(Başvuru no. 33243/96)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
2 Şubat 2006
NİHAİ
03.07.2006
İşbu karar AÎHS 'nin 44 § 2. Maddesi 'nde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Abbas Şaylı'nın ("başvuran"), İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("AİHS") eski 25. Maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon"), 5 Eylül 1996 tarihinde yapmış olduğu 33243/96 nolu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu'na bağlı avukatlar Ö. Kılıç ve M. Ali Kırdök tarafından temsil edilmiştir.
Başvuran, devletin güvenlik güçlerinin evini ve eşyalarını tahrip edip, ikametgâhını terk etmeye zorladığını iddia etmiştir. Başvuran, AİHS'nin 3, 5, 6, 8, 13, 14 ve 18. Maddeleri ile Ek 1 Nolu Protokol'ün 1. Maddesi'nin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI
1956 doğumlu başvuran, iddia edilen ve başvuruya neden olan olaylar sırasında Otlubahçe köyünde ikamet etmekteydi. Davanın olayları, taraflar arasında ihtilaf konusu olup, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
A. Başvurana göre davanın olayları
Başvuran, 1994 yılının Ekim ayına kadar, Türkiye'de o zamanlar olağanüstü hal bölgesi olan Tunceli'nin Ovacık ilçesindeki Otlubahçe köyünde ikamet etmiştir. 1994 yılında terörist eylemler bu bölgede endişe verici ciddi bir sorundu. 1980'li yıllardan bu yana, bölgede, güvenlik güçleriyle, Kürt nüfusun bir Kürt özerk bölgesi kurma amacında olan kesimleri, özellikle de PKK (Kürdistan İşçi Partisi) üyeleri arasında şiddetli çatışmalar sürüyordu. Başvuranın köyündeki köylüler "teröristlere yardım ve yataklık etmekten" zan altında idiler; bu nedenle köyün yakınında konuşlanmış olan jandarmalar tarafından titizlikle ve sıklıkla denetleniyorlardı.
Güvenlik güçleri, 5 Ekim 1994 tarihinde, başvuranın köyünün etrafını sarmış ve köylüleri köy meydanına toplamıştır. Küfürlü sözler kullanarak, köylülere, köyün derhal boşaltılacağını ve geri dönme olasılıktan bulunmadığını söylemişlerdir. Başvuran beraberinde götürebileceği ne varsa almış ve köyü terk etmiştir. Köyün boşaltılmasından hemen sonra, askerler evleri ve mahsulleri ateşe vermişlerdir.
Başvuran, geçici olarak, Ovacık yakınlarındaki, felaket sonrası için kurulmuş devlete ait prefabrik konutlara taşınmıştır.
Şikayet konusu olayları müteakiben, başvuran, Ovacık Cumhuriyet Savcılığı'na bir dilekçe vermiş ve köyünün jandarmalar tarafından yakılmasından ve köyü boşaltmaya zorlanmalarından şikayetçi olmuştur.
Dava, güvenlik güçlerinin yaptığı iddia edilen eylemlerle ilgili soruşturmaya ilişkin olduğundan, Ovacık Cumhuriyet Savcısı görevsizlik kararı vermiş ve Memurin Muhakematı Kanunu'na uygun olarak, dilekçeyi Ovacık Bölge Valisi'ne havale etmiştir.
Bölge Valisi, Ovacık Jandarma Komutanlığı'na bir yazı göndermiş ve başvuranın iddialarıyla ilgili bilgi istemiştir.
Jandarma Komutanı, 1 Kasım 1994 tarihli yazısında, Bölge Valisi'ni bilgilendirmiş ve güvenlik güçlerinin bölgede yaptığı operasyonlar sırasında hiçbir evi yakmadığını belirtmiştir. Buna göre, Ovacık İdare Kurulu jandarmalar aleyhindeki cezai takibatın devam etmemesi kararı vermiştir.
Ovacık Bölge Valisi, 25 Ekim 1995 tarihinde başvurana gönderdiği yazıda, Ovacık Jandarma Komutanı'nın 1 Kasım 1994 tarihli yazısına dayanarak, başvuranın iddialarından ikna olmadığını belirtmiştir. Ayrıca yazıda, Danıştay'ın yürürlükteki içtihadı uyarınca, itham edilen memurun kimliği belirlenmedikçe, soruşturma açmanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Bu nedenle, yetkili makamların, iddia edilen olaylarla ilgili soruşturma başlatmayacağını ifade etmiştir.
Bu yazı başvurana ulaşmamıştır. Başvuran, Ovacık Cumhuriyet Savcısı'nın görevsizlik kararıyla, Ovacık İdare Kurulu'nun kararını diğer köylülerden öğrenmiştir.
B. Hükümet'e göre davanın olayları
PKK üyeleri, 1994 yılında, Ovacık bölgesindeki köylerde, örgüt için propaganda kampanyaları başlatmıştır. PKK militanları bu köylerden genç erkekleri kaçırmış ve bunları örgüte katılmaya zorlamış, köylülere tehdit ve tacizlerde bulunmuştur. Köylüler PKK'nin uyguladığı baskı sonucunda evlerini terk etmişlerdir.
Yetkili makamların yürüttüğü soruşturma, başvuranın köyünün, güvenlik güçleri tarafından değil, askeri üniforma giymiş teröristler tarafından yakıldığını ortaya koymuştur. Başvuran, soruşturmayı yürüten yetkililere verdiği ifadelerde, iddia ettiği suçun faillerini belirleyememiştir.
C. Tarafların sağladığı belgeler
Taraflar, iddialarını doğrulamak amacıyla çeşitli belgeler sunmuşlardır. Bu belgelerin ilgili kısımları aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Başvuranın sunduğu belgeler
(a) Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın ("TIHV") Yıllık Raporları
Merkezi Ankara'da bulunan bir sivil toplum kuruluşu olan İnsan Hakları Vakfı'nın 1993 Raporu'na göre, 1990 ile 1993 yılları arasında 913'den fazla köy ve mezra boşaltılmıştır. 1993 yılına ait Rapor, köy boşaltmaların 1993 yılında fazlalaştığını ve daha çok, köy korucusu olarak hizmet etmeyi reddeden köylülerin köylerinin hedef alındığını ifade etmiştir.
1994 yılına ait Rapor ise, Hükümet'in politikasının, köy boşaltma ve sonrasında yol açılan tahribata, PKK terörü, fakirlik ve doğal faktörlerin neden olduğunu iddia etmek olduğunu ileri sürmektedir. Aynı rapora göre, olağanüstü hal yönetimindeki her bölgede 50 ila 60 köy yakılmıştır.
1995 Raporu'na göre, 1995 yılında 400'den fazla köy boşaltılmıştır. 1996 Raporu ise, Olağanüstü Hal Bölge Valisi'nin bir seferde, toplam 918 köy ve 1767 mezranın çeşitli nedenlerle boşaltıldığını belirttiğini ancak boşaltmaların güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirildiğini hiç itiraf etmediğini ifade etmiştir.
1997 ile 1998 Raporlan, Hükümet'in köy boşaltma politikalarını, 1990'lardan bu yana uygulanan sistematik bir "iç güvenlik operasyonu" olarak tanımlamıştır.
(b) İnsan Hakları Derneği'nin yayınladığı "Yakılan/Boşaltılan Köyler ve Göç" adlı kitaptan alıntılar
Alıntılar, Şubat 1990'dan Ocak 1999'a dek yakılan ve/veya boşaltılan köylerin kapsamlı bir listesini vermiştir. Liste, boşaltılan ve tahrip edilen köyler arasında Otlubahçe'ye yer vermemiştir.
Alıntılar, Ülkede Gündem adlı günlük gazetede çıkan ve köylerin boşaltılması ve bunun yerinden olmuş kişiler üzerindeki kötü etkileriyle ilgili makaleleri içermektedir. Makaleler, bazı köylülerin Devlet makamlarına dilekçeler verip, köylerinin güvenlik güçleri tarafından yakıldığından şikayetçi oldukları üzerinde durmuştur.
Makaleler ayrıca, Hükümet'in, yerinden edilmiş köylülerin köylerine geri dönmesine izin verdiği yönünde halka yönelik verdiği beyanların güvenilmez olduğunu vurgulamıştır. Köylüler ne zaman bunu yapmaya kalkışsalar, köylerine girmelerine fiziksel olarak karşı konulmuştur.
(c) Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yerleşim birimlerinin boşaltılmasını müteakiben yerinden edilmiş kişilerin sorunlarına işaret etmek için alınacak önlemlerle ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Soruşturma Komisyonu'nun 14 Ocak 1998 tarihli raporu
Bu rapor, meclisin 10 üyesinden oluşan Soruşturma Komisyonu tarafından hazırlanmıştır. Bu rapora göre, 1993 ve 1994 yıllarında, 905 köy ve 2923 mezranın sakinleri tahliye edilmiş ve ülkenin başka bölgelerine taşınmaya zorlanmışlardır.
Rapor, eski Diyarbakır Valisi Doğan Hatipoğlu'nun bir ifadesine de yer vermiştir. Hatipoğlu, görevi sırasında, askeri makamların ara sıra köyleri boşalttığının dikkatine sunulduğunu belirtmiş, çok nadir olsa da, köylerin yakılmasıyla ilgili şikayet aldığını ifade etmiştir. Hatipoğlu'na göre, tüm köylerin PKK'nın zorlamasıyla boşaltılmış olduğunu ileri sürmek olanaksızdır. Hükümet'in yerinden edilmiş insanların sağlıklı bir biçimde yeniden yerleştirilmeleri için gerekli önlemleri alamadığını iddia etmiştir.
Rapor, İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen tarafından hazırlanıp, 1995 yılında Soruşturma Komisyonu'na sunulan "İnsan Hakları Raporu - Türkiye'ye de atıfta bulunmuştur. Bu raporun bir bölümü, yerlerinden göçenlerle boşaltılan köylere ayrılmıştır. Rapor, 1995 yılında köy ve mezraların boşaltılması uygulamasının çok yaygın olduğunu öne sürmüştür. Köylerdeki pek çok ev ya tahrip edilmiş ya da oturulamaz hale getirilmiştir. İnsanlar bölgeden göç etmeye zorlanmış, köylüler köylerini terk edene dek üzerlerine baskı uygulanmıştır. 1995 yılının ilk aylarında, köylüleri köy korucusu olmayı kabul eden köy ve mezralar haricinde, içinde yaşanan hemen hemen hiçbir köy ve mezra kalmamıştır.
Soruşturma Komisyonu'nun raporu, aynı zamanda, Şırnak Milletvekili Salih Yıldırım'ın, 3 Haziran 1997 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, boşaltılmış köyler üzerine yaptığı bir konuşmaya da yer vermiştir. Yıldırım, diğer hususlar meyanında, köylerin ya örgüte karşı çıkanları sindirmek için PKK tarafından ya da köyleri koruyamadıkları veya o köylerin köylüleri köy korucusu olmayı reddettikleri veya PKK'ya yardım yaptıklarından şüphelenildikten için yetkili makamlar tarafından boşaltılmış olduğunu ifade etmiştir.
Sonuç olarak, raporda, yerleşim birimlerinde ikamet edenlerin, mezralar yerine, yaşadıkları yerlere yakın bölgelerdeki ilçelerde, kazalarda ya da merkez köylerde yeniden iskan edilmeleri ve öncelik göç edenlere verilerek, bölgede ikamet edenlere iş sağlamak amacıyla gerekli mali önlemlerin alınması önerilmiştir.
2. Hükümet 'in sunduğu belgeler
(a) Başvuranın sahip olduğu mal ve mülke ilişkin Nisan 2004 tarihli Rapor
Yetkili makamların yürüttüğü soruşturmanın ardından, başvuranın, tapu ve kadastro dairesi kayıtlarına göre, bir ev ve 19.506 metrekarelik bir arsaya sahip olduğu ortaya konmuştur. Belediyenin tapu kayıtlarına göre ise, başvuranın, 31.000 metrekare büyüklüğünde başka bir arsası daha bulunmaktadır. Başvuranın, sahip olduğu arsalardan 816.000.000 Türk Lirası gelir elde edebileceği hesaplanmıştır. Başvuranın kayıtlı ağacı bulunmamaktadır. Resmi kayıtlara göre, vergi ödemediğinden, herhangi bir ticari faaliyette bulunmadığı anlaşılmıştır.
(b) Halit Şaylı ve Hasan Süzgün'ün iki jandarma tarafından alınan 10 Mart 2004 tarihli ifadeleri
Ovacık ilçesi Otlubahçe köyünde ikamet eden iki şahidin ifadeleri, AİHM'ye başvuran başvuranın durumunu belirlemek amacıyla alınmıştır. Şahitler, başvuranın, Ovacık civarındaki Pulur'da ikamet ettiğini ifade etmişlerdir. Şahitler, Otlubahçe'de elektrik, okul veya telefon olmadığını da kaydetmişlerdir.
HUKUK
I. HÜKÜMET'İN ÖN İTİRAZI
Hükümet, 29 Nisan 2005 tarihli ek görüşünde, 14 Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen "Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun" ışığında, iç hukuk yollarının tüketilmediği ile ilgili ön itirazda bulunmuştur. Bu Kanun, yetkili makamların terörle mücadelesi sırasında zarar gören başvuranın AİHS mağduriyetini telafi edebilecek uygun bir çare sağlamıştır. Bu nedenle, Hükümet, AIHM'den, bu başvurunun incelenmesini askıya almasını ve başvurandan iç hukuka getirilen yeni başvuru yolundan yararlanmasını istemesini talep etmiştir.
Başvuran Hükümet'in itirazına itiraz etmiş, AİHM'nin kabul edilebilirlik kararından sonra kendisinden yeni bir hukuk yoluna başvurmasının istenemeyeceğini savunmuştur.
AİHM, 2 Eylül 2003 tarihli kabul edilebilirlik kararında zaten, başvuranın şikayetleriyle ilgili etkili bir soruşturmanın yapılmamış olması nedeniyle, başvurandan iç hukukta başka bir yola başvurmasının istenmemesine karar vermiş olduğunu anımsar. AİHM, bu itirazın, başvuru hakkında kabul edilebilirlik kararı verildikten sonra yapıldığını kaydeder. Bu nedenle, Hükümet'in, esas itibarıyla bu aşamada kabul edilebilirliğe itiraz etme hakkının iptal edildiği farz edilebilir. Bu nedenle Hükümet'in itirazı takibatın bu aşamasında göz önünde bulundurulamaz (bu hususlar meyanında bkz. Amrollahi - Danimarka, 56811/00, Nikolova -Bulgaristan (BD), 31195/96).
II. AİHS'NİN 3. VE 8. MADDELERİ İLE EK 1 NO'LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, devletin güvenlik güçleri tarafından Otlubahçe köyünden tahliye edilmesi ile evi ile mal ve mülklerinin tahrip edilmesinin, AİHS'nin 3. ve 8. Maddeleri ile Ek 1 Nolu Protokolün 1. Maddesi'nin ihlaline yol açtığını iddia etmiştir. İlgili Maddelere göre:
Madde 3
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
Madde 8
" 1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir."
Ek 1 Nolu Protokol'ün 1. Maddesi
"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez. "
Başvuran, devletin güvenlik güçlerince ocağından zorla tahliye edilmesi ve mal ve mülkünün kasten tahrip edilmesinin, mal ve mülk dokunulmazlığı ile aile hayatına saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, mal ve mülkünün tahrip edilmesiyle köyünden tasfiye edilmesi etrafındaki koşulların insanlık dışı ve alçaltıcı muameleye eşdeğer olduğunu da iddia etmiştir.
Hükümet başvuranın şikayetlerinin somut temellerini yadsımış, asılsız olduklarını ileri sürmüştür. Bu vesile ile Hükümet, başvuranın köyünün güvenlik güçleri tarafından boşaltılmadığını ve yakılmadığım öne sürmüştür. Başvuran köyünü PKK'nın bölgede yürüttüğü yoğun terör eylemleri nedeniyle terk etmiştir. Yetkili makamların yürüttüğü soruşturma, başvuranın köyünün askeri üniforma giymiş teröristler tarafından yakılmış olabileceğini ortaya koymuştur.
AİHM, olayların bu başvuruya yol açan kesin nedeniyle ilgili bir ihtilafla karşı karşıyadır. Dolayısıyla, öncelikle, meydana geldiği iddia edilen olaylar sırasında bölgede hakim olan genel durumu göz önünde bulundurmalıdır. Bu vesile ile AİHM, söz konusu tarihlerde, Türkiye'deki olağanüstü hal bölgesinde, güvenlik güçleri ile PKK üyeleri arasında şiddetli çatışmalar olduğunu gözlemlemiştir. İki tarafın eylemlerinin sonucu çatışmaya yol açan bu çift taraflı şiddet, pek çok kişiyi evlerinden kaçmaya zorlamıştır. Ayrıca, ulusal makamlar, birçok yerleşim biriminin sakinini, bölgedeki nüfusun güvenliğini sağlamak için tahliye etmiştir (Doğan ve Diğerleri - Türkiye, 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02). Yine de, AİHM, benzer bazı davalarda da, güvenlik güçlerinin, başvuranların bazılarının evleriyle mal ve mülklerini kasten tahrip ettiği, geçim kaynaklarından yoksun bıraktığı ve Türkiye'nin olağanüstü hal bölgesindeki köylerini terk etmeye zorladığı sonucuna varmıştır (diğerlerinin yanı sıra, bkz. Akdivar ve Diğerleri - Türkiye; Selçuk ve Asker - Türkiye; Menteş ve Diğerleri - Türkiye; Bilgin - Türkiye, 23819/94 ve Dulaş - Türkiye, 25801/94).
Durum böyleyken, hem Avrupa İnsan Hakları Komisyonu hem de AİHM, Türkiye'den, devletin güvenlik güçlerinin mal ve mülkleri yasaya aykırı olarak tahrip ettiğinin iddia edildiği benzer davalar için daha önce komisyon soruşturmaları yürütmüştür (Akdivar ve Diğerleri ve Yöyler; İpek - Türkiye, 25760/94). O davalarda, AİHS kurumlarını böyle bir uygulamaya başvurmaya teşvik eden asıl neden, etkili bir ulusal soruşturmanın yokluğunda gerçekleri tespit edememeleridir.
AİHM, şahitleri tanıklık etmek üzere mahkemeye çağırıp, kendi başına durum tespiti yaparak bu davadaki gerçekleri tespit etmeye girişemeyeceği için üzüntü duymaktadır. Öte yandan, AİHM, böyle bir uygulamanın, davanın gerçek koşullarını tespit edecek yeterli delil sağlamayacağı; bu davada geçen neredeyse on bir yıllık uzun zaman göz önüne alındığında, tanıklık edecek şahit bulmanın güçleştiği ve şahidin olayları ayrıntılarıyla ve doğru olarak hatırlayabilmesini güçleştireceği kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, kararını, tarafların sunduğu elindeki delillere dayanarak vermelidir (bkz. Çaçan - Türkiye, 33646/96, kararında geçen Pardo - Fransa kararı). Öte yandan, AİHM, tarafların sunduğu belgelerin incelenmemiş ya da sorgulanıp sınanmamış olduğuna, bu nedenle bu davada ulaşılabilecek sonuçlar için potansiyel olarak yanıltıcı bir temel oluşturabileceğine dikkat etmelidir.
Daha önce kaydedildiği üzere, söz konusu tarihlerde Türkiye'nin güneydoğusundaki köylerin boşaltılması ve yakılması ile ilgili bağımsız raporlar göz önünde tutularak, başvuranın devletin güvenlik güçlerince köyünden zorla tahliye edildiği ve eviyle mal ve mülkünün yakıldığı iddiası, ilk bakışta savunulmaz olduğu için bertaraf edilemez. Ancak, AİHM için, AİHS'de belirtilen amaçlar doğrultusunda istenen delil ölçütü "herhangi bir şüpheye yer bırakmaz" ve böylesi bir kanıt, yeterince sağlam, açık ve uygun çıkarsamaların ya da reddedilemeyecek benzer maddi ipuçlarının varlığından ortaya çıkabilir (İrlanda -İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar).
Bu bağlamda, AİHM, başvuranın, güvenlik güçlerinin evi ile mal ve mülkünü yakmasıyla ilişkili hiçbir görgü tanığı ifadesi sunmadığını kaydeder. Başvuran, iddia edilen olaylara karışan askerlerin kimliği gibi belirli bilgiler de vermemiştir. Ayrıca, başvuranın, Ovacık Cumhuriyet Savcılığı'nca başlatılan takibat için hazır bulunmadığı ve takibat başlatan makamlara şikayette bulunması sonrasında davasını takip etmediği anlaşılmıştır. Başvuran, yetkili makamların yürüttüğü soruşturmayı takip etmemesine hiçbir açıklama getirmemiştir. Ayrıca, AİHM, dosyada Hükümet'in savlan ile ulusal makamların tespitlerini çürütecek delile de rastlamamıştır.
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve başvuranın iddialarını doğrulayamaması sonucunda, AİHM, başvuranın güvenlik güçlerince evinin yakılmasının ya da köyünden zorla tahliye edilmesinin gerekli ölçüde ispatlanmış olduğu kanısında değildir.
Bu durum karşısında, AİHM, AİHS'nin 3. ve 8. Maddeleri ile Ek 1 Nolu Protokol'ün 1. Maddesi'nin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
III. AİHS'NİN 5 § 1. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evinin tahrip edilmesi ile Otlubahçe köyünden tahliye edilmesi çevresinde gelişen koşulların, AİHS'nin 5 § 1. Maddesi'nde belirlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlale de eşdeğer olduğunu iddia etmiştir. Bu maddeye göre:
"Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz."
Hükümet davanın bu yönü hakkında yorum yapmamıştır.
AİHM, 5 § 1. Madde'nin içeriğindeki öncelikli meselenin Devlet'in haklardan keyfi olarak mahrum bırakmasından korumak olduğunu hatırlar.
Bu davada, başvuran ne gözaltına alınmış ya da tutuklanmış, ne de özgürlüğü elinden alınmıştır. Başvuranın, iddiasına göre evini ve mal ve mülkünü kaybetmesinden doğan güvensiz özel koşulları, 5 § 1. Madde'de öngörülen, kişinin güvenliği kavramıyla örtüşmemektedir (bkz. yukarıda belirtilen Çaçan kararı ve Kıbrıs- Türkiye (BD), 25781/94).
Yukarıda anılanlar ışığında, AIHM, AİHS'nin 5 § 1. Maddesi'nin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
IV. AİHS'NİN 6. VE 13. MADDELERİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evinin tahrip edildiğinin, köyünden zorla tahliye edildiğinin ve kişisel haklarını savunmak için bir mahkemeye başvurmasının engellendiğinin kabul edilmeyerek, etkili başvuru yollarından yoksun bırakıldığından şikayetçi olmuştur. Başvuran, AİHS'nin 6 § 1. ile 13. Maddelerine dayanmıştır. Sırasıyla, bu maddelerin ilgili kısımlarına göre:
"Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar ... konusunda karar verecek olan ... (bir) mahkeme tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
A. AİHS'nin 6 § 1. Maddesi
Başvuran, iddialarıyla ilgili, yetkili makamların etkili bir soruşturma yürütmediğini, dolayısıyla, kişisel haklarını savunmak için mahkemeye başvurmasının engellendiğini ileri sürmüştür. Başvurana göre, etkili bir soruşturma olmadan, hukuki yargılamadan tazminat elde edebilme olanağı bulunmamaktadır.
Hükümet, başvuranın iç hukukta mevcut bulunan yolları denemediğini öne sürmüştür. Hükümet'e göre, başvuran, dava açsaydı, etkili başvuru hakkından yararlanabilirdi.
AİHM, başvuranın, 2 Eylül 2003 tarihli kabul edilebilirlik kararında belirtilen nedenlerden ötürü asliye hukuk mahkemelerinde dava açmadığını kaydeder. Bu nedenle, başvuran takibat başlatılmasına yol açsaydı, ulusal mahkemelerin başvuranın iddialarıyla ilgili bir karara varıp varamayacağını saptamak mümkün değildir. AİHM'ye göre, başvuranın şikayetleri, güvenlik güçleri tarafından evi ile mal ve mülklerinin kasten tahrip edilmesi ve köyünden zorla tahliye edilmesiyle ilgili etkili bir soruşturmanın yapılmadığı iddialarıyla ilgilidir. Bu nedenle, AİHM, bu şikayeti, AİHS'nin ihlal edildiği iddiaları hususunda etkili başvuru yolları sağlamaları için Devletlere daha genel bir yükümlülük getiren 13. Madde bakımından inceleyecektir (bkz. yukarıda adı geçen Selçuk ve Asker, § 92).
Bu nedenle AİHM, AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'nin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığı kanısındadır.
B. AİHS'nin 13. Maddesi
Başvuran, AİHS'nin 13. Maddesi kapsamında, AİHS'den doğan mağduriyeti hakkında etkili başvuru yollarının mevcut bulunmadığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet, soruşturmada ihmal bulunmadığını ve yetkili makamların başvuranların iddialarıyla ilgili etkili bir tahkikat yürüttüğünü iddia etmiştir.
AİHM, AİHS'nin 13. Maddesi'nin, iç hukuk düzeninde her ne biçimde korunuyor olurlarsa olsunlar AİHS'nin tanıdığı hak ve özgürlüklerin esasının, ulusal düzeyde yürürlüğe konması amaçlı başvuru yollarının açık olduğunu temin ettiğini yinelemiştir. Dolayısıyla, 13. Madde'nin etkisi, Sözleşmeye Taraf Devletlere bu hüküm altında AİHS yükümlülüklerini yerine getirmek bakımından takdir yetkisi tanımasına rağmen, iç hukuk yollarının hükümlerinin, "tartışılabilir bir şikayetin içeriğini, AİHS kapsamında incelemesini gerektirmek ve uygulanabilecek doğru yöntemi yaratmasını sağlamaktır. Yükümlülüğün 13. Madde uyarınca kapsamı, başvuranın AİHS uyarınca yaptığı şikayetin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla beraber, 13. Madde'nin koştuğu hukuk yolu, hem uygulamada hem de yasada "etkili" olmalı, özellikle uygulaması, Sorumlu Devlet'in yetkili makamlarının eylemleri ya da ihmalleriyle haksız yere engellenmemelidir (bkz. yukarıda adı geçen, Dulaş § 65 ve Yöyler § 87).
AİHM, bu davada toplanan delillere dayanarak, devletin güvenlik güçlerinin, iddia edildiği gibi, başvuranın evini tahrip ettiğinin veya başvuranı zorla tahliye ettiğinin, istenen delil ölçütünde kanıtlanmadığı kanısına vardığını hatırlatır. Öte yandan, bu durum, başvuranın şikayetlerinin 13. Madde'de belirtilen amaçlar doğrultusunda, bu Madde'nin kapsamı dışında kaldığı anlamına gelmez (D.P. ve J.C. - İngiltere, 38719/97). Bu şikayetlerin, açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle kabul edilmez oldukları kararı verilmemiş, dolayısıyla esaslar hakkında inceleme yapılması gerekmiştir. Ayrıca, AİHM, 2 Eylül 2003 tarihli kabul edilebilirlik kararında, başvuranın, şikayetleriyle ilgili titiz ve etkili bir soruşturmanın yapılmaması nedeniyle iç hukuk yollarını daha fazla aşındırmamasının maruz görüldüğünü zaten belirtmiştir.
Dolayısıyla, AİHM, 13. Madde'nin koşullarını tam anlamıyla göstermesine rağmen, başka bir hükmün gerçek bir ihlalinin varlığının, sözü edilen Madde'nin uygulanması için önkoşul olmadığını yineler (Böyle ve Rice - İngiltere). Dolayısıyla, AİHM, kabul edilebilirlik kararındaki tespitler ile başvuranın iddialarının, ilk bakışta savunulmaz olarak göz ardı edilemeyeceğiyle ilgili vardığı sonucu göz önünde tutarak, başvuranın şikayetlerinin, AİHS'nin 13. Maddesi'nde belirtilen amaçlar doğrultusunda, AİHS'nin ihlal edildiği biçiminde savunulabilir iddialara yol açtığı sonucuna varmıştır (bkz. mutatis mutandis, AİHS'nin 6. Maddesi'nin uygulanabilirliğinin ortada olduğu Mennitto - İtalya (BD), 33804/96).
Davanın ayrıntılı olaylarına dönersek, AİHM, Ovacık Cumhuriyet Savcısı'nın görevsizlik kararını müteakiben, Ovacık İlçe Belediyesi İdare Kurulu'nun, başvuranın iddialarıyla ilgili soruşturma başlattığını kaydeder. Ancak söz konusu soruşturma, Jandarma Komutanlığı'ndan, başvuranın iddialarıyla ilgili bilgi vermesinin istenmesiyle sınırlıydı. Başvuranın, evi ile mal ve mülkünün yakılmasının failleri olarak açıkça jandarmaları suçlamasına rağmen, soruşturma sırasında güvenlik gücü mensuplarıyla görüşülmesi için çaba harcandığına dair belirti bulunmamaktadır. Yetkili makamların, başvuranın iddialarının doğruluğunu incelemek için, iddia edilen olay mahallini ziyaret etmeyi düşündüğüne dair belirti de bulunmamaktadır. Aksine, güvenlik güçlerinin verdiği bilgilerden tatmin olmuşlardır. Bu vesile ile AİHM'nin, yetkili makamların, güvenlik gücü mensuplarının böyle bir olayın failleri olabileceğini genel olarak düşünmediğini sürekli olarak gözlemlemesi kayda değerdir (bkz. yukarıda belirtilen Selçuk ve Asker, § 68, İpek, § 206; Yöyler, § 92). Esasında, Ovacık Bölge Valisi'nin bu davada verdiği yanıt, AİHM'nin önceki tespitlerini teyit etmektedir. Sonuç olarak, jandarma yetkililerinin başvuranın iddialarını reddetmesini müteakiben, Ovacık İlçe Belediyesi yetkilileri soruşturmayı daha fazla sürdürmemiştir.
AİHM, Türkiye'nin güneydoğusundaki idare kurullarının, hükümete hiyerarşik olarak bağımlı devlet memurlarından oluşması ve üst düzey bir yöneticinin, haklarında soruşturma yürütülen güvenlik güçlerine bağlı olması nedeniyle, bağımsız bir soruşturma yürütebilme yetileri hakkında ciddi şüpheleri olduğunu daha önce ifade etmiştir (bkz. Güleç - Türkiye, 21593/93, § 80, Yöyler § 93 ve İpek § 207). Soruşturmada tespit edilen ciddi noksanlıklar, AİHM'nin bu davada farklı bir karar vermesini mümkün kılmamaktadır.
Bu koşullar altında, yetkili makamların, başvuranın Otlubahçe'deki mülkünün tahrip edildiği iddialarıyla ilgili titiz ve etkili bir soruşturma yürüttükleri söylenemez.
Dolayısıyla, AİHS'nin 13. Maddesi ihlal edilmiştir.
V. AİHS'NİN 6., 8. VE 13. MADDELERİ VE EK 1 NO'LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİ İLE BAĞLANTILI OLARAK AİHS'NİN 14. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, Kürt kökenli olması nedeniyle, AİHS'nin 6., 8. ve 13. Maddeleri ile Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi ile bağlantılı olarak AİHS'nin 14. Maddesi'nin ihlal edilerek ayrımcılığa maruz kaldığını ileri sürmüştür. 14. Madde'ye göre:
"(Bu) Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."
Başvuran, evi ile mal ve mülkünün tahrip edilmesinin, Kürt kökenli olması nedeniyle ayrımcılık teşkil eden resmi politikaların ürünü olduğunu savunmuştur.
Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir.
AİHM, başvuranın iddialarını kendisine sunulan deliller ışığında incelemiş, bunların asılsız olduğu kanısına varmıştır. Bu nedenle AİHS'nin 14. Maddesi ihlal edilmemiştir.
VI. AİHS'NİN 18. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran şikayet edilen müdahale ve kısıtlamaların, AİHS'yle uyuşmayan amaçlar doğrultusunda dayatıldığını iddia etmiştir. Başvuran AİHS'nin 18. Maddesi'ne atıfta bulunmuştur. Bu Madde'ye göre:
"(Bu) Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."
AİHM, bu iddiayı, kendisine sunulan iddialar ışığında zaten incelediğine ve iddianın asılsız olduğu kanısına vardığına işaret eder. Dolayısıyla, bu hükmün ihlal edildiği saptanmamıştır.
VII. AİHS'NİN 41. MADDESİ'NİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. Maddesi'ne göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, evinin yakılması ile 1994 yılından bu yana yeniden elde edemediği ekonomik durumunun sonucunda çektikleri için, toplam 261.500.000.000 Türk lirası (TL) maddi tazminat talep etmiştir.
Hükümet, AİHS'nin ihlal edilmemesi nedeniyle başvuranın adil tazmininin yerine getirilmemesi gerektiğini öne sürmüştür. Ayrıca, AİHS'nin hükümlerinden herhangi birinin ihlal edilmesi durumunda bile, başvuranın talep ettiği meblağın fahiş olduğunu ve bölgenin ekonomik gerçeklerini yansıtmadığını iddia etmiştir.
AİHM, başvuranın talep ettiği tazminatla AİHS'nin ihlali arasında neden-sonuç ilişkisi bulunması gerektiğini ve bunun, isabetli bir davada gelirin kaybedilmesi konusunda bir tazminatı kapsayabileceğini yinelemektedir (diğerlerinin yanı sıra bkz. Barberâ, Messegue ve Jabardo - İspanya, §§ 16-20). Öte yandan, AİHM, bu davada, başvuranın güvenlik güçlerince evinin yakılmasının ya da köyünden zorla tahliye edilmesinin istenen delil ölçütünde ispatlanmamış olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla, AİHS'nin ihlalini teşkil etmeye bağlı husus ile -etkili bir soruşturmanın yapılmaması- başvuranın talep ettiği tazminat arasında neden-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle başvuranın iddiasını bu başlık altında reddeder.
B. Manevi tazminat
Başvuran, manevi tazminat olarak toplam 20.000 Euro talep etmiştir. Bununla ilgili olarak, Otlubahçe'deki köyünden zorla tahliye edilmesiyle, evi ile mal ve mülkünün tahrip edilmesinin ardından çektiği sıkıntı ve fakirliğe göndermede bulunmuştur.
Hükümet, bu meblağın haddinden fazla ve haksız olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM, ulusal makamların, AİHS'nin 13. Maddesi'ni ihlal ederek, başvuranın iddialarıyla ilgili etkili ve titiz bir soruşturma yürütmedikleri sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, manevi tazminat ödenmelidir. AİHM, iddiaların ciddiyetini göz önünde bulundurarak ve tarafsızlık esasıyla, başvurana, ödeme günündeki kurdan Türk lirasına çevrilerek, 4000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Mahkeme masrafları
Başvuran, davanın AİHS organları huzurunda hazırlanması ve sunulmasına ilişkin oluşan mahkeme masrafları için toplam 6.370 Euro talep etmiştir. Bu tutar, başvuranın yaptığı masrafları da (62 saat 20 dakikalık hukuki çalışma ve telefon görüşmeleri, posta ve çeviri masrafları ile sabit masraflar) kapsamaktadır.
Hükümet, bu meblağın haddinden fazla ve haksız olduğunu ileri sürmüştür. Başvuranın iddialarını kanıtlamak için hiçbir fatura ya da belge sunmadığını savunmuştur.
AİHM, başvuranın AİHS uyarınca öne sürdüğü iddialarını savunmayı ancak kısmen başardığına işaret eder. Ancak, bu dava, ayrıntılı incelenmesi gereken deliller ile yasaya ilişkin karmaşık meseleleri içermektedir. AİHM, yalnız gerekli olduğu için ve gerçekten yapılan hukuki masrafların AİHS'nin 41. Maddesi uyarınca geri ödeneceğini yineler. Başvuranın sunduğu şikayetlerin ayrıntılarını göz önünde bulundurarak, AIHM, tabi olabilecek katma değer vergisi hariç 2.150 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümet'in ön itirazlarının reddine;
2. AİHS'nin 3. ve 8. Maddeleri ile Ek 1 Nolu Protokol'ün 1. Maddesi'nin ihlal edilmediğine;
3. AİHS'nin 5 § 1. Maddesi'nin ihlal edilmediğine;
4. AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'nin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına;
5. AİHS'nin 13. Maddesi'nin ihlal edildiğine;
6. AİHS'nin 3., 6., 8. ve 13. Maddeleri ve Ek 1 Nolu Protokol'ün 1. Maddesi ile bağlantılı olarak, AİHS'nin 14. Maddesi'nin ihlal edilmediğine;
7. AİHS'nin 18. Maddesi'nin ihlal edilmediğine;
8. (a) Sorumlu Devlet'in, aşağıdaki miktarları, AİHS'nin 44 § 2. Maddesi'ne göre nihai kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevirerek, başvuranların Türkiye'deki banka hesaplarına yatırmasına:
(i) 4.000 Euro (dört bin Euro) maddi tazminat;
(ii) mahkeme masrafları için 2.150 Euro (iki bin yüz elli Euro);
(iii) yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek tüm vergiler;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden, ödeme gününe kadar geçen süre için, yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
9. Başvuranın adil tazmin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77 §§ 2. ve 3. Maddesi uyarınca 2 Şubat 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy