(Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü, Adil Yargılanma ve İfade Özgürlüğü Hakları ile Kötü Muamele Yasağı İhlali İddiaları)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 3. Daire Kararı
Başvuru No: 25143/94 ve 27098/95
Karar Tarihi: 27 Mayıs 2004
Başkan: L. Caflisch, Üyeler: P. Kuris, B. Zupancic, J. Hedigan, K. Traja, A. Gyulumyan ve F. Gölcüklü
Kararı Fransızca aslından çeviren: Bekir Sözen, Raportör, Anayasa Mahkemesi.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı müteaddit defalar 1991 ve 1993 yıllarında içlerinde başvuru sahibinin de bulunduğu DEP milletvekillerinin milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılmasını talep etmiştir. Savcı bu taleplerinde başvuru sahibini Ceza Kanununun 125. maddesini ihlal etmekle suçlamıştır. Başvuru sahibi ise özellikle gözaltında tutulma koşulları ile gözaltı süresinin Sözleşmenin 3. ve 5/3. maddelerinin gereklerine uygun olmadığını, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanmasının adil olmadığını ve bu Mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin Sözleşmenin 10. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Mahkeme ise, oybirliğiyle;
1. Hükümetin ilk itirazların reddine;
2. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalinin bulunmadığına;
3. Sözleşmenin 5/3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşmenin 6. maddesinin ihlalinin bulunmadığına;
5. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) Davalı Devletin bu kararın tebliğ edilmesinden sonra başlamak üzere başvuru sahibine üç ay içersinde aşağıdaki meblağları ödemesine,
i. Manevi zarar olarak 10 000 Euro;
ii. Gider ve masraflar olarak 4 000 Euro
b) üç aylık sürenin bitiminden itibaren ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin % 3 oranında artırılarak uygulanmasına,
7. Fazlaya ilişkin tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER KARARLAR
1. Sadak ve Diğerleri v. Türkiye (no. 25144/94, 26149/95, 26154/95, 27100/95 ve 27101/95.
2. Sakık ve Diğerleri v. Türkiye, Recueil des arrêts et décisions 1997-VII.
3. İrlanda v. Birleşik Krallık, seri A, no 25.
4. Kudla v. Polonya, no 30210/96, § 92, CEDH 2000-XI.
5. Kalachnikov v. Rusya, no 47095/99, paragraf 95, CEDH 2001-XI.
6. Messina v. İtalya, no 25498/94, CEDH 1999-V.
7. Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar Recueil 1996-VI.
8. Brogan v. Birleşik Krallık, . 29 Kasım 1988 tarihli seri 145-B.
9. Murray v. Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994 tarihli seri A no 300-A.
10. Artico v. İtalya, 13 Mayıs 1980, serie A no 37.
11. Doorsan v. Hollanda, 26 Mart 1996 tarihli Recueil 1996-II,
12. Ferrantelli ve Santangelo v. İtalya, 7 Ağustos 1996 tarihli Recueil 1996-III,
13. Ceylan v. Türkiye, no 23556/94, CEDH 1999-IV.
14. Öztürk v. Türkiye, no 22479/93, CEDH 1999-VI.
15. İbrahim Aksoy v. Türkiye, no 28635/95, 30171/96 et 34535/97.
16. Kızılyaprak v. Türkiye, no 27528/95, 2 Ekim 2003.
17. İncal v. Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli Recueil 1998-IV.
18. Sürek v. Türkiye (no 1), no 26682/95, CEDH 1999-IV.
19. Gerger v. Türkiye, no 24919/94, paragraf 50, 8 Temmuz 1999.
PROSEDÜR
1. Bu davanın kökeninde Türk vatandaşı olan Sedat Yurttaş (başvuru sahibi) tarafından Türkiye Cumhuriyetine karşı, Temel İnsan Haklarını ve Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesinin (Sözleşme) eski 25. maddesi uyarınca 23 Ağustos ve 16 Aralık 1994 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda (Komisyon) açılmış iki dava (25142/94 ve 27099/95) bulunmaktadır.
2. Başvuru sahibi Ankara'da bir avukat olan Y. Alataş tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise ajanı tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru sahibi özellikle gözaltında tutulma koşulları ile gözaltı süresinin Sözleşmenin 3. ve 5/3. maddelerinin gereklerine uygun olmadığını, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanmasının adil olmadığını ve bu Mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin Sözleşmenin 10. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir.
4. Komisyon, 27 Ekim 1997 tarihinde davaları kısmen kabul edilebilir bulmuştur. Komisyon Sözleşmenin eski 31. maddesine göre hazırlanan 26 Ekim 1997 tarihli raporunda oybirliği ile Sözleşmenin 5/3. ve 10. maddesinin ihlal edildiği, 3. ve 6/3-d maddesinin ise ihlalinin söz konusu olmadığı, oyçokluğu ile de Sözleşmenin 6/3-c maddesinin ihlal edildiği görüşüne varmıştır. 30 Ekim 1999 tarihinde Komisyon davaları Mahkemeye göndermeye karar vermiştir.
5. Davalar Mahkemenin Üçüncü Dairesine verilmiştir (Mahkeme İçtüzüğünün 52/1. maddesi). Burada davayı görmekle görevli olan Daire, İçtüzüğün 26/1. maddesinde göre oluşturulmuştur. Sayın Rıza Türmen'in davadan çekilmesi üzerine (28. madde) Hükümet ad hoc hakim olarak görev yapmak üzere Sayın Feyyaz Gölcüklü'yü atamıştır (Sözleşmenin 27/2. ve İçtüzüğün 29/1. maddeleri).
6. Daire, İçtüzüğün 43/1. maddesine göre davaların birleştirilmesine karar vermiştir.
7. Başvuru sahibi ve Hükümet davanın esası hakkında yazılı mütalaalarını vermişlerdir (İçtüzüğün 59/1. maddesi). Mahkeme davanın esası hakkında duruşma yapılmasına gerek olmadığına karar vermiştir (İçtüzüğün 59/3. maddesi).
8. 1 Kasım 2001 tarihinde Mahkeme, dairelerin oluşumunu değiştirmiştir (İçtüzüğün 25/1. maddesi). Bu davalar üçüncü daireye verilmiştir (52/1. madde).
OLAYLAR
I. DAVANIN ÖZEL ŞARTLARI
9. Başvuru sahibi 1961 yılında doğmuş ve Ankara'da ikamet etmektedir.
10. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı müteaddit defalar 1991 ve 1993 yıllarında içlerinde başvuru sahibinin de bulunduğu DEP milletvekillerinin milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılmasını talep etmiştir. Savcı bu taleplerinde başvuru sahibini Ceza Kanununun 125. maddesini ihlal etmekle suçlamıştır.
11. 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi, DEP'in Devletin toprak bütünlüğüne karşı zararlı eylemlere başvurduğu gerekçesiyle kapatılmasına karar vermiştir.
12. Aynı gün Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı başvuru sahibinin gözaltına alınmasını talep etmiştir. TBMM Başkanının Anayasa Mahkemesi kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasından önce başvuru sahibinin gözaltına alınmasına karşı çıkması üzerine savcılık emri hemen uygulanmamıştır.
13. 16 Haziran 1994 tarihli karar, 30 Haziran 1994 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmıştır.
14. 1 Temmuz 1994 tarihinde başvuru sahibi ve Selim Sadak (başka bir DEP milletvekili) avukatları ile birlikte Savcılığa gitmişlerdir. Ankara Emniyet Müdürlüğünde derhal gözaltına alınmışlardır.
15. Başvuru sahibi ilk beş günü bir hücrede gözaltında geçirmiştir. Gözaltında bulunduğu bu süre içinde hiçbir şekilde sorgulanmamıştır.
16. Başvuru sahibi bu durumu protesto etmek için 8 gün açlık grevi yapmıştır.
17. 12 Temmuz 1994 tarihinde başvuru sahibi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına getirilmiş ve Savcı tarafından sorgulanmıştır.
18. Başvuru sahibi aynı gün Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek hakimi önüne çıkarılmıştır. Yedek hakim başvuru sahibinin tutuklanmasına karar vermiştir.
19. 4 Ekim 1994 tarihinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı iddianamesini vermiş ve başvuru sahibini güç kullanmak suretiyle Devletin birliğine zarar vermekle (Ceza Kanununun 125. maddesi) suçlamıştır.
20. 8 Aralık 1994 tarihli bir karar ile Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuru sahibini Ceza Kanununun 169. maddesinin ihlali sonucunda silahlı örgüte yardım ve yataklık yapması nedeniyle yedi yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
21. Başvuru sahibi ve Savcı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını temyiz etmiştir. Savcı başvuru sahibinin Ceza Kanununun 125. maddesine göre cezalandırılması gerektiğini iddia etmiştir.
22. Yargıtay 26 Ekim 1995 tarihli kararı ile 8 Aralık 1994 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay başvuru sahibinin değişik beyanlarının Terörle Mücadele Kanununun 8/1. maddesine göre cezalandırılması gerektiğine karar vermiştir. Yargıtay'ın kararında dayanak olarak aldığı başvuru sahibinin beyanları şu şekildedir:
Diğer DEP milletvekilleri ile ortak bayanları:
-"Anayasanın 81. maddesinde bulunan yemin metni ırkçı bir kafa yapısı ile yazılmıştır. Bu metin Kürt halkının tanınmadığını ima etmektedir." (5 Kasım 1991 tarihli basın toplantısında);
-"Türk Hükümeti savaş uçaklarını, helikopterlerini, tanklarını ve toplarını Kürt halkına karşı sevk etmeye başlamıştır (
) Bugün, Türk Hükümeti en ağır, en ölümcül silahları ile özgürlük, eşitlik ve demokrasi adına Kürtlere karşı çok yoğun ve çok yaygın bir savaş başlatmıştır." (Mahmut Alınak hariç olmak üzere grup tarafından 2 Nisan 1994 tarihinde yayınlanan basın bildirgesinden alıntı);
-"Kürt ulusal kimliği Anayasada olduğu gibi, yasaların tamamında tanınmamıştır. Ulusal Kürt kimliği sorunu ve bunun çözümü konusunda yazmak, kanunlarda bir terör eylemi olarak kabul edilmesi nedeniyle artık bundan sonra büyük bir risk almak demektir (
) 1925 ve 1938 yılları arasında ulusal haklarını talep eden onlarca Kürt soykırımı ile ve "istiklal mahkemeleri" yoluyla ölüm cezasına mahkûm edilmiştir (Türkiye'de ve dış Dünya'da Kamuoyunun Dikkatine" başlıklı 13 Kasım 1992 tarihli basın bildirgesinden alıntı);
-"Bugünlerde Türkiye'de hiç kimsenin ilgisiz kalamayacağı kaygı verici olaylar olmaktadır. Kürtlerin ulusal haklarının ve kimliklerinin tanınmasının reddinden kaynaklanan şiddet ortamı, barışı, demokrasiyi ve insan haklarını tehdit eden çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bizim kurucusu ve üyeleri olduğumuz Halkın Emek Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından Kürtlerin ulusal haklarını ve kimliğini savunduğu gerekçesiyle kapatılmıştır" (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Komitesinde 20 Kasım'da verilen dilekçeden alıntı).
Başvuru sahibi tarafından kişisel olarak yapılan beyanlar:
-"Selam Kürtlere, ben size Kürtçe konuşacağım. Kendi dilimizde, kendi dilimde ve kendi dillerinde. Türkçe, Arapça ve Farsça'nın etkisine maruz kalan ve her gün gelişen dil. Bu halkımızın özgürlük için durmadan savaşını yürüttüğü dil
Şehitlerimiz dava için kalbimizde, hapishanelerde, dağlarda savaşıyorlar ve bizi bekliyorlar". Ergani'de 11 Ekim 1991 tarihinde düzenlenen toplantı sırasında).
"
Kararlılıkla amacımıza ulaşmak için tüm yolları kullanma misyonu (
) Ben Diyarbakır halkının değerli oyları ile milletvekili seçildim. Arkadaşlarımla bizim, halkımızın güvenliğini tehlikeye sokan ve Devlet içinde Devlet oluşturan karanlık kurumlara karşı savaş misyonumuz vardır" (Diyarbakır'da 5 Temmuz 1992 tarihinde yaptığı konuşmadan alıntı).
"Halkımızın, zulüm ve baskılara karşı ulusal ve sosyal tepkilerini ifade etmek için halkımızın kullanmak istediği tüm demokratik yollar iptal edilmiştir"; "Kendi topraklarında özgürce ve insanca yaşamak Kürt halkının hakkıdır".
(PKK destekçisi bir dergide yayınlanan bir fotoğrafın kopyasını dağıttıktan sonra) "Adı Şevki Akıncı, 11 yaşında
9 Nisan 1992, düşman askerleri köyüne girer"; "Kürtler lütuf peşinde değil, hak ve özgürlükler peşindedirler"; "
Ağır silahlar kullanarak saldırdılar. Tüm köyler haritadan silindi. Hem Kürt kimliğinin tanınması ve Paris Şartına göre davranılması gerekir hem de, eğer Kürtler ayrı bir halk ise, kendi kaderini tayin hakkını yasal olarak tanımak gerekir (10 Haziran 1991 ve 24 Eylül 1992, 5 Nisan 1993 ve 18 Eylül 1992 tarihli basın bildirisindeki beyanları ve İsveç DRS televizyon kanalında 17 Aralık 1992 tarihinde yayınlanan yayından alıntı)."
23. Mahkûmiyetin Sözleşme'nin de içinde bulunduğu insan haklarını koruma ile ilgili uluslararası metinlere uygunluğu ile ilgili olarak Yargıtay; ayrı bir kültür ve dile sahip bir Kürt halkının varlığını kabul eden ve kendi vatanını kurmak için savaşan başvuru sahibinin ve suç ortaklarının farklı metotların kullanımını savunmalarına karşın, PKK ile aynı amacı, yani Türk topraklarından bir kısmının bölünmesi amacını, taşıdıklarını düşünmüştür.
24 - 25. Yargıtay'ın bozma kararı üzerine Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 12 Nisan 1996 tarihli kararı ile başvuru sahibini 14 ay hapis ve 100 milyon para cezasına mahkûm etmiştir.
II. HUKUKİ BOYUT VE UYGULAMASI
26. Ceza Kanununun (değişiklikten önce) 125. maddesi şu şekildedir:
"Devlet topraklarının tamamını yabancı bir Devletin hâkimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklâlini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır."
27. Ceza Kanununun 169. maddesi şu hükmü taşımaktadır:
"
her kim, böyle bir cemiyete ve çeteye hal ve sıfatlarını bilerek barınacak yer gösterir veya yardım eder yahut erzak veya esliha ve cephane veya elbise tedarik
ederse üç seneden beş seneye kadar ağır hapis ile cezalandırılır."
28. CMUK'unun 128. maddesine göre yakalanan herkes 24 saat içerisinde, toplu suç işlenmesi söz konusu ise dört gün içinde hakim önüne çıkarılmalıdır. 1 Aralık 1992 tarihli 3842 sayılı Kanunun 30. maddesine göre, bu süreler Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki davalarda kişisel suçlarda 48 saate kadar, toplu suçlarda ise 14 güne kadar uzatılabilmektedir. Bu süreler 12 Mart 1997 tarihinden sonra başlamak üzere birkaç kez kısaltmıştır.
29. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun (27 Ekim 1995 tarihli 4126 sayılı Kanun ile değişik) 8/1. maddesi:
"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla yazılı, sözlü veya görüntülü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmedikçe bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bir milyar liradan üç milyar liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur."
III. 6 AĞUSTOS 1990 TARİHLİ ÇEKİNCENİN BİLDİRİLMESİ VE SONRAKİ DEĞİŞİKLİKLER
30. 6 Ağustos 1990 tarihinde Avrupa Konseyi Nezdinde Türk Daimi Temsilciliği Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine aşağıdaki çekinceyi bildirmiştir:
"1. Türkiye Cumhuriyeti Anadolu'nun Güneydoğusunda, genişliği ve yoğunluğu Sözleşmenin 15. maddesi anlamında son aylarda ulusun yaşamı için bir tehdit oluşturma noktasına kadar ulaşan ulusal güvenliğine yapılan tehditlere maruz kalmıştır.
1989 yılında bazen kökü dışarıdaki terör eylemleri nedeniyle 136 sivil ve 153 güvenlik görevlisi ölmüştür. Sadece 1990 yılının başında kurbanların sayısı 125 sivil ve 96 güvenlik görevlisine ulaşmıştır.
2. Ulusal güvenlik temel olarak Anadolu'nun Güneydoğusundaki illerde ve kısmen de komşu illerde tehdide uğramıştır.
3. Terörist eylemlerin yoğunluğu ve çeşitliliği nedeniyle ve bunları bastırmak amacıyla Hükümet sadece güvenlik güçlerini sevk etmek zorunda kalmamış, aynı zamanda özellikle Türkiye Cumhuriyetinin diğer bölgelerinden veya yurtdışından başlamak üzere örgütlenme hakkının kötüye kullanılması ile birlikte kamuoyunda yanlış bilgilendirme eğilimini etkisiz kılmak için uygun tedbirler almak zorunda kalmıştır.
4. Bu amaçla, Türkiye Cumhuriyeti Türk Anayasanın 121. maddesine uygun olarak 10 Mayıs 1990 tarihinde 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararname yayınlanmıştır. Bu Kararnameler İnsan Haklarını ve Temel Hak ve Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesinin aşağıdaki hükümlerinde yazılı olan sorumlulukları ile ilgili yükümlülüklerinde çekince konulmasına yol açmıştır: Yani Sözleşmenin 5, 6, 8, 10, 11 ve 13. maddelerinde. Yeni önlemlerle ilgili özet aşağıdadır (
)"
Bu notaya ekli 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin özet anlatımı aşağıda belirtilmiştir:
"A. Olağanüstü hal bölgesine yönelik 424 ve 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gereğince Olağanüstü hal bölge valiliği aşağıdaki ek yetkilerle donatılmıştır.
1. İçişleri Bakanı olağanüstü hal bölge valisinin önerisi üzerine bölge düzenini ciddi bir biçimde bozabilecek veya yerel nüfusu kışkırtabilecek veya bölgede yürütülen faaliyetleri yanlış yorumlayarak güvenlik güçlerinin görevlerini yerine getirmesini engelleyebilecek yayını geçici olarak ve temelli olarak basım yerine bakılmaksızın yasaklayabilecektir. Yasaklama önlemi gerektiğinde söz konusu yayınevinin kapanmasına kadar gidebilecektir.
2. Olağanüstü hal ilân edilen illerde genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından, yer değiştirmek talebinde bulunanlar ile isteyerek veya zor ve baskı sonucu zararlı faaliyetlerde bulunanlar veyahut kamu düzenini bozan veya kamu düzenini bozacağı kanısını uyandıran kişi veya topluluklardan gerekli görülenler, Olağanüstü Hal Bölge Valisinin takdirine göre, olağanüstü hal süresini aşmamak üzere bölge dışına çıkarılır. Gerektiğinde bunlara İçişleri Bakanlığı'nca belirlenecek esaslara göre, belli bir yerde ikamet etmeleri şartıyla Geliştirme ve Destekleme Fonundan malî destek sağlanır.
3. Olağanüstü Hal Bölge Valisi veya yetki verilen vali azami üç aylık bir süre için grev ve lokavt gibi sendikal anlaşmazlıkları ile ilgili belli eylemleri durdurabilir veya izne bağlayabilir.
4. Aynı şekilde olağanüstü hal bölge valisi tahrip, yağma, işgal, fiili durum, boykot, iş yavaşlatılması, çalışma özgürlüğünün kısıtlanması ve işyerlerinin kapatılması gibi hareketleri yasaklayabilir, önleyebilir veya gerekli göreceği başkaca önleyici tedbirleri alabilir.
5. Olağanüstü Hal Bölge Valisi güvenlik yönünden gerekli düzenlemeleri yapabilmek için geçici veya sürekli olarak köy, mezra, kom ve benzeri yerleşim birimlerini boşalttırabilir, yerlerini değiştirebilir, birleştirebilir.
6. Olağanüstü Hal Bölge Valisi, görev alanı içindeki illerde genel güvenlik, asayiş ve kamu düzeni bakımından çalışmalarında sakınca görülen veya hizmetlerinden yararlanılamayan kamu personelinin yer değiştirmesini veya görev alanı dışında geçici veya sürekli görevlendirilmesini ilgili kurum veya kuruluşlardan isteyebilir. Bu istekler derhal yerine getirilir. Bu personel hakkında kendi özel kanunlarındaki hükümler uygulanır.
B. 424 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile İçişleri Bakanına, Olağanüstü Hal Bölge Valisine ve olağanüstü hal bölgesi dâhilindeki il valilerine tanınan yetkilerin kullanılması ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar hakkında cezai, malî veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
C. 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu ile verilen yetkilerin kullanımında İçişleri Bakanı veya olağanüstü hal bölge valisi veya il valileri tarafından tesis edilen idari işlemlere karşı açılan davaların görülmesi sırasında yürütmenin durdurulması kararı verilemez.
D. Bölge valisi 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile tanınan yetkileri kullanırken aldığı idari kararlara karşı iptal davası açılamayacaktır."
Bu notada sözü edilen çekince "Ulusal güvenliğin özellikle Elazığ, Bingöl, Tunceli, Van, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Hakkâri, Batman ve Şırnak illerinde tehdit altında olduğunu ifade etmektedir.
31. Türk Daimi Temsilciliği 3 Ocak 1991 tarihli mektubunda 424 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 16 Aralık 1990 tarihinde yayımlanan 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değiştirildiğini Genel Sekreterliğe bildirmiştir. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin özeti mektuba eklenmiş olup şu şekildedir:
"1. 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca olağanüstü hal bölge valisinin yetkileri olağanüstü halin uygulandığı bölgeler ile sınırlıdır. Bu nedenle mücavir iller bölge valisinin yetki sahasının dışındadır.
2. 425 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile olağanüstü hal bölge valisine verilen özel yetkiler temel hak ve özgürlüklere zarar vermeyi amaçlayan terörist eylemler ile ilgili tedbirlerle sınırlıdır.
3. İçişleri Bakanlığının tüm yayınları yasaklama veya bir mevkutenin kapatılmasını emretme yetkisi sınırlıdır. Yeni Kanun Hükmünde Kararnameye göre, İçişleri Bakanlığı her şeyden önce yayının sahibine veya editörüne bir uyarı yapmak zorundadır. Eğer yayının sahibi veya editörü tartışma konusu yayını basmaya veya dağıtmaya devam ederse, ilgili bakanlık yayını geçici veya kesin olarak yasaklayabilir veya gerekli görürse azami on gün süre ile yayını veya mevkuteyi kapatabilir. Bu süre tekerrür halinde bir aya kadar çıkabilir. 424 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile herhangi bir azami kapatma süresi öngörülmemektedir (yürürlükten kaldırılmıştır).
4. Yeni Kanun Hükmünde Kararname kişilerin olağanüstü hal bölgesi dışında yerleşmelerini emretme konusundaki olağanüstü bölge valisinin yetkisini sınırlandırmaktadır. Olağanüstü hal bölgesinden çıkarılan kişiler belli bir yerde ikamet etmek zorunda değildir. Böylece bu kişiler eğer yardım talep etmiyor iseler, ikamet yerlerini olağanüstü hal bölgesinin dışında seçme konusunda serbesttir. Yardım talep ediyor iseler, belli bir yerde oturma zorunda kalacaklardır (bakınız yukarıdaki açıklamanın A(2) kısmı).
5. 6 Ağustos 1990 tarihli özet açıklamanın A(3, 4, 5 ve 6) paragraflarındaki hükümlerle ilgili olarak (grev, lokavt ve bazı sendikal eylemler, köylerin boşaltılması ve yerlerinin değiştirilmesi, kamu görevlilerinin yerlerinin değiştirilmesi), olağanüstü hal bölgesine komşu olan illerin bu yeri Kanun Hükmünde Kararname dışında tutulduğunu belirtmek gerekir.
6. Yukarıda anılan açıklamaların 8. paragrafında anılan kişiler için, yeni Kanun Hükmünde Kararname olağanüstü hal gereğince alınan kararlar nedeniyle maruz kalınan zarar veya ziyan için idareye (Devlete) karşı dava açma hakkını koruyan yeni bir hüküm getirmiştir.
32. 12 Mayıs 1992 tarihinde Türk Daimi Temsilciliği Genel Sekreterliğe aşağıdaki mektubu göndermiştir:
"(...) Sözleşmenin 5., 6., 8., 10., 11. ve 13. maddeleri ile garanti altına alınan haklar konusunda çekince koymaya götürebilecek 425 ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle alınan tedbirlerden çoğu artık uygulanmadığı gibi, şu anda Türkiye Cumhuriyetinin, gelecekte sadece Sözleşmenin 5. maddesi ile ilgili çekincesindeki notasını sınırlandırdığını bildirmekteyim. Sözleşmenin 6, 8, 10, 11 ve 13. maddesi ile ilgili çekinceler artık yürürlükte değildir. Bu nedenle de bu maddelerle ilgili atıf şu anda söz konusu çekincenin bildirilmesiyle kaldırılmıştır."
33. Hükümet bundan sonra Sözleşme ile ilgili tüm çekinceleri geri almıştır.
HUKUKİ BOYUT
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZLARI
A. Mükerrer Davalar
34. Hükümet, bu davaların aslında 11 Haziran 2002 tarihli karara konu 25144/94 sayılı dava ile temelde aynı olduğunu ileri sürmüştür.
35. Başvuru sahibi bu iddiayı reddetmiş ve Komisyonun, başvuru sahibi tarafından yapılan şikâyetler hakkında karar verme konusunda kendini yetkili saydığının altını çizmiştir.
36. Mahkeme, bu davaların Sözleşmenin 3. 6. 9. 10. ve 14. maddelerine aykırı olduğunu ileri süren başvuru sahibinin gözaltında tutulma koşulları ile Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı ile ilgili olduğunu hatırlatmaktadır. Bundan başka Mahkeme, 11 Temmuz 2002 tarihli Sadak ve Diğerleri v. Türkiye kararının (no 25144/94, 26149/95 - 26154/95, 27100/95 ve 27101/95, CEDH 2002-IV) DEP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından bu Partiye mensup milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşmesine dayandığını belirtmektedir.
37. Bu nedenle Mahkeme, bu davaların temel olarak Sözleşmenin 37/1-b maddesi anlamında 25144/94 sayılı davayla aynı olmadığı sonucuna varmıştır.
B. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi
38. Hükümet, başvuru sahibinin gözaltında bulunduğu sırada dışarı ile ilişkisinin bulunmaması ve gözaltı süresinin uzunluğu ile ilgili şikâyetleri konusunda iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, bu şikâyetlerin değerlendirilmesi için başvuru sahibinin ulusal hiçbir makama başvurmadığını savunmaktadır. Hükümete göre, başvuru sahibinin hem şikâyetlerini Ceza Muhakemeleri Usul Kanununun 151. maddesi uyarınca Cumhuriyet Savcısına bildirmesi mümkündü, hem de savcılığının yetkisini kötü kullanması ile ilgili olarak Adalet Bakanlığına veya hukuk yahut da idari mahkemelere başvurması mümkündü. Komisyona sunduğu mütalaalarına dayanan Hükümet 466 sayılı Yasa ile öngörülen tazminat yolunu da belirtmektedir.
39. Başvuru sahibi şikâyetleri konusunda Hükümet tarafından belirtilen yolların etkin olmayacağını ileri sürmektedir.
40. Mahkeme, olaylar sırasındaki Türk mevzuatına göre Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki usul işlemlerinde gözaltı süresinin savcının talebi üzerine 15 güne kadar uzatılabileceğini hatırlatmaktadır. Başvuru sahibi tarafından itiraz edilen gözaltı süresi iç hukuk tarafından öngörülen azami sınırı geçmemiştir. Bunun dışında, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından gözaltına alınması sırasında dışarı ile ilişkisinin bulunmaması, olaylar anında ulusal mevzuat hükümlerine hiçbir biçimde aykırı değildi ve idarenin uygulamalarından birisini oluşturmaktaydı.
41. Oysa Hükümet tarafından ortaya atılan hukuk yolları ile öngörülen tüm hipotezler, özgürlükten alıkonulmanın yasayı ihlal etmiş olmasını (bu dava ile ilgili olmayan 466 sayılı yasanın belli hükümleri, takipsizlik veya beraat kararı dışında) kabul etmektedir. Ayrıca Mahkeme, dava dosyasının bu davaya benzer bir durumda Hükümet tarafından ortaya atılan başvuru yolları ile kazanılmış bir dava örneğini içermediğini de belirtmektedir (466 sayılı Yasa ile ilgili olarak bakınız: 26 Kasım 1997 tarihli Sakık ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil des arrêts et décisions 1997-VII, paragraf 58-61).
42. Bu koşullar altında Mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmemesi ile ilgili itirazının reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
43. Başvuru sahibi Sözleşmenin 3. maddesi bakımından gözaltına alındığı sırada dış dünya ile ilişkisiz 11 günlük gözaltı süresinden şikâyet etmektedir. 3. madde şu hükmü taşımaktadır:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
44. Başvuru sahibi 11 gün gözaltı süresi içinde dış dünya ile irtibatı olmadan tutulduğunu ileri sürmektedir. Bu süre içerisinde polis ya da savcılık tarafından hiçbir soruşturma yapılmamıştır. Bu on bir günlük süre, yetkililerin kendisini insanlık dışı ve küçültücü davranışa maruz bırakma niyetlerinden başka bir şeyle açıklanamamaktadır.
45. Hükümete göre, başvuru sahibinin gözaltında bulunma koşulları hiçbir biçimde hücre tecridi olarak ortaya çıkmamaktadır. Güvenlik veya koruma nedeniyle bir tutuklunun diğerlerinden ayrılması bizzat kendi başına insanlık dışı muamele oluşturmamaktadır. Başvuru sahibi tarafından ileri sürülen olaylar, 3. maddeye aykırı muamele olarak tanımlanabilmesi için gerekli ağırlık eşiğine ulaşmamaktadır.
46. Bir muamelenin 3. maddenin kapsamı içine girebilmesi için bu muamelenin olayın verilerinin bütünlüğüne, özellikle de muamelenin süresine, fiziksel ve zihinsel etkilerine, bazen cinsiyete, yaşa ve kurbanın sağlık durumuna dayanan asgari bir ciddiyete ulaşması gerekmektedir (örneğin bakınız: 18 Ocak 1978 tarihli İrlanda v. Birleşik Krallık davası, seri A, no 25, sayfa 25, paragraf 162).
Mahkemeye göre, eğer bir muamele uzun bir süre boyunca önceden tasarlanarak uygulanırsa ya da vücutsal lezyonlara yahut da fiziksel ya da zihinsel ızdıraba neden oluyorsa, bu muamele 3. madde anlamında "insanlık dışı"dır (bakınız diğer kararlar yanında Kudla v. Polonya kararı, no 30210/96, § 92, CEDH 2000-XI). Bundan başka Mahkeme, bir davranışın veya cezanın Sözleşmenin 3. maddesi anlamında "küçültücü" olup olmadığını incelerken, amacın ilgili kişiyi küçük düşürmek veya alçaltmak olup olmadığını, etkileri göz önüne alındığında tedbirin 3. madde ile uyumsuz bir biçimde ilgilinin kişiliğine etki edip etmediğini araştıracaktır.
Mahkeme bu bağlamda 3. maddenin; Devletlerin tüm mahpusların (gözaltındakilerin, tutukluların ve mahkumların) insanlık onuruna saygı ile bağdaşır koşullar altında tutulmalarını, tedbiri yerine getirme biçimlerinin ilgili kişiyi göz altına almada geçerli olan kaçınılmaz acıyı aşan bir yoğunluğa sokmamasını ve mahkumiyetin gerektirdiği uygulamalar bağlamında mahkumun sağlık ve sıhhatinin yeterli bir biçimde, özellikle de idare tarafından gerekli tıbbi bakımın temin edilmesini zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Kudla v. Polonya kararı, (GC), no 30210/96, paragraf 94, CEDH 2000-XI, ve Kalachnikov v. Rusya kararı, no 47095/99, paragraf 95, CEDH 2001-XI).
47. Mahkeme ayrıca, tamamen sosyal bir tecritle birleşik duygusal bir tecridin kişiliği tahrip edebileceğini ve güvenlik ya da tüm diğer nedenlerin gerekliliklerini haklı çıkarmayan insanlık dışı bir muamele oluşturduğunu hatırlatmaktadır. Buna karşılık, güvenlik, disiplin ve koruma nedenleriyle diğer tutuklularla ilişkinin yasaklanması yalnız başına ceza veya insanlık dışı muamele oluşturmamaktadır (bakınız diğer kararlar yanında Messina v. İtalya kararı, no 25498/94, CEDH 1999-V).
Mahkeme, tutuklu için özellikle zor koşullar altında geçen ve tam bir tecrit içinde uzun bir süredeki gözaltında bulundurmanın 3. maddeye aykırı bir muamele oluşturma ihtimalini dahi reddetmemektedir.
48. Bu durumda, Mahkeme başvuru sahibinin gözaltı süresince sosyal bir tecrit ile birleşik duygusal bir tecritte bulunmadığını gözlemlemektedir. Tüm dış dünya ile ilişkinin yasaklanmış olduğu gerçektir, ancak başvuru sahibinin, gözaltında bulundurulduğu yerde çalışan personel ve büyük oranda da gözaltında bulunan diğer kişilerle ilişkisi bulunmaktaydı. Bunun dışında, başvuru sahibinin hiç sorgulanmamış olması karşısında göz altında bulundurma hakim önüne çıkarılmadan önce uzun bir bekleme olarak özetlenebilir. Olaylar anında ulusal yasalara uygun olması nedeniyle bu süre başvuru sahibini şaşırtmamış olmalıdır. Başvuru sahibinin kişiliğini etkileme veya kendisini zihni ızdıraplara uğratma noktasında aşırı uzun olarak da düşünülemez.
49. Bu nedenle Mahkeme, başvuru sahibinin gözaltında tutulmasının tek başına 3. madde anlamında insanlık dışı veya küçültücü muamele oluşturmada asgari ciddiyete ulaşmadığını düşünmektedir. Bu nedenle bu hükmün ihlali yoktur.
III. SÖZLEŞMENİN 5/3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
50. Başvuru sahibi şu hükmü içeren Sözleşmenin 5/3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir:
"İşbu maddenin I/c fıkrasında öngörülen şartlara göre yakalanan veya tutuklanan herkesin, hemen bir hâkim veya adlî görevi yapmaya kanunen mezun kılınmış diğer bir memur huzuruna çıkarılması lâzım ve makul bir süre içinde muhakeme edilmeye yahut adlî takibat sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverme ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir."
51. Hükümet, Sözleşmenin 15. maddesine göre çekince hakkını kullanan Türkiye'nin (yukarıdaki 25. paragraf) bu hükmü ihlal etmediğini iddia etmektedir. Bu nedenle bu çekincenin davadaki olaylara uygulanıp uygulanmayacağını araştırmamıştır.
A. Sözleşmenin 15. Maddesine Göre Türkiye tarafından Bildirilen Çekincenin Uygulanıp Uygulanamayacağı
52. Sözleşmenin 15. maddesi şu hükmü taşımaktadır:
"1. Savaş veya milletin varlığını tehdit eden diğer umumi bir tehlike halinde her Yüksek Akit Taraf ancak, durumun iktiza ettiği nispette ve devletler hukukundan doğan diğer mükellefiyetlerle tezat teşkil eylememek şartıyla, işbu Sözleşmede derpiş olunan mükellefiyetlere aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri neticesinde vâkı ölüm hâdisesi müstesna, ikinci ve üçüncü maddeler ile dördüncü maddenin birinci fıkrasını ve yedinci maddeyi hiçbir suretle ihlâle mezun kılmaz.
3. Bu ihlâl hakkını istimal eden her Yüksek Akit Taraf alınan tedbirlerden ve bunları icabettiren sebeplerden Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bilgi verir. Bu Yüksek Akit Taraf mezkûr tedbirlerin mer'iyetten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin tamamıyla tatbikine tekrar başlandığı tarihten de Avrupa Konseyi Genel Sekreterini haberdar eder."
53. Başvuru sahibi söz konusu çekincenin ortaya koyduğu olaylara uygulanamayacağını iddia etmektedir. Komisyon bu tezi benimsemiştir.
54. 6 Ağustos 1990 çekincesi ile ilgili 424, 425 ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin ve 3 Ocak 1991 tarihli mektubun içeriklerine bakıldığında sadece olağanüstü hal bölgesinde uygulanacağını, ancak Ankara'nın olağanüstü hal bölgesi olmadığını tespit etmiştir (yukarıdaki 26 - 28. paragraflar). Oysa başvuru sahibinin yakalanması ve tutuklanması bu ilin Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, daha sonra da hakiminin kararı üzerine Ankara'da vuku bulmuştur (yukarıdaki 12 - 18. paragraflar).
55. Hükümete göre, bu durum çekincenin uygulanmasına engel değildir. Davadaki olaylar, Türkiye'nin Güneydoğusunda olağanüstü hal ilan edilen bölgeden yönetilen terör kampanyasının uzantısından başka bir şey değildir. Aslında, terör tehdidi sadece ulusal toprakların belli bir parçasında sınırlı olarak kalmamaktadır. Eğer Türkiye'nin amacı ve izlediği yolun ışığı altında çekincesi yorumlanacak olursa şunu dikkate almak gerekecektir: Ülkenin tamamında mümkün olduğunca kısa bir süre içerisinde "geleneksel normalliğin" yeniden oluşmasına izin vermek.
56. Mahkeme, Aksoy v. Türkiye kararında, Türkiye'nin Güneydoğusunda terör sorununun ortaya çıkardığı zorlukları ve Devletin terörle etkili bir biçimde savaşmasına olanak sağlayacak tedbirleri alma konusunda karşılaştığı zorlukları daha önce belirtmişti. Bu bağlamda, Mahkeme bu bölgede PKK'nın eylemlerinin genişliği ve özellik taşıyan etkilerinin "ulusun hayatını tehdit eden kamusal tehdit" oluşturduğunu düşünmüştür (18 Aralık 1996 tarihli karar Recueil 1996-VI, sayfa 2281 ve 2284, paragraf 70 ve 84).
57. Bununla birlikte, 15. maddenin Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerle ilgili çekincelerin sadece "en az tedbirler veya zorunlu kılan durumlara" izin verdiğini belirtmek yerindedir.
58. Eldeki davada Mahkeme, söz konusu sınırlamanın yer bakımından kapsamını değerlendirirken, bunun etkisini Türkiye'nin çekince notasında açıkça belirtilmeyen bir bölgesine teşmil etmesi durumunda, bu hükmün konu ve amacına aykırı davranmış olacaktır (yukarıda anılan Sakık ve Diğerleri v. Türkiye kararı, paragraf 36 - 39). Bu nedenle söz konusu sınırlamanın dava konusu olaylara uygulanması, yer bakımından mümkün değildir.
59. Sonuç olarak 15. maddenin gerekliliklerinin karşılanıp karşılanmadığını araştırmaya yer yoktur.
B. Davanın Esası Hakkında
60. Başvuru sahibi Sözleşmenin 5/3. maddesine aykırı olarak "derhal" hakim veya yasa ile yargı yetkisini kullanma yetkisi verilmiş başka bir makam önüne çıkarılmadığını iddia etmektedir.
61. Komisyon, bu tezi benimsemiştir.
62. Hükümet, Türkiye'nin Güneydoğusundaki terör tehdidinin genişliği ve doğası ile bu teröre karşı yürütülen işlemlerin zorluklarını ve özelliklerini - ki bu tehdidin Avrupa'daki diğer terör olaylarında ortaya çıkan tehditlerden en ağır ve en yakın olduğu karşılaştırılamaz - ileri sürmektedir.
63. Mahkeme daha önce terör eylemleri konusundaki soruşturmaların şüphesiz olarak yetkilileri özel problemlerle karşılaştırdığını defalarca kabul etmiştir (29 Kasım 1988 tarihli Brogan v. Birleşik Krallık kararı, seri 145-B, sayfa 33, paragraf 61, 28 Ekim 1994 tarihli Murray v. Birleşik Krallık kararı, seri A no 300-A, sayfa 27, paragraf 58 ve yukarıda anılan Aksoy karar, sayfa 2282, paragraf 78). Ancak bu durum, terör unsuru içerdiğini ileri sürdükleri her durumda 5. maddenin, soruşturma makamlarına zanlıları sorgulamak üzere tutuklamaları için açık çek verdiği, (bu makamların) yerel mahkemelerin ve son aşamada Sözleşmenin denetim kurumlarının, etkin denetiminden bağışık olduktan anlamına gelmez. (yukarıda anılan Sakık ve Diğerleri Türkiye kararı, sayfa 2623 - 2624, paragraf 44).
64. Mahkeme, ihtilaf konusu gözaltına almanın 1 Temmuz 1994 tarihinde başvuru sahibinin yakalanması ile başlamış olduğunu görmektedir. Başvuru sahibi, ilk defa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek hakiminin önüne 12 Temmuz 1994 tarihinde çıkmıştır. Başvuru sahibinin hakim önünde çıkarılmadan önce geçirdiği toplam gözaltı süresi 11 güne ulaşmaktadır.
65. Mahkeme, Brogan davasında terörizme karşı toplu olarak gerekli önlemlerin alınması gerektiğinde bile, yargının müdahalesi olmaksızın 4 gün altı saatlik gözaltı süresinin 5/3. madde ile tespit edilen asgari sınırların ötesinde olduğuna karar vermiştir (yukarıda anılan Brogan Davası, sayfa 33, paragraf 62).
İlgili kişiye atfedilen eylemlerin bir terör tehdidi ile ilişkisinin bulunduğu kabul edilse bile, Mahkeme yargısal müdahale olmaksızın 11 gün süre ile başvuru sahibinin tutulmasının gerekli olduğunu kabul etmemektedir.
66. Bu nedenle Sözleşmenin 5/3. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
67. Başvuru sahibi ayrıca, bir taraftan gözaltında kaldığı süre içinde avukat yardımından mahrum bırakıldığından (Sözleşmenin 6/3. maddesi), öte yandan da kamu tanığının sorgulanmasının engellendiği ölçüde (Sözleşmenin 6/3-d maddesi) Devlet Güvenlik Mahkemesinde adil yargılanmadığından (Sözleşmenin 6/1. maddesi) yakınmaktadır.
68. Sözleşmenin 6. maddesinin ilgili kısımları şu hükmü taşımaktadır:
"1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
(
)
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
(
)
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
(
)"
A. Göz Altında İken Avukatın Yardımından Mahrum Bırakılması
69. Başvuru sahibi, avukatına ulaşamaması nedeniyle gözaltında iken savunmasını hazırlamaya başlayamadığını ileri sürmektedir.
70. Hükümet ise bu durumun başvuru sahibinin adil yargılanması konusunda olumsuz hiçbir etkisinin bulunmadığını iddia etmektedir.
71. Artico v. İtalya kararına (13 Mayıs 1980, serie A no 37, sayfa 17 - 18, paragraf 35) atıf yapan Komisyon, bu süre içerisinde başvuru sahibinin polis tarafından sorgulanmamış ve daha sonra ceza yargılamasında kendisine karşı kullanılabilecek hiçbir şey imzalamamış olması gerçeğinin, bu durumun değerlendirilmesinde uygunsuz olduğu görüşündedir. Başvuru sahibinin gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımından yararlanma hakkına bu davada riayet edilmediği gerçeğinden 6. maddenin ihlalinin bulunduğu sonucuna varmıştır.
72. 6. maddesinin 3. fıkrasının gerekliliklerinin 1. fıkra ile garanti altına alınan adil yargılanma hakkının özel yönlerini temsil etmesi nedeniyle Mahkeme, bu iki fıkrayı birlikte ele alarak şikâyeti inceleyecektir (26 Mart 1996 tarihli Doorsan v. Hollanda kararı, Recueil 1996-II, paragraf 66).
73. Mahkeme bir ulusal yasanın, tüm ceza yargılaması sırasında savunmanın bakış açısından polisin ilk sorgulama aşamasında bir sanığın tavırlarına belirleyici sonuçlar atfedebileceği hakkındaki içtihadını hatırlatmaktadır. Böylesi durumlarda 6. madde normal olarak sanığın sorgulamanın ilk aşamalarından itibaren bir avukatın yardımından yararlanabilmesini gerektirmektedir. Bununla birlikte Sözleşmenin kesin bir biçimde dile getirmediği bu hak, geçerli nedenlerle kısıtlamalara tabi tutulabilir. Her bir olayda yargılamanın tamamının ışığı altında bu kısıtlamanın sanığı adil bir yargılamadan mahrum bırakıp bırakmadığını bilinmesi gerekmektedir (8 Şubat 1996 tarihli John Murray v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1996-I, paragraf 63). Sanığa susmasından kendisine karşı olan sonuçlar çıkarmanın 6. maddeyi ihlal edip etmediği araştırmak için, olayın bütünlüğünü dikkate almak gerekmektedir. (yukarıda anılan John Murray kararı, paragraf 47).
74. Artico davasında yapılan ve temel olarak Komisyonun görüşünün dayandığı içtihat sadece John Murray kararından önce yapılmış değil, aynı zamanda başka bir konuyu da ilgilendirmektedir: Mahkûmiyetten sonra Yargıtay aşamasında "bir avukattan ücretsiz olarak yardım alabilme" hakkı. Bu davada ortaya çıkan sorun, başvuru sahibinin 6/1-3c. maddesine uygun olarak adil yargılanmadan yararlanıp yararlanmadığını bilme sorunudur.
75. Aslında Mahkeme, bu durum karşında başvuru sahibinin gözaltında bulunduğu sırada polis tarafından sorgulanmadığını ve emniyette daha sonra ceza yargılamasında kendisine karşı kullanılacak hiçbir ifade vermemiş olduğunu ortaya koymaktadır. Mahkeme bunun dışında, başvuru sahibinin Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığında ifade verdiği gün yedek hakimlikte ifade vermesi, daha sonra da bizzat Devlet Güvenlik Mahkemesinde avukatlarından yardım alarak ifade verme olanağına sahip olması nedeniyle, savcılıkta verdiği ifadenin kendisi ile ilgili ceza davasında herhangi bir etkisinin bulunmadığını belirtmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuru sahibinin güç kullanarak Devletin yıkmaya teşebbüs ettiği (Ceza Kanununun 125. maddesi) konusunda Savcının suçlamalarının, ne yerel mahkeme kararında ve ne de Yargıtay kararında yer almadığını görmektedir. Son olarak Mahkeme, başvuru sahibinin kamuoyunda yaptığı ve değişik teknik yollarla kaydedilen ifadelerini esas alarak başvuru sahibini mahkûm eden ulusal ceza mercilerinin, gözaltında iken susmasından herhangi bir sonuç çıkarmadığını ve kararlarında bu olaya hiçbir ağırlık vermediklerini tespit etmiştir.
76. Mahkeme, gözaltında iken avukatın yardımının bulunmamasının Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında problemler ortaya çıkarma olanağının bulunduğunu göz ardı etmemektedir. Bununla birlikte, bu davadaki olaylar, başvuru sahibinin savunma hakkının gözaltında iken onarılamaz bir zarara maruz kaldığı ve bu süre içinde bir avukatla iletişim kuramamasının adil yargılanmasını engellediği sonucuna ulaşmasına izin vermemektedir.
77. Bu nedenle, gözaltında iken avukat yardımından mahrum kalma Sözleşmenin 6. maddesini ihlal etmemiştir.
B. Tanık Sorgularının Bulunmaması
78. Başvuru sahibi, bazı kamu tanıklarının sorgulanamamış olması nedeniyle adil yargılanmadığı konusunda ısrar etmektedir.
79. Hükümet, bu tanıklıklara dayanan suçlamaların yargı mercileri tarafından ele alınmamış olması nedeniyle bu olayın başvuru sahibinin davasında hiçbir olumsuz etkisinin bulunmadığını iddia etmektedir.
80. Komisyon, Hükümetin görüşüne katılmaktadır.
81. Mahkeme, 6. maddenin 3/d fıkrasının gerekliklerinin, aynı maddenin 1. fıkrası tarafından garanti altına alınan adil yargılanma hakkının özel yönlerini oluşturduğunu hatırlatmaktadır. Bundan dolayı, şikâyetin bu kısmının 1. fıkra açısından incelenerek ele alınması gerekmektedir (bakınız diğer kararlar yanında 7 Ağustos 1996 tarihli Ferrantelli ve Santangelo v. İtalya kararı, Recueil 1996-III, paragraf 51).
82. Bu durumda Mahkeme, başvuru sahibi tarafından ortaya konulan tanıklıkların mahkûmiyeti için hiçbir temel teşkil etmediğini ifade etmektedir. Başvuru sahibi en sonunda içeriğinin ihtilaflı olmadığı değişik beyanlara dayanan suçlamalar olan bölücü propagandadan suçlu bulunmuştur.
83. Sonuç olarak 6. maddenin 1. ve 3-d fıkraları ihlal edilmemiştir.
V. SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİALARI
84. Başvuru sahibi, cezaya mahkûm olmasının düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğinden yakınmaktadır. Bu bağlamda Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerini ortaya koymaktadır. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşmenin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini düşünmektedir. 10. madde şu hükmü taşımaktadır:
"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. (
)
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi için (
) yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."
85. Mahkeme, daha önce bu davadaki gibi sorunlarının altını çizerek bazı davaları görmüş ve Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (özellikle bakınız Ceylan v. Türkiye (GC), no 23556/94, paragraf 38, CEDH 1999-IV, Öztürk v. Türkiye (GC), no 22479/93, paragraf 74, CEDH 1999-VI, İbrahim Aksoy v. Türkiye, no 28635/95, 30171/96 et 34535/97, paragraf 80, 10 Ekim 2000, Karkın v. Türkiye, no 43928/98, paragraf 39, 23 Eylül 2003 ve Kızılyaprak v. Türkiye, no 27528/95, paragraf 43, 2 Ekim 2003).
86. Mahkeme, bu davayı daha önceki içtihatlarının ışığı altında incelemiş ve Hükümetin kendisini farklı bir sonuca götürebilecek ne bir olgu ne de bir kanıt ortaya koymadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, beyanlarda ve konuşmalarda kullanılan ifadelere ve bunların ifade edildiği muhtevaya özel olarak dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, incelediği davayı çevreleyen koşulları, özellikle de terörizme karşı savaşla bağlantılı zorlukları göz önüne almıştır yukarıda anılan Aksoy v. Türkiye kararı, paragraf 60, 9 Haziran 1998 tarihli İncal v. Türkiye kararı, Recueil 1998-IV, sayfa 1568, paragraf 58).
87. İhtilaflı beyanlar ve konuşmalar başvuru sahibi tarafından kişisel olarak veya kendi siyasi partisindeki diğer milletvekilleri ile ortak olarak siyaset adamı olması ve TBMM'nde milletvekili olması sıfatıyla yapılmıştır. Bu metinlerde başvuru sahibi, temel olarak Kürt kimliğinin tanınmasını talep etmiş ve büyük oranda Kürt kökenli vatandaşların oturduğu bölgelerde davalı Devlet'in yetkilileri tarafından yürütülen "şiddet" politikasını kınamıştır.
88. Mahkeme, Yargıtay'ın ihtilaflı beyan ve konuşmaların Türk Devletinin bütünlüğü parçalamayı amaçlayan ifadeler içerdiğine karar verdiğini belirtmektedir.
89. Mahkeme, başvuru sahibinin ifade özgürlüğüne müdahaleyi haklı çıkarmak için yeterli olduğu düşünülebilecek ulusal yargı kararlarında belirtilen gerekçeleri incelemiştir (bakınız, mutatis mutandis, Sürek v. Türkiye kararı, (no 4) (GC), no 24762/94, paragraf 58, 8 Temmuz 1999). Mahkeme, söz konusu beyannamelerin belli pasajlarının, özellikle de katı olanların Kürt problemi konusunda eskiden Türk Devleti tarafından uygulanan politikanın daha olumsuz bir tablosunu çizdiğini görmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, başvuru sahibinin Türk siyasi hayatında bir aktör olarak oynadığı rolde siyaset adamı kimliği ile ne şiddete, ne orduya direnişe, ne isyana başvuruyu teşvik etmeyerek kendisini ifade ettiğini ve Mahkemeye göre göz önüne alınması zorunlu unsur olan düşmanlık söyleminin söz konusu olmadığını belirtmektedir (bakınız, a contrario, Sürek v. Türkiye kararı (no 1) (GC), no 26682/95, paragraf 62, CEDH 1999-IV ve Gerger v. Türkiye kararı (GC), no 24919/94, paragraf 50, 8 Temmuz 1999).
90. Mahkeme, müdahalenin orantılılığını ölçmek söz konusu olunca uğranılan cezanın doğasının ve ağırlığını da dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu kaydetmektedir.
91. Buna göre, başvuru sahibinin 14 ay hapis cezasına mahkûm edilmesinin takip edilen amaçla orantılı olmadığı ve bundan dolayı da "demokratik bir toplumda gerekli"
olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu durumda 10. maddenin ihlali bulunmaktadır.
VI. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
92. Sözleşmenin 41. maddesi şu hükmü taşımaktadır:
"Mahkeme işbu Sözleşme veya Protokollerin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Taraf Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette zarar gören tarafın tazminine hükmeder."
A. Zarar
93. Başvuru sahibi gözaltına alınması nedeniyle maruz kaldığı maddi zarar nedeniyle 100.000 Frank maddi, maruz kaldığı manevi zararın tazmini için de 100.000 Frank talep etmektedir.
94. Hükümet taleplerin reddedilmesi gerektiğini iddia etmektedir. İkinci olarak, eğer Mahkeme, başvuru sahibi tarafından ileri sürülen maddelerden birisinin ihlalinin bulunduğunu tespit ederse, bu sonuç kendi başına adil bir tazmin oluşturacağını bilmek gerekir.
95. Mahkeme, başvuru sahibinin fasılasız olarak yargının müdahalesi olmaksızın 11 gün gözaltında tutulduğunu ve mahkûmiyetinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtmektedir. Bu olayların, ulusal mahkemelerin hiçbir biçimde tazminata hükmetmediği manevi zarara neden olduğu kuvvetle muhtemeldir. 41. maddenin gereğine uygun olarak ve davanın farklı yönlerini dikkate alarak Mahkeme başvuru sahibine 10.000 Euro verilmesini kararlaştırmıştır.
B. Giderler ve Masraflar
96. Başvuru sahibi avukatla temsili nedeniyle giderler ve masraflar olarak 108 288 Frank verilmesini talep etmektedir.
97. Hükümet bu miktarı abartılı ve haksız bulmuştur.
98. Adil davranarak ve içtihatlarındaki kriterlere göre (bakınız diğerleri yanında 18 Şubat 1997 tarihli Nideröst-Huber v. İsviçre kararı, Recueil 1997-I, sayfa 110, paragraf 40) Mahkeme başvuru sahibine bu başlık altında 4.000 Euro verilmesini kararlaştırmıştır.
C. Gecikme Faizi
99. Mahkeme, gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan orandaki faizin % 3 oranında artırılarak uygulanmasının uygun olacağına hükmetmiştir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ilk itirazların reddine;
2. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlalinin bulunmadığına;
3. Sözleşmenin 5/3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşmenin 6. maddesinin ihlalinin bulunmadığına;
5. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) Davalı Devletin bu kararın tebliğ edilmesinden sonra başlamak üzere başvuru sahibine üç ay içersinde aşağıdaki meblağları ödemesine,
iii. Manevi zarar olarak 10 000 Euro;
iv. Gider ve masraflar olarak 4 000 Euro
b) üç aylık sürenin bitiminden itibaren ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin % 3 oranında artırılarak uygulanmasına,
7. Fazlaya ilişkin tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy