(AİHS m. 9, 10, 11 NOLU PROTOKOL) (ÖZTÜRK - TÜRKİYE DAVASI) (LİNGENS - AVUSTURYA DAVASI) (JERSILD - DANİMARKA DAVASI) (BARTHOLD - ALMANYA DAVASI)
Başkan: G. Ress, Üyeler: L. Caflisch, P. Kuris, R. Türmen, B. Zupancic, J. Hedigan, H.S. Greve
Başvuru No: 44179/98
PROSEDÜR
1. Dava, İrlanda vatandaşı Roy Murphy'nin, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi' ("Sözleşme") nin eski 25.maddesi gereğince İrlanda aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu' ("Komisyon") na ilettiği 31 Temmuz 1998 tarihli ve 44179/98 nolu başvurusuyla başlamıştır.
3. Başvuru sahibi, yayınlatmak istediği reklamının, 1988 tarihli Radyo ve Televizyon Kanunu'nun (Radio and Television Act 1988) 10(3). Maddesi uyarınca, yasaklanmasının Sözleşme'nin 9. ve 10. maddeleri tarafından korunan haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
4. Başvuru, Sözleşme'nin 11 Nolu Protokolü'nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinde Mahkeme'ye devredilmiştir. Başvuru Mahkeme bölümlerindeki değişiklikler sonucunda nihai olarak Üçüncü Bölüm tarafından ele alınmıştır.
5. Başvuru 9 Temmuz 2002 tarihinde kabul edilebilir bulunmuş ve taraflar da esasa ilişkin mütaalalarını bildirmişlerdir.
6. 7 Kasım 2002 tarihinde, Strasbourg'ta bulunan İnsan Hakları Binası'nda duruşma yapılmıştır.
OLAYLAR
I. DAVANIN HÂL VE ŞARTLARI
7. Başvuru sahibi 1949 doğumlu olup Dublin'de yaşamaktadır. Kendisi, Dublin'de İncil eksenli Hıristiyan kuruluşu olan İrlanda İnanç Merkezi' (Irish Faith Centre) ne bağlı bir papazdır.
8. 1995 yılının başlarında İrlanda İnanç Merkezi, bağımsız, yerel ve ticari amaçlı faaliyet gösteren bir radyo istasyonuna yayınlanmak üzere bir reklam vermiştir. Reklam metni şu şekildedir:
"İsa hakkında ne düşünüyorsunuz? Tıpkı Peter gibi, onun sadece ölümsüz Tanrı'nın oğlu olduğunu mu söyleyeceksiniz? Şu ana kadar hiç kendinizi İsa ile ilgili tarihi hakikatlere açtınız mı? İrlanda İnanç Merkezi, Easter haftası dolayısıyla, yeniden dirilişin delilleri hakkında Dr Jean Schott tarafından hazırlanan bir saatlik videoyu 10-15 Nisan tarihleri arasında her akşam 8.30'da, Easter Pazarı da sabah 11.30'da ve canlı olarak uydu yoluyla akşam 7.30da yayınlayacaktır."
9. Radyo, reklamı yayınlamaya hazırlanıyordu. Ancak, Mart 1995'te Bağımsız Radyo ve Televizyon Komisyonu (Independent Radio and Television Commission -"IRTC"), 1988 tarihli Radyo ve Televizyon Kanunu'nun (Radio and Television Act 1988) 10 (3). Maddesine dayanarak yayını durdurdu. Bu karar, kasetin daha sonra uydu yoluyla yayınlanmasını engellemedi.
10. Başvuru sahibi, kararın yargısal denetime tabi tutulması amacına matuf olarak mahkemeye başvurdu. Bu başvuruda IRTC'yi ve Baş Savcıyı davalı taraf olarak zikreden başvuru sahibi, IRTC'nin ilgili hükümleri (Madde 10(3)ü) yanlış yorumladığını, alternatif olarak da, doğru yorumladıysa bile sözkonusu hükümlerin anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdü.
11. 25 Nisan 1997 tarihli kararında Mahkeme (High Court), IRTC'nin 1988 tarihli Yasanın 10(3).maddesini ihlal etmediğini ilan etti. Mahkeme ayrıca dava konusu reklamın temel amacının bilginin yayılması olması nedeniyle, Anayasa'nın 40(3)(1). maddesi tarafından garanti edilen iletişim hakkının sözkonusu olduğunu belirtti. Ancak Mahkeme, Madde 10(3)ün iletişim hakkı üzerinde makul bir sınırlama olduğuna ve söz konusu yasağı haklılaştırmaya yönelik kamu yararı temelinde makul sebepler olduğuna hükmetti.
13. Yüksek Mahkeme (Supreme Court), başvuru sahibinin itirazını 28 Mayıs 1998 tarihli kararıyla reddetti.
14. Yüksek Mahkeme, dinin özel ve kamusal bir mesele olduğunu, dava konusu hükmün başvuru sahibinin serbestçe iletişimde bulunma hakkını ve ifade özgürlüğü hakkını sınırladığını, ancak bu sınırlamanın ortak çıkarlar temelinde haklılaştırılabileceğini vurguladı. Mahkeme, bu sonuca ulaşırken bireysel haklarla ortak çıkarlar arasında parlamento tarafından bulunan dengeyi esas alan içtihat hukukuna da atıfta bulundu.
15. Yüksek Mahkeme, asıl meselenin çeşitli anayasal haklara yönelik sınırlamaların parlamentonun gerçekleştirmek istediği hedeflerle ölçülü (orantılı) olmadığının belirlenmesi olduğunu belirtti. Bu amaçla Mahkeme, önceki mahkeme kararlarına da atıfta bulunarak, ölçülülük prensibini tanımladı.
(...)
HUKUKİ BOYUT
I. SÖZLEŞME'NİN 9 VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
B. Mahkeme'nin değerlendirmesi:
1. Müdahale
60. Başvuru sahibi 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesinin uygulanmasının Sözleşme'nin 9. ve 10.maddeleri tarafından korunan haklarına yönelik bir müdahale olduğunu ileri sürmüştür. Her ne kadar, her iki maddede korunan haklara bir müdahale olmadığını savunsa da, Hükümetin Mahkemeye sunduğu savunmalar, büyük ölçüde Sözleşme'nin 10.maddesine ilişkin açıklamaları içermektedir.
61. Mahkeme'ye göre, esasen mevcut davadaki mesele başvuru sahibinin bir reklamı yayınlamaktan alıkonulmasıdır. Bu durum, başvurucunun mesleğine ya da dinini açıklamasına yönelik bir düzenlemeyle değil, öncelikle onun ifade araçlarına yönelik bir düzenlemeyle ilgilidir. Mahkeme, 10.Maddenin sadece bilginin muhtevasını ve esasını korumadığını fakat aynı zamanda, araçlar üzerindeki herhangi bir sınırlama zorunlu olarak bilgiyi alma ve yayma hakkına müdahale teşkil edeceğinden, yayma yollarını (araçlarını) da korumakta olduğunu hatırlatır. (Öztürk v. Turkey [GC], no. 22479/93, § 49, ECHR 1999-VI). Buna göre, Mahkeme başvuru sahibinin 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesinde öngörülen yasaklama ile ilgili şikayetinin Sözleşme'nin 10.maddesi altında incelenmesi gerektiği görüşündedir. Tarafların bu Maddenin muhtevası hakkındaki mütalaaları ve yukarıda bahsedilen Handyside kararı ışığında (bkz, özellikle, par.49), Mahkeme başkalarının dini duygularını rahatsız eden, şoke eden veya rencide edici sayılan ifadelerin bile 10.maddenin koruma alanına dahil olduğunu vurgulamaktadır. Mahkeme açısından sorun, ifadeye yönelik herhangi bir sınırlamanın bu Maddenin hükümlerine uygun olup olmadığıdır. İlaveten, 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesinin uygulanması sonucu başvuru sahibinin reklamı yayınlamaktan alıkonulduğu gerçeği dikkate alındığında, açıkça onun ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale bulunmaktadır.
2. "Hukuken öngörülme"
62. Başvuru sahibine uygulanan yasağın 1988 tarihli Yasa'da (Madde 10(3)) açıkça ve anlaşılabilir bir şekilde düzenlendiği hususuna taraflar itiraz etmemişlerdir. Mahkeme göre de bu durum açıktır.
3. Meşru amaç
63. Hükümete göre, yasaklama başkalarının dinsel doktrinlerine ve inançlarına saygıyı sağlamayı amaçlamaktaydı ve dava konusu hükmün gözettiği amaçlar kamu düzeni ve güvenliği ile başkalarının hak ve özgürlüklerini korumaktı. Başvuru sahibi, yasal düzenlemenin gerekliliğini tartışmakla birlikte, 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesiyle bu amaçların gözetildiğine doğrudan itiraz etmemiştir.
64. Mahkeme, bunların gerçekten dava konusu yasanın amaçları olduğundan şüphe etmek için hiçbir neden görmemekte ve bunların Sözleşme'nin 10.Maddesi 2.Paragrafında belirtilen anlamda meşru amaçlar olduğunu düşünmektedir.
4. "Demokratik toplumda gerekli(lik)"
(a) Genel ilkeler
65. Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik toplumun hayati temellerinden biri olduğunu hatırlatır. Ancak, 10.maddenin 2.paragrafının açıkça tanıdığı gibi, bu özgürlüğün kullanımı ödev ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir.
66. İster dinsel inançlar bağlamında ister diğer alanlarda ifade özgürlüğü üzerindeki hiçbir sınırlama, diğerlerinin yaynında, 10.Maddenin
2.Paragrafında öngörülen gereklilik testini geçmedikçe 10.Maddeyle uyumlu kabul edilemez. Ancak Sözleşmede korunan haklara yönelik sınırlamaların "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını incelerken Mahkeme, istikrarlı bir şekilde, Sözleşmeci Devletlerin bu konuda kesin fakat sınırsız olmayan bir takdir yetkisine sahip olduklarını belirtmiştir.
67. Bu bağlamda, siyasi konuşmalar veya kamusal menfaati ilgilinderin konularla ilgili tartışmaları sınırlamak için Sözleşme'nin
10.Maddesinin 2.Paragrafından gerekçe bulmak oldukça güçtür. (bkz, mutatis mutandis, Lingens v. Austria, judgment of 8 July 1986, Series A no. 103, § 42; Castells v. Spain, judgment of 23 April 1992, Series A no. 236, § 43; ve Thorgeir Thorgeirson v. Iceland, judgment of 25 June 1992, Series A no. 239, § 63). Ancak, moral ve özellikle de dinsel alandaki samimi kişisel inançlara saldıran ifadeleri sınırlama konusunda Sözleşmeci Devletlere genellikle daha geniş bir takdir yetkisi tanınmaktadır. Ayrıca, moral konularda olduğu gibi, hatta belki bundan daha fazla, dinsel inançlarına saldırı karşısında "başkalarının haklarını koruma"ya yönelik şartlar bakımından tüm Avrupa için geçerli tektip bir kavram sözkonusu değildir. Herhangi bir dinsel inanca mensup kişilere neyin rahatsız edici olabileceği, bilhassa inançların ve dinsel grupların hızla yaygınlaştığı bir çağda, zamana ve yere göre büyük ölçüde farklılık gösterecektir. Ülkelerinin hayati unsurlarıyla doğrudan ve devamlı teması dolayısıyla Devlet yetkilileri, kişilerin en derin duygularını ve inançlarını önemli ölçüde rencide edecek materyallerden onları korumaya yönelik bir "sınırlama"nın "gerekliliği" ile başkalarının haklarını korumak için gerekli şartların tam olarak içeriğini belirleme bakımından uluslararası yargıca nazaran prensip olarak daha iyi durumdadırlar.
68. Sınırlamanın Sözlşemeye uygunluğu konusunda son kararı vermek Avrupa (İnsan Hakları) Mahkemesi'nin işidir. Mahkeme bunu, bir davanın şartlarını dikkate alarak, diğer hususların yanında, müdahalenin "zorlayıcı (acil) bir toplumsal ihtiyaç"a tekabül edip etmediğini ve "izlenen meşru amaçla ölçülü" olup olmadığını değerlendirerek yapacaktır. Başkalarının dinsel inançlarına saygı fikrinin ucu açıklığı ve güya saldırgan materyallere karşı mücadele bahanesi altında ifade özgürlüğüne yönelik aşırı müdahale riski dikkate alındığında, gerçekten de Mahkeme'nin böylesi bir denetiminin daha bir gerekli olduğu anlaşılabilir. Bu bağlamda, yasadaki sınırlamanın alanı özellikle önemlidir. Bundan dolayı Mahkeme'nin bu davadaki görevi, ulusal makamların başvuru sahibinin ifade özgürlüğüne müdahale eden düzenlemeleri meşrulaştırmada dayandıkları gerekçelerin Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. paragrafı bakımından "uygun ve yeterli" olup olmadığını belirlemektir.
69. Ayrıca, bir müdahalenin ölçülülüğünü belirlemede kullanılan ifade aracının potansiyel etkisinin önemli bir faktör olduğu da hatırlatılmaktadır. Mahkeme, işitsel-görsel medyanın yazılı medyaya oranla daha hızlı ve güçlü bir etkiye sahip olduğunu kabul etmektedir. (Jersild v. Danimarka, 23 Eylül 1994, Seri A no. 298, § 31).
(b) Bu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
70. Mahkeme en başta sözkonusu reklamdaki ifadenin mahiyeti ve amacı bakımından bir dinsel ifade olduğunu, başvuru sahibinin yayın saatini satın almasına karşın, bunun bir ticari ifade olmadığını belirtmiştir. (Barthold v. Almanya, 25 Mart 1985, Seri A no. 90, § 58).
71. Hükümetin dava konusu yasağı haklılaştırmaya yönelik olarak kullandığı ana faktör, İrlanda toplumunda mevcut olan ve dinsel herhangi bir yayının rencide edebileceği özel dini hassasiyetlerdir. Başvuru sahibi, 10.Maddenin başkalarının dini hassasiyetlerini rencide edecek dinsel ifadenin sınırlandırılmasına izin verdiği hususuna katılmış, ancak Sözleşme'nin bir kişiyi kendi inançlarına uygun olmadığı gerekçesiyle başka dinsel görüşlere maruz bırakılmadan korumadığını ve reklamının zararlı ve rahatsız edici olmadığını ileri sürmüştür. Her halükarda, başvuru sahibi Hükümet'in İrlanda'daki güncel dinsel hassasiyetler konusundaki değerlendirmesine itiraz etmiştir.
72. Mahkeme, demokratik bir toplumun üzerine bina edildiği çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük kavramlarının, 10.Maddenin bir bireyi sadece kendi inancı olmadığı gerekçesiyle başka bir dini görüşe maruz bırakılmaktan korumamasını gerektirdiği şeklindeki görüşe katılmaktadır. Ancak, Mahkeme bizatihi saldırgan olmayan bir ifadenin belli şartlar altında saldırgan bir etki doğurabileceği ihtimalini de dışlamamaktadır. Bu nedenle, Mahkeme'nin önündeki mesele belli araçlarla (yayın yoluyla) bir (dinsel) ifadenin reklamının yasaklanmasının davanın kendine has koşulları içinde haklılaştırılıp haklılaştırılamayacağıdır.
74. Mahkeme, sözkonusu yasağın Hükümet tarafından dile getirilen (par. 73) hassasiyetleri korumaya yönelik olduğunu ve yasağın alanının ölçülülüğü belirlemede önemli bir faktör olduğunu gözlemektedir. Yasak, sadece işitsel-görsel medyayı kapsamaktadır. Mahkeme'ye göre, başvuru sahibinin itiraf ettiği ve bu Mahkemenin de kabul ettiği gibi, böylesi medyanın özellikle pasif alıcılar üzerinde daha hızlı, kapsayıcı ve güçlü etkiye sahip olduğu gerçeği ışığında, Devletin bu yayınların potansiyel etkileri konusunda kaygı duyması normaldir. Başvuru sahibi, nihayetinde aynı konuyu (yerel ve ulusal gazeteler dahil) yazılı basında, kamuya açık toplantılarda ve diğer meclislerde reklam etme konusunda serbestti. Ayrıca, yasak sadece reklama ilişkindi. Mahkemeye göre bu sınırlama, reklam için bir yayın saati satın almakla program yoluyla (belgeseller, tartışmalar, filmler, dini konular ve günlerin canlı olarak yayınlanması ve tartışılması dahil) dini meselelerin ele alınması arasında Devlet tarafından yapılan makul ayrımı yansıtmaktadır. Programlar, bir taraf onun yayın saatini satın aldığı için yayınlanmaz ve Hükümet'in belirttiği gibi tarafsız, nötr ve dengeli olmalıdır. Bu programların objektif bir değere haiz olduğu konusuna taraflar itiraz etmemişlerdir. Başvuru sahibi, her vatandaş gibi, dinsel konularla ilgili programlara katılma ve mensup olduğu kilisenin hizmetlerini işitsel-görsel medyada yayınlatma hakkına sahiptir. Halbuki reklam/tanıtım, özellikle taraflı bir amaç taşıma eğilimindedir: bu nedenle o (reklam), yukarıda belirtilen tarafsızlık ilkesine tabi olamaz, değildir de. Ve reklam saatininin satın alınması gerçeği, daha büyük kaynaklara ve tanıtım imkanlarına sahip dini grupların lehine dengesiz bir kullanım durumu yaratacaktır. Sonuç olarak, işitsel-görsel medyadaki reklamların dışında, başvuru sahibinin dinsel ifadesi sınırlandırılmamıştır.
75. Mahkeme'ye göre, bu değerlendirmeler İrlanda Devleti'nin dini reklamların (tanıtımların) yayınlamasına yönelik uyguladığı yasakları haklılaştıran "uygun gerekçeler" sunmaktadır.
76. Ne var ki başvuru sahibi, bu gerekçelerin "yeterli" olmadığını, özellikle de, Devletin amaçlarını daha sınırlı yasaklarla gerçekleştirebileceğini, gerçekten de, yasağın hafifletilmesi konusunda Devletin 2001 tarihli Yasa'nın 65.maddesiyle gerçekleştirilenden daha ileri gitmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak, Mahkeme dava konusu yasağın tamamen ya da kısmen esnetilmesinin yukarıda açıklanan dinsel hassasiyetlerin doğası ve düzeyiyle ve medyadaki yayın tarafsızlığı ilkesiyle bağdaşmayacağı yönündeki Hükümet argümanını inandırıcı bulmuştur.
77. Evvela, Mahkeme kabul etmektedir ki, tanıtım (reklam) yapma imkanını bir dine tanıyıp diğerine tanımayan bir hükmün haklılaştırılması zordur; kabul edilemez ya da aşırı dini reklamların her bir olay bazında Devlet ya da onun tayin ettiği bir organ tarafından denetlenmesine (filtrelenmesine) izin veren bir hükmün hakkaniyete uygun, objektif ve tutarlı bir şekilde uygulanması zordur. (Bkz. United Christian Broadcasters Ltd v. the United Kingdom). Bu bağlamda, bütün dini grupları reklam yayınlamaktan dışlamının, bu grupların ifadelerini muhteva ve uzunluk bakımından denetlemeye göre daha az rahatsız edici olduğu yönündeki Hükümetin sunduğu argümanda gerçeklik payı mevcuttur. Başvuru sahibi, böylesine bir denetleme sürecinin tarafsızlık ilkesinin programlara uygulanması yoluyla zaten sözkonusu olduğunu belirtmiştir. Ancak, Mahkeme'nin yukarıda belirttiği gibi, reklamın ve programın birbirinden farklı mahiyetleri, programlar için kullanılan düzenleme (sınırlama) araçlarının reklamlara doğrudan uygulanamayacağını göstermektedir. Başvuru sahibi, aynı zamanda, (dava konusu hüküm tarafından yasaklananların dışındaki) reklamların reklam standartları kontrolüne tabi tutulduğu gerçeğine de atıf yapmıştır. Ancak, Mahkeme dinsel reklamlar ile ticari hizmetlerin, malların ve ürünlerin reklamları karşılaştırıldığında bunlar bakımından aynı kamusal hassasiyetlerin ve tarafsızlık meselesinin geçerli olmadığını düşünmektedir.
78. İkinci olarak, Mahkeme sınırlı da olsa reklam özgürlüğünün, daha az mensubu ve kaynakları bulunan dinlerden ziyade, büyük ihtimalle hakim dine yarayacağını düşünen Devlet'in bu değerlendirmesini makul bulmaktadır. Böyle bir sonuç yayıncılıkta tarafsızlığın geliştirilmesi amacını ve özellikle de bütün dinlere, en güçlü etkiyi yaratacak araç açısından,"dengeli performans alanı" sağlamayı engelleyecektir.
79. Üçüncü olarak, başvuru sahibi Hükümet'in sınırlı dinsel reklama izin verilmesinin ulusal ve bağımsız yayıncılar bakımından eşit olmayan sonuçlar yaratacağı yönündeki kaygılarına itiraz etmemiştir.
80. Dördüncü olarak, mevcut davayı takiben, Devlet (2001 tarihli Yasa'nın 65.maddesi yoluyla) 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesini hafifletmiştir. Rahibin Nisan 1999 tarihindeki yorumları, 2001 değişikliğinin sınırlı doğasıyla birlikte, Devlet'in 1988 yılında İrlanda'da hakim olan dini hassasiyetler konusundaki görüşleriyle ve 1988 tarihli Yasa'nın 10(3).maddesinin esnetilmesini de kapsayan herhangi bir gelişme durumunda dikkate alınması gereken düşünce ve uyarıların gerekliliği noktasındaki anlayışıyla çelişmek bir yana tutarlılık sergilemektedir. İlaveten, 2001 tarihli Yasa'nın 65.maddesince gereken değerlendirme (reklamın yalnızca bir dinsel yayının satışını ya da dini bir faaliyetin gerçekleşeceğini anons etmeye yönelik olup olmadığı), açıkça onun göreli olarak objektif oluşundan, sonuçta da, tartışmalı olmayan doğasından dolayı tercih edilmiştir.
81. Son olarak, tarafların dinsel reklamlar üzerinde diğer ülkelerde de benzer yasakların varlığı hakkındaki görüşlerine ilişkin olarak, Mahkeme dinsel reklamların yayınlarına yönelik sınırlama bakımından Sözleşmeci Devletler arasında açık bir konsensüsün olmadığını gözlemlemektedir. Bazı Devletler (örneğin Yunanistan, İsviçre ve Portekiz) benzer yasaklara sahiptir, bazıları (örneğin İspanya, aynı zamanda bkz. Council Directive 89/552/EEC) saldırgan sayılan dinsel reklamları yasaklamaktadır, bazıları da yasal bir sınırlamaya yer vermemektedir (Hollanda). Görünen o ki, dinsel reklamların yayınlanmasının yasayla sınırlanması bağlamında "başkalarının haklarını korumanın tekbiçim (uniform) gereklilikleri"nden bahsetmek mümkün değildir.
82. Bu şartlar ve bu tür konularda Devlete tanınan takdir yetkisi ışığında, Mahkeme Devletin başvuru sahibinin Sözleşme'nin 10.Maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleyi haklı kılacak "uygun ve yeterli" gerekçeleri sergilediğini düşünmektedir. Sonuç olarak, Mahkeme, Sözleşme'nin ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır.
BU GEREKÇELERDEN DOLAYI, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE;
1. Sözleşme'nin 10.Maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy