet-kilise ilişkilerine dair özel bağlamı ve özellikle de Macar kiliselerinin 1945 yılından sonra haklarından mahrum kalmalarına yol açan tedbirlere maruz bırakıldığını dikkate almaktadır ...
109. Devlet, kamu yararını ilgilendiren görevler için dış kaynak kullanımı amacıyla partnerlerini seçerken dini cemaatler arasında ayrımcılık yapamaz. Devletin tarafsızlığı için, Devletin dini cemaatlerle işbirliğinde bulunmayı tercih ettiği hallerde, partner seçiminin örneğin bu cemaatlerin maddi kapasiteleri ile ilgili belirlenebilir kriterlere dayanması gerekmektedir. Devlet tarafından tanıma, ortaklık ve ödeneklere ilişkin olarak yapılan ayrımlar, bir dini cemaat mensuplarının kendilerini dini sebeplerden ötürü, Devletin cemaatlerine karşı daha az lütufkâr bir tutum takınması nedeniyle ikinci sınıf vatandaş olarak hissetmelerine yol açacak bir durum yaratmamalıdır.
110. Mahkeme, Macar hukuku kapsamında birleşik kiliselerin özellikle vergi ve ödenek alanlarında imtiyazlı bir muameleden faydalandığına işaret etmektedir ... Birleşik kiliselerin elde ettiği avantajlar esaslı bir nitelik taşıyıp, özel teşkilat biçimleri sebebiyle dini amaçlarını sürdürmelerine kolaylık sağlamaktadır.
111. Mahkemenin görüşüne göre Devletlere kiliselerle ilişkilerini düzenleme konusunda tanınan özgürlük söz konusu imtiyazlarda yasama tedbirleri yoluyla değişiklik yapma imkânını da içermelidir. Ne var ki aynı özgürlüğün bu alanda Devletten istenen tarafsızlık ve yansızlığı aşacak şekilde genişletilmesi mümkün değildir.
Somut davada, yardımların kaldırılması (kiliselerin sicilden silinmesi ve bunun sonucu olarak birleşik kilise statüsünden mahrum kalmaları sebebiyle) sadece, aralarında başvurucuların da yer aldığı birtakım mezheplere yönelik olarak gerçekleşmiştir. Başvurucu cemaatlerin yasakoyucu tarafından getirilmiş kümülatif kriterleri, özellikle de asgari üye sayısı ve asgari varlık süresi bakımından karşılıyor görünmediği doğrudur. Bahsi geçen kriterlerin kimi yeni ve/veya ufak cemaatler olan başvurucuları, tarafsızlık ve yansızlık şartlarıyla bağdaşmayan dezavantajlı bir konuma yerleştirdiği öne sürülmektedir. Dini toplulukların varlık süresi meselesine ilişkin olarak Mahkeme, yeni kurulmuş ve hakkında bilgi sahibi olunmayan dini topluluklar açısından makul bir asgari süre getirilmesinin gerekli olabileceğini kabul etmektedir. Fakat Macaristanda Komünist rejimin sona ermesinden sonra din yaşamı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıyla kurulmuş olan ve yetkili makamlarca şimdiye dek aşina olunmuş olması gereken dini topluluklar bakımından, istenen varlık süresinin biraz dışında kalıyorlar diye bu kuralın uygulanmasını gerekçelendirmek güçtür. Bu bağlamda Mahkeme, Venedik Komisyonunun söz konusu sürelerin aşırı olduğu yönündeki görüşüne işaret etmektedir ...
112. Mahkeme başvurucuların dinlerini tüzel kişilikler olarak, yani Devlet karşısındaki resmi özerkliklerini güvence altına alan bir statü sağlayan dernekler olarak sürdürmelerinin engellendiğine dair hiçbir emareye rastlamamıştır. Ne var ki, yürürlükteki mevzuat kapsamında, kiliseler tarafından ifa edilen kimi dini faaliyetler dini derneklere açık değildir; Mahkemenin görüşüne göre bu durumun dini örgütlerin kolektif din özgürlüğü hakkı üzerinde bir tesiri bulunmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin 6/2013 (III. 1.) nolu kararda, sadece kiliselere tanınan sekiz imtiyazı, bunlarla sınırlı olmayacak şekilde tespit etmiş olduğunu kaydetmektedir ... Daha ayrıntılı belirtmek gerekirse, sadece birleşik kiliseler inananlar tarafından tahsis edilmiş kişisel gelir vergisinin yüzde birine ve buna denk düşen Devlet ödeneğine hak kazanmaktadır. Söz konusu meblağların inançla ilişkili faaliyetlere destek sağlaması amaçlanmaktadır. Bu nedenledir ki Mahkeme, söz konusu ayırımın Devletin tarafsızlığı şartını karşılamadığı ve objektif dayanaklardan yoksun olduğu sonucuna varmaktadır. Böyle bir ayrımcılık objektif ve gerekçelendirilebilir bir sebep olmadan, daha ufak dini cemaatlerin mensupları üzerine bir yük bindirmektedir.
113. Bu bağlamda Mahkeme, Devletin 9. ve 11. maddelere uygun biçimde, kimi Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, anayasal olarak belirli bir dine bağlılığını ilan ettiği bir sistem benimsemeye karar verdiği (bkz. Darby, yukarıda adı geçen karar) ve Devlet yardımlarını, yasalarla öngörülmüş kamu yararları amacıyla sadece birtakım dini kuruluşlara sağlayıp diğerlerine sağlamadığı hallerde, bunu kamu yararlarıyla ilişkili makul kriterlere dayandırması gerektiğini de eklemektedir (bkz. örneğin Ásatrúarfélagi?, yukarıda adı geçen karar).
114. Bu mülahazalar ışığında, Mahkeme genellikle dini faaliyetle ilişkili olan konular olarak mezarlıkların işletilmesi, dini yayınlar ve dini objelerin üretilip satılması bakımından ayrımcılık ihtimallerini incelemeyi gerekli görmemektedir. Keza, din eğitimi vermek, istihdam ve kamu yararı faaliyetlerinde Devletle işbirliği konularındaki imkânlarda farklılıklar konusunu da incelemeyi gerekli görmemektedir.
(C) Sonuç
115. Mahkeme, yetkili makamların daha yumuşak tedbirler uygulamak yerine başvurucuların kilise statülerini toptan kaldırarak, siyasete bulaştırılmış ve gerekçesi şüpheli bir yeniden tescil prosedürü getirerek ve son olarak da, başvuruculara sadece işbirliği olanakları açısından değil, inançla ilişkili faaliyetlere yönelik yardımlara hak kazanmak konusunda da birleşik kiliselerden farklı davranarak başvurucu cemaatler karşısında tarafsızlık ödevine uymamış olduğu sonucuna varmaktadır. Tek tek ve toplu biçimde ele alındığında bu unsurlar Mahkemenin, şikâyet konusu tedbirin acil bir toplumsal ihtiyaca tekabül ettiğinin söylenemeyeceği tespitine ulaşması için yeterlidir.
Bu nedenledir ki, Sözleşmenin 9. maddesi ışığında okunduğunda 11. maddesine yönelik bir ihlal söz konusudur.
...
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
...
6. İkiye karşı beş oyla, Sözleşmenin 9. maddesi ışığında yorumlandığında 11. maddeye yönelik bir ihlal bulunduğuna karar vermektedir;
...
Bu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca İngilizce olarak hazırlanmış ve 8 Nisan 2014te yazılı olarak ilan edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy