(AİHS. m. 5, 13, 34, 41) (MICHAEL MATTHEWS - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (JABARİ - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru sahipleri, Bay Jan Conka, Bayan Maria Conkova, Bayan Nad'a Conkova ve Bayan Nikola Conkova, sırasıyla 1960, 1961, 1985 ve 1991 doğumlu olup Romen (çingene) orijinli Slovakya vatandaşıdırlar. Bu başvuru sahiplerinden ilk ikisi, üçüncü ve dördüncü başvuru sahiplerinin ebeveynidirler. 1998 yılında müteaddit defalar Slovakya Cumhuriyetinde dazlakların saldırılarına uğradıklarını, bunlardan birinde Bay Conka'nın ağır bir şekilde hastanelik olduğunu, bu saldın ve tehditlerin devam etmesine rağmen, polisin bütün bu olaylara müdahale etmediğini söylemişlerdir. Devam eden bu tehditlerin bir sonucu olarak, başvuru sahipleri Slovakya'dan kaçarak Kasım 1998 de Belçika'ya gelmişlerdir. Ancak burada yaptıkları sığınma talebi Belçika yetkililerince kabul edilmemiş ve sınır dışı edilmişlerdir. Bunun üzerine başvuru sahipleri 4 Ekim 1999 tarihinde Belçika Krallığı aleyhine Sözleşmenin 5 ve 13 ile 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin ihlali iddiaları ile Mahkemeye başvurmuşlardır.
Mahkeme,
1. Oybirliğiyle Hükümetin Sözleşmenin 5. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkralarına ilişkin şikayetlerde iç hukuk yollarının tüketilmediği konusunda yaptığı ilk itirazların reddine,
2. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
3. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 2. fıkrasının ihlal edilmediğine,
4. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine,
5. Dörde karşı üç oyla Sözleşmenin 4 Nolu Protokolünün 4. maddesinin ihlal edildiğine,
6. Oybirliğiyle Sözleşmenin 13. maddesinin, Sözleşmenin 3. maddesiyle birlikte ele alındığında, ihlal edilmediğine,
7. Dörde karşı üç oyla Sözleşmenin 13. maddesinin, 4 Nolu Protokolle birlikte ele alındığında, ihlal edildiğine,
8. Bire karşı altı oyla
a) Davalı Devletin hükmün kesinleşmesinden itibaren üç ay içerisinde aşağıdaki meblağları ödemesine:
i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro,
ii) Masraf ve ücretler olarak 9.000 Euro,
b) Yıllık %7 basit faizin yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin dolmasından tediye gününe kadar ödenmesine,
9. Oybirliği ile başvuru sahipleri bakiye taleplerinin reddedilmesine karar verilmiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Matthews v. Birleşik Krallık
2. Murray v. Birleşik Krallık
3. Andric v. Sweden
4. Jabari v. Türkiye
5. Chahal v. Birleşik Krallık
DAVANIN ESASI
PROSEDÜR
1- 2. Dava konusu prosedür, dört Slovakya vatandaşının 4 Ekim 1999 tarihinde Belçika Krallığı aleyhine Mahkeme önünde AİHS'nin 34. maddesine dayanarak yaptıkları müracaatla başlamıştır. Başvuru sahipleri, Belçika makamları tarafından yakalanarak Slovakya'ya sınır dışı edilmelerinin, Sözleşmenin 5 ve 13 ile 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir.
DAVANIN ESASI
OLAYLAR
I- DAVA KONUSU OLAYIN GELİŞİMİ
7. Bay Jan Conka, Bayan Maria Conkova, Bayan Nad'a Conkova ve Bayan Nikola Conkova, sırasıyla 1960, 1961, 1985 ve 1991 doğumlu olup Romen (çingene) orijinli Slovakya vatandaşıdırlar. Bu başvuru sahiplerinden ilk ikisi, üçüncü ve dördüncü başvuru sahiplerinin ebeveynidirler.
8. Başvuru sahipleri, 1998 yılında müteaddit defalarda Slovakya Cumhuriyetinde dazlakların saldırılarına uğradıklarını, bunlardan birinde Bay Conka'nın ağır bir şekilde hastanelik olduğunu, bu saldın ve tehditlerin devam etmesine rağmen, polisin bütün bu olaylara müdahale etmediğini söylemişlerdir. Devam eden bu tehditlerin bir sonucu olarak, davacılar Slovakya'dan kaçarak Kasım 1998 de Belçika'ya gelmişlerdir.
A- Başvuru sahiplerinin sığınma talepleri
9-11. Başvuru sahipleri, 12 Kasım 1998 tarihinde Belçika'da siyasi sığınma talebinde bulunmuşlardır. Belçika içişleri Bakanlığı, 3 Mart 1999 tarihli kararıyla, ilgililerin, Mültecilerin Statüsüne ilişkin Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde Slovakya'da yaşamalarının hayatlarını riske soktuğu konusunda yeterli delil ileri sürçmedikleri için, sığınma taleplerini kabul edilemez bulmuştur. Aynı kararda, ilgili kişilerin ülkeyi beş gün içerisinde terk etmeleri de istenmiştir. Bunun Üzerine başvuru sahipleri, bu sınır dışı kararını 5 Mart 1999 tarihinde temyiz etmişlerdir.
12-13. Mülteciler ve Vatansızlar Genel Komiserliği (Genel Komiserlik) tarafından sığınma talep ve sebeplerini izah etmek üzere davet edilmesine rağmen, Bay Conka, 14 Nisan 1999 tarihindeki randevuda hazır bulunmamıştır. Bayan Conkova'yla ise 23 Nisan 1999 tarihinde Ghent hapishanesinde yargılaması devam ederken görüşülmüş, kendisi bu yargılamadan dolayı daha sonra 17 Mayıs 1999 tarihinde Ghent Ceza Mahkemesince hırsızlıktan dolayı sekiz ay hapis cezasına çarptırılmıştır.
14. Genel Komiserlik, Yabancılar Şubesinin davacılarla ilgili olarak vermiş olduğu sınır dışı kararını 18 Haziran 1999 tarihinde uygun bulmuştur. Genel Komiserlik vermiş olduğu kararında, Bay Conka'nın randevusuna uymamasını, Bayan Conkova'nın ise vermiş olduğu ifadesindeki önemli farklılıkları ve bu kişinin güvenilirliği konusundaki ciddi şüpheleri gerekçe göstermiştir. Genel Komiser vermiş olduğu kararında başvuru sahiplerinin kaçtıktan ülkeye (Slovakya'ya) sınır dışı edilebilecekleri belirtmiştir.
15-17. Bayan Conkova 24 Haziran 1999 tarihinde serbest bırakılmış ve hakkında beş gün içerisinde yani 29 Haziran gece yansına kadar ülkeyi terk etmesini söyleyen yeni bir sınır dışı kararı verilmiştir. Başvuru sahipleri, 18 Haziran 1999 tarihli Genel Komiserlik kararının gözden geçirilmesi ve yürütmenin durdurulması için, 3 Ağustos 1999 tarihinde Belçika Danıştay'ına temyiz başvurusunda bulunmuştur. Davacılar ayrıca Danıştay'dan hukuki yardım talebinde bulunmuşlar, ancak Danıştay ilgili Kanunda öngörülen gerekli "varlık belgesinin" orijinali yerine fotokopisinin ibraz edilmesi sebebiyle bu talebi geri çevirmiştir. Netice olarak, davacılar mahkeme masraflarını on beş gün içerisinde ödemeye davet edilmiş ve bu davete uyulmaması üzerine, davacıların yaptıkları temyiz müracaatı ve yürütmeyi durdurma talebi 28 Ekim 1999 tarihinde işlemden kaldırılmıştır.
B- Başvuru sahiplerinin tutuklanmaları ve sınırdışı edilmeleri
18. Ghent Polisi Eylül 1999'un sonunda aralarında davacıların da bulunduğu bir grup Slovakyalı Romen aileye tebligatta bulunarak bu kişilerin 1 Ekim 1999 tarihinde polis istasyonunda hazır bulunmalarını istemiştir. Hollanda ve Slovakya dilinde hazırlanan bu tebligatlarda, polis istasyonuna gelmelerinin bu kişilerin sığınma başvurularının sonuçlandırılması için gerekli olduğu ifade edilmiştir.
19. Slovakça bilen bir tercümanın da hazır bulunduğu polis istasyonunda, davacıların 29 Eylül 1999 itibariyle ülkeyi terk etmelerini içeren yeni bir kararla birlikte bunların Slovakya'ya sınır dışı edilmeleri ve bu amaçla tutuklanmalarını da içeren bir karar tebliğ edilmiştir, ilgililere tebliğ edilen ve birbirinin aynı olan dokümanlarda, bu kişilerin bu kararın kendilerine tebliğinden itibaren 60 gün içinde Danıştay'a başvurabilecekleri ve yürütmeyi durdurma talep edebilecekleri ve ayrıca ceza mahkemesinin ilgili kısmına tutuklama kararına karşı itiraz başvurusunda bulunabilecekleri bilgisi yer almaktaydı.
20. Başvuru sahipleri ve diğer Romen aileler, bu tebligattan birkaç saat sonra bir tercüman eşliğinde, Brüksel havaalanı yakınındaki kapalı bir transit merkeze götürülmüşlerdir. Tercüman burada kısa bir süre kalmış, ancak Belçika Hükümetine göre, istenildiği an bu Merkeze tekrar çağrılması mümkün bulunmaktaydı. Davacılar, sınır dışı işlemine karşı başvurulabilecek herhangi bir kanun yolunun bulunmadığının kendilerine söylendiğini beyan etmişlerdir.
21. Merkezde kaldıkları sure boyunca, Slovak aileleri, bir Belçika Parlamento Heyeti, Slovakya Konsolosu, hükümet dışı kuruluş temsilcileri ve doktorlar ziyaret etmişlerdir. Davacıların avukatı Bay Van Overloop, kendisinin bilgilendirilmesi üzerine, Yabancılar Şubesine 4 Ekim 1999 tarihinde bir faks çekerek, müvekkillerinin sınır dışı edilmesiyle ilgili herhangi bir işlemin yapılmamasını, kendisinin hastanede olan diğer bir aile ferdiyle ilgilenmesi gerektiğini bildirmiştir. Ancak, Avukat Van Overloop, 29 Eylül 1999 tarihli sınır dışı işlemine veya tutuklama kararına karşı temyize başvurmamıştır.
22-23. Transit merkezde tutulan söz konusu aileler, 5 Ekim 1999 tarihinde, Melsbroek askeri havaalanına gönderilerek, kendilerine tahsisli numaralı koltuklara yerleştirilmek suretiyle uçaklara bindirilerek Slovakya'ya gönderilmişlerdir. Bu olaydan kısa bir süre sonra, Belçika içişleri Bakanlığı'nın 23 Aralık 1999 tarihli açıklamasında, "Ghent şehrinde Slovakya vatandaşı olan sığınmacıların yoğun bir şekilde bulunmalarından dolayı, bunların toplu halde Slovakya'ya sınır dışı edilmeleri için tedbirlerin alındığı" ifade edilmiştir.
II- İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
(Özetlenmemiştir)
HUKUKİ BOYUT
I- SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLALİ İDDİASI
34. Başvuru sahipleri, 1 Ekim 1999 tarihinde Ghent Polis istasyonunda tutuklanmaları hadisesinin, Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. S. maddenin ilgili kısmı şu şekildedir:
"1. Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Aşağıda bertilen haller ve yasayla belirlenen usuller haricinde hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:...
(f) bir kişinin illegal yollardan ülkeye girişini engellemek amacıyla veya bir kişiyi ülkeden sınır dışı etmek veya başka bir ülkeye iade etmek üzere yasal olarak yakalamak veya tutuklamak."
35-36. Aslında, Belçika Hükümeti, daha kabul edilebilirlik aşamasında, davacıların Yabancılar Kanununun 71. maddesi gereğince ceza mahkemesinin ilgili kısmı nezdinde tutuklama kararına karşı temyize gitmediklerinden dolayı, iç hukuk yollarım tüketmedikleri itirazında bulunmuştur. Başvuru sahipleri ise, tutuklama işleminin bütün aşamalarında kullanılan üslupla ilgili şikayette bulunmuşlardır. Bu bağlamda, başvuru sahipleri, polis istasyonunda hazır bulunmalarının sığınma başvurularının sonuçlandırılması için gerekli olduğu söylenerek tuzağa düşürüldüklerini, Belçika makamlarının tek amacının kendilerini özgürlüklerinden yoksun bırakmak olduğunu ve Belçika makamlarının kendilerini kandırmak suretiyle yetkilerini suiistimal ettiklerini, bunun ise Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasını ihlal ettiğini belirtmişlerdir. Ayrıca, başvuru sahipleri, toplu sınır dışı operasyonunun bir parçası olarak kapalı bir merkezde tutulmuşlar, kendilerine temyiz imkanının mevcut olmadığı söylenmiş ve ayrıca avukattan ile doğrudan irtibat kurma imkanına sahip olamamışlardır. Avukatlarına ancak 1 Ekim 1999 Cuma günü dolaylı olarak haber ulaşmıştır. Yakalama ve sınır dışı işleminin hiçbir aşamasında, davacılar ile avukatları arasında doğrudan irtibat sağlanamamıştır. Bu sebeplerden dolayı, Avukat Bay Van Overloop'ın 4 Ekim 1999 Pazartesi gününe kadar Ghent Ceza Mahkemesine temyiz (itiraz) başvurusunda bulunma imkanı söz konusu olmayacaktı. Söz konusu mahkeme sadece Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri toplandığı için, bu mahkemenin yapılan temyiz başvurusunu incelemesi ancak 6 Ekim 1999 Çarşamba günü mümkün olacaktı. Halbuki, davacıları taşıyan uçak 5 Ekim 1999 Salı günü Belçika'dan ayrılmıştı.
38. Mahkeme, başvuru sahiplerinin Belçika'dan sınır dışı edilmek üzere tutuklandıkları konusunda herhangi bir tereddüt taşımamaktadır. Bu yüzden, mevcut davada 5. maddenin 1. fıkrasının (f) bendinin uygulanması gerekmektedir. Bu bentte, sınır dışı etmek amacıyla yapılan tutuklama işleminin makul bir şekilde gerekli olması şartı aranmamaktadır. Bu açıdan, 5. maddenin 1. fıkrasının (f) bendinin sağladığı koruma, 5. maddenin 1. fıkrasının (c) bendinin sağladığı korumadan daha düşük bir seviyededir.
39-41. Mahkeme, "tutuklamanın yasallığını" incelerken ulusal hukukun hem maddi hem de usul hukuku kurallarına riayet edilip edilmediğini değerlendirmekle birlikte özgürlükten yoksun bırakmanın 5. maddenin amacına, yani kişiyi keyfilikten korumak amacına, uygun olmasını da aramaktadır. Mahkemeye göre, tebligatın kaleme alınışı, Belçika Hükümetinin de itiraf ettiği gibi, "talihsiz" olmakla birlikte, bu durum hükümetin ileri sürdüğü gibi dikkatsizlikten ortaya çıkan bir sonuç değildir. Tam tersine, bilerek ve isteyerek mümkün olan en fazla sayıda sığınmacının bu çağrıya cevap vermesi amacıyla tercih edilmiştir. Belçika Hükümeti uygulamaya koyduğu "toplu şuur dışı etme" işleminin başarılı olması amacıyla böyle bir yol seçmiştir. Ülkede yasal olarak kalma süresini aşmış bulunan yabancılar için bile olsa, ulusal makamların bu kişileri özgürlüklerinden kolayca yoksun kalmalarını sağlamak üzere tebligatın amacı konusunda bu kişileri yanıltarak sınır dışı operasyonunu planlı bir şekilde uygulamaya koyması, Sözleşmenin 5. maddesi ile uyumlu değildir.
43. Mahkeme ayrıca bahse konu kanun yollarının sadece teorik olarak değil aynı zamanda uygulamada da yeterli olması gerektiğini vurgulamıştır (bkz. Akdi-var ve Diğerleri v Türkiye kararı, 16 Eylül 1996, Reports 1996-IV, sn. 210, 66. Paragraf). Mevcut davada, Mahkeme, Hükümetin tüketilmediğini ileri sürdüğü kanun yollarına başvurulmasını etkileyen bir takım unsurlara dikkati çekmiştir. Buna göre, davacılara polis istasyonuna getirildiklerinde verilen ve kanun yolları konusunda bilgi içeren belgelerin küçük karakterli ve davacıların anlamadıkları bir dille yazılı olması; bir çok Romen aile için sadece tek tercüman olması ve bunun da devamlı olarak bu ailelerin tutuklu bulunduktan kapalı transit merkezde bulunmaması; avukatla telefonla görüşebilmeleri mümkün olmakla birlikte bir tercüman hizmetinden istifade edememeleri; yetkili makamların gerek polis istasyonunda gerekse merkezde herhangi bir hukuki yardım sunmamaları, davacıların kanun yolarına başvurmalarını etkileyen faktörler arasındadır.
45-46. Her halükarda, başvuru sahiplerinin avukatına müvekkillerin durumu ile ilgili 1 Ekim 1999 Cuma günü akşam 10.30 da bilgi verilmiş olduğundan, ceza mahkemesine itiraz başvurusunda bulunması faydasız olacaktı. Çünkü, 4 Ekimde itiraz başvurusu yapılsaydı bile, bu başvuru 6 Ekime kadar, yani 5 Ekim deki sınır dışından bir gün sonraya kadar incelenemeyecekti. Sözleşme, teorik ve hayali olarak değil, fiili ve etkin bir şekilde Hakları güvence altına alma amacını gütmektedir (bkz. Manhews v. Birleşik Krallık, [GC] No. 24833/94, 34. parag. ECHR 1999-1). Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen kanun yollarına başvurulması imkanı, bu kanun yollarının gerçekçi bir şekilde kullanılmasını temin etmelidir. Mevcut davada ise bu gerçekleşmediğinden, ilk itiraz olarak ileri sürülen hususların reddedilmesi gerekmiştir. Netice olarak, Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiş bulunmaktadır.
II- SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 2. FIKRASININ İHLALİ İDDİASI
47. Başvuru sahipleri, Sözleşmenin 5. maddesinin 2. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Bu fıkraya göre, "yakalanan herkese, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen suçlama anladığı bir dille derhal bildirilir." 50. Mahkeme, 5. maddenin 2. fıkrasının, yakalanan herhangi bir kişinin niçin özgürlüğünden alı konduğu konusunda temel bir güvence içerdiğini yinelemektedir. Bahse konu bu fıkra hükmü, 5. maddenin sağladığı koruma sisteminin tamamlayıcı bir parçasını teşkil etmektedir. Bu fıkra gereğince, yakalanan herhangi bir kişiye anlayabileceği bir dille yakalanmasını gerektiren maddi ve hukuki gerekçeler izah edilmeli ve böylece kişi yakalama işleminin yasallığı konusunda 4. fıkra hükümleri çerçevesinde bir mahkemeye müracaat edebilmelidir. Verilen bilginin içeriği ve derhal verilip verilmediği, her olayın özel şartlarına göre değerlendirilecektir (bkz. Murray v. Birleşik Krallık, Seri A, No. 300-A, sh 31, 72. parag).
51-52. Dava konusu olayda, başvuru sahiplerinin polis istasyonuna getirilmeleri üzerine, tutuklanmalarını içeren karar kendilerine tebliğ edilmiş, bu amaçla verilen belgede tutuklamanın Yabancılar Kanununun ilgili maddesi gereğince olduğu bildirilmiştir. Yine aynı belgede, tutuklama kararına karşı Ceza Mahkemesinin ilgili kısmına itirazda bulunabileceği belirtilmiştir. Netice olarak, her ne kadar başvurulan tedbirler başvuru sahiplerinin ceza mahkemesine itirazda bulunmalarına fiilen imkan sağlamasa da, başvuru sahiplerine verilen bilgiler Sözleşmenin S. maddesinin 2. fıkrasını tatmin eder ölçüdedir. Bu yüzden, bahse konu bu hüküm ihlal edilmemiştir.
III- SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLALİ İDDİASI
53. Başvuru sahipleri, Sözleşmenin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. İlgili fıkraya göre, "yakalama veya tutuklama sonucu özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes, tutuklamanın yasallığı konusunda bir mahkemece hızlı bir şekilde karar verilmek ve tutuklamanın yasaya aykırı görülmesi halinde serbest bırakılmak üzere yasal işlemler yapmak hakkına sahiptir."
54-55. Hükümetin bu konuda yapmış olduğu savunma, Sözleşmenin 5. maddesinin l, 2 ve 4. fıkralarına ilişkin olarak ilk itiraz aşamasında ileri sürdüğü argümanların aynısıdır. Bu sebepten, Mahkeme, 1. ve 2. fıkralara ilişkin olarak ulaşmış bulunduğu sonuçların aynısına atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla, davacılar, ceza mahkemesinin ilgili kısmına anlamlı (gerçekçi) bir şekilde itirazda bulunma hakkından yoksun kalmışlardır. Sonuç olarak, Sözleşmenin 5. maddesinin 4. fıkrası ihlal edilmiştir.
IV- 4 Nolu PROTOKOLÜN 4. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
56. Başvuru sahipleri, 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir ki, bu maddeye göre "yabancıların toplu halde sınır dışı edilmeleri yasaktır."
Başvuru sahipleri, "toplu sınır dışı" ibaresinin "sınır dışı işlemlerinin herhangi bir şekilde toplu halde tatbik edilmesi" olarak anlaşılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Başvuru sahiplerine göre, eğer önceden verilen bir karar ile bu kararın icrası arasında bir ayırım yapılacak olsaydı, toplu halde sınır dışını yasaklayan hüküm anlamsız hale gelecekti. Çünkü her bir üye Devletin mevzuatı artık sınır dışı işleminden önce somut resmi bir kararın alınmasını şart koştuğundan, böyle bir ayırımın yapılmış olması, toplu sınır dışı işlemine herhangi bir itirazın yapılmasına engel olacak ve dolayısıyla da 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin bütün pratik etkisini ortadan kaldıracaktı.
Başvuru sahipleri kendileriyle ilgili sınır dışı kararlarının, resmi makamların bir grup insanın (yani olayımızda Slovakya'dan gelenlerin) durumlarıyla toplu halde ilgilenilmesi konusundaki kararlılıklarını yansıttığını düşünmektedir. Başvuru sahipleri, bu kararlılığın göstergesi olarak, resmi makamlar arasında yapılan yazışmaları, resmi açıklamaları ve dokümanları Mahkemeye delil olarak sunmuşlardır. Başvuru sahiplerine göre, bütün bunlar birlikte ele alındığında, sınır dışı etme kararının alınmasından bu kararların icrası aşamasına kadar, bir grup insanla toplu halde ilgilenildiği gerçeği ortaya çıkmakladır. Bu sebepten, Başvuru sahipleri ile ilgili verilen kararların görünüş olarak (resmi açıdan) ayrı ayrı verilmiş olmasına rağmen, mevcut olayda "grubu oluşturan yabancı kişilerin her birinin somut şartlarının makul ve objektif bir şekilde incelenmiş olduğu" söylenemez.
57-58. Başvuru sahiplerinin iddialarına cevaben, Belçika Hükümeti, başvuru sahiplerinin, haklarını ihlal ettiğini ileri sürdükleri 29 Eylül 1999 tarihli kararla ilgili olarak, Belçika Danıştay'ına herhangi bir temyiz başvurusunda bulunmadıkları itirazında bulunmuştur. Ayrıca, 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin tek başına ele alınmasıyla ilgili olarak, Belçika Hükümeti, Mahkemenin bu şekilde yapılan bir başvuruyu reddettiği Andric v Sweden (No. 45917/99, [Daire 1] 23.02.1999, yayınlanmamış) davasına atıfta bulunmuştur. Bu karara göre, bir yabancının göçmenlik statüsünün bu kişinin sınır dışı edilme işlemine karşı münferit olarak ve objektif bir şekilde itiraz etmesine imkan sağlanacak şekilde incelenmiş olması halinde, toplu halde sınır dışı söz konusu değildir.
59. Mahkeme, kendi içtihadına (Andric v. Sweden) atıfta bulunarak toplu halde sınır dışı etme işleminin yabancıları bir grup olarak ülkeyi terke zorlayan herhangi bir işlem olarak anlaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak, böyle bir işlem yapılırken, grubu oluşturan her bir yabancının somut durumu, makul bir şekilde ve objektif olarak incelenmiş ise, toplu halde sınır dışı işleminden söz edilemez.
60-61. Dava konusu olayda ise, her ne kadar davacılarla ilgili olarak daha önceden yapılan işlemlerde ve verilen kararlarda, her birinin şahsi durumları makul ve objektif bir şekilde incelenmiş olmasına karşılık, 29 Eylül 1999 tarihli kararı uygulamak üzere yapılan yakalama ve sınır dışı işlemleri için bu şartlara uyulduğundan bahsedilemez. Yabancılar Kanununun madde 7.1(2)'ye göre alınan 29 Eylül 1999 tarihli sınır dışı etme kararında ise, Davacıların geçmişteki sığınma başvurularına ve münferit durumlarının değerlendirilmesine yer verilmediği, sadece ülkede üç aydan fazla kalma hususunun zikredildiği vurgulanmıştır.
62. Mahkeme, mevcut olayda, toplu halde sınır dışı işleminin yürütüldüğü şüphesini kuvvetlendiren deliller olarak aşağıdaki husustan sıralamıştır.
1) Aynı kökenden çok sayıda insanın aynı kaderi (sınırdışı işlemini) paylaşmış olması,
2) Davacıların sınır dışı işleminden önce, resmi makamların toplu halde sınırdışı yapılacağı yönündeki açıklamaları ile bu yönde uygulama yapılması konusundaki talimatları,
3) ilgili bütün yabancıların polis istasyonuna aynı zamanda gelmelerinin istenmesi,
4) Bahse konu kişilerin ülkeyi terk etmelerini ve yakalanmalarını isteyen kararların aynı ifadelerle hazırlanması,
5) Yabancıların bir avukatla görüşmelerinin çok zor olması,
6) Sığınma işlemlerinin tamamlanmamış obuası.
63. Kısaca, yabancıların polis istasyonunda hazır bulunmalarına ilişkin kararın tebliği ile bu kişilerin sınır dışı edilmeleri arasındaki periyot içerisinde hiçbir aşamada, bu yabancıların her birinin şahsi durumlarının bireysel olarak ve gerçekten dikkate alındığını gösteren yeterli güvenceler sunulamamıştır. Sonuç olarak, 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ihlal edilmiştir.
V- SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
64. Başvuru sahipleri, Sözleşmenin 13. maddesindeki koşulları-taşımakta olan Sözleşmenin 3. maddesi ile 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin İhlali İddiaları konusunda başvuruda bulunabilecek kanun yollarının mevcut olmadığını ileri sürmüşlerdir. Sözleşmenin 13. maddesi şu şekildedir:
"İşbu Sözleşmede düzenlenmiş hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi kapasitede hareket eden kişiler tarafından yapılmış olsa bile, ulusal bir makam önünde etkin bir kanun yoluna başvurma hakkına sahiptir".
65. Başvuru sahiplerinin argümanlarına göre, Mülteci ve Vatansızlar Genel Komiserliği önündeki yasal süreç, (Genel Komiserliğin bir mahkeme yapılanmasına sahip olmamsı gibi) çeşitli sebeplerden dolayı, 13. maddenin sağladığı güvenceleri sağlamamaktadır. Ayrıca, olağanüstü acil durum prosedürü gereğince Danıştay'a yapılan başvurularda, sınır dışı işleminin uygulanmasından önce Danıştay'ın kararının beklenmesi uygulaması, ilgili kişi için yasal bir güvence sağlamamakta olup, idari makamlar pekala Danıştay hükmünü beklemeksizin sınır dışı kararını icra edebilmektedirler.
67-74. Belçika Hükümeti ise cevaben, Genel Komiserliğin, Belçika Yargıtay'ı tarafından 14 Mart 2001 tarihli yeni bir kararla bir kez daha teyit edildiği üzere, bağımsız ve tarafsız mahkeme benzeri bir organ olduğunu vurgulamıştır. Danıştay'la ilgili olarak ise, Danıştay'a yapılan başvuruların sınır dışı kararlarım otomatik olarak yürütmeyi durdurucu bir etkiye sahip olmadığını kabul etmekle birlikte, olağanüstü acil durum prosedürü kapsamında uygulanan yürütmeyi durdurma usulünün hem hukuksal açıdan hem de fiilen etkili olduğunu ve 13. madde şartlarını taşıdığını ileri sürmüştür. Buna ilave olarak, Mahkeme dava hukukunun aslında bu şekilde otomatik olarak yürütmeyi durduracak bir kanun yolunu öngörmediği gibi bunu bir hak olarak da yorumlamadığını vurgulamıştır. 11 Temmuz 2000 tarihli Jabari v. Türkiye davasında (No. 40035/98,50. parag.) hükmedildiği üzere, yürütmeyi durdurmaya ilişkin bir yetkinin mevcut olması 13. madde şartlarının tatmin edilmesi için yeterlidir.
75. Mahkemeye göre, Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal seviyede kanun yollarının mevcut obuasını sağlama amacını gütmekte olup bu güvencenin ilgili ulusal hukuk düzenlerinde ne şekilde sağlandığı konusuyla ilgilenmez. 13. maddenin amacı, Sözleşme kapsamında "ileri sürülen bir şikayetin" esası ile ilgilenmek üzere ulusal bir kanun yolunun mevcut obuası ve bu şikayetle ilgili uygun bir çözüm yolunun bulunmasıdır. Bu yüzden, 13. maddeyle ilgili olarak Akit Devletlerin yükümlülükleri, davacının şikayetinin mahiyetine göre değişiklik arz etmektedir. Bununla birlikte, kanun yolunun hem hukuken hem de fiilen "etkili" olması gerekmektedir.
76. 13. maddenin uygulanabilir olması için şikayetin ileri sürülmüş olması gerekir (bu konuda bkz. Chahal v. Birleşik Krallık, karar tarihi, 15 Kasım 1996, 1996-V, sh. 1870,147. parag.). Mevcut davada, Mahkemenin 13 Mart 2001 tarihli kararıyla temelden dayanaksız olarak ilan ettiği 3. maddenin ihlali iddiası ileri sürülmemiştir. Bu yüzden, 3. maddeyle birlikte ele alındığı zaman 13. maddenin ihlali söz konusu değildir. Ancak, Mahkeme, 13. maddenin 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ile birlikte ele alındığında ihlal edilmiş olabileceği düşüncesindedir.
79. Mahkemeye göre, 13. madde bağlamındaki etkili kanun yolu kavramının Sözleşmeye aykırı ve potansiyel olarak geri çevrilemez nitelikte olan işlemleri önleyebilmesi gereklidir (bkz. Jabari v. Türkiye, karar tarihi: 11 Temmuz 2000, No. 40035/98, 50. parag. (yayınlanmamış)). Bu yüzden, daha sonra telafisi mümkün olmayan bu gibi tedbirlerin Sözleşmeyle uyumlu olup olmadığının incelenmesinden önce ulusal makamlarca icra edilmesi 13. madde ile uyumlu değildir.
80-81. Mevcut davanın koşullan içerisinde ise, sadece davacıların yürütmeyi durdurma talebinde bulunabileceklerinden bahsedilmiş bulunması, bu yabancılara ülkeyi terk etmek için beş gün süre verilmiş olması, bu kişilerin sınır dışı baskısı altında bulundukları dikkate alındığında, en azından davacıları yanıltıcı bir etkiye sahip olacaktır. Ayrıca, olağanüstü acil durum prosedürü altında geçerli olan yürütmeyi durdurma başvurusu kendiliğinden durdurucu bir etkiye sahip değildir. Her ne kadar uygulamada Danıştay'ca sınır dışı işlemi icra edilmeden önce yürütmeyi durdurma talebi incelenmekte ve karar bağlanmakta ise de, idari makamların sınır dışı kararını icra ederken yasal açıdan Danıştay kararını bekleme zorunluluğu yoktur.
82-85. Gerek 13. maddenin gerekse Sözleşmenin diğer maddelerinin sağladığı imkanlar "garanti" (güvence) şeklinde olmalı sadece bir niyet açıklaması veya fiili bir uygulama olarak kalmamalıdır. Bu yüzden, sınır dışı işlemiyle ilgili olarak ulusal makamlarca yapılan uygulamanın 13. maddenin gereklerini karşılayıp karşılamadığı çok belirsiz kalmaktadır. Sonuç olarak, davacılar, 4 Nolu Protokolün 4. maddesi bağlamındaki şikayetlerini dile getirmek üzere 13. maddenin öngördüğü kriterler bağlamında bir kanun yoluna sahip değillerdir. Dolayısıyla, Sözleşmenin 13. maddesi 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ile birlikte ele alındığında ihlal edilmiştir.
VI- SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A- Zarar
89. Mahkeme başvuru sahipleri lehine 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B- Ücretler ve Masraflar
92. Mahkeme ücret ve masraflar olarak 9.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C- Temerrüt Faizi
93. Mahkemenin edindiği bilgilere göre, bu kararın verildiği tarih itibariyle Belçika'da geçerli olan yasal faiz oranı yıllık bazda %7 dir.
BU SEBEPLERDEN DOLAYI, MAHKEME
10. Oybirliğiyle Hükümetin Sözleşmenin 5. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkralarına ilişkin şikayetlerde iç hukuk yollarının tüketilmediği konusunda yaptığı ilk itirazların reddine,
11. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
12. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 2. fıkrasının ihlal edilmediğine,
13. Oybirliğiyle Sözleşmenin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine,
14. Dörde karşı üç oyla Sözleşmenin 4 Nolu Protokolünün 4. maddesinin ihlal edildiğine,
15. Oybirliğiyle Sözleşmenin 13. maddesinin, Sözleşmenin 3. maddesiyle birlikte ele alındığında, ihlal edilmediğine,
16. Dörde karşı üç oyla Sözleşmenin 13. maddesinin, 4 Nolu Protokolle birlikte ele alındığında, ihlal edildiğine,
17. Bire karşı altı oyla
a) Davalı Devletin hükmün kesinleşmesinden itibaren üç ay içerisinde aşağıdaki meblağları ödemesine:
i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro,
ii) Masraf ve ücretler olarak 9.000 Euro
b) Yıllık %7 basit faizin yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin dolmasından tediye gününe kadar ödenmesine,
18. Oybirliği ile başvuru sahipleri bakiye taleplerinin reddedilmesine karar verilmiştir.
AD HOC HAKİM VELAERS'IN AYNI YÖNDE VE KISMEN MUHALİF GÖRÜŞÜ
Hakim Velaers, başvuru sahipleri özgürlükten yoksun bırakılma şartlarının, Sözleşmenin 5. maddesinin 1 ve 4. fıkralarını ihlal ettiği konusunda Mahkeme ile aynı görüştedir. Velaers'a göre, Belçika Polis tarafından kullanılan hile metodunun, Sözleşmenin "genel prensipleri" açısından da incelenmesi gerekmektedir.
Sözleşmenin genel prensiplerinden biri olan "orantılılık" prensibine göre, polis metot ve taktikleri, ancak ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olduğu müddetçe, yerinde ve adil olarak kabul edilebilir. Burada söz konusu yabancılar, cürüm işlemiş suçlular olmayıp sığınma başvurusu reddedilmiş yasa dışı göçmenlerdir. Dolayısıyla, her ne kadar devletlerin yasa dışı göçmenleri etkili bir şekilde sınır dışı etme hakkı mevcut olsa bile, Ghent Polisinin kullandığı türden hilelerin kullanılması hem zararlı kişisel sonuçlar doğurabilir hem de kamu otoritelerine duyulan güven hissini sarsabilir. Mevcut olayda, orantılılık prensibi ihlal edilmiştir.
Ayrıca, dava konusu olayda, özgürlükten yoksun kalma beş günden fazla sürmüştür. Tutukluluk süresinin uzunluğu dikkate alınarak, Belçika devletinin davacılara bu tutuklama kararına karşı bir mahkemeye başvurma hakkı tanıması gerekirdi. Amaçlanan şeyin bu kişileri sınır dışı ettikten sonra hemen serbest bırakmak olması sonucu değiştirmez.
Hakim Velaers, ayrıca, 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin ihlal edildiği şeklindeki çoğunluk görüşüne katılmamaktadır. Mahkemenin mevcut olayda da atıfta bulunduğu Andric v. Sweden kararında benimsediği "toplu sınır dışı" tanımına göre, yabancıları bir grup olarak ülkeyi terke zorlayan işlemler, eğer grubu oluşturan yabancıların her birinin şahsi durumları makul ve objektif bir şekilde incelenmiş ise, toplu halde sınır dışı teşkil etmeyecektir. Mevcut davada, Mahkeme, davacıların şahsi durumlarının makul ve objektif bir şekilde fiilen incelenmiş olması konusunda duyduğu şüpheye bağlı olarak, Belçika Devletinin bu hükmü ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır. Hakim Velaers'e göre, çoğunluk görüşü, sığınma sürecine ilişkin olarak 29 Eylül 1999 tarihinden önce işleyen süreci ve yapılan incelemeleri dikkate almamaktadır. Çoğunluk görüşü, ülkeyi terk konusundaki en son kararda davacıların sığınma taleplerine veya kendileriyle ilgili daha önce verilen kararlara atıfta bulunulmadığına önem atfetmek suretiyle, "toplu sınır dışı" kavramının tanımına tamamıyla şekli bir unsur ilave etmiştir. Bu bağlamda, çoğunluğun Andric davasındaki şu hükmü takip etmesi gerekirdi:
"Bir çok yabancı hakkında benzeri kararların verilmiş obuası, her bir yabancıya bireysel bazda yetkili makamlara sınır dışı işlemine karşı savunmasını yapması için fırsat verilmesi halinde, bunun bir toplu sınır dışı hadisesi olması sonucunu doğurmaz."
Sözleşmenin 13. maddesi ile ilgili olarak da, Hakim Velaers, çoğunluk görüşüne katılmamaktadır. Hakim Velaers'e göre, Belçika Hükümeti, Danıştay'a yapılan başvurunun uygulamada yürütmeyi durdurucu bir etkiye sahip olduğunu ileri sürmüş buna ilişkin deliller sunmuştur. Buna karşılık, davacılar, olağanüstü acil durum prosedürü altında Danıştay'a yapılan yürütmeyi durdurma başvurusu üzerine başvuru sahibinin inceleme devam ettiği sırada sınır dışı edildiğine ilişkin somut bir olay gösterememiştir. Bu durumda, yapılan böyle bir yürütmeyi durdurma başvurusunun uygulamada sınır dışı işlemini durdurucu bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek gerekir.
Ayrıca, Sözleşmenin 13. maddesinden doğan yükümlülüklere uyum konusunda Akit Devletlerin belirli bir takdir yetkisine sahip olduğu, Mahkemenin 30 Ekim 1991 tarihli Vilvarajah ve Diğerleri kararında vurgulanmıştır. Bir yabancının zorla sınır dışı edilmesi konusunu ilgilendiren bu davada, Mahkeme, 13. maddenin herhangi bir somut kanun yolunu şart koşmadığını gözlemlemiştir. Velaers'in görüşüne göre, 3. maddenin ihlali iddiasının temelden yoksun bulunduğu bu davada, ulusal makamların takdir yetkisi daha geniş olmalıdır. Sonuç olarak, olağanüstü acil durum prosedürü kapsamında Danıştay'a yürütmeyi durdurma başvurusunda bulunma imkanının sağlanmış olması, ulaşılabilir ve etkili bir iç hukuk yolu olup davacılar tarafından kullanılmamıştır.
HAKİM KURIS'İN DE KATILDIĞI HAKİM JUNGWIERT'İN KISMİ KARŞI GÖRÜŞÜ
Her iki hakim de Sözleşmenin 5. maddesinin 1 ve 4. fıkralarının ihlal edildiği konusundaki çoğunluk görüşüne katılmakla birlikte, 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ile Sözleşmenin 13. maddesinin 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ile birlikte ele alındığında ihlal edildiği görüşüne katılmamaktadır. Muhalefet görüşüne göre, sınır dışı işlemlerinin bir gruba ilişkin olarak icra edilmesi ve yetmiş civarında Slovakya vatandaşı yabancının hava yoluyla gönderilmesi bunun "toplu sınır dışı" olduğunu göstermez. Çünkü, sınır dışı edilen her bir yabancının şahsi durumları Uç farklı fırsatta incelenmiştir. 29 Eylül 1999 tarihli son sınır dışı kararının daha önceki kararlara atıfta bulunmaması bu yabancıların şahsi durumlarının ayrı ayrı incelenmediği sonucunu haklı çıkarmaz. Ayrıca, toplu sınır dışını yasaklayan bu hüküm, devletlerin ekonomik sebeplerle veya etkinlik düşüncesiyle, yabancıları gruplayarak benzeri yasal süreçlerin sonunda aynı ülkeye sınır dışı etmelerine engel teşkil etmez. Bu sebeplerden dolayı, 4 Nolu Protokolün 4. maddesi ihlal edilmemiştir.
Sözleşmenin 13. maddesinin 4 Nolu Protokolle birlikte ele alındığında ihlali iddiasına gelince, her ne kadar olağanüstü acil durum prosedürü gereğince Danıştay'a yapılabilecek başvuru yasal açıdan otomatik olarak sınır dışı kararını durdurucu etkiye sahip olmasa da, uygulamada durdurucu bir etkiye sahiptir. Sonuç olarak, davacılar, 29 Eylül 1999 tarihli karara karşı olağanüstü acil durum prosedürü gereğince yürütmeyi durdurma talebinde bulunabilecek iken bunu yapmamışlardır. Bahse konu bu kanun yolunun mevcudiyeti, 13. maddenin gereklerini karşılamaktadır. Bundan dolayı, Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmemiş olup Hükümetin 4 Nolu Protokolün 4. maddesinin ihlal edildiği iddiasına karşı yaptığı ilk itirazı yerindedir.
Full & Egal Universal Law Academy