(AİHS. m. 2, 3, 6, 13, 14, 25, 28, 32, 34, 38, 41, 47) (2709 S. K. m. 125) (765 S. K. m. 452) (1412 S. K. m. 148, 151, 153) (818 S. K. m. 41, 46) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (TANRIKULU - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN - TÜRKİYE DAVASI) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (KAYA - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (DULAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SELÇUK VE ASKER - TÜRKİYE DAVASI) (ÇİÇEK - TÜRKİYE DAVASI) (BARBERA, MESSEGUE VE JABARDO - İSPANYA DAVASI (NO. 2)) (YOUNG, JAMES VE WEBSTER - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI (NO. 2)) (KURT - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No: 24351/94
Dava, bir Türk vatandaşı olan Esat Aktaş (başvuru sahibi)'in 8 Haziran 1994 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi (Sözleşme)'nin önceki 25. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (Komisyon)' na yaptığı bir başvurudan (no. 24351/94) kaynaklanmıştır. Başvuru sahibi, özellikle, erkek kardeşi Yakup Aktaş'ın sorumlu Hükümet görevlilerinin elinde işkence sonucu öldüğünü iddia etmiştir. Dava, başvuru sahibinin erkek kardeşi (kardeşi) Yakup Aktaş'ın ölümü ile ilgili olaylara ilişkindir. Ölüm vesikasına göre, 1964 doğumlu Yakup Aktaş, 25 Kasım 1990 tarihinde Mardin (Türkiye)'de ölmüştür. Ardında bir dul ve ayrıca bu yıldan önce doğmuş olan bir kız çocuğu bırakmıştır. Başvuru sahibi, Yakup Aktaş'ın ölümünün, tutuklanmasının ardından işkenceden kaynaklandığını iddia etmektedir. Hükümet ise, bunu inkar etmektedir.
Mahkeme yapmış olduğu değerlendirmeler neticesinde;
1. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilip edilmediğine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
4. Bire karşı altı oyla, Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleriyle birlikte ele alındığında, Sözleşme'nin 14 maddesinin ihlal edilmediğine;
6. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 34. ya da eski 25/1 maddesinin ihlal edilip edilmediğine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
7. Oybirliğiyle, sorumlu Devletin Sözleşme'nin 38/1 (a) maddesi (eski 28/1 (a) maddesi) bağlamında, maddi gerçekleri tespit etme görevlerinde Komisyona ve Mahkemeye gerekli bütün kolaylıktan sağlama yükümlülüğünü ifada ihmali bulunduğuna;
8. Bire karşı altı oyla;
(a) sorumlu Devletin, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, 226,065 (iki yüz yirmi altı bin altmış beş) Euro'yu, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, maddi tazminat olarak, başvuru sahibine ödemesine ve Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için başvuru sahibince tutulmasına;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yakarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankası'nın gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basit faiz uygulanmasına;
9. Oybirliğiyle,
(a) sorumlu Devletin, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, aşağıdaki miktarları, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, manevi tazminat olarak, başvuru sahibine ödemesine;
(1) Başvuru sahibince Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için tutulmak üzere, 58,000 (Elli Sekiz Bin) Euro;
(2) Başvuru sahibinin kendisine 4,000 (Dört Bin) Euro;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yukarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankası'nın gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basit faiz uygulanmasına;
10. Oybirliğiyle,
(a) sorumlu Devletin, yukarıda belirtilen 3 ay içerisinde, yüklenebilecek Katma Değer Vergisi (KDV) eklendikten sonra, 29,275 (Yirmi Dokuz Bin iki Yüz Yetmişbeş) EURO'nun, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, ödenen ücretler ve yapılan masraflara karşılık olarak, Birleşik Krallık'da açtığı banka hesabına yatırmak suretiyle başvuru sahibine ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yukarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankasının gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basit faiz uygulanmasına;
11. Oybirliğiyle, başvurucunun adil karşılık bakımından diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
(1) Madde 2 - Yaşama Hakkı
Yaşama hakkım koruyan ve bu haktan mahrum bırakmayı haklı kılabilecek durumları düzenleyen 2. madde, Sözleşme'deki en temel hükümlerden birisi sayılmaktadır ki, (bu hususta) yükümlülük azaltmaya izin verilmemektedir. 3. maddeyle birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerini de saygın bir yere koymaktadır. Bu nedenle, yaşama hakkından mahrum bırakmayı haklı kılabilecek durumlar, kesin kurallara bağlı olarak yorumlanmalıdır. Birey olarak insanı korumak için bir araç olan Sözleşme'nin amaç ve hedefi, ayrıca, 2. maddenin güvencelerini elverişli ve etkili kılacak şekilde yorumlama ve uygulamayı gerektirmektedir (McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, §§ 146-147).
2. maddenin sağladığı korumanın önemi ışığında Mahkeme, yaşamdan mahrum bırakmayı, sadece devlet ajanlarının eylemlerini dikkate alarak değil, aynı zamanda bütün çevreleyen şartları da göz önünde bulundurarak, son derece dikkatli bir incelemeye tabi tutmalıdır. Gözaltına alınan kişiler, zayıf bir durumdadırlar ve yetkili makamlar bunları korumakla görevlidirler. Dolayısıyla bir birey, sağlık durumu iyi bir durumda polis gözetimine alındığı ve serbest bırakıldığında yaralanmaların bulunduğu yerde, bu yaralanmaların nasıl oluştuğuna ilişkin makul bir açıklama getirme görevi devlete düşer (bkz., diğer yetkiler arasında, yukarıda yeralan, Avşar v. Türkiye, § 391). Yetkililerin gözaltındaki bir kişiye yapılan muamelenin hesabını verme yükümlülüğü, bu şahıs bundan sonra öldüğünde ya da ortadan kaybolduğunda özellikle zordur.
(2) Madde 3 - Kötü Muamele ve işkence Yasağı
Mahkeme, 3. maddenin demokratik bir toplumun en temel değerlerinden birisini saygın bir yere koyduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme, terörizmle mücadele gibi, en zor şartlarda dahi işkence, insanlık dışı ya da aşağılayıcı cezalandırma veya muameleleri kesin ifadelerle yasaklamaktadır. Sözleşme ve protokollerindeki diğer önemli şartlarda olduğu gibi, 15. madde bağlamında mümkün olan istisna ve bundan yükümlülük azaltma hükmü getirilmemiştir.
Özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişi ile ilgili olarak, (bu kişinin) kendi eylemi nedeniyle mutlaka gerekli olmadıkça fiziksel güce başvurma, insan onurunu küçültür ve prensip olarak Sözleşme'nin 3. maddesinde açıklanan hakka saldırıdır.
Mahkeme ayrıca, Sözleşme'nin 3. maddesinin yorumlanmasında başvurulan kesin kurallara bağlı standartlara bakıldığında, kötü muamelenin maddenin kapsamı içerisinde değerlendirilmeden önce belirli bir düzeyde ağırlığa ulaşmalıdır.
Bu minimum düzeyin değerlendirilmesi görecelidir ve muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı olaylarda yaş, cinsiyet ve bireyin sağlığı da dahil olmak üzere, davanın bütün şartlarına bağlıdır. Sözleşme organlarının uygulaması, kötü muamelenin bu ağırlıkta vuku bulduğunun 'makul şüpheden uzak' bir ispat standartına uygunluğu gerektirmektedir.
Belirli bir şekildeki kötü muamelenin işkence olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi gerektiğine karar vermede, 3. maddede kapsanan bu (işkence) anlayış(ı) ile İnsanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele arasındaki ayrıma önem verilmelidir. Önceki davalarda da belirtildiği gibi, Sözleşme' nin niyetinin, çok ciddi ve dayanılmaz ızdıraba neden olan kasdi İnsanlık dışı muameleye, bu ayrım vasıtasıyla, başkaları üzerinde utanç verici özel bir etki iliştirmekti. Muamelenin ağırlığına ek olarak, bir de maksada ilişkin unsur vardır ki işkenceyi, 26 Haziran 1987'de yürürlüğe giren 'işkenceye ve Diğer Zalimane, insanlık dışı veya Aşağılayıcı Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nde de olduğu gibi, bilerek şiddetli acı ve ızdırap çektirmeyi bilgi elde etmek, ceza çektirmek ya da gözünü korkutmak bakımından tanımlamaktadır.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Avşar v. Türkiye, no. 25657/94
2. İrlanda v. Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978
3. McKerr v. Birleşik Krallık, no. 28883/95, 4 Nisan 2000
4. Ribitsch v. Avusturya, 4 Aralık 1995
5. Tanrıkulu v. Türkiye, no. 23763/94
6. Timurtaş v. Türkiye, no. 23531/94
7. Orhan v. Türkiye, no. 25656/94
8. McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995
9. Salman v. Türkiye, no. 21986/93
10. Çakıcı v. Türkiye, no. 23657/94
11. Ertak v. Türkiye, no. 20764/92
12. Öğür v. Türkiye, 20 Mayıs 1999, no. 21594/93
13. Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998
14. ilhan v. Türkiye, no. 22277/93
15. Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998
16. Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996
17. Dulaş v. Türkiye, no. 25801/94
18. Selçuk ve Asker v. Türkiye, 24 Nisan 1998
19. Tekin v. Türkiye, 9 Haziran 1998
20. Labita v. İtalya, no. 26772/95
21. Çiçek v. Türkiye, 27 Şubat 2001, no. 25704/94
22. Aydın v. Türkiye, 25 Eylül 1997
23. Ülkü Ekinci v. Türkiye, no. 27602/95, 16 Temmuz 2002
24. Böyle ve Rice v. Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988
25. Tardı v. Türkiye, no. 26129/95
26. Barberâ, Messegue ve Jabardo v. ispanya, 13 Haziran 1994
27. Young, James ve Webster v. Birleşik Krallık, 18 Ekim 1982
28. Sunday Times v. Birleşik Krallık, 6 Kasım 1989
29. Lustig-Prean ve Beckett v. Birleşik Krallık, no. 31417/96 ve 32377/96
30. Sawicka v. Polonya, l Ekim 2002, no. 37654/97
31. Kurt v. Türkiye, 25 Mayıs 1998
PROSEDÜR
1 - 10. Dava, 30 Ekim 1999 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi (Sözleşme)'nin önceki 19. maddesine göre Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (Komisyon) tarafından Sözleşme'nin önceki 32(1) ve 47. maddelerinde düzenlendiği şekilde 3 aylık bir süre içerisinde Mahkeme'ye gönderilmiştir.
Bu dava, bir Türk vatandaşı olan Esat Aktaş (başvuru sahibi)'in 8 Haziran 1994 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi (Sözleşme)'nin önceki 25. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (Komisyon)'na yaptığı bir başvurudan (no. 24351/94) kaynaklanmıştır. Başvuru sahibi, özellikle, erkek kardeşi Yakup Aktaş'ın sorumlu Hükümet görevlilerinin elinde bir işkence sonucu öldüğünü iddia etmiştir.
Komisyon'un talebi, Türkiye'nin Mahkeme'nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığı önceki 44 ve 48. maddelere ve deklarasyona (önceki 46. madde) atıfta bulunmuştur. Talebin amacı, davanın ortaya çıkartılan maddi gerçeklerinin Sözleşme'nin 2, 3, 6 ve/veya 13 ve 14. maddelerinin sorumlu Devlet tarafından bir ihlali olup olmadığına dair bir karar elde etmektir.
Komisyon, 4 Eylül 1995 tarihinde başvurunun 'kabul edilebilir' olduğunu açıklamıştır. Komisyon 25 Ekim 1999 tarihli raporunda (Sözleşme'nin önceki 31. maddesi) (02 Aralık 2002, iddiaların sunulduğu günde), Sözleşme'nin 2, 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine, fakat Sözleşme'nin 14. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığına dair oybirliğiyle alınan kararını açıklamıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN ÖZEL ŞARTLARI
A. Giriş
11. Başvuru sahibi 1973 doğumlu olup, Derik'te (Türkiye) yaşamaktadır.
12. Dava, başvuru sahibinin erkek kardeşi (kardeşi) Yakup Aktaş'ın ölümü ile ilgili olaylara ilişkindir. Ölüm vesikasına göre, 1964 doğumlu Yakup Aktaş, 25 Kasım. 1990 tarihinde Mardin (Türkiye)'de ölmüştür. Ardında bir dul ve ayrıca bu yıldan önce doğmuş olan bir kız çocuğu bırakmıştır.
13. Başvuru sahibi, Yakup Aktaş'ın ölümünün, tutuklanmasının ardından işkenceden kaynaklandığını iddia etmektedir. Hükümet ise, bunu inkar etmektedir.
14. Davanın maddi gerçekleri tartışmalı olup, Komisyon, bu iddiaları araştırmak için 19 ve 20 Kasım 1997 tarihlerinde Ankara'da delil
toplamış olan temsilcilerini atadı. Bu temsilciler başvuru sahibini ve şu diğer tanıkları dinlemiştir. Bu tanıklar, başvuru sahibinin erkek kardeşi Mahmut Aktaş, Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar, Profesör Dr. Özdemir Kolusayın, Dr. Hüseyin San ve Dr. Güneş Pay'dır.
15. 18 Kasım 1997 tarihinde, farklı bir davada delil toplanırken, Hükümetin görevli elemanı, mevcut dava için Komisyon Temsilcilerinin huzuruna çağrılan 10 jandarma mensubunun, güvenlikleri icabı başvuru sahibi ve akrabalarının yokluğunda ve başvuru sahibinin temsilcilerinin kendilerini görebilmelerini engelleyecek bir paravana ile siper edilmeleri halinde tanıklık edebileceklerini belirtti. 19 Kasım 1997'de Hükümet, daha başka tanıkların da (Yakup Aktaş'ın ölümünü Mardin İl idare Kurulu adına soruşturan jandarma mensupları) dahil edilmesi yönünde talebini genişletmiştir. Konuyu mütalaa eden Temsilciler, paravan talebine razı olmamaya karar verdiler. Bununla birlikte, Hükümet ajanına 11 tanığın, ne başvuru sahibinin ne de O'nun akrabalarının Adalet Sarayı'nda hazır bulunmayacağı bir günde ifadelerini vermelerini teklif ettiler. Hükümet görevlisinin, 11 tanığın bu şartlarda ifade veremeyeceklerini Temsilcilere bildirmesi üzerine Temsilciler, Hükümeti taleplerini Komisyon'a her bir tanık açısından tüm gerekçeleri belirterek yazılı olarak vermeye çağırdı.
16. Diğer bir takım belgeler de duruşma esnasında taraflara teslim edilmiştir. 20 Kasım 1997 tarihinde Hükümet ajanı, Yakup Aktaş'ın olduğu söylenen bir cesede ait dört fotoğraf göstermiştir. Bu fotoğraflar, ne ön ne de arka yüzlerinde her hangi bir türden tanıtıcı bir bilgiyle işaretlenmemişlerdir. Duruşmanın sonucunda Temsilciler, Hükümetten daha fazla bilgi, bir takım belgeler ve fotoğrafların negatifleriyle birlikte iki takım nüshasını vermesini rica ettiler. Bu istek, daha sonra 26 Kasım 1997 tarihli bir mektupla teyit edildi. Aynı gün taraflardan, dinlenilmesini istedikleri daha başka tanık varsa isimlerini Komisyon'a bildirmeleri de istenmiştir.
17.8 Aralık 1997'de Hükümete, Yakup Aktaş'ın ölümünü bildiren doktor konusunda yarım kalmış talep hatırlatıldı.
18.23 Aralık 1997 tarihli bir mektupla Hükümet, Temsilcilerin huzuruna gelmemiş tanıklardan birisine ilişkin bir doktor raporu ve bir takım diğer belgeleri teslim etti. Bunlardan birisi de Mardin Cumhuriyet Başsavcısının Adalet Bakanlığı (Uluslararası Hukuk ve Dış ilişkiler Genel Müdürlüğü)'na yazdığı 10 Aralık 1997 tarihli, talep edilen dört fotoğrafın negatiflerinin Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dosyada ya da Mardin ti Jandarma Komutanlığı'nın elinde olmadığını ifade bir yazının bir kopyasıdır.
19.05 Şubat 1998 tarihli bir Hükümet, Komisyonu Yakup Aktaş'ın ölümünü bildiren doktorun ismini ortaya çıkarmanın mümkün olmadığının görüldüğünü bildirmiştir.
20.12 Şubat 1998'de Hükümette, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli mektubunda belirtilen bilgi ve belgelerin tamamının teslim edilmediği hatırlatıldı. Cevap olarak Hükümet, 20 Mart 1998 tarihli mektubunda tüm istenilen belgelerin Komisyon'a sağlandığı ifade edildi. 27 Mart 1998'de Komisyon Hükümete, o zamana kadar verilen bilgi ve belgelerin bir listesini sunmuştur.
21.12 Mart 1998'de taraflar, Komisyon'un 14 Nisan 1998'de başlayacak olan oturumunda, başvuruyu usul yönünden incelemesinin beklendiği ve Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli mektubunda yeralan tanıklara ilişkin sorulara bundan önce bir cevap alınmadığı takdirde, tarafların daha başka şahit dinlenmesini istemedikleri varsayılacağı hususunda bilgilendirildiler.
22. 18 Nisan 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, tamamı jandarma subay/astsubayı olan beş tanığın daha dinlenilmesini istedi. Bununla birlikte, gerekli bütün güvenlik önlemlerinin alınmasını vurguladılar. 20 Nisan 1998'de Hükümet'den, niçin böylesine özel düzenlemelerin gerekli olduğu ve bu davanın güvenlik kuvvetleri mensuplarının tanıklık yaptığı diğer davalardan hangi hususlarda farklılık arzettiği konusunda Komisyon'u bilgilendirmesi istendi. Bundan başka, istedikleri güvenlik önlemlerini özel olarak belirtmeleri istendi.
23. 20 Nisan 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, 26 Kasım 1997 tarihli mektubuyla Komisyon tarafından istenilen fotoğrafların 2 takım fotokopisini teslim etti.
24.5 Mayıs 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, Komisyon'dan beş tanığı, tanınmamaları için başvuru sahibi ve akrabalarının yokluğunda dinlemelerini istedi.
25.23 Mayıs 1998'de Komisyon, bu isteği inceledi. (Komisyon) Bu isteği, tanıkların başvuru sahibinin akrabalarının yokluğunda dinlenilmesi hususunu ilgilendirdiği kadarıyla kabul etmemeye karar verdi. Taraflar, Komisyon'un Hükümetin beş tanığın normal şartlar altında dinlenilebileceği isteğini onaylamasına yönelik kararından 27 Mayıs 1998'de haberdar edildiler.
26. 27 Mayıs 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, Komisyon tarafından 26 Kasım 1997 tarihli mektubuyla istenilmiş olan bilgileri teslim etti.
27.4 Haziran 1998'de, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli mektubuyla talep edilen bütün bilgi ve belgelerin gönderilmediği Hükümet'e tekrar hatırlatıldı.
28. 5 Haziran 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, beş tanığın dinlenilmesine ilişkin görüş ve düşüncelerini bildirdi. Tanıkların başvuru sahibi ve temsilcilerinin yokluğunda dinlenilmesini tekrar istedi ve aksi takdirde ifade vermeyebileceklerini bildirdi.
29. 23 Haziran 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli mektubunda istenilen bilgileri verdi. Komisyon'un 04 Haziran 1998 tarihli hatırlatma mektubunda belirtilen bazı belgelerin zaten gönderilmiş oldukları da eklendi.
30.4 Temmuz 1998'de Komisyon, Hükümetin beş tanığın dinlenilmesine ilişkin 05 Haziran 1998 tarihli görüş ve düşüncelerini ele aldı. 23 Mayıs 1998'deki kararından dönülemeyeceğine karar verdi. 06 Temmuz 1998'de taraflar, Komisyon'un kararından haberdar edildiler ve davanın esasına ilişkin yazılı görüşlerini bildirmeye davet edildiler. Aynı zamanda Komisyon, Hükümetin henüz teslim etmediği bir belgeyi de özel olarak belirtti.
31. 09 Temmuz 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, davanın esasına ilişkin bir takım görüş ve düşüncelerini sundu.
32. 4 Eylül 1998 tarihli bir mektupla Hükümet, Komisyon'un 06 Temmuz 1998 tarihli mektubunda özel olarak belirtilen belgeyi sundu.
B. Başvuru Sahibinin Olaylara İlişkin Görüşleri
33. Başvuru sahibinin kardeşi Yakup Aktaş, 18 Kasım 1990.'da Derik ilçesi jandarmaları tarafından tutuklandı. Tutuklanmasına kadar, tedavi gördüğü kiiçük bir zührevi hastalık dışında, sağlıklı bir durumdaydı. Tutuklandıktan sonra Yakup Aktaş, muayene için Dr. Adnan Parkan'a götürüldü. Dr. Parkan, Yakup Aktaş'ın dövüldüğü ya da zor veya şiddete maruz bırakıldığına ilişkin herhangi bir belirtinin olmadığını ifade eden bir rapor verdi.
34. Ertesi sabah (19 Kasım 1990) başvuru sahibinin diğer bir kardeşi olan Mahmut Aktaş, Yakup Aktaş'ı ziyaret etti ve O'nun sağlığının iyi olduğunu gördü. Bu sabahın sonrasında Yakup Aktaş, ölümüne kadar tutulduğu Mardin sorgulama merkezine nakledildi. 25 Kasım 1990'da sabah saat 7.30'dan hemen sonra öldü. Aynı günün akşamı saat 22:00'de ölüm sonrası inceleme ve tam otopsi yapıldı. Kesin ölüm nedenine ilişkin hiçbir olumlu bulgu elde edilemediği için, iki otopsinin raporları ve Yakup Aktaş'ın cesedinden alınan numuneler Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Adli Tıp incelemesi, mevcut bilgilerden ölüm nedeninin tespit edilemeyeceği şeklinde sonuçlandı.
35. Definden önce ceset, başvuru sahibi ve ailenin diğer ferdlerine iade edildi. Ölüm sonrası inceleme, otopsi ve Adli Tıp muayenesinin raporlarında da tanımlanan yaraları gözlemlediler. Tanımlanan yaralar, kasdi boğma (deliberate asphyxiation) ile tutarlıydı ve böylece danışman pataloğu delil olarak sunmuştur.
36. Yakup Aktaş'ın öldüğü günün ertesi olan 26 Kasım 1990'da, başvuru sahibi Derik Cumhuriyet Savcılığı'na kardeşinin ölümüne ilişkin olarak şikayet başvurusunda bulunmuştur. Ne var ki 30 Kasım 1990'a kadar inceleme başlatılmamış, deliller araştırılmamış ve 1991 Mart'ına kadar tanıklarla görüşülmemiştir.
C. Hükümetin Olaylara ilişkin Görüşleri
37. Yakup Aktaş'ın haklarında daha sonra dava açılan iki jandarma subayı tarafından sorgulanması, Yakup Aktaş'ın ölümünün iki gün öncesine tekabül eden 23 Kasım 1990'da sonuçlandı. Yakup Aktaş, 18 ve 23 Kasım 1990 tarihleri arasındaki dönemde, gerek sorgulama ve gerekse (sorgu) seanslar arasında hastalık ya da ağrı belirtisi göstermemişti. Böyle olmuş olsaydı, Alay'ın doktorundan istifade edilebilirdi. Yakup Aktaş'ın solgun görünümü ve çok miktarda su içme ihtiyacı, sağlık öyküsündeki iki idrar yolu enfeksiyonu ile bağlantılı olabileceği ileri sürüldü.
38.25 Kasım 1990 tarihinin Pazar günü olduğu gerçeğine rağmen, Yakup Aktaş'ın acil tıbbi balom alması için ani hastalığının gerektirdiği bütün önlem ve tedbirler alınmıştır. Bu nedenle görevli kişiler, duruma ilişkin olarak derhal harekete geçirilmiş ve Yakup Aktaş, gecikme olmaksızın hastaneye nakledilmiştir. Aynı biçimde, derhal bir soruşturma başlatılmış ve başvuru sahibi akabinde jandarma subaylarına karşı yürütülen ceza usullerine müdahil olma imkanına sahip olmuştur. Tanıklardan çok sayıda ifade alınmıştır. Suçlanan subaylar, gerçeğe dayanan ve tıbbi delil yetersizliğinden dolayı beraat ettirilmişlerdir.
D. Yerel Makamlar Huzurundaki Resmi işlemler
39. Mardin Devlet Hastanesi'nde Yakup Aktaş'ın cesedi üzerinde 25 Kasım 1990'da bir ölüm sonrası muayene ve tam otopsi yapılmıştır. Cesedinin kimliği, Jandarma İl Merkez Komutanı Yüzbaşı Mehmet Göçmen tarafından tespit edilmiştir. Bu inceleme ve otopsilere ilişkin rapor, (bkz.: aşağıdaki paragraflar 153 -160) diğer şeylerin yanısıra (inter alia), ölüm nedeni tam olarak belirlenemediği için, iç organlardan doku örnekleri alınmış ve Adli Tıp Kurumu'na gönderilmiştir.
40. 25 Kasım 1990 saat 20.10'da dört jandarma mensubu tarafından Mardin İl Jandarma sorgu merkezine bir teftişte bulunulmuştur (bkz.: paragraf 61).
41.27 Kasım 1990'da Derik'te bir Cumhuriyet Savcısı, başvurucunun kardeşi Yakup Aktaş'ın Mardin İl Jandarma sorgulama merkezinin istihbarat görevlilerinin elinde işkence sonucu öldüğüne ilişkin şikayetini ele almak için yer itibariyle (ratione loci) yargı yetkisinin olmadığına karar verdi. Dava Mardin Cumhuriyet Savcılığı'na iletildi.
42. Mardin Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar, 29 Kasım 1990'da konu itibariyle (ratione materiae) yargı yetkisinin olmadığına karar verdi ve soruşturmayı Mardin 11 idare Kurulu'na havale etti. Soruşturmayı yürütmek üzere Binbaşı Dursun Şeker atanmıştır.
43. Adli Tıp Kurumu, 20 Şubat 1991'de kesin ölüm nedeninin belirlenemediğini belirten bir rapor verdi (bkz.: aşağıdaki paragraflar 161-164).
44. 13 ve 20 Mart 1991 tarihleri arasında başvurucunun da aralarında bulunduğu bir takım kimseler, Binbaşı Dursun Şeker'e açıklamalarda bulundular. 21 Mart 1991'de Binbaşı Dursun Şeker, bir rapor sundu (bkz.: paragraflar 125-129). Binbaşı Aytekin Özen ve (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'ın dava edilmemeleri gerektiği yönündeki raporda yer alan tavsiye, Mardin ti idare Kurulu'nun 06 Haziran 1992 tarihli kararında benimsendi. Doğrudan temyiz konusu olması üzerine Danıştay bu kararı 24 Haziran 1992'de bozdu ve Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'ın kasdi aşan adam öldürmeyle (TCK Madde 452) suçlanmalarını ve Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde duruşmaya çıkarılmalarını emretti. Danıştay kararında, ölüm sonrası inceleme ve otopsi raporundan Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'ın sorgulama esnasında Yakup Aktaş'ı dövmek suretiyle O'nun ölümüne sebep olduklarının görüldüğüne hükmetmiştir.
45. 23 Eylül 1992'de Mardin Ağır Ceza Mahkemesi, davayı görmeye yetkili olmadığına karar verdi ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi. 26 Ekim 1992 tarihli kararında Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, yargı yetkisini reddetti ve dosyayı yargı yetkisi sorunun çözülmesi için Temyiz Mahkemesi (Yargıtay)'ne gönderdi. 29 Aralık 1992'de Temyiz Mahkemesi, Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisine sahip olduğuna hükmederek, bu Mahkeme'nin 23 Eylül 1992 tarihli kararını bozmuştur.
46. Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'a karşı, sorgulama esnasında Yakup Aktaş'ı dövmek suretiyle O'nun ölümüne sebep oldukları suçlamasına yönelik hukuki işlemler, 03 Mart 1993'de Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde başladı. Başvuru sahibinin, hukuki süreç içerisinde müdahil sıfatıyla yer almasına izin verildi. 03 Mart 1993'de Ağır Ceza Mahkemesi, iki sorumlunun yargılanmasına yönelik Danıştay'ın 24 Haziran 1992 tarihli kararının, sanıkların kimliklerine ilişkin hukukun gerekli kıldığı asgari bilgileri içermediğine hükmet-ti. Bu nedenle dosyayı Danıştay'a gönderdi. 19 Mart 1993'de Danıştay, 24 Haziran 1992 tarihli kararının, sanıkların kimliklerinin tespit edilmesini sağlayacak yeterli bilgileri içerdiğine hükmetti. Dosyayı Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'ne iade etti.
47. Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde 12 Mayıs, 7 Temmuz, 21 Eylül ve 23 Kasım 1993, ve 2 Şubat, 30 Mart, ve 11 Mayıs 1994 tarihlerinde duruşmalar yapıldı. En son yapılan duruşmalar neticesinde Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay beraat ettirilmiştir.
48. Başvuru sahibi, kararı hukuki gerekçelerle Temyiz Mahkemesi (Yargı-tay)'ne temyiz başvurusunda bulundu. Bu başvuru, 6 Şubat 1995'de reddedilmiştir.
E. Mahkeme'nin Dava Dosyasının içerdiği Deliller
49. Komisyon tarafından elde edilen belgesel deliller ve Komisyon Temsilcileri huzurundaki duruşmanın nüshaları Mahkeme'ye iletildi ve dava dosyasına konuldu.
1. Belgesel Deliller
50. Taraflar Komisyon'a çeşitli belgeler sundular. Bunlar soruşturma mahkeme işlemlerine ilişkindi ve başvuru sahibi ve tanıklardan bu davadaki olaylar hususunda onların yorumuna ilişkin alınan ifadeleri de içerdi. Hükümet ayrıca, cesede ait olduğu söylenen Mardin Devlet Hastanesi'nde çekilmiş dört renkli fotoğrafın kopyalarını da teslim etmişti.
51. Komisyon, Sözleşme'nin önceki 31. maddesine göre raporunu hazırlarken, aşağıdaki belgelere özel bir önem atfetmiştir:
(a) Başvuru Sahibinin İnsan Hakları Derneği (İHD)'nin Diyarbakır Şubesi'ne yaptığı 4 Aralık 1992 tarihli açıklama;
(b) Başvuru sahibinin Derik Cumhuriyet Savcısı'na verdiği 26 Kasım 1990 tarihli ifade;
(c) Sanıkların karşılıklı kimlik tespiti ve yüzleştirilmelerinin tutanaktan, tarihsiz;
(d) 25 Kasım 1990 tarihli Olay İhbarı
(e) 25 Kasım 1990 tarihli sorgulama merkezinin teftişi raporu
(f) Mardin Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar'in Adli Tıp Kurumu'na gönderdiği 26 Kasım 1990 tarihli Mektup
(g) Mardin Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar tarafından yargı yetkisinin olmadığına dair verilen 29 Kasım 1990 tarihli karar
(h) Binbaşı Dursun Şeker tarafından Mardin İl İdare Kurulu önündeki işlemlerde alınan ifadeler
ı. Başvuru sahibinin 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
ii. Mahmut Aktaş'ın 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
iii. Bayan Dediye Aktaş'ın 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
iv. Polis memuru Alaattin Aydın'ın 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
v. (Astsubay) Kıdemli Çavuş İlhan Keskin'in 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
vi. Dr. Adnan Parkan'ın ifadesi, tarihsiz
vii. Albay Enver Uysal'ın 18 Mart 1991 tarihli ifadesi
viii. Yüzbaşı Mehmet Göçmen'in 15 Mart 1991 tarihli ifadesi
ix. Kıdemli Binbaşı Haşim Stünel'in 18 Mart 1991 tarihli ifadesi
x. (Astsubay) Başçavuş Ali Yavaş 'in ifadesi, tarih okunaksız
xi. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Yusuf Karakoç'un 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xii. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Üzeyir Nazlım'ın 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
xiii. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Ramazan Baygeldi'nin 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xiv. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Mustafa Ten'in 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
xv. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Mehmet Yılmaz'ın 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xvi. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Süleyman Altuner'in 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
xvii. Onbaşı Mustafa Tüylek'in 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
xviii. Onbaşı Hüseyin Hamamcıoğlu'nun 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xix. Er Hüseyin Bekir Günel'in 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xx. Er Ercüment Erbil'in 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xxi. Er Mehmet Bora'nın 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xxii. Er İbrahim Olgun'un 14 Mart 1991 tarihli ifadesi
xxiii. Binbaşı Aytekin Özen'in 20 Mart 1991 tarihli ifadesi
xxiv. (Astsubay) Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'ın 13 Mart 1991 tarihli ifadesi
xxv. Osman Önen'in 18 Mart 1991 tarihli ifadesi
(i) Binbaşı Dursun Şeker'in 21 Mart 1991 tarihli, raporu
(j) Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'ın yargılanması işlemlerinin tutanakları
i. 28 Ocak 1993'deki Duruşma
ü. 07 Temmuz 1993"deki Duruşma
iii. 21 Eylül 1993'deki Duruşma
iv. 23 Kasım 1993'deki Duruşma
v. 11 Mayıs 1994'deki Duruşma
(k) Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Binbaşı Aytekin Özen'den istinabe müzekkerine göre 23 Şubat 1993'de alınan ifade
(1) Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Kıdemli Başçavuş Ercan Günay'dan bir istinabe müzekkerine göre 02 Kasım 1993'de alınan ifade
(m) Buldan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar'dan bir istinabe müzekkerine göre 16 Eylül 1993'de alınan ifade
(n) Mardin ağır Ceza Mahkemesi'nin 11 Mayıs 1994 tarihli kararı
Bütün bu ifade ve tutanaklardan özet olarak özellikle aşağıdaki anekdottan çıkarmak yerinde olacaktır (52 - 150):
Başvuru sahibinin kardeşi Yakup Aktaş, 18 Kasım 1996'da saat 16:00 sularında PKK ile ilişkileri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmış, yerel sağlık ocağına götürülerek herhangi bir sağlık şikayeti olmadığına dair rapor alınmıştır. Ertesi sabah, 19 Kasım 1990, Mardin İl Jandarma Komutanlığı Sorgulama Merkezi'ne götürülmüştür. Yakup Aktaş, istihbarat Binbaşı Aytekin Özen ve Kıdemli Başçavuş Ercan Günay tarafından sorgulanmıştır. Bir hafta sonra, 25 Kasım 1990'da başvuru sahibinin amcası olan Süleyman Aktaş'a Yakup Aktaş'ın öldüğü bildirilmiş ve cesedi 26 Kasım 1990'da Mardin Devlet Hastanesi'ne kaldırılmıştır.
Yakup Aktaş'ın cenazesi, Yakup Aktaş'ın akrabalarının oluşturduğu bir konvoy eşliğinde gerçekleştirilen cenaze töreniyle Derik mezarlığına gömülmüştür. Bu esnada Güvenlik Kuvvetleri olağanüstü önlemler alarak cenaze arabasına eşlik etmişler, şehir giriş ve çıkışını karadan ve havadan kontrol ederek cenazenin bir an evvel defin edilmesini sağlamışlardır, İnsan Hakları Demeği (İHD)'nin bir temsilcisinin bölgeye girişine izin verilmemiştir.
Yakup'un cenazesini yıkayan kişi her iki bilek ve kollarla sırt kısmında morluklar ve çizikler gözlemlemişti. Başın arkası tamamen ezilmiş ve hala kan akıyordu. Alın kısmında da yaralanma vardı. Yetkili makamlar Yakup'un bir kalp krizi sonucu öldüğünü iddia etmişlerdi fakat Yakup'un vücudunda gözlemlenen yaralar kendisinin bir işkence sonucu öldüğü gerçeğine delil teşkil ediyordu.
Başvuru sahibine göre, Yakup Aktaş'ın alnında bir yara ve kollarıyla sırtının sağ tarafında dayak izleri vardır. Adli Tıp Enstitüsü'nün raporlarının doğruluğu kabul edilmemektedir.
Başvuru sahibi, cesedi aileye o gün (26 Kasım 1990) verilen kardeşi Yakup Aktaş'ın ölümüne ilişkin olarak şikayet başvurusunda bulunmak istediğini ifade etti. Yakup sorgulama için 8 gün önce Mardin'e götürülmüş ve sorgulama altında iken ölmüştür. Başvuru sahibinin görüşüne göre, ölüm doğal nedenlerden dolayı değil, işkenceden kaynaklanmıştı. Sağlıklı bir kişi belirli bir sebep olmaksızın ölemezdi. Yakup'un ölümünden sorumlu kişiler hakkında dava açılarak mahkum edilmelerini talep etti.
Başvuru sahibi, ilk otopsinin gerçek ölüm nedenlerini gizleyecek bir şekilde yapılmış olabileceğini ifade ederek ikinci bir otopsinin yapılmasını istemiştir.
PKK ile Güvenlik Kuvvetleri arasında Mardin iline bağlı bir köyde 01 Ağustos 1990'da çıkan çatışmada çok sayıda belge ele geçmiştir. Bu belgelerde, özellikle Kızıltepe ve Derik civarında kimlerin PKK ile işbirliği yaptığına ilişkin bilgiler de vardır. Bu operasyonun ardından Yakup Aktaş'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alınmıştır. Yakup Aktaş, Derik Polis Karakolu'na bir para cezasını ödemek üzere gittiğinde tutuklanmış ve Jandarma'ya teslim edilmiştir.
Güvenlik Kuvvetlerine göre, Yakup Aktaş'ın PKK militanlarına yardım ve yataklık yaptığı, 30 milyon TL ile 5 kalaşnikof tüfeği ve cephane verdiği tespit edilmiştir. Bu durum, ele geçen PKK militanlarının yapılan sorgulamalarından anlaşılmıştır.
Yakup Aktaş, kendisiyle birlikte suçlanan iki kişiyle birlikte tutuklanmış ve daha sonra yüzleştirilmiştir. Yakup Aktaş'la birlikte gözaltına alınan Ali Alay, Yakup Aktaş'ı PKK'ya maddi destek sağlamakla suçlayan bir ifade vermiştir. Ali Alay'a göre Yakup Aktaş, kendisine banknottan veren kişidir. Bazı Güvenlik Kuvvetleri mensuplarının ifadelerine göre Yakup Aktaş, bir gazeteye sarılmış yaklaşık 10 milyon TL. tutarındaki paralan Ali Alay'a verdiğini doğrulamıştır. Bazı ifadelere göre ise, Yakup Aktaş, Ali Alay'ın bütün iddialarını reddetmiştir. Sorgulama esnasında Yakup Aktaş'ın korkmuş ve tedirgin olduğu gözlenmiştir. Oldukça fazla su içmiştir.
Diğer bir ortak şüpheli olan Osman Önen kendisi teslim olmuş ve daha sonra Ali Alay'la yüzleştirilmiştir. Osman Önen ve Ali Alay'ın yüzleştirilmesi esnasında Ali Alay, Yakup Aktaş'tan aldığı parayı Osman Önen'e verdiğini ifade etmiş; Osman Önen ise, parayı Ali Alay'dan aldığını doğrulamıştır.
Mardin'deki devlet yetkililerine (Jandarma) göre, 25 Kasım 1990'da 19:30 civarında Yakup Aktaş istihbarat birimindeki hücresinde hastalanmış ve üst makamların bilgisi ve emri dahilinde hastaneye (acil servise) götürülmüş ve orada ölmüştür. Yetkili makamlarca yapılan teftiş ve soruşturmalarda, sorgulama merkezinin modern araç ve gereçlerle donatıldığı ve işkence yapmak için kullanılabilecek herhangi bir araç-gerecin olmadığı ve sorgulanan kişilere karşı zor kullanılmadığı sonucuna varılmıştır. Sorgulamalar talimatlara uygun olarak, modern tekniklerle yapılmaktadır. Nezarethaneler ve hücreler, üç kişiyi rahatça barındıracak şekilde, gerekli tıbbi kontrollerin yapıldığı, gözaltında bulunanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekildedir. Sorgulama esnasında sanıklara herhangi bir İnsanlık dışı muamele yapılmamaktadır. Yapılan Adli Tıp inceleme ve otopsilerde, Yakup Aktaş'ın kesin ölüm nedeni belirlenememiştir.
Yakup Aktaş'ın akrabalarına göre, kendisinin bilinen herhangi bir ciddi hastalığı yoktur.
Yakup Aktaş, Derik'de bir manav dükkanı işletmektedir ve hafifçe kiloludur.
Sorgulama merkezi, görünüş itibariyle Mardin İl Jandarma Komutanlığının istihbarat biriminin bir parçasıdır. Fakat gerçekte Mardin İl Asayiş Komutanlığı'nın emri altında olmaktadır.
(o) Yakup Aktaş'a ilişkin sağlık ve uzman raporları
i. Derik Sağlık Ocağı'nın kayıt defterinden alınan bilgiler
ii. Dr. Adnan Parkan tarafından Derik Sağlık Ocağı'nda verilen 18 Kasım 1990 tarihli raporu (151 & 152)Yakup Aktaş'ın tutuklanmasının ardından sağlık kontrolü için 18 Kasım 1990'da kendisine getirilen Dr. Adnan Parkan'a göre de işkence ya da kötü muameleye ilişkin herhangi bir belirti yoktur. Hastane kayıtlarına göre Yakup Aktaş, kendisine 2 kez gelmiş ve kendisine 'idrar yolu iltihabı (urethritis)' teşhisi konulmuştur. O'na göre bu bir ölüm nedeni olamaz.
iii. 26 Kasım 1990 tarihli ölüm sonrası muayene ve otopsi raporu
156. Derik Sağlık Ocağı kayıtlarına göre Yakup Aktaş'ın idrar yolu iltihabı (urethritis) sorunu vardır. 26 Kasım 1990 tarihli ölüm sonrası muayene ve otopsi raporuna göre, cesedin yapılan harici muayenesinde başın, göğsün üst kısmından başlayarak maske benzeri leylak rengi bir hal aldığı (cyanosis), çenenin göğüs hizasından 15 cm. aşağıya doğru ve kulak ve boynun arka kısmını ve kulakları da kapsayacak şekilde tüm yüzeyi kapladığı gözlenmiştir. Baş kısım elle muayene edilmiş ve kemik yapısının tam olduğu gözlenmiştir. Alnın ön kısmında, sol kaşın ortasından 3 cm yukarıda, bir ya da iki günlük, travmaya uygun l x 0,5 cm'lik bir sıyrık mevcuttur. Boyun muayenesi, herhangi bir çatlak ya da patolojik bir bozukluk olmaksızın normal artikülasyonun olduğunu ortaya koymuştur.
157. Sol kol kemiğinin dış kısmında ve bedenin eksenine paralel 10 x 2 cm'lik, kaba travmaya uygun bir ekimoz (echymosis) alanı gözlenmiştir. Sol kolun dirsekle bilek arası ve parmaklar dahil eli yoğun ekimozla kaplıydı. Sağ kol kemiğinin dış kısmında ve bedenin eksenine paralel 4x1 cm'lik, travmaya uygun bir ekimoz alanı; bunun 5 cm altında 4 x 2 cm büyüklüğünde diğer bir ekimoz alanı vardır. Sağ koltuk altında ve sırtın yanından başlayan, 8 cm uzunluğunda ve 3 cm genişliğinde, bedenin eksenine dikey çizgide ve koltuk altının ortasına doğru yeni bir kesik vardır. Bileğin yakınında sağ kolun dirsekle bilek arasındaki kemikte başka bir ekimotik alan vardı. Sol ayağın dış yüzeyinin yansı, geniş alana yayılmış ekimotik bir alanla kaplanmıştı. Ayakların tabanı kir ve nasırla kaplıydı. Sırtın elle muayenesi, sağ omuz küreğinde 8 cm uzunluğunda, 7-8 günlük, yarım ay şeklinde bir yara izi ortaya koydu. Ölüm katılığı (rigor mortis) başlamıştı. Yukarıda ifade edilen bulguların dışında keskin, uçlu araçlar, ateşli silahlar ya da başka bir şeyin neden olduğu patolojik tanılar veya yara izleri yoktur.
158. Doktorların gözlemlemiş olduğu bulguların temelinde, başı kaplayan mavileşme, bir kalp krizi ya da ölüm öncesi veya ölüm sonrası olabilecek başka bir olayla uyumlu olabilir. Harici muayene bulguları, ki bunların hiçbirisi kendi başına ölüme neden olamaz, kesin ölüm nedeninin belirlenmesine izin vermemiştir. Bu nedenle tam otopsi yapılmasına karar verildi. Tıbbi uzman bilirkişiler, ölümün 3-4 saat önce gerçekleştiğini tahmin ettiler.
159. Başın sonraki dahili incelenmesinde, göğüs ve karın bölgesinde anormallik gözlenmemiştir... Kesin ölüm nedeninin belirlenememesi sonucunda cesedden alınan doku örneklerinin, kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için Adli Tıp Kurumu'na gönderilmesine karar verildi. Beynin her iki loplarında ve kalbin tamamından alınan parçalar, akciğerden alınan parçalar, karaciğer ve dalaktan alınan parçalar, mide ve kısımlarının tamamı, bağırsaklar ve içeriğinin bir kısmı, her iki böbrekten parçalar ve bir kan örneği alınarak, formaldehyde solüsyonlu bir kaba konulmuş ve mühürlenmiştir.
i. Adli Tıp Kurumu tarafından verilen 21 Şubat 1991 tarihli rapor (161) Prof. Dr. Özdemir Kolusayın ve Dr. Hüseyin San tarafından imzalanan 21 Şubat 1991 tarihli Adli Tıp Raporu'na göre de iç organlarda alkol, sakinleştirici ve uyarıcı ilaçlarla zehirli (toxic) maddelere rastlanmamıştır.
ii Dr. Christopher Mark Milroy'un 03 Nisan 1995 tarihli raporu 165-166. Başvuru sahibinin talebi üzerine, kayıtlı bir tabip, Sheffield (İngiltere) Üniversitesi Adli Patoloji (Forensic Pathology) Bölümü'nde kıdemli öğretim görevlisi ve İngiliz İçişleri Bakanlığı'nın danışman patologu olan Dr. Milroy'un raporuna göre 'ölüm sonrası inceleme ve otopsi ile Adli Tıp Kurumu'nun raporuna dayanarak, ölüm nedeni olabilecek ya da sayılabilecek doğal bir hastalığın olmadığı sonucuna vardı. Vücudun kol ve ayaklarında, bu bölgelere darbelerle bağdaşan yaralanmalar vardı. Sol dirsekle bilek arasındaki (önkol) yoğun morluklar, merhumun kollarını darbelerden korumak için kullanılmasından kaynaklanmış olabilirdi. Bu bölgelerdeki yaralanmalara, tipik olarak önkolla ellerin savunma yaralan olarak atıfta bulunuldu. Eğer darbe aracı olarak ayaklar da kullanılmışsa, bu durum darbelerden korunma aracı olarak ayaklan da içerir. Sağ koldaki kesik, bıçak gibi keskin bir şeyle bunun oluştuğunu göstermektedir.'
167. Yaralar, merhumun gözaltında olduğu esnada gerçekleşmiş gibi gözükmektedir. 7-8 günlük olarak tanımlanan yara izi, gözaltında oluşmuş olabilir. Bu verilen süredeki yara izlerinin, daha sonra oluşmuş olması doğru olamaz.
168. Ölüme neden olacak herhangi bir doğal hastalık sürecinin yokluğunda ve kendiliğinden oluşmamış bariz yaraların mevcudiyetiyle, merhumun doğal olmayan bir hastalık sürecinin mağduru olması ihtimali ciddi şekilde gözönünde bulundurulmalıydı. Yapılan toxicolojik incelemede ölüm nedeni olarak zehirlenme ihtimal dışı bırakılabilirdi. Bununla birlikte, görünümleri açıklamak için birkaç muhtemel mekanizma vardı. Bunlardan birincisi, travmailk ya da çarpma asfeksi (asphyxia), yani oksijensizlikten boğulmaydı. Bu tip ölümde göğüs, nefes almayı önleyecek şekilde hareketsizleştirilir. Çarmıha germenin neden olduğu ölüm benzer tarzda olup, 'Filistin askısı' tabir edilen ellerin arkadan bağlanıp, vücudun bağlı kollardan sallandırılması pozisyonu, belli bir süre uygulandığı takdirde, solunum yetmezliğine neden olabilir, ikinci muhtemel mekanizma, plastik bir torbanın yüze ya da başa geçirilmesidir ki, ölüme götüreceği çok iyi bilinmektedir. Bu herhangi bir spesifik harici iz de bırakmaz. Son olarak; bir boğma tutuşunda (choke hold) ya da karotis atardamarlarım tıkamada (carotid sleeper) bir kol boyna dolanarak tutulur. Boğma tutuşunda, kol boynun ön kısmında tutulur ve sıklıkla boyun yapısına, özellikle de gırtlaktaki kıkırdağa (laryngeal cartilages) zarar verir. Carotid sleeperda benzer bir tutuş yapılır fakat boyun, karotis atardamarlarını tıkamak için kol çengel yapılarak sıkıştırılır. Her iki tutuş da ölümcül olabilir.
169. Dr. Milroy, Yakup Aktaş'ın kalp krizi sonucu öldüğünü kabul etmemiştir... Bundan başka, ne otopsi ne de mikroskopik incelemede (histopathological) herhangi bir kalp hastalığına rastlanmamıştır. Doğal hastalığın yokluğunda ve merhumda mevcut bariz yaralanmalar nedeniyle ölümün bir işkence sonucu gerçekleşmiş olması en güçlü ihtimal olmaktadır.
170. Dr. Milroy'un belirttiği otopsi bakımından, fizikçilerin adli psikolojide ne kadar eğitimli ve deneyimli oldukları açık değildir. Otopsi raporu, boynun iç kısmını anlatan ayrıntılar içermemektedir. Bu durum, gözaltında vuku bulmuş bir ölüm olayının detaylandırılmasında, özellikle baş ve boyundaki maviliklerin tanımlanması söz konusu olduğunda, önemli bir ihmaldir. Bunun da ötesinde, gözaltında olduğu esnada ölen kişilerdeki yaralanmalar belgelenmeli ve fotoğraflanmalı ve hukuk dışı yollarla öldürülmüş olması ihtimali düşünülmelidir. Bu olayda, böyle titiz bir soruşturmanın yapıldığı açık değildir. Otopsiyi yapan doktorların mikroskopik inceleme yapmak için yetersizlikleri, bu incelemeyi yapmada gerekli deneyime sahip olmayabileceklerini göstermektedir.
(p) Fotoğraflar
171. Fotoğraflar, muhtemelen bir morgun beton tezgahı üzerinde uzanmış yatan bir adamın çıplak vücudunu göstermektedir. Renk çoğaltma özellikle zayıf olup, renklendirme herşeyi hafif yeşil görünümlü yapmaktadır. Birinci fotoğraf, yüzün sol tarafıyla birlikte, göğsün bir kısmını göstermektedir. Alında, sol kaş ile saçın başladığı nokta arasında bir iz gözükmektedir. Bir maske şeklinde mavileşme gözlenebilmekte, fakat sol kulak memesi mavimsi gözükmektedir.
172. İkinci fotoğrafta, cesed sol tarafına uzanmaktadır ve bedenin arka tarafı resimlenmiştir. Sağ omuz küreğinin tamamını görmek mümkün olmamaktadır. Yarım ay şeklindeki yara izi gözükmemektedir. Üçüncü ve dördüncü fotoğraflar ise, bedeni sırtüstü uzanırken göstermektedir. Üçüncü fotoğrafta fotoğrafçı, vücudun ayak kısmına yakın durmuş olmalı ki, ayaklar gözükmemekte ve baş kısmında sadece burnun ucu ve sakallı çene gözlenebilmektedir. Sol dirsekle bilek arasında kırmızımsı bir renk değişikliği gözükmektedir. Dördüncü fotoğrafa gelince, fotoğrafçı bedenin sağ tarafında dizlere yakın bir yerde durmuş olmalı ki, yüzün sağ tarafı, boyun ve göğsün bir kısmı, sol dirsekle bilek arasının küçük bir kısmı ve bedenin geri kalan kısmı neredeyse dizlerin üst kısmına kadar görülebilmektedir. Mavileşme gözükmemektedir. Sağ kolun dış kısmında, omuz kısmının ortasından dirseğin ortalarına kadar inen kırbaç izine benzer bir kırmızımsı iz gözükmektedir. Sol dirsekle bilek arasındaki kırmızımsı renk değişimi, fotoğrafda da gözlemlenebilmektedir.
2. Sözlü Deliller
(a) Komisyon tarafından dinlenen tanıklar
173. Komisyon Temsilcileri tarafından dinlenen altı tanığın ifadelerinden özet olarak özellikle aşağıdaki anekdottan çıkarmak mümkün olacaktır (174 - 249).
i. Başvuru sahibi
174.1970 doğumlu ve avukatlık yapıyor. Yakup aktaş dışında 7 erkek ve kız-kardeşi var. Kendisi ikinci en genç kardeş..
177. Yakup ticaretle uğraşıyor ve Doğru Yol Partisi (DYP)'nın bir delegesi. Daha önce hiç tutuklanmamış.
182. Binbaşı Dursun Şeker, Yakup Aktaş'ın ölümünü soruşturmak üzere Olağanüstü Hal Bölge Valisi tarafından atanmıştır.
ii. Mahmul Aktaş
187. 1963 doğumlu olup, başvuru sahibi ve Yakup Aktaş'ın abisi. Mahmut Aktaş'ın ifadelerine göre Yakup Aktaş evli ve 6 aylık bir bebeği var. Yakup'un dul eşi ve çocuğu kendisiyle birlikte yaşamaya devam etmektedirler. Yakup gibi kendisi de DYP üyesidir.
iii. Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar
199. Cumhuriyet Savcısı Şevki Artar, 1961 doğumlu olduğunu ve Kasım 1990'da Mardin'de çalıştığım ifade etmiştir. 1991'de Mardin'den ayrılmıştır.
iv. Profesör Dr. Özdemir Kolusayın
212. Prof. Dr. Özdemir Kolusayın, 1977'den itibaren adli tıp uzmanı olup, bir patolog değildir. 1988'de profesör olmuştur. 1975'den 1982'ye kadar Adli Tıp Kurumu'nun morg uzmanlığı bölümünde çalışmış ve uzman sıfatıyla otopsiler yapmıştır. 1982'den 1992'ye kadar morg uzmanlığı bölümünün yöneticiliğini yapmıştır. 1992'den 1996'ya kadar Adli Tıp Kurumu'nun başkanlığını yapmıştır.
v. Dr. Hüseyin San
227. Dr. Hüseyin San, 1960 doğumlu olup, Adli Tıp Kurumu'nun morg uzmanlığı bölümünde adli tıp uzmanı olarak çalışmaktadır.
vi. Dr. Güneş Pay
235. Dr. Güneş Pay, 1967 doğumlu olup, 1990 Kasım ayında Mardin Devlet Hastanesi'nde pratisyen hekim olarak çalışmaktadır. Yakup Aktaş'ın ölüm sonrası inceleme ve otopsisinde bulunmuştur.
(b) İfade vermeyen tanıklar
1. Binbaşı Aytekin Özen;
2. Kıdemli Başçavuş Ercan Günay;
3. Yüzbaşı Mehmet Göçmen;
4. Kıdemli Binbaşı Haşim Üstünel;
5. Başçavuş Ali Yavaş;
6. Kıdemli Başçavuş Yusuf Karakoç;
7. Onbaşı Hüseyin Hamamcıoğlu;
8. Er Ercüment Erbil;
9. Er Mehmet Bora;
10. Kıdemli Çavuş ilhan Keskin;
11. Binbaşı Dursun Şeker.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Olağanüstü Hal
250. Yaklaşık olarak 1985'den bu yana, Türkiye'nin Güneydoğusu'nda güvenlik kuvvetleri ile Kürdistan işçi Partisi (PKK) mensupları arasında ciddi kargaşalar yaşanmaktadır. Hükümete göre bu çatışmalar, binlerce sivil ve güvenlik kuvvetleri mensubunun hayatına mal olmuştur.
251. Güneydoğu Bölgesi'ne ilişkin olarak, Olağanüstü Hal Yasası (Kanun no: 2935, 25 Ekim 1983)'na dayanılarak iki temel kararname çıkarılmıştır: Birincisi, Kararname no: 285 (10 Temmuz 1987), Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'ndeki 11 ilin 10'unda bir olağanüstü hal bölge valiliği kurmuştur. Kararname'nin 4 (b) ve (d) maddelerine göre, bütün özel ve kamu güvenlik kuvvetleri ve Jandarma Asayiş Komutanlığı, bölge valisinin emrine verilmiştir.
252. İkincisi, 430 no'lu Kararname olup (16 Aralık 1990), örneğin yargıç ve savcılar da dahil olmak üzere, kamu görevlilerini ve işçileri bölge dışına çıkartma emri verebilme gibi, bölge valisinin yetkilerini arttırmıştır. 8. madde şöyledir:
"Bu Kararname ile kendilerine tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin olarak, olağanüstü hal bölgesinde bulunan olağanüstü hal bölge valisi ve İl valilerinin karar ya da eylemlerine karşı cezai, mali ya da yasal sorumluluk iddiasında bulunulamaz; ve bu maksatla herhangi bir adli başvuru yapılamaz. Bireylerin haksız yere maruz kaldıktan zararlardan dolayı devletten tazminat talep etmeleri, önyargısız bir şekilde baklandır."
B. Ceza Hukuku ve Usulü
253. Türk Ceza Kanunu, kasdi aşan adam öldürme (Madde 452 ve 453), kas-den adam öldürme (Madde 448) ve cinayet (Madde 450) ile ilgili hükümler içermektedir. Bir kimseyi işkence ya da kötü muameleye tabi tutmak (243 ve 245. maddeler) ya da tehditte bulunmak (Madde 191) eylemlerini suç saymaktadır.
254. Bütün bu suçlara ilişkin olarak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 151 ve 153. maddeleri çerçevesinde Cumhuriyet Savcılığı veya idari makamlara şikayette bulunulabilir. Cumhuriyet savcısı ve polis, kendilerine ihbar edilen suçları soruşturmakla görevlidir; savcı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 148*. maddesi hükümlerine göre kamu davası açılıp açılmamasına karar verecektir. Şikayetçi olan şahıs, Cumhuriyet savcısının kamu davası açmama kararına karşı bir üst yargı merciine itirazda bulunabilir.
C. Terörist Suçların ve Güvenlik Kuvvetleri Mensupları Tarafından işlendiği iddia Edilen Suçların Kovuşturulması
255. Cumhuriyet savcıları, Olağanüstü Hal Bölgesi'ndeki güvenlik kuvvetleri mensuplarına isnat olunan suçlara ilişkin olarak yargı yetkisine haiz değildir. 285 no'lu Kararname'nin 4(1) maddesi, güvenlik kuvvetlerinin tamamını bölge valisinin komutası altına almakta (bkz.: yukarıdaki paragraf 251) ve görevlerinin icrası esnasındaki bütün eylemleri bakımından kamu görevlilerine karşı açılacak davaları düzenleyen Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat'a (1914 tarihli Kanun: Çeviricinin notu) tabi kılmaktadır. Böylece, güvenlik kuvvetleri mensubu bir kimsenin suç işlediğine ilişkin şikayet alan herhangi bir savcı, yetkisizlik kararı vererek dosyayı idari Kurul'a havale edecektir. Bu kurullar, kamu görevlilerinden teşekkül etmekte ve aynı zamanda güvenlik kuvvetlerinin de başı olan Bölge ya da il valileri tarafından kolayca etkilenebilmeleri yanısıra, hukuk bilgilerinin yetersizliği nedeniyle de eleştirilmektedirler. Dava açılmamasına yönelik bir Kurul kararı, kendiliğinden Bölge idare Mahkemesi'nde temyiz konusu olmaktadır.
D. İdari Sorumluluğa İlişkin Anayasal Hükümler
256. Türk Anayasası'nın 125. maddesinde aşağıdaki hükümler yer almaktadır: "idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."
257. Bu hüküm, olağanüstü hal ya da savaş halinde dahi herhangi bir sınırlamaya tabi değildir. Bu maddedeki hükmün ikinci şartı, idarenin herhangi bir kusurunun varlığını ispat etmeyi gerektirmez; idarenin sorumluluğu 'sosyal risk' teorisine dayanan mutlak, nesnel niteliktedir. Böylece idare, Devletin kamu düzeni ve güvenliğini sağlama ve bireylerin yaşamını ve mülkünü güvence altına alma görevinde başarısız olduğu zamanlarda, kimliği bilinmeyen kişilerin ya da teröristlerin eylemlerinden dolayı zarar gören kişilere tazminat verebilmelidir.
258. idareye karşı davalar, yargılamaya ilişkin işlemleri yazılı olarak yapılan, idare mahkemelerinde açılabilir.
E. Özel Hukuk Hükümleri
259. ister suç, isterse haksız fiil olsun; kamu görevlilerinin maddi veya manevi zarara neden olan yasadışı eylemlerine karşı, tazminat istemiyle adliye mahkemelerine başvurulabilir. Borçlar Kanunu'nun 41. maddesine göre, zarar gören bir kimse, ister kasden, isterse ihmal suretiyle ya da taksirle kanuna aykırı bir şekilde zarar verdiği iddia edilen kişiye karşı tazminat talebiyle dava açabilir. Maddi zararlara karşılık olarak, Borçlar Kanunu'nun 46. maddesine göre maddi tazminata; maddi olmayan ya da manevi zararlara karşılık olarak da 47. madde hükümlerine göre manevi tazminata, adliye mahkemeleri tarafından karar verilir.
260. Esat Aktaş Komisyon'a 4 Mayıs 1994'de başvurmuştur. Sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleri çerçevesinde Yakup Aktaş'ın polis gözetimi altında iken işkenceyle öldürüldüğü şikayetinde bulunmuştur. Başvuru sahibi ayrıca, sırf Kürt kökenli olmasından dolayı hukuk dışı öldürme ve yaralanmalara maruz bırakıldıktan için Sözleşme'nin 2. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddeye başvurmaktadır.
Başvuru sahibi, Sözleşme'nin 6. maddesi çerçevesinde, Yakup Aktaş'a işkence ve ölümünden sorumlu olanlara karşı cezai işlemler başlatma ve sonuçlandırmada ihmalden ve bunun bir sonucu olarak da bu olaylardan kaynaklanan zararlara karşı özel hukuk davası açamayabileceğinden ve mahkemeye başvurma hakkının engellendiğinden dolayı da şikayette bulundu. Ayrıca, Türkiye'nin Güneydoğusu'nda sadece sistematik bir şekilde ortaya çıkmış olan güvenlik kuvvetlerinin eylemlerine ilişkin soruşturma ve kovuşturma sisteminin çökmesi nedeniyle, Sözleşme'nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlal edildiği şikayetinde de bulundu.
Bundan başka başvuru sahibi, kendisi ve ailesinin erkek kardeşinin ölüm nedeninin belirlenmesi ve sorumlularının adalete teslimi arayışında yüz yüze kaldığı gecikme ve güçlüklerden dolayı, etkili hukuk yoluna başvurmaktan mahrum bırakıldıkları, yani 13. maddenin ihlali iddiasında bulunmuştur.
261. Komisyon, 04 Eylül 1995 tarihinde başvurunun (no. 24351/94) "kabule-dilebilir" olduğunu açıklamıştır. Komisyon 25 Ekim 1999 tarihli raporunda (Sözleşme'nin önceki 31. maddesi) (02 Aralık 2002, iddiaların sunulduğu günde), Sözleşme'nin 2, 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine, fakat Sözleşme'nin 14. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığına dair oybirliğiyle alınan kararını açıklamıştır.
HUKUKİ BOYUT
I. MAHKEME'NİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE GERÇEK OLAYLARIN TESPİTİ
A. Komisyon'un Kararlarına Tarafların Tepkisi
262. Başvuru sahibi Komisyon'un gerçeğe ilişkin kararları yanısıra bunlardan çıkarılan sonuçlan kabul etmiş ve Mahkeme'den bunları onaylamasını istemiştir.
263. Hükümet Komisyon'un kararlarına itiraz etti. Özellikle de kendilerinin 'önyargılı varsayımlar' olarak reddetikleri, Komisyon'un aleyhte çıkardığı sonuçlan kabul etmedi. Komisyon tarafından kullanılan eldeki delillerin doğruluğundan şüphe edilmesini istediler.
264. Hükümet, tıbbi bilgilerin güvenilir fakat sonuçsuz olduğunu savundu. Harici bir muayene kesin ölüm nedenini belirlemede yetersiz olduğunu gösterdiğinden, klasik otopsi yapılmıştır. Bulunan bütün yaralanmalar ve anormallikler kayda geçirilmiştir. Boynun içsel bir şekilde incelenmemesine rağmen, harici bir muayene olağandışı hiçbir şeyi göstermemiş, sadece normal artikülasyonun hiçbir kırılma ya da patolojik gelişme olmaksızın gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bulunan izler - alındaki aşınma, kollardaki ekimozlar, sırttaki yara izi - Yakup Aktaş'ın ölümüyle ilişkilendirilmemiştir. Bunun da ötesinde (otopsi) rapor(u), sadece otopsiyi yapan doktorlar tarafından değil, aynı zamanda iki cumhuriyet savcısı tarafından da imzalanmıştır.
265. Otopsiyi belirli organların histopatolojik incelemesi takip etmiştir. Bu da kalp, karaciğer, böbrekler ve beyinde ölüm sonrası değişmeler ve akut şişmeyle akciğerlerde aşırı kan toplanması (hyperaemia) gibi sonuçları ortaya koymuştur. Akciğerlerin içinde ayrıca, septal kılcal damarların (the septal capillaries) genişlediği ve alyuvarlarla (erythrocytes) dolu olduğu; alveolar septanın olduğu yerlerin yırtıldığı ve alveolar boşlukların genişlediği tespit edilmiştir. Bu da, bu incelemeden sonra hazırlanan raporun esaslı olduğunu; buna rağmen, kesin ölüm nedeninin tespit edilemediğini göstermiştir.
266. Yakup Aktaş'ın bedenine ait oldukları ifade edilen fotoğraflar, otopsi raporunun bir parçasını oluşturdu. Başvuru sahibi ve ailesi, bunların varlığı konusunda makul bir şekilde habersiz olamazlardı; bununla birlikte yerel mahkemelerde bunlara hiçbir zaman karşı çıkmamışlardı. Raporların yazılı metinleriyle birlikte onları teslim etmeyi ihmal etmeleri, onlar açısından kötü niyeti yansıttı. Gerçekten de fotoğraflar, 'işkencenin yarattığı kötü etkiyi hak etmek bir yana, Yakup Aktaş'ın herhangi bir kötü muameleye maruz kalmadığını göstermeye yeterliydi.
267. Hükümet, Profesör Kolusayın tarafından Komisyon temsilcilerine verilen ifadeye güvendi. Profesör Kolusayın, oksijensizlikten boğulma (asphyxiati-0/z) nedeniyle ölüm olayında bir kimse, alveolar septadaki yırtıklara ilaveten, alveolar boşluklarda alyuvarlar (erythrocytes) görmeyi bekleyeceğini ifade etti. Ne var ki, histopatolojik inceleme raporunda alyuvarların varlığına dair herhangi bir gönderme yoktur. Diğer taraftan, kalp yetmezliği dışında, ölümle sonuçlanan böyle bir travma olsaydı, o zaman bir kimse otopsinin (ölüm) nedeni(ni) açığa çıkaracağını umabilirdi. Bununla birlikte, ABD gibi, tıp biliminin en çok ilerlediği ülkelerde dahi, otopsilerin yaklaşık %5'i ölüm nedenini belirlemede başarısızlığa uğramaktadır.
268. Komisyon, Binbaşı Dursun Şeker tarafından hazırlanan rapora inanmamakla yanlış yapmıştı. Bu raporun ihtiva ettiği çeşitli ifadeler arasındaki tutarsızlıklar, bu kişilerin Yakup Aktaş'ı farklı zamanlarda ve sorgulanmasının farklı safhalarında görmüş olduktan gerçeğiyle açıklanabilir. Raporda berelenmelerden hiç bahsedilmemesi, bunların (berelerin) yüzeysel ve önemsiz niteliğiyle açıklanabilir.
269. Son olarak, Yakup Aktaş ve kardeşi Mahmut Aktaş'ın dostane güreş maçı yapmaktan hoşlandıkları bilinmektedir. Berelenmeler, bu güreşlerden biri nedeniyle oluşmuş olabilir.
B. Mahkeme'nin Kararı
1. Genel Prensipler
270. Mahkeme, kendisinin delilleri değerlendirmede 'makul şüpheden uzak bir kanıtlama standardını destekleyen son kararlarına atıfta bulunmaktadır (Avşar v. Türkiye, no. 25657/94, § 282, ECHR 2001). Bu tür ispat, yeterince güçlü, açık ve tutarlı sonuçların bir arada oluşundan ya da gerçeğe ilişkin benzer nitelikte çürütülmemiş varsayımlardan anlaşılabilir. Bu bağlamda, tarafların delil elde edildiği esnadaki tavırları hesaba katılmalıdır (İrlanda v. Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Series A no. 25, p. 65, § 161).
271. Mahkeme, belirli bir davanın kendi özel şartlarınca kaçınılmaz kılınmadığı yerlerde, kendi rolünün ikincil tabiatı ve maddi delil mahkemesi rolü üstlenmede dikkatli olması gerektiği konusunda duyarlıdır (örnek olarak bkz., McKerr v. Birleşik Krallık (dec.), no. 28883/95,04 Nisan 2000). Yine de, iddialar sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleri çerçevesinde yapıldığında Mahkeme, belirli yurtiçi işlem ve soruşturmalar zaten yapılmış olsa bile, özellikle esaslı bir incelemeye başvurmalıdır (bkz., gerekli değişiklikleri yaparak (mutatis mutandis), Ribitsch v. Avusturya, 04 Aralık 1995 tarihli karar, Series A no. 336, § 32, ve Avşar v. Türkiye, yukarıda yer alan, § 283
2. Sözleşme'nin 38 § l (a)Maddesi ve Mahkeme tarafından bundan çıkarılan sonuçlar
272. Mahkeme, Sözleşme işlemlerinin bütün davalarda affirmanti incumbit probatio (bir şey iddia eden kimse, iddiasını ispatlamalıdır) ilkesine titiz bir şekilde başvurmaya kendilerine izin vermediğine, ilk defa olmamak üzere, işaret etmektedir. Mahkeme, daha önce de Sözleşme'nin (şimdi 34. maddeyle değiştirilmiş olan) önceki 25. maddesinin kurumlaştırdığı bireysel başvuru sisteminin etkili işleyişi için devletlerin, başvuruların uygun ve etkili bir şekilde incelenmesini mümkün kılmak için gerekli bütün kolaylıkları sağlamasının son derece önemli olduğuna hükmetmişti (Tanrıkulu v. Türkiye (GC), no. 23763/94, § 70, ECHR 1999-IV). Bireysel bir başvuru sahibi devlet ajanlarını
- kendisi ya da bir başka kişinin -Sözleşme'den kaynaklanan haklarını ihlal etmekle suçladığı yerlerde, sorumlu devletin sadece belirli durumlarda bu iddiaları doğrulama ya da çürütmeye yeterli bilgilere ulaşma imkanı, bu nitelikteki davalara ilişkin usullere özgüdür. Hükümet tarafının kendi ellerinde olan bu tür bilgileri tatmin edici bir açıklama olmaksızın teslim etme hususundaki bir ihmali, sadece başvuru sahibinin iddialarını sağlam bir nedene dayandırma hususuna ilişkin bir çıkarsamada bulunmaya nedenle olmakla kalmaz; aynı zamanda sorumlu bir devletin Sözleşme'nin 38 § l (a) maddesine göre yükümlülüklerine uyma düzeyinde de olumsuz yansımalara yol açar (Timurtaş v. Türkiye, no. 23531/94 §§ 66 ve 70, ECHR 2000-VI). Aynı şey, devletin bilgileri sunmadaki gecikmeler nedeniyle bir davadaki maddi gerçeklerini tespitini zarara uğratması açısından da geçerlidir (Orhan v. Türkiye, no. 25656/94, § 266).
273. Bu bakımdan Mahkeme, Komisyon'un bilgi ve tanıklar konusundaki taleplerine Hükümetin cevabına ilişkin aşağıdaki üç hususa dikkat çekmiştir.
274. Evvela, Mahkeme de Komisyon gibi, Hükümetin Yakup Aktaş'ın ölümünü bildiren doktoru izlemedeki belirli beceriksizliğinden etkilendi. Komisyon 08 Aralık 1997 tarihli mektupla Hükümetten bu doktorun ismini ibraz etmesini istedi; 05 Şubat 1998 tarihli mektupla Hükümet, bunun imkansız olduğunu bildirdi. Resmi bir belgeye göre, yani 25 Kasım 1990 tarihli olay raporu (bkz. yukarıdaki 60. paragraf), Yakup Aktaş hastane yolunda iken öldü ve vardıktan sonra öldüğü söylendi; olay bu ise, öldüğünü bildiren doktorun ismi kayda geçmiş olmalıdır.
275. İkinci olarak Mahkeme, Komisyon'un delil olarak dinlemek istediği tanıklara ilişkin olarak sorumlu Hükümetin durumundan bahsetmektedir. Mahkeme de Komisyon gibi, bunların (söz konusu tanıkların) güvenlik nedeniyle başvuru sahibi, ailesi ve temsilcilerinin yokluğunda dinlenilmelerinin gerekli olduğu hususunda ikna olmamıştı. Başvuru sahibinin ailesi bunların isimlerini biliyordu. Komisyon'un raporunda ileri sürdüğü ve Hükümetin de inkar etmediği gibi, bunun daha da fazlası, bu şahitlerden birisinin, Çavuş Yusuf Karakoç'un, Mardin Ağır Ceza Mahkemesi'nde halka açık duruşmada ifade vermiş olması ve bunun sonucu olarak herhangi bir tehdite maruz kaldığının öne sürülmemesidir. Hükümetin, sözü geçen 25 Kasım 1990 tarihli olay raporun (bkz. Yukarıdaki 60. paragraf), olayların tam olarak anlatımını ihtiva ettiğini farzederek, bu tanıkların bazılarının Yakup Aktaş'ı canlı olarak gören son şahıslar oldukları, (bu nedenle) bunların tanıklıklarının çok önemli olduğu yönündeki tavrı çok daha üzücüdür.
276. Üçüncü olarak Mahkeme, bir kez daha Komisyon gibi, Yakup Aktaş'ın olduğu söylenen bir bedenin fotoğraflarının, tanıkları dinlediği esnada Komisyon temsilcilerine verildiğini, fakat bunun başvuru sahibi ve kardeşinin dinlenildikten hemen sonra olduğunu gözlemlemektedir. Bu fotoğraflar, ne önlerinde ne de arkalarında teşhis edici bir bilgi taşımamakta; otopsi raporunda tanımlanan ayırıcı özellikler bu fotoğraflarda gözükmemekte; ve Hükümet, hiçbir zaman açıklanmamış nedenlerle negatifleri teslim edememiştir.
277. Bu şartlarda Mahkeme, Hükümetin eyleminden sonuçlar çıkarmaya kendisini yetkili saymaktadır (bkz. yukarıda bahsi geçen Orhan v. Türkiye Kararı, § 274).
3. Mevcut Davada Mahkeme'nin Delilleri Değerlendirmesi
278. Mahkeme, çözüme bağladığı içtihad hukukunu tekrar ederek, 01 Kasım 1998 öncesine kadarki Sözleşme sisteminde, maddi gerçeklerin tespit ve doğrulanmasının öncelikle Komisyon'un sorunu olduğunu vurgulamaktadır (önceki 28 § l ve 31. maddeler). Mahkeme, Komisyon'un bulduğu kanıtlarla bağlı olmadığı ve önündeki bütün materyaller ışığında kendi değerlendirmesini yapmada serbest olduğu halde, bu alandaki yetkilerini sadece istisnai durumlarda kullanacaktır (bkz., diğer yetkiler arasında, Tanrıkulu v. Türkiye (GC), yukarıda yer alan, § 67).
279. Mevcut davada Mahkeme, Komisyon'un maddi gerçeklere ilişkin kararlarına, bir delegesinin Ankara'da iki günden fazla bir sürede tanıkları dinledikten sonra ulaştığına dikkat çekmektedir. (Mahkeme) Komisyon'un önündeki delilleri değerlendirme görevine, başvuru sahibinin iddialarını destekleyen ve onların güvenilirliklerine gölge düşüren unsurlar üzerinde ayrıntılı bir şekilde düşünmek suretiyle, gerekli dikkati göstererek yaklaştığını düşünmektedir.
280. Yakup Aktaş polis memurları tarafından 18 Kasım 1990' da yakalanmış ve jandarmaya teslim edilmiştir. Mevcut tıbbi deliller, olduğu gibi (bkz., yukarıdaki paragraflar 78 - 79), söz konusu zamanda herhangi bir potansiyel olarak ölümcül durumda olmadığını ve o zaman da, sonradan ölüm sonrası incelemede gözlemlenen bere ve yara izlerini taşımadığım göstermektedir; Komisyon gibi Mahkeme de, söz konusu zamanda Yakup Aktaş tamamen giyinik olsa dahi, bu izlerin en azından bazılarının en dikkatsiz gözlemcilerce bile görülebilir olabileceğine hükmetmiştir. Başvuru sahibinin ve Yakup Aktaş'ın erkek kardeşi Mahmut Aktaş, Komisyon temsilcilerine 'tutuklandığı günün ertesinde Yakup Aktaş'ı Derik'deki jandarmada görmeye gittiğini; kendinin de Yakup Aktaş'ı görünüş itibariyle sağlıklı bulduğunu' ifade etti (bkz., yukarıdaki paragraf 189).
281. Komisyon gibi Mahkeme de, otopsi raporunun, Yakup Aktaş'ın ölümünün akabinde bedeninde kaydedilen harici yaralanmaların, Hükümet tarafından Komisyon temsilcilerine sunulan fotoğraflardan daha güvenilir bir tanımlaması olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, çenenin 15 cm. altından, göğsün üst kısmından başlayarak maske benzeri leylak rengi bir hal aldığı (cyanosis) ve aşağıya doğru ve kulak ve boynun arka kısmım ve kulakları da kapsayacak şekilde tüm yüzeyi kapladığı; alnın ön kısmında, sol kaşın ortasından 3 cm yukarıda, bir ya da iki günlük, travmaya uygun l x 0,5 cm'lik bir sıyrık olduğu; sol kol kemiğinin dış kısmında ve bedenin eksenine paralel 10x2 cm'lik, kaba travmaya uygun bir ekimoz (ecchymosis) alanının olduğu; sol kolun dirsekle bilek arası ve parmaklar dahil elin yoğun ekimozla kaplı olduğu, sağ kol kemiğinin dış kısmında ve bedenin eksenine paralel 4x1 cm'lik, travmaya uygun bir ekimoz alanı olduğu; bunun 5 cm altında 4x2 cm büyüklüğünde diğer bir ekimoz alanı olduğu; Sağ koltuk altında ve sırtın yanından başlayan, 8 cm uzunluğunda ve 3 cm genişliğinde, bedenin eksenine dikey çizgide ve koltuk altının ortasına doğru yeni bir kesiğin olduğu; bileğin yakınında sağ kolun dirsekle bilek arasındaki kemikte başka bir ekimotik alanın varlığı; sol ayağın dış yüzeyinin yansını kaplayan, geniş alana yayılmış ekimotik bir alanın varlığı; ayakların tabanının kir ve nasırla kaplı olması; ve sağ omuz küreğinde 8 cm uzunluğunda, 7-8 günlük, yarım ay şeklinde bir yara izinin varlığı gibi bedenin gösterdiği bulgulardan hareket etmektedir.
282. Mahkeme, Hükümetin 'bu berelerin her hangi birisinin Yakup Aktaş ve kardeşi Mahmut Aktaş arasındaki dostane güreş maçı nedeniyle otopsi yapılmadan 7 gün öncesinden daha sonra oluşmuş olabiliceği' düşüncesini, inanılması güç olduğu için reddetmiştir.
283. Komisyon gibi Mahkeme de, Profesör Kolusayın'ın ifadesinin 'Yakup Aktaş'ın mekanik çarpma asfeksi (mechanical asphyriap) (çeviricinin notu: oksijensizlikten boğulma) sonucu ölmüş olması' ihtimalinin olmayacağını söylemek için yeterli olamayacağı düşüncesindedir. Bu bakımdan (Mahkeme), Profesör Kolusayın'a Yakup Aktaş'ın hastanede ölmüş olduğunun söylendiğine; Yakup Aktaş'ın gözaltında ölmüş olabileceği ihtimaliyle karşılaştığına, ölümün mekanik çarpma asfeksine bağlı olabileceğini kabul ettiğine işaret etmektedir (bkz., yukarıdaki paragraf 219).
284. Mahkeme bundan başka, hem Dr. Christopher Mark Milroy'un raporu ve hem de Dr. Hüseyin San tarafından Komisyon temsilcilerine verilen ifadenin, herhangi bir ölümcül hastalık belirtisinin yokluğunda, tanımlanan yaralanmalar ve özellikle mavi hastalığın (cyanosis), mekanik çarpma asfeksiyle tutarlı olduğunu gösterdiğine dikkat çekmektedir.
285. Yakup Aktaş'ın tam olarak ne zaman öldüğü bilinmemektedir. Ne var ki, Komisyon gibi Mahkeme de, O'nun ölümüne ilişkin herhangi bir hastane kaydı olmadığına ve Hükümetin O'nun ölümünü bildiren doktoru çıkarıp göstermede başarısızlığına işaret etmekte ve Yakup Aktaş'ın hastaneye vardığında ölü olduğu ve dolayısıyla jandarmanın elinde olduğu esnada öldüğü sonucunu çıkarmaktadır.
286. Mahkeme, Yakup Aktaş'ın 19 Ekim 1990'da sorumlu devlet makamlarının elinde tutuklu olduğunun makul şüpheden uzak bir şekilde kanıtlandığına ve gözaltında bulunduğu esnada doğrudan ölümüne sebep olan harici şiddete maruz bırakıldığına hükmetmiştir.
D. SÖZLEŞME'NİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
287. Sözleşme'nin 2. maddesi şöyledir:
"1. Helkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasden öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın mutlak surette gerekli olduğu haller sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz.
(a) Bir kimsenin yaşadığı şiddete karşı korunması için;
(b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kimsenin kaçmasını önlemek için;
(c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için."
Başvuru sahibi, Komisyon'la bağdaşır bir biçimde, Yakup Aktaş'ın sorumlu devletin yetkilileri tarafından kendisine yapılan muamelenin bir sonucu olarak gözaltında öldüğü için Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlalinin mağduru olduğunu iddia etmiştir. Başvuru sahibi ayrıca, sorumlu devlet tarafından yapılan soruşturmaların yetersiz olduğundan şikayet etti.
288. Hükümet, bu Maddenin her iki bakımdan da ihlal edildiğini reddetmiştir.
A. Genel Düşünceler
289. Yaşam hakkını koruyan ve bu haktan mahrum bırakmayı haklı kılabilecek durumları düzenleyen 2. madde, Sözleşme'deki en temel hükümlerden birisi sayılmaktadır ki, (bu hususta) yükümlülük azaltmaya izin verilmemektedir. 3. maddeyle birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerini de saygın bir yere koymaktadır. Bu nedenle, yaşama hakkından mahrum bırakmayı haklı kılabilecek durumlar, kesin kurallara bağlı olarak yorumlanmalıdır. Birey olarak insanı korumak için bir araç olan Sözleşme'nin amaç ve hedefi, ayrıca, 2. maddenin güvencelerini elverişli ve etkili kılacak şekilde yorumlama ve uygulamayı gerektirmektedir (McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, §§ 146-147).
290. 2. maddenin sağladığı korumanın önemi ışığında Mahkeme, yaşamdan mahrum bırakmayı, sadece devlet ajanlarının eylemlerini dikkate alarak değil, aynı zamanda bütün çevreleyen şartlan da göz önünde bulundurarak, son derece dikkatli bir incelemeye tabi tutmalıdır. Gözaltına alınan kişiler, zayıf bir durumdadırlar ve yetkili makamlar bunları korumakla görevlidirler. Dolayısıyla bir birey, sağlık durumu iyi bir durumda polis gözetimine alındığı ve serbest bırakıldığında yaralanmaların bulunduğu yerde, bu yaralanmaların nasıl oluştuğuna ilişkin makul bir açıklama getirme görevi devlete düşer (bkz., diğer yetkiler arasında, yukarıda yeralan, Avşar v. Turkey, § 391). Yetkililerin gözaltındaki bir kişiye yapılan muamelenin hesabını verme yükümlülüğü, bu şahıs bundan sonra öldüğünde ya da ortadan kaybolduğunda özellikle zordur (Orhan, yukarıda yeralan, § 326).
291. Söz konusu olayların tamamen, ya da büyük ölçüde, yetkili makamların münhasır bilgisinde olduğu yerde, gözaltındaki kişilerin onların kontrolünde olması durumunda olduğu gibi, bu gözaltında vuku bulan yaralanmalar ve ölüme ilişkin maddi gerçeğe yönelik kuvvetli (inandırıcı) varsayımlar oluşacaktır. Gerçekten de, tatmin ve ikna edici bir açıklamada bulunmak için ispat yükümü, yetkili makamlar ait sayılabilir (Salman v. Türkiye (GC), no. 21986/93, § 100, ECHR 2000-VE; Çakıcı v. Türkiye (GC), no. 23657/94, § 85, ECHR 1999-IV; Ertak v. Türkiye, no. 20764/92, § 32, ECHR 2000-V; Timurtaş v. Türkiye, yukarıda yeralan, § 82, ECHR 2000-VI; ve Orhan, yukarıda yeralan, § 327).
B. Yakup Aktaş'ın Ölüm Şartları
292. Başvuru sahibi, Komisyon'un bulgularına atıfta bulundu. Yakup Aktaş'ın ölüm nedeni olarak mekanik çarpma asfeksini kuvvetli bir şekilde ve açıkça ima eden tıbbi delillere işaret etti. Mahkemeden, tespit edilmiş haklı sebeplerin olmadığı şartlarda Yakup Aktaş'ın yaşamından mahrum edilmesinin sorumlusunun Hükümet olduğuna karar vermesini istedi.
293. Yukarıda zaten açıklandığı gibi, Hükümet Komisyon'un bulgularına karşı çıkmıştı.
294. Mahkeme, özellikle yukarıdaki 286. paragrafta belirtilen kararı olmak üzere, kendisinin delil tespitine atıfta bulunmaktadır. Bu nedenle (Mahkeme), Yakup Aktaş'ın sorumlu devletin sorumluluğunu gerektiren şartlarda yaşamından mahrum bırakıldığına hükmeder. Bunun Sözleşme'nin 2. maddesinin 2. paragrafından düzenlenen sebeplerden herhangi birisinin gereği olduğunu ileri sürecek hiçbir şey yoktur.
295. O nedenle, bu bakımdan bu maddenin ihlali vardır.
C. Soruşturmanın Yetersiz Olduğu İddiası
296. Komisyon'un görüşüne atıfta bulunan başvuru sahibi, Türk makamları tarafından Yakup Aktaş'ın ölümüne ilişkin yapılan soruşturmanın yetersiz olduğunu iddia etmiştir.
297. Normal adli tıp uygulamasının aksine, Yakup Aktaş'ın boynunun içsel görünüm muayenesinin yapılmadığını iddia etti. Hükümet tarafından sunulan fotoğraflar güvenilmezdi. Ölüm sonrası incelemeyi yapan doktorlar, deneyimsizdi. Yakup Aktaş'ın Ölümünden sonraki akşam yapılan sorgulama merkezi teftişi, şüphe uyandırmaktaydı: Teftişte bulunan dört kişinin tamamı da jandarma mensubu olup, üstelik bunların üçü Mardin İl Jandarma Komutanlığı istihbarat birimine atanmışlardı. İl idare Kurulu, olaydan 29 Kasım 1990'da, Yakup Aktaş'ın ölümünden birkaç gün sonra, haberdar olmuştur; behemehal, Mahkeme'nin 20 Mayıs 1999 tarihli Öğür v. Türkiye kararında (no. 21594/93, ECHR 1999-III, § 91) belirtilen sebeplerle, bu idari topluluk bağımsız addedilemezdi ve etkili soruşturma tedbirlerini teşvik etmesi olası değildi. 1991 Martına kadar jandarma subaylarından ifade alınmamış ve bu nedenle de Yakup Aktaş'ın bedenindeki bere ve yaralan açıklamaları istenmemişti. Son olarak, Mardin Ağır Ceza Mahkemesi davayı 1993'e kadar ele almamış ve yine jandarma mensuplarından yaralan açıklamaları istenmemişti.
298. Hükümetin sunduğu görüşte, Komisyon'un Binbaşı Dursun Şeker'in Yakup Aktaş'ın sorgusunda bulunduğu tespitinde yanlıştı. O (bu sorguda) bulunmamıştı. Binbaşı Şeker, herkesin kabul edeceği gibi, jandarma kuvvetlerine aitti, fakat şüpheli şahıslan sorgulayan bir birimin mensubu değildi. Behemehal, yerel mahkemeler O'nun raporunu tartışılmaksızın kabul etmemiş, fakat ilgili kişilerden daha başka açıklamalar elde etmiştir.
299. Mahkeme, Sözleşme'nin 2. maddesindeki yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün, Sözleşme'nin 1. maddesindeki "kendi yetki alanları içinde bulunan herkes için bu Sözleşme'de tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma" şeklindeki devletlerin genel görevi ile birlikte okunduğunda, güç kullanılması sonucu bireylerin öldürülmesi durumununda, bir biçimde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını da zimnen gerektireceğini hatırlatmaktadır (bkz., gerekli değişiklikleri yaparak (mutatis mutandis), McCann ve Diğerleri kararı, yukarıda yeralmaktadır, § 161, ve 19 Şubat 1998 tarihli Kaya v. Türkiye kararı, Reports 1998-I, § 105). Bu tür bir soruşturmanın esas amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukukun, devlet ajanları ya da organlarının dahil olduğu olaylarda, bunların kendi mesuliyetleri altında vuku bulan ölümler için sorumluluklarını sağlamak için etkili bir şekilde ifasını gerçekleştirmektir. Bu amaçlan ne türde bir soruşturmanın gerçekleştireceği çeşitli durumlarda değişmektedir. Bununla birlikte, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, sorun bir kez kendi dikkatlerine geldiğinde yetkililer, kendi devinimleriyle hareket etmelidirler. Bunu, hem resmi bir şikayette bulunma ve hem de soruşturma usullerini uygulama sorumluluğunu almayı en yakın akrabanın inisiyatifine bırakamazlar (bkz., örneğin, gerekli değişiklikleri yaparak (mutatis mutandis), ilhan v. Türkiye (GC) no. 22277/93, § 63, ECHR 2000-VII).
300. Devlet ajanları tarafından hukuk dışı bir öldürme iddiasına yönelik bir soruşturmayı etkin kılmak için, bundan sorumlu şahıslar ve soruşturmayı yapanların, olaylara karışmış olanlardan bağımsız olmaları, genellikle gerekli sayılabilmektedir (Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Reports 1998-IV, §§ 81-82, ve Öğür, yukarıda yeralmıştı, no. 21594/93, §§ 91-92, ECHR 1999-III). Bundan başka, bu tür davalarda soruşturma, kullanılan gücün bu durumlarda haklı görülüp görülmediğine karar vermeye elverişli olması anlamında da etkili olmalıdır (örneğin, Kaya kararı, yukarıda yeralmıştı, § 87) ve sorumluları tespit ve cezalandırma (elverişli olması) (Oğur, yukarıda yeralmıştı, § 88). Bu sonucun değil, araçların bir zorunluluğudur. Yetkili makamların, olaya ilişkin delilleri elde etmek ve korumak için, diğer şeyler arasında (inter alia), görgü şahitlerinin tanıklığı da dahil olmak üzere mümkün olan makul adımlan atmaları gerekiyordu (bkz., tanıklara ilişkin olarak, örneğin, Tanrıkulu v. Türkiye, yukarıda yeralmıştı, § 109). Ölüm nedenini ya da sorumlu kişiyi tespit etme kabiliyetine zarar veren soruşturmadaki herhangi bir eksiklik, bu standardla çatışma riski taşıyacaktır (Orhan, yukarıda yeralan, § 355).
301. Bu davada Mahkeme, ilk önce, Mardin jandarması sorgulama merkezi tarafından kullanılan binaların teftişinin neredeyse hemen 25 Kasım 1990 akşamı saat 20:10'da, Yakup Aktaş'ın hastaneye ölü olarak getirildiği gün, yapıldığına işaret etmektedir (bkz., yukarıdaki 61. paragraf). Her ne kadar tartışılmamış olmakla birlikte, soruşturmayı yapanların kendileri de jandarma mensubuydular. Yine bunların üçünün - Binbaşı Haşim Üstünel, Kıdemli Başçavuş Yusuf Karakoç ve Başçavuş Ali Yavaş - gerçekte Mardin jandarmasının istihbarat birimine bağlı oldukları ortak bir görüştür. Mahkeme, bu nedenlerle bu teftişin Sözleşme'nin 2. maddesinin amaçları bakımından 'etkili soruşturmanın bir parçası sayılamayacağı hususunda Komisyon ve başvuru sahibiyle hemfikirdir. Ayrıca, Binbaşı Üstünel, Kıdemli Başçavuş Karakoç ve Başçavuş Yavaş'ın da, Komisyon Temsilcilerine, başvuru sahibi ve temsilcilerinden bir paravanla gizlenmeksizin ifade vermeyi reddeden şahit grubu arasında yer aldıkları da bahse değerdir (bkz., yukarıdaki 246 ve 248. paragraflar).
302. İkinci olarak, Mahkeme de Komisyon gibi, 29 Kasım 1990'da - Yakup Aktaş'ın bedeni hastaneye ulaştıktan dört gün sonra - Mardin Cumhuriyet Savcısı Şevki Aktar'ın, davanın Derik Cumhuriyet savcısı tarafından yer itibariyle (ratione loci) yargı yetkisizliği nedeniyle kendisine gönderilmesinin ardından, konu itibariyle (ratione materiae) yargı yetkisini reddeddiğine işaret etmektedir. Bay Artar, davayı daha sonra il idare Kurulu'na havaletmiştir. Bu kurul, olayı soruşturmak üzere Binbaşı Dursun Şeker'i atamıştır.
303. Mahkeme, sorumlu jandarma görevlilerinin herhangi bir yetkili makamı Yakup Aktaş'ın gözaltında ölümü hususunda hemen uyarmada inisiyatifi ele almamış gözükmelerini dikkat çekici bulmaktadır, İl İdare Kurulu'nun olaya ilgisi, dört gün sonra, hatta başvuru sahibinin Derik Cumhuriyet Savcısına şikayette bulunmasının bir neticesi olarak, çekilmiştir.
304. Üçüncü olarak, başvuru sahibi ve Komisyon gibi Mahkeme de, il idare kurulunun kendisinin de bağımsız olma gereğini karşılamadığına işaret ederek; bunun da .ötesinde, geçmişte bu tür kurulların etkili soruşturma tedbirleri başlatmasının olası olmadığına hükmetmiştir (Öğür, yukarıda yeralmıştı, § 91).
305. Dördüncü olarak, Binbaşı Dursun Şeker, Yakup Aktaş'ın sorgusunda ister yer almış olsun isterse yer almış olmasın, O'nun da bir jandarma mensubu olduğu ve bu nedenle eylemlerini soruşturduğu adamlarla aynı komuta zincirinin bir parçası olduğu gerçeği aynen durmaktadır (Öğür, ibid.).
306. Beşinci olarak, Mahkeme, karşı da çıkılmadığı gibi, Binbaşı Dursun Şeker'in Mardin jandarmasının herhangi bir mensubundan Mart 1991'e kadar ifade almadığından da kaygıyla bahsetmektedir. Hükümet ise, bu gecikme için herhangi bir açıklama getirmemiştir. Yakup Aktaş'ın sorgusunda bulunan jandarma görevlilerinden herhangi birisinden, bedende bulunan berelenme ve yaralanmaları açıklamasını istediği de açık değildir.
307. Bu şartlar altında Mahkeme, Komisyon'un da yaptığı gibi, soruşturmanın ne kullanılan gücün Sözleşme'nin 2. maddesine göre haklı görülüp görülemeyeceği hususunda bilgi vermede, ne de eldeki delillerin failleri adaletin önüne getirmede yeterli olmadığına karar verdi.
308. Böylece, bu bakımdan 2. maddenin bir ihlali söz konusudur.
III. SÖZLEŞME'NİN 3. MADDESİNİN iHLALİ İDDİASI
309. Sözleşme'nin 3. maddesi şöyledir.
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da aşağılayıcı ceza veya muamelelere tabi tutulamaz."
Başvuru sahibi, Komisyon'la bağdaşır bir biçimde, Yakup Aktaş'ın (sorumlu devletin) yetkilileri elinde işkenceye varan insanlık dışı muamelenin mağduru olduğu için, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlalinin mağduru olduğunu iddia etmiştir. Başvuru sahibi ayrıca, sorumlu tarafça yapılan soruşturmaların yetersiz olduğundan şikayet etti. Hükümet, bu Maddenin her iki bakımdan da ihlal edildiğini reddetmiştir.
A. Genel Düşünceler
310. Mahkeme, 3. maddenin demokratik bir toplumun en temel değerlerinden birisini saygın bir yere koyduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme, terörizmle mücadele gibi, en zor şartlarda dahi işkence, insanlık dışı ya da aşağılayıcı cezalandırma veya muameleleri kesin ifadelerle yasaklamaktadır. Sözleşme ve protokollerindeki diğer önemli şartlarda olduğu gibi, 15. madde bağlamında mümkün olan istisna ve bundan yükümlülük azaltma hükmü getirilmemiştir (Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Reports 1996-VI, § 62; Dulaş v. Türkiye, no. 25801/94, § 52, ECHR 2001; Selçuk ve Asker v. Türkiye, 24 Nisan 1998 tarihli karar, Reports 1998-11, § 75; ve Orhan, yukarıda yeralmaktadır, § 351).
311. Özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişi ile ilgili olarak, (bu kişinin) kendi eylemi nedeniyle mutlaka gerekli olmadıkça fiziksel güce başvurma, insan onurunu küçültür ve prensip olarak Sözleşme'nin 3. maddesinde açıklanan hakka saldırıdır (bkz., Tekin v. Türkiye, 09 Haziran 1998 tarihli karar, Reports 1998-IV, pp. 1517-18, §§ 52 ve 53; ve Labita v. İtalya (GC), no. 26772/95, § 120, ECHR 2000-IV).
312. Mahkeme ayrıca, Sözleşme'nin 3. maddesinin yorumlanmasında başvurulan kesin kurallara bağlı standartlara bakıldığında, kötü muamelenin maddenin kapsamı içerisinde değerlendirilmeden önce belirli bir düzeyde ağırlığa ulaşmalıdır. Bu minimum düzeyin değerlendirilmesi görecelidir ve muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı olaylarda yaş, cinsiyet ve bireyin sağlığı da dahil olmak üzere, davanın bütün şartlarına bağlıdır. Sözleşme organlarının uygulaması, kötü muamelenin bu ağırlıkta vuku bulduğunun 'makul şüpheden uzak' bir ispat standartına uygunluğu gerektirmektedir (yukarıda yeraldığı şekilde, İrlanda v.Birleşik Krallık, §§ 161-162; Dulaş, § 53; Çiçek, § 154; ve Orhan, § 352).
313. Belirli bir şekildeki kötü muamelenin işkence olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi gerektiğine karar vermede, 3. maddede kapsanan bu (işkence) anlayış(ı) ile insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele arasındaki ayrıma önem verilmelidir. Önceki davalarda da belirtildiği gibi, Sözleşme'nin niyetinin, çok ciddi ve dayanılmaz ızdıraba neden olan kasdi insanlık dışı muameleye, bu ayrım vasıtasıyla, başkaları üzerinde utanç verici özel bir etki iliştirmekti (bkz.,İrlanda v. Birleşik Krallık yukarıda yer alan karar, ss. 66-67, § 167). Muamelenin ağırlığına ek olarak, bir de maksada ilişkin unsur vardır ki işkenceyi, 26 Haziran 1987'de yürürlüğe giren 'işkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı veya Aşağılayıcı Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nde de olduğu gibi, bilerek şiddetli acı ve ızdırap çektirmeyi bilgi elde etmek, ceza çektirmek ya da gözünü korkutmak bakımından tanımlamaktadır (Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Madde l - bkz., Salman, yukarıda yeralmaktadır, § 114).
B. Yakup Aktaş'ın Maruz Kaldığı Muamele
314. Başvuru sahibi, Komisyon'un tespitlerine dayanarak, Yakup Aktaş'ın gözaltında tutulduğu esnada ölümüne yol açan fiziksel kötü muameleye maruz kaldığının makul şüpheden uzak bir şekilde ispatlandığını iddia etmiştir. Kötü muamelenin kasıtlı olduğuna dair Komisyon tarafından varılan sonucu kabul etmektedir.
315. Başvuru sahibi ayrıca, söz konusu kötü muamelenin çok ciddi ve dayanılmaz acılara neden olduğunu ve faillerin amacının itiraf elde etmek olduğunun aşikar olduğunu iddia etti. Bu nedenle, Yakup Aktaş'ın işkenceye maruz kaldığına karar vermek yerinde olacaktı.
316. Hükümet ise, başvuru sahibinin iddialarını reddetmektedir. Yukarıda ana hatlarıyla anlatıldığı gibi, (Hükümet) Yakup Aktaş'ın vücudundaki yaralanmalar ve bereler için alternatif açıklamalar getirdi.
317. Zaten mahkeme, Hükümetin Yakup Aktaş'ın vücudunda tanımlanan yaralanmaların nasıl ortaya çıktığına ilişkin varsayımını inanılması güç olduğu için reddetmiş ve Yakup Aktaş'a Mardin jandarmasının sorgulama merkezinde tutukluyken kötü davranıldığına karar vermişti.
318. Kötü muameleye Yakup Aktaş'ın kendi eyleminin sebep olduğu da iddia edilmemişti, ki bu da zaten belirli değildi. Mahkeme'nin, Yakup Aktaş'ın Sözleşme'nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin mağduru olduğuna karar vermekten başka alternatifi kalmamıştı.
319. Yakup Aktaş'ın ölümüyle sonuçlandığı için kötü davranmanın özellikle ciddi olduğundan hiçbir şüphe olamaz. Bunun da ötesinde, Dr. Milroy'un bilirkişi görüşünde ve Profesör Kolusayın tarafından Komisyon Temsilcilerine verilen ifadede de desteklendiği gibi, vücuttaki izler ve özellikle de mavi hastalık (cyanosis) - nefes almayı önlemek için göğsün hareketsizleştirilmesi, çarmıha germe ya da 'Filistin askısı'ndan kaynaklanabilecek mekanik çarpma asfeksiyle tutarlıydı. Mahkeme, Yakup Aktaş'a çektirilen ızdırabın özellikle ağır ve dayanılmaz olduğu sonucunu çıkarmada güçlük çekmedi. Son olarak, Yakup Aktaş'ın sorgulandığından ve Binbaşı Dursun Şeker'in bazı jandarma subaylarından aldığı 'Yakup Aktaş'ın PKK'ya para ve tüfekleri sağladığını itiraf ettiğine dair ifadelerini kayda geçirdiğinden şüphe edilmediği için Mahkeme, faillerin maksatlarının bilgi ya da suçu itiraf elde etmek olduğu sonucunu çıkarmayı makul saymaktadır. Bu nedenle, Yakup Aktaş'a işkence yapıldığına karar vermek uygun düşmektedir.
320. Sonuç olarak, Sözleşme'nin 3. maddesinin bir ihlal söz konusudur.
C. Soruşturmanın Yetersiz Olduğu İddiası
321. Başvuru sahibi, yetkililer tarafından Yakup Aktaş'a yapılan muameleye ilişkin yapılan soruşturmanın yetersiz olduğu şikayetinde bulunmuştur. Sözleşme'nin 2. maddesine göre aynı bağlamdaki iddialarına atıfta bulunmuştur.
322. Hükümet ise, soruşturmanın yetersiz olduğunu kabul etmemektedir.
323. Mahkeme yukarıdaki 299 ve 306. paragraflardaki bulgularına ve 307. paragrafta yer alan kararına gönderme yapmaktadır. Aynı gerekçelerle, bu bakımdan da 3. maddenin ihlal edildiğine hükmeder.
IV. SÖZLEŞME'NİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
324. Sözleşme'nin 3. maddesi, ilgili kısımları itibariyle şöyledir:
"Medeni hak ve yükümlülüklerinin ya da kendisine isnat edilen herhangi bir suçun belirlenmesinde, herkes, .... bir yargı yeri tarafından, ...adil yargılanma ... hakkına sahiptir."
İlk başvurusunda başvuru sahibi, bir mahkemeye ulaşma imkanına sahip olmadığı için bu maddenin bir ihlali söz konusu olduğunu iddia etti. Bununla birlikte, Mahkeme önünde ileri sürdüğü görüşlerde başvuru sahibi, bu şikayetin 13. madde bağlamında tek başına ele alınması şeklindeki Komisyon'un kararını onayladı.
325. Mahkeme, başvuru sahibinin durumuna önem vermektedir. Bu meseleyi kendiliğinden incelemeye gerek görmemektedir.
V. SÖZLEŞME'NİN 2 ve 3. MADDELERİYLE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA, SÖZLEŞME'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
326. 13. madde şöyledir:
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan bak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiilen resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak gerçekleştirilmiş de olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
Başvuru sahibi, Komisyon'un kararlarıyla aynı yönde, tespit edilen doğrudan ihlallerden sorumlu kişilerin belirlenmesine ve cezalandırılmasına götürecek kapasitede tam ve etkili bir soruşturma olmadığı ve mağdurun yakınları soruşturma sürecine etkili bir şekilde katılmaktan yoksun bırakıldıkları için, bu maddenin ihlal edildiğini iddia etti.
327. Hükümet ise, başvuru sahibi ve kardeşinin de dahil olduğu, iki kez mahkeme usul ve işlemleriyle takip edilmiş bir resmi soruşturmanın olduğunu ifade etti.
328. Mahkeme'nin pek çok kez karar verdiği gibi, Sözleşme'nin 13. maddesi, iç hukuk düzeninde hangi biçimde korunmuş olurlarsa olsunlar, Sözleşme'deki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal düzeyde bir hukuk düzeninin mevcudiyetini güvence altına almaktadır. Bu suretle 13. madde, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri hususunda Sözleşmeci devletlere her ne kadar belirli bir ölçüde takdir yetkisi tanımış olsa da, Sözleşme'deki haklara dair şikayetlerin hem esasını ele almasına hem de uygun bir karşılık verebilmesine imkan tanıyan bir hukuk yolunu sağlamayı gerektirmektedir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvurucunun Sözleşme'deki haklara dair şikayetlerinin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği bir hukuk yolu, hukuken olduğu gibi uygulamada da, özellikle bu hukuk yolunun kullanılması, sorumlu devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmeme anlamında 'etkili' olmalıdır (Aksoy, yukarıda yeralmıştır, Reports 1996-VI, § 95, and Aydın v. Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Reports 1997-VI, § 103; Kaya yukarıda yeralmıştı, § 89; ve Orhan yukarıda yeralmıştı, § 383).).
329. Sözleşme'nin 2 ve 3. maddelerinin koruduğu hakların tabiatı, 13. madde içinde özel anlam taşımaktadır. Devletin yetkilileri tarafından bir kimseye işkence yapıldığı ya da kötü muameleye tabi tutulduğu ya da yaşam hakkından mahrum bırakıldığına dair savunulabilir bir iddianın olduğu yerde 13. madde, uygun olduğu takdirde gerekli tazminatın ödenmesi yanısıra, mevzubahis muamele ya da yaşamdan yoksun bırakmadan sorumlu olanların kimliğinin belirlenmesi ve cezalandırılması sonucunu yaratacak ve soruşturma usullerine davacının etkin bir şekilde erişimini de kapsayan tam ve etkili bir soruşturmanın yapılmasını gerektirir (Tekin yukarıda yeraldı, § 66, ve Salman yukarıda yeraldı, § 121).
330. Mahkeme, başvuru sahibi iç hukuk mahkemelerinde herhangi bir işlem başlatmaya teşebbüs etmediği için, şimdiki davada bu mahkemelerin, başvuru sahibinin iddiaları hakkında hüküm verip veremeyeceğine karar vermesinin mümkün olmadığını düşünmektedir (Ülkü Ekinci v. Türkiye, no. 27602/95, § 156, 16 Temmuz 2002).
331. Ne var ki sorun burada bitmemektedir. Başvuru sahibinin bir mahkemeye ulaşamama şikayetinin, soruşturma makamlarının Yakup Aktaş'a kötü davranma ve ölümünü soruşturan yetkili makamların tarzına yönelik daha genel şikayetiyle ve bunun etkili hukuk yoluna ulaşmadaki olumsuz etkisiyle ilgili olduğu ve bunun sonucu olarak katlandığı olumsuzlukları tazmin etmeye yardımcı olabileceği için; Mahkeme, bu şikayeti Sözleşme'nin 13. maddesi bağlamında devletlerin daha genel bir yükümlülüğü olan, Sözleşme'nin ihlal edildiği iddiaları bakımından etkili bir hukuk yolu sağlama (yükümü) açısından incelemeyi uygun bulmaktadır.
332. Bu davada ileri sürülen delillere bağlı olara Mahkeme, Hükümeti Sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleri bağlamında Yakup Aktaş'a işkence ve gözaltında ölümünden sorumlu bulmaktadır. Bu nedenle başvuru sahibinin bu konudaki şikayetleri, 13. maddenin maksadı bakımından 'savunulabilir' (bkz., Böyle ve Rice v. Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988 tarihli karar, Series A no. 131, p. 23, § 52; yukarıda yeralan Kaya kararı, § 107; ve Tanlı v. Türkiye, no. 26129/95, § 172).
333. Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı (bkz. 301-306. paragraflar), gerekleri 2 ve 3. madde tarafından empoze edilen soruşturma yükümünden daha geniş olan Sözleşme'nin 13. maddesine uygun olarak etkili bir cezai soruşturmanın yapıldığı düşünülemez (yukarıda yeralan Kaya, ss. 330-31, § 107, ve yukarıda yeralan Salman, § 123). Bu nedenle Mahkeme, başvuru sahibinin Yakup Aktaş'ın ölümüne ilişkin etkili bir hukuk yoluna başvurma imkanından ve bu suretle, tazminat davası da dahil olmak üzere, mümkün olan diğer herhangi bir hukuk yolundan yoksun bırakıldığı kararına varmıştır.
334. Sonuç olarak, Sözleşme'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
VI. SÖZLEŞME'NİN 2 ve 3. MADDELERİYLE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA, SÖZLEŞME'NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
335. Sözleşme'nin 14. maddesi şöyledir
"Bu Sözleşme'de düzenlenen hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensuptuk, mülkiyet, doğum veya herhangi bir başka durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanacaktır."
Başvuru sahibi, sorumlunun Yakup Aktaş'a işkence yapma ve öldürme eyleminde, O'nun Kürt olduğu gerçeğinden başka makul bir nedenin olmadığı; bu nedenle 'ulusal köken' ve 'bir ulusal azınlıkla ilişki' temelinde ayrımcılığa uğradığını iddia etmiştir.
336. Komisyon, başvuru sahibinin bu başlık altındaki şikayetlerini temelsiz saydı.
337. Bu hususta Hükümet, herhangi bir iddiada bulunmadı.
338. Eldeki deliller, Yakup Aktaş'ın PKK'ya mali destek ve silah sağlayan bir kişi olduğu şüphesiyle yakalandığı ve sorgulandığı izlenimini vermektedir. Mahkeme, Yakup Aktaş'ın maruz bırakıldığı ölümüne sebep olan menfur muamelenin bu şekilde etnik kökeniyle alakalı bulmamıştır. Bu nedenle 14. maddenin ihlali saptanamamıştır.
VII. SÖZLEŞME'NİN 34. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
339. Sözleşme'nin 34. maddesi, ilgili kısımları itibariyle şöyledir:
"Mahkeme, Sözleşme ya da Protokollerinde düzenlenen hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflardan birisince ihlal edilmesinin mağduru olduğu iddiasında bulunan herhangi bir kişiden.....başvuru kabul edebilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı üstlenirler."
1 Kasım 1998 tarihine kadar, Sözleşme'nin 25. maddesi, ilgili kısımları itibariyle şöyleydi:
"1. Komisyon, bu Sözleşme'de düzenlenen hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflardan birisince ihlal edilmesinin mağduru olduğu iddiasında bulunan herhangi bir kişi, ... tarafından Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği'ne hitaben yazılan dilekçeleri kabul edebilir... Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı üstlenirler..."
340. Başvuru sahibi, Hükümete yüklenebilecek eylem ve ihmaller nedeniyle, "Sözleşme'nin 1. maddesi bağlamında Komisyon'un öncelikli işinin, 13. madde de dahil olmak üzere, Sözleşme'nin güvence altına aldığı Hakları korumak olduğunun altını kuvvetle çizmiş olan güçlüklerle karşılaşmış olduğunu ifade etti. Böylece Hükümetin, 34. madde bağlamında başvuru hakkının etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmama görevini yerine getirmede de başarısız olduğunu ileri sürmüştür.
341. Sorumlu Hükümete bağlı herhangi bir yetkili makamın, mevcut davayla ilgili olarak, diğer bazı davalarda vuku bulduğu gibi, başvuru sahibi ile doğrudan ilişki içerisine girmeyi denediği iddia olunmamıştır (örneğin yukarıda yeralan Orhan kararını mukayese edin). Başvuru sahibinin, 34. madde bağlamındaki şikayeti, 13. maddenin gerektirdiği uygun bir hukuk yolu sağlamadaki başarısızlık ve özellikle de davanın maddi gerçeklerine ilişkin uygun bir soruşturma yürütmedeki ihmaller nedeniyle, sorumlu Hükümet mevcut davayı Komisyon ve Mahkeme'ye sunmakta işi kendisi için daha da zorlaştırmış gibi gözükmektedir.
342. Mahkeme, yerel otoritelerce yapılan soruşturmanın uygun standartları karşılamada başarısız olduğu için, Sözleşme'nin 2 ve 3. maddelerinin ihlal edildiğinin zaten hükme bağlandığını ileri sürmektedir. 13. maddenin bu nedenle ihlal edildiği de ayrıca hükme bağlanmıştı. Soruşturmanın yetersiz olmasının başvuru sahibi için sorunları kuşkusuz daha da zorlaştıran bir bilgi eksikliğine yol açmış olduğu gerçeğine rağmen; Mahkeme, sorunun 34. madde bağlamında ele alınmasının da, mevcut davada hiçbir faydalı amaca hizmet etmeyeceği düşüncesindeydi (ya da onun selefi, eski 25 § l maddesi).
VII. SÖZLEŞME'NİN 38. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
343. Sözleşme'nin 38. maddesi, ilgili kısımları itibariyle şöyledir:
"1. Mahkeme, kendisine gelen bir başvurunun kabul edilebilir olduğunu açıklarsa; (a) tarafların temsilcileriyle birlikte başvurunun incelenmesini sürdürecektir ve ihtiyaç olduğu takdirde, ilgili Devletlerin etkin biçimde yürütülmesi için gerekli tüm kolaylıktan sağlayacağı bir soruşturmayı üstlenecektir, "
1 Kasım 1998 tarihine kadar, Sözleşme'nin 28/1 maddesi, ilgili tasımları itibariyle şöyleydi:
"i. Kendisine gönderilen bir dilekçeyi Komisyon'un kabul etmesi durumunda; Komisyon, (a) maddi gerçekleri saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte dilekçenin incelenmesini ve ihtiyaç olduğu takdirde, ilgili Devletlerin etkin biçimde yürütülmesi için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacağı bir soruşturmayı üstlenecektir,..."
Başvuru sahibi, Mahkeme'yi, davaya ilişkin soruşturmayı üstlenebilmesi için Komisyon tarafından istenen bütün gerekli kolaylıktan sağlama görevini sorumlu Hükümetin ihmal ettiğine karar vermeye davet etti.
344. Bu konu hakkında Hükümet ise, herhangi bir görüş ileri sürmedi.
345. Komisyon, 25 Ekim 1999 tarihli raporunda (Sözleşme'nin önceki 31. maddesi bağlamında hazırlandı), aşağıdaki görüşü açıkladı:
"......Sonuç olarak; Komisyon, Hükümet tarafından mevcut davada benimsenen, Komisyon'un maddi gerçekleri saptaması olasılığını güçleştirmeye yönelik tavırdan derin üzüntü duymaktadır. Bu nedenlerle Komisyon, Sözleşme'nin 28 § l (a) maddesi bağlamında, bu davadaki maddi gerçekleri tespit etme görevinde Komisyon'a gerekli bütün kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü ifada Hükümetin yetersiz kaldığına karar verir."
346. Sorumlu Hükümetin, Sözleşme yöntemlerine yardımcı olmasının önemini göz önünde bulundurarak (bkz., yukarıdaki 272. paragraf) ve bu nitelikteki bir delil toplama uygulamasından kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkan güçlüklere dikkat ederek (bkz., yukarıda yeralan Timurtaş, § 70) Mahkeme, Sözleşme'nin 38 § l (a) maddesi (eski 28 § l (a) maddesi) bağlamında, bu davadaki maddi gerçekleri tespit etme görevlerinde Komisyon'a ve Mahkeme'ye gerekli bütün kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü ifada Hükümetin yetersiz kaldığına karar verir (Orhan, § 274).
IX. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
347. Sözleşme'nin 41. maddesi şöyledir:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verilişe ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.".
348. Başvuru sahibi, zarar-ziyanla ücret ve masraflar için tazminat talebinde bulundu. Hükümet ise, bunlara itiraz etti.
A. Tazminat
1. Maddi Tazminat
(a) Gelecek Kazançların Kaybı
349. Başvuru sahibi, maddi tazminat olarak toplam 149,482.01 İngiliz Sterlini (Pounds/Sterling (GBP)) talep etmektedir. Bunun 139,482,01 sterlini, Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızının gelecekteki gelir kaybını tazmin etmeyi amaçlamıştır.
350. Başvuru sahibi, Yakup Aktaş'ın söz konusu zamanda gıda maddeleri satan bir dükkan sahibi olarak yılda 6,579.34 sterlin kazandığım tahmin etti. 139,482.01 sterlin miktarına, Yakup Aktaş'ın ölüm zamanındaki yaşına - 24 - ve '65 yaşına kadar çalışmaya devam edebilirdi' varsayımına dayanan Ogden sigorta istatistikleri tablosunun kullanılması ile ulaşıldı.
351. Hükümet ise, bu miktarı aşırı bulmuştur.
352. Mahkeme ise, başvuru sahibi tarafından uğradığı iddia edilen zarar ile Sözleşme ihlali arasında bir nedensellik ilişkisi olması gerektiğini ve bunun, uygun olan davalarda, gelir kaybının tazminini de kapsayabileceğini tekrarlamaktadır (Barberâ, Messegue ve Jabardo - ispanya, 13 Haziran 1994 tarihli karar (eski 50. madde), Series A, no. 285 - C, §§ 16 - 20; yukarıdaki Çakıcı - Türkiye, § 127); yukarıda yeralan Selçuk ve Asker, § 112; ve yukarıda geçen Orhan, § 430).
353. Ayrıca, bir başvuru sahibi tarafından uğranılan maddi kayıpların tam bir gideriminde bulunmak için gerekli olan miktarın tam karşılığının hesaplanması (restitutio in integrum), ihlalden kaynaklanan zararın doğasında olan belirsiz karakter tarafından engellenebilir (Young, James ve Webster v. Birleşik Krallık, 18 Ekim 1982 tarihli karar (eski 50. madde), Series A no. 55, § 11). Gelecekteki kayıpların hesaplanmasında yer alan çok sayıda önceden kestirilemeyen etkenlere rağmen, bir ödeme hala yapılabilir, fakat geçen zaman ne kadar büyükse, ihlal ve zarar arasındaki ilişki de o kadar belirsiz olur. Bu tür davalarda karar verilmesi gereken sorun, hem geçmişe ve hem de geleceğe dönük maddi kayıplar bakımından, bir başvuru sahibine ödenmesi gerekli olan adil karşılığın düzeyidir ki sorun, Mahkeme tarafından kendi sağduyu ve takdir yetkisiyle neyin adil olduğunu gözönünde tutarak karara bağlanacaktır (Sunday Times v. Birleşik Krallık, 06 Kasım 1989 tarihli karar (eski 50. madde), Seri A no. 38, p. 9, § 15; Lustig-Prean ve Beckett v. Birleşik Krallık (adil karşılık), nos. 31417/96 ve 323777%, §§ 22-23; ve Orhan, § 431).
354. Mevcut davada Mahkeme, sorumlu Devleti Yakup Aktaş'ın ölümünden sorumlu buldu; bunun sonucu olarak, O'nun gelecekteki kazançlarının kaybının da sorumlu devlete yüklenebilir olması gerekir. Bu nedenle, bu açıdan bir karar uygundur.
355. Mahkeme, başvuru sahibinin gelecekteki gelir kaybına ilişkin sermaye tutarının, sigorta istatistiklerine dayanan ayrıntılı bildirim ve hesaplamalarını göz önünde bulundurdu. Bu nedenle Mahkeme, gelecek kazançların kaybı için 226,065 İngiliz Sterlini ödenmesine hükmetmiştir.
(b) Yakup Aktaş'ın Çocuğunun Eğitim Masrafı
356. Başvuru sahibi tarafından, kendi adına Yakup Aktaş'ın kızının eğitim masraflarına ilişkin olarak 10.000 paund tutarında tazminat talep edilmiştir.
357. Hükümet ise, Türkiye'de eğitimin ücretsiz olduğuna dikkat çekmiştir.
358. Mahkeme, Yakup Aktaş'ın kızının eğitim masraflarının, eğer yaşasaydı, kazançlarından kendisi tarafından karşılanabileceğini farzetmektedir. Başvuru sahibi, bu bakımdan niçin ayrı bir ödeme yapılması gerektiğini açıklamamıştır. Bu yüzden Mahkeme, bu talebi reddeder.
2. Manevi Tazminat
(a) Yakup Aktaş'ın Adına
359. Başvuru sahibi, merhum kardeşi Yakup Aktaş adına, katlandığı ölümüne yol açan işkence, soruşturmanın yetersizliği ve iç hukuk yollarının etkisizliği bakımından 40,000 sterlini (tazminat olarak) talep etti.
360. Hükümetin görüşüne göre ise, bu büyüklükte bir miktar, haksız iktisaba (sebepsiz zenginleşmeye) neden olabilir.
361. Mahkeme, benzer davalarda hükmettiği miktarları gözönünde bulundurarak ve hakkaniyet esasına göre karar vererek, 58,000 Euro'nun, Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için başvuru sahibince tutulmak üzere, (başvuru sahibine) ödenmesine hükmetmiştir.
(b) Başvuru Sahibinin Kendi Adına
362. Başvuru sahibi, insanlık dışı muamele bakımından kendisi için 10,000 İngiliz Sterlini (manevi) tazminat talep etmektedir.
363. Hükümetin bildirdiği görüşe göre ise, başvuru sahibi herhangi bir manevi tazminatı hak etmemiştir.
364. Mahkeme, başvuru sahibi ile ilgili olarak 3. maddenin ihlal edildiğini tespit etmemiştir; (tespit edilenler açısından da) kendi haklarının ihlalinin bir mağduru olduğu da düşünülemez. Ne var ki, Mahkeme tarafından tespit edilen ihlallerden kuşkusuz etkilenmiştir ve 41. maddenin maksadı bakımından 'mağdur taraf sayılabilir, ihlallerin ağırlığı ve hakkaniyet esasını dikkate alan Mahkeme, başvuru sahibine 4,000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmiştir.
B. Ücretler ve Masraflar
365. Başvuru sahibi, Katma Değer Vergisi (KDV) eklendikten, ödenen ve Avrupa Konseyi tarafından hukuki yardım olarak ödenebilecek miktarlar çıkarıldıktan sonra, toplam 23,950.51 İngiliz sterlinini ücret ve masraf olarak talep etti.
366. Başvuru sahibinin talepleri şunlardan ibaretti:
a. Bay William Bowring'in ücreti için 9,665 İngiliz sterlini (100 saat);
b. Bay D. Christopher Decker'in ücreti için 165 İngiliz sterlini (yönetsel zaman, 11 saat);
c. Kürt İnsan Hakları Projesi (KİHP)'nin avukatlarının ücretleri için 6,750 İngiliz sterlini (135 saat);
d. Birleşik Krallık'ca yapılan idari masraflar için 856 İngiliz sterlini;
e. Çeviri için 2,675 İngiliz sterlini;
f. İki Türk avukatın ücretleri için 3,840 İngiliz sterlini (herbiri için 64 saat); ve
g. Onların idari masrafları için 164.31 İngiliz sterlini.
Başvuru sahibi, Mahkemeden bu miktarların doğrudan Birleşik Krallık'daki sterlin hesabına yatırılmasını emretmesini istedi.
367. Hükümet ise, bu miktarları aşırı bulmuştur. Ayrıca, başvuru sahibinin yabancı avukatlar tutmasına gerek olup olmadığını sorgulamıştır.
368. Mahkeme, ücretler ve masraflar bakımından, bunlar gerçekten ve gerekli olarak yapıldığı ve de miktar açısından makul olduğu kadarıyla bir ödeme yapılmasına hükmedecektir (bkz., son bir hüküm olarak, Sawicka v. Polonya, 01 Ekim 2002, no. 37654/97, § 54).
369. Mahkeme, bu davanın maddi gerçekler ve hukuk açısından ayrıntılı inceleme isteyen ve Ankara'daki tanıklardan ifade almayı gerektiren karmaşık konulan içerdiğini gözlemlemektedir. Bundan başka, bir başvuru sahibinin kendi seçeceği bir yasal temsilciyi atamakta serbest olduğu gerçeği gözönünde tutulduğunda, başvuru sahibinin İnsan haklarının uluslararası (düzeyde) korunmasında uzmanlaşmış Birleşik Krallık'da üslenmiş avukatlara başvurması eleştirilemez (Kurt v. Turkey, 25 Mayıs 1998, Reports 1998-III, § 179). Dolayısıyla, bu bakımdan yapılan talepleri reddetmek için ilke nedeni yoktur.
370. Kürt İnsan Hakları Projesi (KİHP) bakımından talep edilen miktara gelince; Mahkeme, yönetsel harcamalar - (b), (d) ve (g) fıkraları - ve çeviri giderleri - (e) fıkrası - için talep edilen miktarların aşırı olduğunu düşünmektedir. Mahkeme ayrıca, bundan önce duruşma yapılmadığını gözlemlemektedir; bu yüzden (a) ve (c) fıkralarında iddia edilen harcamaların hepsinin mutlaka yapıldığına ikna olmamıştır.
371. Eldeki bilgilere dayanarak kendi tahmini hesabını yapmak suretiyle Mahkeme, yüklenebilecek Katma Değer Vergisi (KDV) eklendikten ve Avrupa Konseyi tarafından hukuki yardım olarak ödenen 725 Euro çıkarıldıktan sonra, toplam 30,000 EURO'nun ücret ve masraflara karşılık olarak başvuru sahibine ödenmesine hükmeder. Ödeme, başvuru sahibi tarafından Birleşik Krallık'da açılan banka hesabına sterlin olarak kesintisiz bir şekilde yapılacaktır.
C. Gecikme Faizi
372. Mahkeme, gecikme faizinin %3 puan eklenmesi suretiyle Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizi oranına dayanmasının uygun olacağını düşünmektedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME;
1. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilip edilmediğine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
4. Bire karşı altı oyla, Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleriyle birlikle ele alındığında, Sözleşme'nin 14 maddesinin ihlal edilmediğine;
6. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 34. ya da eski 25/1 maddesinin ihlal edilip edilmediğine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
7. Oybirliğiyle, sorumlu Devletin Sözleşme'nin 38/l(a) maddesi (eski 28/l(a) maddesi) bağlamında, maddi gerçekleri tespit etme görevlerinde Komisyona ve Mahkemeye gerekli bütün kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü ifada ihmali bulunduğuna;
8. Bire karşı altı oyla;
(a) sorumlu Devletin, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, 226,065 (iki yüz yirmi altı bin altmışbeş) Euro'yu, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, maddi tazminat olarak, başvuru sahibine ödemesine ve Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için başvuru sahibince tutulmasına;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yukarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankası'nın gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basil faiz uygulanmasına;
9. Oybirliğiyle,
(a) sorumlu Devletin, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, aşağıdaki miktarları, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, manevi tazminat olarak, başvuru sahibine ödemesine; (1) Başvuru sahibince Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için tutulmak üzere, 58,000 (Elli Sekiz Bin) Euro;
(2) Başvuru sahibinin kendisine 4,000 (Dört Bin) Euro;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yukarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankası'nın gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basit faiz uygulanmasına;
10. Oybirliğiyle,
(a) sorumlu Devletin, yukarıda belirtilen 3 ay içerisinde, yüklenebilecek Katma Değer Vergisi (KDV) eklendikten sonra, 29,275 (Yirmi Dokuz Bin iki Yüz Yetmişbeş) EURO'nun, ödeme sırasındaki kur üzerinden TL'na çevrilerek, ödenen ücretler ve yapılan masraflara karşılık olarak, Birleşik Krallık'da açtığı banka hesabına yatırmak suretiyle başvuru sahibine ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yukarıdaki miktarlar üzerinden, Avrupa Merkez Bankası'nın gecikme süresi esnasındaki marjinal kredi faizi oranına eşit bir orana %3 puan eklenerek basit faiz uygulanmasına;
11. Oybirliğiyle, başvurucunun adil karşılık bakımından diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy