(AİHS m. 5, 6, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 168) (1412 S. K. m. 128)
Başvuru no:40991/98
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Temmuz 2007
İşbu karar AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 40991/98 nolu davanın nedeni T.C vatandaşı Kemal Koçak'ın ("başvuran") Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") 26 Şubat 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin ("AİHS") eski 25. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M.E. Aktar tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
1960 doğumlu Türk vatandaşı olan Kemal Koçak Van'da ikamet etmektedir.
A. Davanın koşulları
28 Eylül 1991'de, terör örgütü PKK'ya karşı düzenlenen bir operasyon çerçevesinde başvuran, Van İl Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polislerce üzerinde PKK'ya ait bir tabancayla yakalanarak gözaltına alınmıştır.
Belirtilmeyen bir tarihte, adıgeçen emniyet müdürlüğüne bağlı polisler başvuranın ifadesini almışlardır.
9 Ekim 1991 tarihinde Van Sulh Ceza Hakimliği'ne sevkedilen başvuranın tutuklu yargılanmasına karar verilmiştir.
Aynı gün başvuranın ifadesini alan Van Cumhuriyet Savcılığı konuyla ilgili olarak görevsizlik kararı vererek dosyayı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi ("DGM")'ne havale etmiştir.
DGM Savcısı, özellikle TCK'nın 168/2 maddesi temelinde bir iddianame hazırlayarak yasadışı bir örgüte üye olmak suçlamasıyla başvuran aleyhinde bir ceza davası açmıştır.
DGM 12 Aralık 1991 tarihli duruşmada başvuranı dinlemiştir. Başvuran savunmasında, aleyhindeki iddiaların tamamını reddederek gözaltında tutulduğu sırada polis baskısına maruz kaldığını belirtmiştir. DGM başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
10 Ocak 1992 ila 19 Ocak 1994 tarihlerinde yapılan 24 duruşmanın tamamında, suçun niteliği, mevcut delil durumu, kaçma tehlikesi gibi unsurları göz önünde bulunduran DGM, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına devam edilmesi yönünde karar vermiştir.
19 Ocak 1994 tarihinde DGM, belirli bir gerekçe göstermeksizin, aralarında başvuranın da bulunduğu bazı sanıkların dosyalarının ayrılması talimatı vermiştir.
19 Ocak 1994 ila 15 Eylül 1997 tarihlerinde yapılan 31 duruşmada DGM, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
DGM'nin tutukluluk halinin devamı kararına karşı yapılan itiraz 15 Eylül 1997 tarihli bir ara kararla gerekçe belirtmeksizin sözkonusu mahkeme tarafından reddedilmiştir.
İki sivil ve bir askeri hakimden oluşan DGM başvuranı PKK üyesi olmaktan suçlu bularak on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır.
26 Mart 1999 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Başvuran, 10 Şubat 2001 tarihinde şartlı tahliye edilmiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran tutuklu yargılanma süresinin AİHS'nin 5/3 maddesine aykırı olduğun iddiasıyla şikayette bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iki bakımdan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. İlk olarak CMUK'un 128. maddesinin 4. fıkrasına dikkat çeken Hükümet, tutuklu yargılanma süresinin uzatılması kararına karşı başvuranın hakim önünde itirazda bulunmadığını savunmaktadır. İkinci olarak ise Hükümet, kanun dışı yakalanan ya da haksız yere tutuklanan kimselere tazminat verilmesi hakkındaki 15 Mayıs 1964 tarih ve 466 sayılı kanuna atıfta bulunmaktadır. Hükümet, başvuranın kanun dışı tutuklandığı iddialarını yetkili bir mahkeme önünde dile getirmesinin mümkün olduğunu savunmaktadır.
Başvuran bu hususta görüş belirtmemektedir.
Hükümet'in iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı yönünden ileri sürdüğü argümana ilişkin olarak, CMUK'un 128/4 maddesinin, gözaltında tutulmaya karşı yetkili hakim önünde itiraz hakkını öngördüğünü tespit etmek yeterli olacaktır. Dolayısıyla bu kanun hükmü, mevcut davada olduğu gibi, tutuklu yargılanma süresi yönünden yapılan şikayetler için uygun değildir (Karatay ve diğerleri, no: 11468702, 5 Şubat 2007).
466 sayılı kanunda öngörülen başvuru yoluna ilişkin olarak ise AİHM, bu kanunun yasaya aykırı bir biçimde özgürlükten yoksun bırakılma vakalarında veya kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya beraatlarına veyahut ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen durumlarda tazminat ödenmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Ancak başvuran ulusal mahkemeler önünde mahkum edildiğinden durum farklıdır. Mevcut durumda AIHM, ilgilinin, tutukluluk nedeniyle bir tazminat elde etmek için bir başvuru yolu bulunmamasından dolayı değil yargılanma süresinin uzunluğu gerekçesiyle şikayetçi olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla başvuranın şikayeti AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafıyla ilgili bir şikayettir. Oysa Hükümet tarafından gündeme getirilen başvuru yolu yalnızca 5. maddenin 5. paragrafını ilgilendirmektedir (bkz. Yağcı ve Sargın - Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, prg. 44).
Bu itibarla Hükümet tarafından gündeme getirilen ön itirazın reddedilerek sözkonusu şikayetin kabul edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aşmamasını sağlamak ilk aşamada ulusal yargı makamlarının görevidir. Bu amaçla ulusal yargı makamları masumiyet karinesine gereği gibi saygı göstererek kişi özgürlüğüne saygı kuralından ayrılmayı haklı kılan gerçek bir kamu menfaatinin varlığının lehinde ve aleyhinde ileri sürülen bütün olayları incelemek ve salıverilme taleplerine ilişkin kararlarında bu olayları belirtmek zorundadırlar. AİHM öncelikle adıgeçen kararlarda yer verilen gerekçeler ve ilgilinin başvurularında işaret ettiği yalanlanmayan olaylar temelinde AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemek durumundadır.
Tutulan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin duyulan makul kuşkuların sürmesi o kişinin tutukluluğunun olmazsa olmaz bir koşuldur. Ancak bu koşul belli bir süreden sonra yeterli olmaz. Bu durumlarda Mahkeme yargısal makamlar tarafından özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılmak için belirtilen gerekçelerin devam edip etmediğine karar vermek durumundadır (bkz. Assenov ve diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 154).
Mevcut davada AİHM, başvurana ilişkin ihtilaflı tutukluluk döneminin 28 Aralık 1991 tarihinde yakalanmasıyla birlikte başladığını ve 21 Ekim 1998 tarihinde DGM tarafından hakkında mahkumiyet kararı verilmesiyle sona erdiğini tespit etmektedir. Böylelikle başvuranın tutukluluğu yedi yıl yirmi üç gün sürmüştür. 21 Ekim 1998 tarihinden Yargıtay'ın karar verdiği 26 Mayıs 1999 tarihine kadar başvuran AİHS'nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi anlamında 'yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmişti.
Bu dönem boyunca ulusal mahkemelerin başvuran tarafından müteaddit defalar gündeme getirilen salıverilme taleplerini reddederek tutukluluk halinin devamına hükmettikleri dosya unsurlarından anlaşılmaktadır.
AİHM, başvurana isnat edilen suçun ağırlığını ve alabileceği muhtemel cezayı not etmektedir. Bununla birlikte AİHM, bir tutukluluk süresinin makul nitelikte olup olmadığı meselesinin soyut bir değerlendirmeye konu olamayacağını anımsatır. Bir sanığın tutukluluğunun devamının meşruluğu her olayda davanın özelliğine göre incelenmelidir. Belli bir davada süregiden tutukluluk durumu yalnızca, masumiyet karinesine rağmen AİHS'nin 5. maddesinde hüküm altına alınan kişi özgürlüğüne saygı kuralından ağır basan gerçek bir kamu yararı bulunduğuna dair somut emarelerin varlığı halinde haklılık kazanır (Kudla -Polonya, no: 30210/96, prg. 110).
AİHM, bilhassa Smirnova - Rusya davasında, tutukluluğun devamının haklılık kazanması için, sanığın duruşmaya gelmeme tehlikesinin varlığı (bkz. Stögmüller -Avusturya, 10 Kasım 1969 tarihli karar, prg. 15), sanığın salıverilmesi halinde adaletin işleyişine zarar verecek faaliyetlerde bulunma tehlikesinin varlığı (bkz. Wemhoff - Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, prg. 14), başka suçlar işleme tehlikesinin varlığı (bkz. Matznetter - Avusturya, 10 Kasım 1969 tarihli karar, prg. 9) ya da kamu düzeninin bozulması tehlikesinin varlığı (bkz. Letellier - Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar) olmak üzere kabul edilebilir temel dört neden ortaya koymuştur. Kaçma tehlikesi sadece sözkonusu cezanın ağırlığı temelinde değerlendirilemez. Sanığın kişiliği, alışkanlıkları, mal varlığı, yargılandığı ülkedeki bağlantıları ve uluslararası bağlantıları (bkz. özellikle, W - İsviçre, prg. 33) gibi gerçek bir kaçma tehlikesinin varlığını teyit eden yahut tamamen yalanlayan önemli sayıda birçok başka etken de dikkate alınmalıdır. Bu tür bir tehlikenin var olmaması durumunda tutukluluk durumunun devamı haklılığını yitirir.
Mevcut davada DGM, herhangi bir izahat vermeksizin isnat edilen suçun niteliği, delil durumu ve hakkında mahkumiyet kararı verilmesi halinde alabileceği cezanın sınırı gibi birbirinin aynı basmakalıp ifadelerle başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Bu kararlarda sözkonusu suçun niteliğinden soyut bir biçimde bahsedilerek, anılan tehlikelerin dayanağı hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş ve özellikle kaçma tehlikesine ilişkin olarak başvuranın gerçek durumu ortaya konulmamıştır. Sözgelimi ulusal mahkemeler başvuranın sabit bir ikametgahı olup olmadığı sorununu incelememişler ve duruşmaya çıkmama tehlikesiyle ilgili olarak net bir bilgi vermemişlerdir.
Mevcut davadaki uzun tutuklu yargılama süresini göz önünde bulunduran AIHM bu koşullarda AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendisini yargılayarak mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin oluşumunda askeri bir yargıcın bulunması sebebiyle hakkaniyete uygun bir dava güvencesi sunabilecek nitelikte 'bağımsız ve tarafsız' bir mahkeme olmadığını iddia etmektedir. Başvuran yine yargılamanın adilliği bağlamında gözaltında tutulduğu sırada yasaya aykırı bir biçimde elde edilen deliller temelinde mahkum edildiğini savunmaktadır. Başvuran ayrıca ceza yargılaması süresinin uzunluğundan şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu hususta AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM bu şikayetlerin AİHS'nin 35/3 maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, sözkonusu şikayetlerin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla şikayetlerin kabuledilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığı hakkında
Benzer sorunları gündeme getiren davaları müteaddit defalar incelemiş olan AIHM, sözkonusu davalarda AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği tespitinde bulunmuştu.
AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca varmasını sağlayabilecek nitelikte herhangi bir olgu ya da kanıtın Hükümet tarafından sunulmadığını değerlendirmektedir. AIHM, bir Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde 'ulusal güvenlik' konusuyla alakalı suçlamalara cevap veren başvuranların, askeri yargıya mensup bir subayın da aralarında bulunduğu hakimlerin karşısına çıkmaktan endişe duymasının anlaşılır bir durum olduğu tespitini yapmaktadır. Bu nedenle başvuranın meşru bir şekilde, mahkemenin amacına aykırı birtakım mülahazaların etkisinde kalmasından kaygı duyması mümkündü. Bu itibarla başvuranın adıgeçen mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığı konusunda beslediği şüphelerin objektif gerekçelere dayandığı mütalaa edilebilir (Incal - Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, § 72, in fine).
AİHM, başvuranı yargılayarak mahkum ettiği dönemde DGM'nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varmaktadır.
2. Yargılamanın hakkaniyete uygunluğu hakkında Hükümet bu yönde bir ihlal olduğu iddiasına itiraz etmektedir.
AİHM benzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu kanıtlanmış bir mahkemenin, yargısına tabi kimselere hiçbir biçimde adil dava güvencesi sunamayacağına hükmettiğini hatırlatmaktadır.
Başvuranların davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülme hakkı yönünden yapılan ihlal tespitini göz önünde bulunduran AIHM, mevcut şikayeti incelemeye gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Çıraklar - Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 44 ve prg. 45).
3. Ceza yargılaması süresi hakkında
Başvuran son olarak ceza yargılamasının uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.
Hükümet, dava koşullan göz önüne alındığında yargılama süresinin aşırı olarak telakki edilemeyeceği kanaatindedir. Hükümet, davanın karmaşıklığı ve başvurana isnat edilen suçların niteliğine dikkat çekmektedir. Hükümet'e göre uzun ve yorucu araştırmalar yapılmasını gerektiren ihtilaflı ceza yargılaması sürecinde ulusal makamlara atfedilebilecek herhangi bir atalet dönemi yahut ihmal bulunmamaktadır.
Başvuran bu sava karşı çıkmaktadır.
AİHM, dikkate alınması gereken dönemin 28 Eylül 1991 tarihinde başvuranın yakalanmasıyla başlayarak 26 Mayıs 1999 tarihli Yargıtay kararıyla son bulmuştur. Böylelikle sözkonusu yargılama iki aşama için yedi yıl sekiz ay sürmüştür.
Yargılama süresinin makullüğü, dava koşulları, AİHM'nin konuyla ilgili içtihatları, davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi unsurlar göz önünde bulundurularak değerlendirilir (bkz., diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi -Fransa, no: 25444/94, prg. 67).
AİHM tüm yargılama süreci boyunca başvuranın tutuklu kaldığını tespit etmektedir. Bu durum davaya bakmakla görevli mahkemelerin adaleti en kısa sürede tesis etmelerini gerektirir (bkz. Kalachnikov - Rusya, no: 47095/99, prg. 132 ve yakın tarihli, Temel ve Taşkın - Türkiye, no: 40159/98, prg. 75, 30 Haziran 2005).
Kendisine sunulan tüm unsurları inceleyerek bu konudaki içtihadını göz önünde bulunduran AİHM, ihtilaflı yargılama süresinin aşırı olduğunu ve 'makul süre' koşulunu yerine getirmediğine hükmeder.
Bu itibarla AİHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran 21.405 Euro maddi ve 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Talep ettiği maddi tazminatı gerekçelendirmek için başvuran, duruşmalara katılmak ve tutulduğu muhtelif cezaevlerinde ziyaretine gelmek için şehirlerarası yolculuk yapmak zorunda kalan ailesi tarafından yapılan ulaşım masraflarını ve kendisini ulusal mahkemeler ve AİHM önünde temsil ettirmek için yaptığı masrafları zikretmektedir.
Manevi tazminat talebine ilişkin olarak ise başvuran özgürlüğünden yoksun bir halde geçirdiği sekiz yıl boyunca yaşadığı belirsizliğe ve manevi ızdıraba dikkat çekmektedir.
Hükümet bu talepleri aşırı ve dayanaksız olarak değerlendirmektedir.
AİHM başvuranın maddi tazminat taleplerini iki bölümde değerlendirmektedir. Avukatı için yaptığı ve avukatı tarafından yapılan tüm masrafları 'yargılama masraf ve giderleri' başlığı altında inceleyecektir.
Başvuranın ailesi tarafından yapıldığı iddia edilen masrafların dayanaksız olduğunu tespit eden AİHM bu talebi reddeder. Buna karşın AİHM, manevi olarak başvurana 7.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağına hükmeder.
Bir kimsenin AİHS'nin 6. maddesine aykırı kusurlar ihtiva eden bir yargılama sonucunda mahkum edilmesi durumunda, başvuranın talep etmesi durumunda yeni bir dava açılması ya da yargılamanın yeniden yapılması tespit edilen ihlalin telafi edilmesi bakımından uygun bir yol teşkil eder (bkz. Öcalan - Türkiye, no: 46221/99, prg. 210 in fine).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ulusal mahkemeler önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 28.750 YTL (yaklaşık 15.600 Euro) ve AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar içinse 7.700 YTL (yaklaşık 4.000 Euro) talep etmektedir.
Ulusal mahkemeler önünde yapılan masraf ve harcamaların dikkate alınmaması gerektiği kanaatinde olan Hükümet AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalara ilişkin olarak ise herhangi bir belge sunulmadığına dikkat çekmektedir.
AİHM içtihadına göre bir başvurana, yaptığı masraf ve harcamaların geri ödemesi ancak sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliği, gerekliliği ve oranlarının makul yönü ortaya konulduğu sürece yapılmaktadır. Elindeki bilgileri ve yukarıda anılan ölçütleri dikkate alan AİHM tüm masraf ve harcamaları için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiğine;
3. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu ve yargılama süresiyle ilgili olarak AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Ceza yargılamasının hakkaniyete uygunluğu yönünden yapılan şikayetin (AİHS'nin 6/1 maddesi) ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL' ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından, başvurana manevi tazminat olarak 7.000 Euro (yedi bin Euro) ve yargılama masraf ve giderleri için miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 19 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy