(AİHS m. 5, 6, 13, 35) (2709 S. K. m. 19, 67, 148, 153) (5271 S. K. m. 109, 100, 141) (6216 S. K. m. 50, Geç m. 1) (HASAN UZUN V. - TÜRKİYE DAVASI) (ŞEFİK DEMİR V. - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI) (CEVİZ - TÜRKİYE DAVASI) (ÇATAL - TÜRKİYE DAVASI) (ERİŞEN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (AKDIVAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (İÇYER - TÜRKİYE DAVASI) (TAHİR ARIOĞLU VE DİĞERLERİ V. - TÜRKİYE DAVASI) (GÜRCEĞİZ V. - TÜRKİYE DAVASI) (MÜDÜR TURGUT VE DİĞERLERİ V. - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 77429/12)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başkan,
Guido Raimondi,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Neboja Vucinic,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Küris,
Robert Spano ve
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos un katılımıyla toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda adı geçen 21 Eylül 2012 tarihli başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği kapalı oturum sonrasında 1 Temmuz 2014 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Ali Koçintar, 1985 doğumlu ve İstanbul da ikamet eden bir Türk vatandaşıdır.
Başvuran Mahkeme önünde İstanbul da görev yapan avukatlar A. Doğan ve F. Karakaş Doğan tarafından temsil edilmiştir.
A. Somut Olayın Koşulları
2. Davanın olayları başvuranın ifade ettiği biçimde aşağıdaki gibi özetlenmiştir.
3. Başvuran, organize bir suç örgütü tarafından gerçekleştirilen çok sayıda soygun olayına karışmak suçlamasıyla 13 Şubat 2009 tarihinde yakalanmıştır.
4. Bakırköy Sulh Ceza Hakimi 16 Şubat 2009 tarihinde atılı suçun niteliği, delil durumu, verilmesi beklenen ceza, kaçma ya da delilleri değiştirme riski ve Ceza Muhakemesi Kanunun (CMK) 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen suçlardan olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
5. 18 Haziran 2009 tarihinde iddianame kabul edilmiş ve başvuranın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmasına başlanmıştır.
6. Yapılan duruşmaların sonunda Ağır Ceza Mahkemesi başvuran tarafından yapılan serbest bırakılma taleplerini reddetmiş ve atılı suçun işlenişinde kuvvetli suç şüphesi, mevcut delil durumu ve dosya içeriği nedeniyle başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. 25 Ocak 2012 tarihinde yapılan 11. duruşmadan başlayarak Ağır Ceza Mahkemesi kararında, işlenen suçun cezasına, kaçma tehlikesine, atılı suçun işlenişinde kuvvetli suç şüphesinin varlığına, mevcut delil durumuna ve suçun, CMK nun 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen suçlardan olmasına dayanmıştır. Mahkeme, tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz kalacağı kanısına varmıştır.
7. Başvuran tarafından tutukluluk halinin devamı hakkında yapılan tüm itirazlar 9 Kasım 2010, 27 Ağustos 2012 ve 5 Şubat 2014 tarihlerinde benzer gerekçelerle reddedilmiştir.
8. Başvuran, 6 Mart 2014 tarihinde serbest bırakılmıştır.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulamaları
1. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru
9. 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren anayasal değişikliklerin ardından, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru Türk hukuk sisteminde başlatılmıştır.
10. Anayasa Mahkemesi Tüzüğü nün ilgili bölümlerinin yanı sıra Anayasa Mahkemesine giden bireysel başvuruları düzenleyen 6216 sayılı Kanunun somut olayla ilgili hükümler metni, Mahkemenin Hasan Uzun/Türkiye ((Kabul edilebilirlik kararı) no: 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013) yer almaktadır.
2. Anayasa
11. Türk Anayasasının 19. maddesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını güvence altına almıştır. Bu madde, Sözleşmenin 5. maddesinde yer alan terimlere benzer terimlerle kaleme alınmıştır.
12. Bu hükme göre, hiç kimsenin 3. fıkrasında belirtilen haller dışında ve kanuni yollara göre özgürlüğü kısıtlanamaz.
13. Anayasanın 19. maddesinin 7. fıkrası ayrıca yargılaması makul sürede yapılan bir ceza davasında tutuklu bulunan ya da bu dava sürecinde tahliye edilen herkesin hakkını kabul eder.
14. Son olarak Anayasanın 19. maddesinin 8. fıkrası, tutukluluğun hukuka uygunluğu konusunda kısa sürede karar vermesi için bir mahkemeye başvuruda bulunulması hakkını kapsar ve şayet ilgilinin tutukluluğu kanuna aykırı ise tahliye edilmesine karar verir.
3. Bireysel başvuru sonucu Türk Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kabul edilebilirlik kararları ve kararlar
15. Anayasa Mahkemesi 2 Temmuz 2013 tarihinde kişi özgürlüğü hakkı ile ilgili davalar çerçevesinde beş kabul edilebilirlik kararı ve prensip kararı vermiştir. Bu davalar 2012/239, 2012/338, 2012/521, 2012/726 ve 2012/1137 başvuru numaralı davalardır.
16. Bu davalardaki başvurucular öncelikle bu tutukluluk süresinin CMK nun belirttiği azami süreyi yani Ağır Ceza Mahkemelerinin yetkisinde olan suçlar için beş yıl süresini aştığı gerekçesiyle tutukluluk hallerinin kanuna aykırı olduğundan şikayet etmektedirler. Birçok suçtan yargılanan başvurucular, ilgili Ağır Ceza Mahkemelerinin CMK nun öngördüğü azami süreyi yöneltilen suçlamaların her biri için ayrı ayrı uygulaması gerektiğini değerlendirmektedirler. Anayasa Mahkemesi bu yaklaşımı geçersiz kılmış ve bir kişinin yargılaması devam ederken -aynı ceza davası çerçevesinde- yöneltilen bir çok suç için tutuklulukta geçen azami beş yılın suçlamaların tümü için uygulanması gerektiği kanısına varmıştır. Mahkeme tutukluluğun önleyici bir tedbir olduğunu ve kişilerin hürriyet hakkına getirilen sınırlandırmaların kısıtlayıcı olarak yorumlanabileceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Anayasa nın 19. maddesinin 7. fıkrasının tutukluluk konusunda makul süreyi güvence altına aldığını ve CMK nun öngördüğü tutukluluk süresi için getirilen üst sınırların makul sürenin aşılmadığı istisnai durumlar için geçerli olduğunu başka bir ifadeyle kişilerin hiç bir şekilde bu süre doluncaya kadar tutulabileceği anlamına gelmediğini eklemiştir. Mahkeme, aksine CMK nun öngördüğü üst sınır aşılmadığı durumda bile tutukluluk makul süreyi aşmışsa, anayasal hakkın ihlal edildiği sonucuna varılacağını belirtmiştir. Mahkeme, kendisi tarafından incelenen davalarda, beş yıldan fazla tutukluluk sürelerinin Anayasanın 19. maddesinin 3. fıkrasını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.
17. Aynı bu davalarda (2012/521 no.lu dava dışında) ilgililer, tutuklu kaldıkları süreden şikayet etmiş ve bu bağlamda Anayasa nın 19. maddesinin 7. fıkrasının ihlal edildiğini belirtmişlerdir. Anayasa Mahkemesi, tutukluluk süresinin hesaplanması için dikkate alınması gereken sürenin ilgililerin yakalandıkları gün ile başladığı ve kendilerine yöneltilen suçlamaların esasına ilişkin ilk derece mahkemesi tarafından verilen karar gününde sona erdiği kanısındadır. Bu davaların tümündeki ilgililerin tutuklulukları, bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girişi öncesi başlamıştır. Anayasa Mahkemesi, zaman bakımından yetkisinin yürürlüğe girişi öncesi ilgililerin maruz kaldıkları tutukluluk sürelerini dosyaları incelerken dikkate almıştır.
18. Anayasa Mahkemesi 2012/726 no.lu davada Solmaz/Türkiye (no: 27561/02, 16 Ocak 2007) kararını esas alarak başvurucunun tutukluluğunun 21 Eylül 2012 tarihli İlk Derece mahkumiyet kararıyla, başka bir ifadeyle bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girişi öncesi sona erdiği kanısındadır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, tutukluluk süresine ilişkin şikayeti zaman bakımından yetkisizlik (ratione temporis) nedeniyle reddetmiştir.
19. Anayasa Mahkemesi 2012/338 no.lu davada tutukluluk süresine ilişkin şikayetin, Şefik Demir/Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no: 51770/07, 16 Ekim 2012) kararı ışığında başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İlgililerin tutukluluklarının İlk Derece Mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararıyla son bulması ve CMK nun 141. maddesinde öngörülen tazminat başvurusunun kararın kesinleşmesi akabinde erişilebilir olması nedeniyle Mahkeme, ilgililerin bu başvuruyu kullanmakla da yükümlü oldukları kanısına varmıştır.
20. Anayasa Mahkemesi 2012/239 no.lu davada, Mahkemenin verdiği Labita/Türkiye (BD), no: 26772/95, AİHM 2000-IV ve yukarıda anılan Solmaz kararlarına dayanarak, 4 Şubat 2007 ve 25 Aralık 2012 tarihleri arasını kapsayan süreyi değerlendirmeye almış ve ilgilinin tutukluluk süresinin aşırı olduğu sonucuna varmıştır.
21. Anayasa Mahkemesi 2012/1137 no.lu davada da aynı şekilde 27 Eylül 2007 tarihinde başlayan ihtilaflı tutukluluğun, aşırı bir süre olduğu kanısına varmıştır. Tutukluluğu beş yıldan fazla olan bu dava İlk Derece Mahkemelerinde halen derdest olup, başvurucunun tutukluluğu da devam etmektedir. Karar mercii tarafından ileri sürülen gerekçelerin şablon olduğunun ve bu gerekçelerin sürenin uzunluğunu haklı gösterecek kadar ilgili ve yeterli olmadığının belirlenmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 19. maddesinin 7. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Başvurucunun halen tutuklu olarak yargılanması nedeniyle Anayasa Mahkemesi 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ihlal kararının gereğinin yerine getirilmesi için İlk Derece Mahkemesine tebliğ edilmesine karar vermiştir.
22. Anayasa Mahkemesi netice itibariyle ilgililerin tutukluluğunun 23 Eylül 2012 tarihi öncesi sona erdiği gerekçesiyle tutukluluk süresine ilişkin şikayetleri zaman bakımından yetkisizlik (ratione temporis) nedeniyle reddettiği çok sayıda karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda tutukluluğun en üst süresinin aşılması nedeniyle Anayasa nın 19. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığı birçok karar da vermiştir.
23. Anayasa Mahkemesi 21 Kasım 2013 tarihinde ilgililer tarafından maruz kalınan tutukluluk süresinin (yaklaşık dört yıl) aşırı olduğu sonucuna vardığı bir karar vermiştir (dava no: 2012/1158). Mahkeme değerlendirmeye esas sürenin 31 Aralık 2008 tarihinde başladığını ve ilgilinin tahliye edilmesiyle sona erdiğini belirtmiştir. Mahkeme bu davada ayrıca Anayasa nın 19. maddesinin 8. fıkrasının -tutukluluğun hukuka uygunluğu konusunda kısa sürede karar verilmesi ve söz konusu tutukluluğun hukuka uygun olmadığı halde tahliye edilmesi için bir mahkemeye başvuruda bulunma hakkına ilişkin olarak- Cumhuriyet savcısının görüşünün başvurucu ya da avukatına tebliğ edilmemesi ve dolayısıyla kendilerinin bu görüşe yorum getirme imkanlarının bulunmaması nedeniyle ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi Mahkeme nin vermiş olduğu Nikolova/Bulgaristan ((BD), no 31195/96, AGHM 1999-II) ve Ceviz/Türkiye (no 8140/08, 17 Temmuz 2012) kararlarına atıfta bulunmuştur. Mahkeme son olarak, ilgililerin en son hakim önüne çıkarılmalarının sadece birkaç gün öncesinde itiraz konusu kararın kabulü sırasında gerçekleştiğini belirterek, itirazın incelenmesi sırasında duruşma yapılmadığına ilişkin Gikayetin kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir. Mahkemenin (Knebl/ Çek Cumhuriyeti, no 20157/05, 28 Ekim 2010, Altınok/Türkiye, no 31610/08, 29 Kasım 2011, ve Çatal/Türkiye, no 26808/08, 17 Nisan 2012), kararlarına dayandığını beyan eden Mahkeme, söz konusu itirazın incelenmesinde duruşma yapılmasının zorunlu olmadığı kanısına varmıştır.
24. Anayasa Mahkemesi Aralık 2013 ve Ocak 2014 tarihlerinde tutuklanmalarının ardından seçilmiş olan milletvekillerinin tutukluluk hallerine ilişkin bir dizi dava incelemiştir (4 Aralık 2013 tarihli davalar no: 2012/849 ve 2012/1272, 2 Ocak 2014 tarihli davalar no: 2013/9894 ve 2013/9895 ve 3 Ocak 2014 tarihli davalar no:2014/9 ve 2014/85). Mahkeme ilgililerin tutukluluk sürelerinin (üç yıl, altı ay, yirmi gün ila dört yıl, beş aylık süreç için) aşırı olduğu sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi bu sonuca varmak için, yerel mahkemelerin ilgililerin tutukluluk hallerinin devamına ilişkin kararlar vererek, onların hürriyet haklarından ve parlamenterlik görevlerinin etkin kullanımından daha üstünde tutulacak gerçek bir kamu yararının gerekliliğini gösteremediklerini belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, hakimlerin, parlamenter görevlerinin etkin olarak ifasında kendince başvurucuları kısıtlamayacak olan adli kontrol gibi önleyici tedbirlere karar verme imkanlarının bulunduğu yönünde değerlendirme yapmıştır. Anayasa Mahkemesi bu bağlamda CMK nun 109. maddesi değişikliğinin, ilgililerin bu gibi durumlarında adli kontrolü uygulanabilir kıldığını ifade etmiştir. Halbuki, hakimler bu tedbiri tutukluluğun yerine öngörememişlerdir. Anayasa Mahkemesi bu davalarda seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına ilişkin Anayasanın 67. maddesinin de ihlal edildiği sonucuna varmıştır. 2 ve 3 Ocak 2014 tarihlerinde verilen dört kararda Anayasa Mahkemesi, başvurucuların halen tutuklu olmaları nedeniyle ihlal kararının gereğinin yapılması için ilk derece mahkemesine tebliğ edilmesine karar vermiştir. Başvurucular Anayasa Mahkemesinin kararlarının açıklanmasının hemen ardından tahliye edilmişlerdir.
25. Buna ek olarak milletvekilleri ile ilgili bu davaların birinde (no: 2012/849) Anayasa Mahkemesi Cumhuriyet savcısının görüşünün başvurucu ya da temsilcisine tebliğ edilmemesi nedeniyle Anayasa nın 19. maddesinin 8. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, itiraz konusu kararın kabulü sırasında başvurucunun son yargılamasının hakimler önünde bir ay yirmi sekiz gün sürdüğünü belirten duruşma yapılmadığına ilişkin şikayeti kabul edilemez olarak beyan etmiştir. Dolayısıyla Mahkeme nin (yukarıda anılan bahse konu Knebl, Altınok, Çatal ve a contrario, Erişen ve diğerleri/Türkiye, no 7067/06, 3 Nisan 2012 kararlar) içtihadına dayandığını beyan eden Anayasa Mahkemesi, itiraz incelemesinin duruşma yapmayı gerektirmediği yönünde değerlendirme yapmıştır.
26. 6 Mart 2014 tarihli bir kararda (no: 2013/6149) Anayasa Mahkemesi ilgilinin 23 Eylül 2008 tarihinde yakalanması ve 26 Haziran 2013 tarihinde verilen mahkumiyet kararı arasındaki (dört yıl dokuz ay) tutukluluk süresinin aşın olduğu gerekçesiyle Anayasa nın 19. maddesinin 7. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi, söz konusu tutukluluk kararlarını veren hakimlerin bu gibi risklerin varlığını destelemeye yardımcı somut olay ya da koşulları gerekçelerinde belirtmeksizin kararlarını, kaçma, delil değiştirme riskine dayandırdıklarını belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi ileri sürülen gerekçelerin yeterli ve uygun olamayacağı sonucuna varmıştır.
ŞİKAYETLER
27. Sözleşme nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri süren başvuran, tutukluluk süresinden şikayet etmektedir.
28. Sözleşme nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri süren başvuran, hakkında yürütülen ceza davasının süresinden şikayet etmektedir.
29. Son olarak başka bir gelişme öne sürmeksizin başvuran, Sözleşme nin 5. maddesinin 4. ve 5. fıkralarının ve 13. maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
30. Sözleşme nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri süren başvuran, tutukluluk süresinden şikayet etmektedir.
31. Mahkeme, iç hukukta başvuru yollarının tüketilmesi kuralının Sözleşmeci Devletlerle, bu iddialar hakkında görüşülmeden önce haklarındaki ihlal iddialarının önlenmesi ya da düzeltilmesi yönünde kullanılmasını amaçladığını hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasında Selmouni / Fransa (BD), no 25803/94, § 74, AİHM 1999-V). Sözleşmenin 13. maddesinin konusunu oluşturan ve bu konuyla yakından bağlı olan bu kural, iddia edilen ihlal konusunda, iç hukukta etkin bir başvuru yolu imkanı tanıyan varsayıma dayanmaktadır. Anlamı itibariyle bu kural, Sözleşmeyle düzenlenen koruma mekanizmasının, insan haklarının teminatında ulusal sistemlere kıyasla ikincil bir niteliğe sahip olması istenen ilkenin kilit noktasını teşkil eder (bk. Vuckovic ve diğerleri / Sırbistan (BD), no 17153/11, §§ 69-70, 25 Mart 2014 ve ayrıca, Brusco /İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no 69789/01, AİHM 2001-IX ve Demopoulos ve diğerleri / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı) (BD), nos 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 69, AİHM 2010).
32. Bununla birlikte Mahkeme, Sözleşme nin 35. maddesi hükümlerinin sadece hem suç sayılan, mevcut hem de yeterli ihlallere ilişkin başvurular için tavsiye ettiğini hatırlatmaktadır. Bu başvurular yalnız teorik olarak değil aynı zamanda uygulamada da gerçek bir yeterlilik derecesinde olmak zorundadır aksi halde gerekli olan etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olurlar (bk, özellikle, Akdıvar ve diğerleri / Türkiye, 16 Eylül 1996, § 66, Hüküm ve Kararların Derlemesi 1996-IV, ve Dalia / Fransa, 19 Şubat 1998, § 38, Derleme 1998-I). Ayrıca, « genel olarak kabul edilen uluslararası hukuk ilkelerine» göre bazı özel koşullar başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğünden bağışık tutabilmektedir (Selmouni, yukarıda anılan, § 75). Ancak Mahkeme, açıkça başarısızlığa mahkum olmayan belli bir başvurunun başarı beklentisi hakkında şüphe duyulmasının iç hukuk yollarının tüketilmemesini haklı göstermek amacıyla geçerli bir neden teşkil etmeyeceğini hatırlatmaktadır. (Brusco, yukarıda anılan).
33. Mahkeme son olarak, iç hukuk yollarının tüketilmesini Mahkemeye başvuru tarihinden itibaren değerlendirmektedir. Bununla birlikte Mahkemenin yineleyerek ifade ettiği gibi bu kural her somut durumda özel koşullarla haklı gösterilebilen istisnalara tabi olacaktır (Baumann / Fransa, no 33592/96, § 47, 22 Mayıs 2001). Mahkeme kuralın tüketilme koşulunun, yargılamanın aşırı uzunluğu konulu başvurularla ilgili olarak bazı üye devletler hakkında yürütülen davalarda başvurunun yapıldığı andan itibaren değerlendirilmesiyle genel ilkeden uzaklaştığını hatırlatmaktadır. (Fakhretdinov ve diğerleri / Rusya (kabul edilebilirlik kararı), nos 26716/09, 67576/09 ve 7698/10, 23 Eylül 2010, ve Taron / Almanya (kabul edilebilirlik kararı), no 53126/07, 29 Mayıs 2012). Mahkeme, mülkiyet hakkına bağlı sorunları gündeme getiren Türkiye aleyhindeki bazı davalarda da aynı şekilde yapmıştır (İçyer / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 18888/02, §§ 73-87, 12 Ocak 2006, Altunay / Türkiye (Kabul edilebilirlik kararı), no 42936/07, 17 Nisan 2012 ve Arıoğlu ve diğerleri / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no 11166/05, 6 Kasım 2012).
34. Mahkeme, Türk Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa değişikliğinin ardından Türk hukuk sisteminde başlatıldığını dikkate almaktadır. Anayasanın yeni 148. maddesinin 3. fıkrası, Anayasa, Sözleşme ve Protokollerince güvence altına alınan hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği kanısına varan bireyler tarafından yapılan başvuruları, olağan başvuru yollarını tüketmelerinin ardından incelenmek üzere bu mahkemenin yetkisine sunar.
35. Mahkeme, tapu sicil kaydının düzeltilmesine ilişkin bir yargılamadaki iddia edilen hakkaniyetsizlikle ilgili olarak Hasan Uzun/ Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no: 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013) kararı çerçevesinde yeni başvuru yolunu önceden incelemiş olduğunu hatırlatmaktadır. Bu davanın incelenmesi sırasında Mahkeme en başta bireysel başvuru koşulları ve bu koşullara erişilebilirlik gibi bu yolun uygulama özelliklerine değinmiştir. Mahkeme ardından bu yeni başvuru yolu ile ilgili olarak yasama gücünün iradesini yani Anayasa Mahkemesinin yetki alanını, bu mahkemenin yetkisinde olan başvuru yollarını, vermiş olduğu kararların kapsam ve etkilerini incelemiştir (Hasan Uzun, yukarıda anılan, § 53). Anayasa Mahkemesine yeni bireysel başvuru yolunun ana hatlarının incelenmesinin sonunda, Mahkeme, söz konusu bireysel başvuru yolunun, prensip olarak, Sözleşme bağlamında yapılan şikayetleri uygun şekilde ortadan kaldırmayacağını söyleyebilmek için elinde herhangi bir unsur bulunmadığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla mağdur olduğunu düşünen bir kişi bu koruma ile ilgili başvuru yollarını kullanmalıdır (Hasan Uzun, yukarıda anılan, § 69).
36. Mahkeme, bu yeni başvuru yolunun tüm özelliklerinin somut olayda tekrar incelenmesine gerek olmadığı kanısındadır. Bununla birlikte Mahkeme, mevcut davaya konu olan şikayetin özü dikkate alındığında, bu başvuru yolunun bazı özelliklerinin, olayın özel koşullan ışığında tekrar incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir. İncelenmesi gereken bu koşullar, başvurunun erişilebilirliğinin, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin ve buradaki itiraz konusu özgürlük kısıtlaması hakkında verilen kararların etkisinin durumudur.
37. Mahkeme başvuranın tutukluluğunun 15 Şubat 2009 tarihinde başladığını ve 6 Mart 2014 tarihli tahliye kararıyla sona erdiğini dikkate almaktadır.
38. Öncelikle söz konusu başvurunun erişilebilirliğiyle ilgili olarak Mahkeme, 6216 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinin sekizinci fıkrasına göre sadece kesinleşmiş kararların bireysel başvuruya tabi olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Mahkeme, tutukluluk konusunda 5. maddenin 3. fıkrasıyla hedeflenen süre teriminin, suçun esasından karar verildiği tarih olduğunu belirlemektedir. Mahkeme somut olayda, başvuranın tutukluluğunun 6 Mart 2014 tarihinde sona erdiğini tespit etmektedir. Bu başvurunun erişilebilirliği konusunda hiçbir şüphe duyulmamaktadır.
Ancak başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için tutukluluğunun sona ermesini beklemesinin gerekip gerekmediği hususu sorun olarak ortaya çıkabilmektedir. Cevap hayırdır. Aslında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlarda (bk. açıklanan karar örnekleri yukarıdaki 17-26. paragraflar), tutukluluk süresinden şikayet eden bir kişinin tutukluluğunun her aşamasında bu mahkemeye başvurabildiği ve şikayetini yüksek mahkemeye taşımak için bu sürenin sonunu beklemesine gerek olmadığı açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, söz konusu başvurunun tutukluluğu süresince başvurana da erişilebilir olduğu sonucuna varmıştır.
39. Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisi (ratione temporis) konusunda Mahkeme, yüksek mahkemenin zaman yönünden yetkisinin 23 Eylül 2012 tarihinde yani bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girdiği tarihte başladığını göz önünde bulundurmaktadır. Mahkeme başvuranın somut olayda geçen tutukluluğunun bir bölümünün 23 Eylül 2012 tarihinden sonra da devam eden bir durum olduğundan şikayet ettiğini tespit etmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararların açık olduğunu, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girişi öncesi başlayan ve devam eden ihlal durumlarında zaman yönünden yetkisinin uzatılmasını kabul ettiğini ve bu ihlal durumlarının bu tarihten sonra da devam ettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla mevcut davadaki, başvuranın 23 Eylül 2012 tarihi öncesi maruz kaldığı tutukluluk süresi, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisine girmektedir.
40. Son olarak, Anayasa Mahkemesindeki yargılamanın tutukluluk süresi bağlamında iletilen şikayet için yeterli bir telafi olup olmadığını araştırmaya kalır. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında bir tutukluluk süresi ile ilgili bir başvurunun etkili olması için, bu başvuru yolunun, en azından, makul bir sürede karar verilme ya da yargılama sırasında serbest bırakılma hakkından yararlanan ve tutukluluğu devam eden başvuran için itiraz konusu özgürlük kısıtlamasının yasal süre içerisinde sona erdirilme olasılığını sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. Knebl / Çek Cumhuriyeti, no 20157/05, § 55, 28 Ekim 2010, Gavril Yossifov / Bulgaristan, no 74012/01, § 40, 6 Kasım 2008 ve daha yakın dönemde Gürceğiz / Türkiye, no 11045/07, § 21, 15 Kasım 2012).
41. Mahkeme, Anayasa Mahkemesindeki bir bireysel başvurunun esastan incelemesinin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilip edilmediğinin tespitini mümkün kılması ve ilk önce ihlalin sona erdirilmesine elverişli telafinin belirtilmesi gerektiğini dikkate almaktadır. 6216 sayılı Kanun hükümleri ve Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğü, bireysel başvurunun uygulanması için uygun yöntemleri teçhiz etmiş görünmekte; öte yandan Türk Parlementosu, Sözleşme hükümlerinin ihlal edilip edilmediğini tespit etmek adına, Anayasa Mahkemesini tam anlamıyla yetkili kılma, tazminat ödenmek suretiyle ve/veya ihlalin telafisine ilişkin imkanları belirterek, insan hakları ihlallerinin giderilmesine ilişkin yetkilendirme ve gerektiğinde, ilgili makama hak ihlalinin sürdürülmesinin yasaklanması ve mümkün olduğunca kendisine, statu quo ante, durumuna ilişkin karar verilmesi hususunda Anayasa Mahkemesine imkan tanınabilmesi ve tanınması gerektiği yönündeki iradesini göstermiştir (Hasan Uzun, yukarıda anılan, §§ 63-64).
42. Mahkeme, Anayasanın 19. maddesiyle güvence altına alınan hürriyet hakkının ihlal edildiğini ve başvuran halen tutukluyken Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararının, gereğinin yapılması için ilgili mahkemeye tebliğ edilmesine karar verdiğini gözlemlemektedir (bk. yukarıda belirtilen karar örneklerinin 21 ve 24. paragrafları).
43. Mahkeme ardından Anayasa Mahkemesinin kabul edilebilirlik karar ve kararlarının bağlayıcı bir nitelikte olduklarını gözlemlemektedir. Anayasa nın 153. maddesinin 6. fıkrası, Anayasa Mahkemesinin kararlarının gerçek veya tüzel kişiler gibi tüm Devlet organlarını da bağladığını belirtir. Mahkeme ardından bireysel başvuruyla ilgili AYM kararlarına uyulması konusunda uygulamada ilk bakışta Türkiyede bir sorun ortaya çıkmayacağını değerlendirmektedir (Hasan Uzun, yukarıda anılan, § 66). Tutuklu vekillerin durumu bu tezi güçlendirmektedir: aslında vekillerin davalarında verilen ihlal kararları kendilerine açıklanmasının hemen ardından icra edilmiş bulunmaktadır (yukarıdaki 24. Paragraf). Her ne kadar Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir ihlal kararının ardından serbest bırakılan diğer kişi örneklerini şu an itibariyle elinde bulundurmasa da Mahkeme, bu gibi kararların etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duymamak gerektiğinin göz önünde bulundurur. Mahkeme dolayısıyla, Türk Anayasa Mahkemesi önündeki anayasal başvurunun ilke olarak tutuklunun serbest bırakılmasına zorunlu kılabildiğini değerlendirmektedir (Smatana/Çek Cumhuriyeti, no 18642/04, § 122, 27 Eylül 2007).
44. Yukarıda belirtilenler ışığında Mahkeme, söz konusu bireysel başvuru yolunun, prensip olarak, Sözleşme nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamında yapılan şikayetleri istenilen şekilde ortadan kaldırmayacağı yönünde elinde herhangi bir gerekçe bulunmadığı gibi başvurunun makul bir başarı beklentisi de sunmadığı kanaatindedir (bk. bu anlamda, Taron, yukarıda anılan, § 40).
45. Mahkeme ancak bu sonucun, gerektiğinde, söz konusu başvuru yolunun etkinliğinin ve özellikle de Sözleşmenin getirdiği gereklilikler ile uyumlu ve aynı biçimde bir içtihat düzenlemek amacıyla Anayasa Mahkemesi nin yeterliliğinin ve kararlarının etkin icrasının tekrar incelenmesi durumunda hiçbir şekilde önyargı getirmeyeceğinin altını çizmektedir (Korenjak/Slovenya, no 463/03, § 73, 15 Mayıs 2007 ve Şefik Demir/Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no 51770/07, § 34, 16 Ekim 2012). Mahkeme, inkincilik ilkesi gereği, mevcut iç hukuk yollarını tüketmiş olan başvuranlar tarafından sunulan her şikayet için son kontrol yetkisini korumaktadır (Radoljub Marinkovic/Sırbistan (kabul edilebilirlik kararı), no 5353/11, §§ 49-61, 29 Ocak 2013).
46. Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranın, Anayasa Mahkemesi ne bireysel başvuruda bulunmakla yükümlü olduğu kanısındadır. Mahkeme dolayısıyla başvuranın Sözleşme nin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamında yaptığı şikayeti, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddetmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
47. Başvuran, hakkında yürütülen ceza yargılamasının süresinin, Sözleşme nin 6. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen « makul süre » ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmektedir.
48. Mahkeme, Müdür Turgut ve diğerleri/Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı) no: 4860/09, 58 ve 60. paragraflar, 26 Mart 2013) davasında başvuran tarafından kendisine sunulan benzer bir şikayet hakkında daha önceden karar verdiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, başvuranların yargılama sürelerinin makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği iddiaları dikkate alındığında ve Türkiyede bir davanın makul sürede sonuçlandırılmaması ile ilgili şikayetlerin sunulabileceği bir yargı makamının olmaması da göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, somut olayda ilgililerin Sözleşmenin 35. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve kendilerine şikayette bulundukları konu ile ilgili tatmin sağlamaya elverişli makul imkanlar sunduğu görünen, 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan tazminat Komisyonuna başvurmalarının uygun olacağı kanaatindedir (Müdür Turgut ve diğerleri, yukarıda anılan, § 56).
49. Mahkeme, somut olayda başvuranın bu iç hukuk yollarını tükettiğini belirtmediğini gözlemlemektedir. Bu şikayetin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, Sözleşme nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
III. DİĞER ŞİKAYETLER HAKKINDA
50. Başvuran son olarak, herhangi bir açıklama getirmeksizin Sözleşme nin 5. maddesinin 4 ve 5. fıkralarının ve 13. maddesinin ihlal edildiğinden şikayet etmektedir.
51. Bu şikayetlerin mesnetsiz olduğu göz önüne alındığında, Mahkeme, şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oyçokluğuyla, Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy