(AİHS m. 5, 6, 10, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 81, 311, 312) (3713 S. K. m. 8) (4928 S. K. m. 19) (Aslı Güneş - Türkiye Davası) (Göç - Türkiye Davası) (Abdullah Aydın - Türkiye Davası (No 2)) (Demirtaş Ve Türkiye Davası) (Gerger - Türkiye Davası) (Lingens - Avusturya Davası) (Yağmurdereli - Türkiye Davası)
(Başvuru no: 66400/01 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
20 Eylül 2007
İşbu karar AİHSnin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (66400/01) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşları) Şükrü Tapkan, Dilaver Keklik, Murat Doğan, Mehmet Hazbin Korkut, Hilmi Olsoy, Fuat Ay, Ali Budak, Celalettin Polat, Ahmet Ertaş, İlhami Gülmez, Hamdullah Kıran, İbrahim Elbir, Velat Çetinkaya, Hüseyin Vural, İlhan Dayan ve Rıza Tanın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 27 Kasım 2000 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde İzmir Barosu avukatlarından T. Aslan tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
A. Davanın koşulları
25 Şubat 1999 tarihinde, Aydın E tipi cezaevinde tutulu bulunan başvuranlar, cezaevi idaresi aracılığıyla Adalet Bakanlığına bir dilekçe yazmışlardır.
Adalet Bakanlığı 8 Mart 1999 tarihinde, gereğinin yapılması için, bu başvuruyu Aydın Cumhuriyet Savcılığına havale etmiştir.
Cumhuriyet Savcılığı 15 Mart 1999 tarihinde, başvurunun suç teşkil eden unsurlar ihtiva edip etmediğinin belirlenmesi için bilirkişi tarafından incelenmesi talimatını vermiştir.
24 Mart 1999 tarihinde, üç uzmandan oluşan bir heyet tarafından düzenlenen bilirkişi raporu Cumhuriyet Savcılığına sunulmuştur. Bilirkişi raporunda, ihtilaf konusu mektubun, Türk Ceza Kanununun (TCK) 311 ve 312 maddeleri uyarınca muhtevası bakımından hiçbir şekilde suça teşvik etmediği belirtilmiştir. Ancak bu raporda, söz konusu dilekçenin, Terörle Mücadeleye ilişkin 3713 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca, Devletin toprak bütünlüğüne yönelik bölücü propaganda niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.
13 Temmuz 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı başvuranlar hakkında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin toprak bütünlüğü ve ulusal bütünlüğü aleyhinde bölücü propaganda yaptıkları gerekçesiyle suçlamada bulunarak 3713 sayılı Kanunun 8/1 maddesi uyarınca mahkumiyetlerini talep etmiştir.
7 Eylül 1999 tarihinde, Aydın Ağır Ceza Mahkemesi, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin (DGM) istinabesi üzerine bir duruşma yapmıştır. Bu duruşmada savcının iddianamesi okunarak sanıklara isnat edilen olaylar bildirilmiştir. Bir avukat tarafından temsil edilmeyen başvuranlar, iddianamenin kendilerine tebliğ edilmediğini ve haklarında yapılan takibat konusunda kendilerine zamanında bilgi verilmediğini beyan etmişlerdir. Bu nedenle başvuranlar, savunmalarını hazırlamak için süre talep etmişlerdir. Duruşmanın sonunda Ağır Ceza Mahkemesi, iddianamenin başvuranlara tebliğ edilmesine ve savunmalarını hazırlamak üzere kendilerine bir süre verilmesine hükmetmiştir.
23 Eylül 1999 tarihinde, DGM önünde başvuranların yokluğunda yapılan duruşmada, bilirkişi tutanağı, bilirkişi raporu ve başvuranlar tarafından Adalet Bakanlığına gönderilen mektup okunmuştur. DGM, sanıkların Ağır Ceza Mahkemesi önünde verdikleri ifadelerini beklemek üzere duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir.
24 Eylül 1999 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi önünde yapılan duruşmada sanıklar dinlenilerek, sanıkların Cumhuriyet Savcısı önünde verdikleri ifadeleri okunmuştur. Duruşmada hazır bulunan dokuz sanık savunmalarını sunmuştur. Sanıklar kendilerine isnat edilen olayları reddetmişlerdir. Sanıklar sadece görüşlerini ifade etmek istediklerini ve hiçbir şekilde suç işlemek niyetinde olmadıklarını beyan etmişlerdir. Duruşmada hazır bulunan bir sanık savunma vermeyi reddetmiştir.
Kıran, Dayan, Olsoy, Doğan, Tan, Çetinkaya ve Vural aynı tarihte savunma layihalarını sunmuşlardır. Adıgeçenlerin tamamı bilirkişi raporunda varılan sonuçlara itiraz etmişlerdir.
22 Ekim 1999 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, dokuz sanığın savunmalarını dinlemiştir. Bu savunmalarda sanıklar, yalnızca görüşlerini ifade ettiklerini beyan ederek haklarında yapılan suçlamaları reddetmişlerdir.
14 Aralık 1999 tarihinde DGM, başvuranların savunmalarında beyan ettikleri kanaatlerini, 24 Eylül ve 22 Ekim 1999 tarihlerinde sundukları savunma layihalarında da yinelediklerini tespit etmiştir. Başvuranlar, savunmalarında bilirkişi raporunda varılan sonuçların yetersizliğine ve yanlılığına itiraz etmekteydiler. DGM, Cumhuriyet Savcısının esasa ilişkin taleplerini dinledikten ve kendisine sunulan delil unsurlarını inceledikten sonra, başvuranları, 3713 sayılı Kanunun 8/1 maddesi uyarınca, on ay hapis ve 666.666.666 Türk Lirası (TL) (yaklaşık 1 260, 50 Euro) para cezasına çarptırmıştır.
DGM, Tapkanın daha önce Antalya Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edildiğini tespit ederek, TCKnin 81/1 maddesi uyarınca sanığın cezasını arttırarak on bir ay hapis ve 672.116.666 TL (yaklaşık 1 271 Euro) para cezasına mahkum etmiştir.
Bunun dışında, Kıranın daha önce, ertelemeli bir yıl sekiz ay hapis ve 44.666.666 TL para cezasına çarptırıldığını tespit eden DGM, ertelemenin iptal edilerek cezanın infazına hükmetmiştir. DGM, daha önce ertelemeli 1 yıl hapis cezasına mahkum edilen Vural ile ilgili olarak da aynı şekilde hareket etmiştir.
Başvuranlar 11 Ocak 2000 tarihinde temyize gitmişlerdir. Başvuranlar, temyiz dilekçelerinde bilirkişi raporunun içeriğine yönelik eleştiride bulunarak bu raporun tarafsız bir rapor olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, ilk derece mahkemesinin ihtilaf konusu beyanın hangi bağlamda ve hangi koşullar altında yapıldığını dikkate almaksızın bağlayıcı olmayan bir bilirkişi raporu temelinde karar vererek hükme vardığını beyan etmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu yargılamada, savunma haklarına riayet edilmediğini ileri sürerek ilk derece mahkemesinin kararının iptalini talep etmişlerdir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 6 Nisan 2000 tarihinde sunduğu mütalaasında ilk derece mahkemesinin kararının onanmasını talep etmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının mütalaası başvuranlara tebliğ edilmemiştir.
Yargıtay 2 Mayıs 2000 tarihinde ilgililerin taleplerini reddetmiştir.
Karar metni 1 Haziran 2000 tarihinde ilk derece mahkemesi kaleminde bulunan dava dosyasına aktarılmıştır.
23 Aralık 2000 tarihinde, Ertaş şartlı tahliyeden yararlanmıştır.
27 Şubat 2001 tarihinde, DGM, 4616 sayılı Kanun uyarınca Çetinkayanın cezasının infazını ertelenmesine karar vermiştir.
2 Mart 2001 tarihinde, DGM, Kıranın şartlı tahliyesine karar vermiştir.
11 Nisan 2001 tarihinde, DGM, 4616 sayılı Kanun uyarınca, Tan, Ertaş, Vural, Gülmez, Polat, Korkut ve Keklikin cezalarının infazının ertelenmesine karar vermiştir. Vurala ilişkin karar bölücü propaganda yaptığı gerekçesiyle verilen ihtilaflı mahkumiyet kararının ertelenmesine ilişkindir. Ancak söz konusu kararda, ihtilaf konusu yargılama nedeniyle ertelenmesi iptal edilen daha önceki cezasına ilişkin hiçbir bilgi yer almamaktadır.
27 Nisan 2001 tarihinde, DGM, Budakın cezasının ertelenmesine karar vermiştir.
30 Nisan 2001 tarihinde, DGM, Kıran, Elbir, Dayan, Olsoy ve Ayın cezalarının infazının ertelenmesine karar vermiştir. Kırana ilişkin kararda, bu ertelemenin hem 14 Aralık 1999 tarihinde bölücü propaganda yaptığı gerekçesiyle verilen on ay hapis ve para cezası için hem de ihtilaf konusu yargılama nedeniyle ertelemesi iptal edilen bir yıl sekiz ay hapis ve 44.666.666 TL para cezası verilen daha önceki ceza için geçerli olduğu belirtilmiştir.
18 Mayıs 2001 tarihinde, DGM, Doğanın cezasının infazını ertelemiştir.
3 Mart 2003 tarihinde, Nazilli Ağır Ceza Mahkemesi, Elbirin, ihtilaf konusu olaylar sırasında hapiste olmasına sebep olan ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir.
31 Mart 2003 tarihinde, Bergama Ağır Ceza Mahkemesi, aynı şekilde, Ayın ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir. Bu karar, 12 Kasım 2003 tarihinde uygulanmıştır.
25 Nisan 2003 tarihinde, DGM, Gülmezin ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir.
6 Ağustos 2003 tarihinde, DGM, Tapkan soyadlı başvuranın, 3713 sayılı Kanunun 8/1 maddesinin ilgası uyarınca cezasının kaldırılmasına karar vermiştir.
19 Ağustos 2003 tarihinde, Tekirdağ Ağır Ceza Mahkemesi, Polatın ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir. Bu karar 28 Ağustos 2003 tarihinde uygulanmıştır.
17 Ekim 2003 tarihinde, Aydın Ağır Ceza Mahkemesi, Çetinkayanın ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir.
27 Eylül 2004 tarihinde, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, Vuralın ilk mahkumiyetine ilişkin olarak şartlı tahliyesine karar vermiştir.
23 Haziran 2005 tarihinde, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi, 3713 sayılı Kanununun 8. maddesinin ilgasına ilişkin 4928 sayılı Kanunun 19. maddesi uyarınca, Tapkan dışında, başvuranların cezalarının bütün hukuki sonuçlarıyla kaldırılmasına karar vermiştir.
24 Haziran 2005 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, bir tutanak düzenlemiştir. Tutanakta, bölücülük propagandası yaptıkları gerekçesiyle haklarında verilen ihtilaf konusu mahkumiyet kararının infaz edilmesi için başvuranlardan hiçbirinin gözaltına alınmadığı ya da tutuklanmadığı belirtilmiştir. Söz konusu tutanakta, Kıran ve Vuralın haklarında verilen daha önceki mahkumiyet kararlarının infaz edilip edilmediği hususu ile ilgili, ertelemesi iptal edilmiş olan cezalarının infaz edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir bilgiye yer verilmemiştir.
Budak, 29 Aralık 2005 tarihinde şartlı tahliyeden yararlanmıştır.
Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü 14 Kasım 2006 tarihinde Mardin ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılarından Vural ve Kıran aleyhindeki ertelemesi iptal edilen daha önceki mahkumiyet kararlarının infaz edilip edilmediği konusunda bilgi istemiştir.
Mardin Asliye Ceza Mahkemesi 21 Kasım 2006 tarihinde Mardin Cumhuriyet Başsavcısına Vuralın 22 Aralık 2000 ile 22 Aralık 2001 tarihleri arasında cezasını çektiği bilgisini vermiştir.
İzmir Cumhuriyet Başsavcısı 6 Aralık 2006 tarihinde Kıranın ertelemesi iptal edilen cezasının, 23 Haziran 2005 tarihinde kabul edilen 3713 sayılı Kanunun 8. maddesini yürürlükten kaldıran 4928 sayılı Kanunun 19. maddesinin b) bendi uyarınca alınan ek karar nedeniyle infaz edilmediği bilgisini vermiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6/1, 3 b) VE 14. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak AİHSnin 6/1 ve 6/3 b) maddesine atıfta bulunan başvuranlar, kendi aleyhlerinde yürütülen ceza kovuşturmaları çerçevesinde savunma haklarına saygı gösterilmediğinden şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, özellikle, bilirkişi raporunun içeriğinden ve varlığından haberdar edilmediklerini ve Savcının esasa ilişkin taleplerine karşı savunma sunamadıklarını iddia etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Yargıtay önündeki dava boyunca, Cumhuriyet Başsavcısının mütalaasının kendilerine tebliğ edilmediği gerekçesiyle, adil yargılanma gerekliliklerine uyulmadığını ileri sürmektedirler.
Başvuranlar ayrıca, siyasi görüşleri nedeniyle, DGMde yapılan yargılamada suçların tasnifi, savunma hakkı ve teamül hukukundakinden daha ağır ceza infaz rejimi uygulanması gibi hususlarda kendilerinin ayrı bir muameleye tabi tutulduklarını iddia etmektedirler.
Başvuranlar bu hususta AİHSnin 14. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
A. Hükümetin ön itirazı hakkında
AİHMnin içtihadını esas alan (Aslı Güneş-Türkiye, no: 53916/00, 13 Mayıs 2004 tarihli karar) Hükümet, Kıran ve Vuralın mağdur sıfatı taşımadıklarını ileri sürmektedir. Bu hususta Hükümet, 23 Haziran 2005 tarihinde İzmir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen bir yargı kararıyla başvuranlar hakkındaki mahkumiyet kararının yok hükmünde sayıldığını ve başvuranların aleyhlerinde verilen mahkumiyet kararından hiç bir surette etkilenmediklerini belirtmektedir.
Başvuranlar bu argümanlara itiraz etmektedirler.
AİHM, AİHSnin 35/4. maddesinin son cümlesinin AİHMye, kabuledilemez olduğu kanaatine vardığı bir başvuruyu yargılama sürecinin her aşamasında reddetme yetkisi tanıdığını anımsatır. AİHSnin bu hükmü AİHMye, AİHM tüzüğünün 55. maddesinde öngörülen durum hariç tutulmak kaydıyla, aynı maddenin 1 ve 3. fıkralarında sayılan gerekçelerden birinin var olması ya da AİHSnin hükümlerine (AİHSnin 35/3 ve 34. maddeleri) (bkz., bu hususta, Pisano - İtalya (radyasyon), no: 36732/97, prg. 34, 24 Ekim 2002) aykırı bir durum bulunması nedeniyle kabuledilemez ilan edilmesi gerektiği halde kabuledilebilir ilan edilmiş olduğunu esasa ilişkin inceleme aşamasında bile olsa tespit ettiğinde bu kararından geri dönebilme imkanı tanımaktadır. AİHMnin yerleşik içtihadı uyarınca, bir başvuran iddia edilen ihlal nedeniyle mağdur olduğu iddiasında bulunamayacak durumda ise ya da artık böyle bir iddiada bulunamıyorsa, bu tür bir aykırılık, ratione personae mevcut olur (Pisano, adıgeçen, prg. 34).
AİHM, 28 Eylül 2006 tarihli kabuledilebilirliğe ilişkin kararında, Hükümetin ön itirazının AİHSnin 6. maddesinin esası yönünden yapılan şikayetle sıkı sıkıya bağlı bir takım meseleleri gündeme getirdiği kanaatine vararak, Kıran ve Vuralın ihtilaflı yargılamaya konu olan daha önceki cezalarıyla ilgili ertelemenin iptali kararının infaz edilip edilmediği konusunda dosyada bir bilgi bulunmadığı düşüncesinden hareketle söz konusu itirazı davanın esasıyla birleştirmişti.
Taraflarca sunulan ek bilgileri göz önünde bulunduran AİHM, mevcut dava koşullarında ulusal mahkemelerin ihtilaf konusu cezayı 23 Haziran 2005 tarihinde kaldırdığını tespit etmektedir. Bu hususta AİHM, Kıranın ihtilaf konusu mahkumiyet kararıyla ertelenmesi tartışmalı hale gelen daha önceki cezasının 23 Haziran 2005 tarihli ek karar nedeniyle infaz edilmediğini gözlemlemektedir.
AİHM, bir mahkumiyet kararının yok hükmünde sayılmasının, ulusal hukuk uyarınca, bir ceza mahkumiyetinin ilgili tüm cezalarıyla birlikte silinmesini sağlayan özel bir hukuki mekanizma olduğunu anımsatır. Bu aynı zamanda adli sicil kaydının silinmesini sağlayan bir mekanizma teşkil etmektedir (Aslı Güneş, adıgeçen karar). Cezanın kaldırılması, esasen, ilgililer hakkında verilen mahkumiyet kararının ve adli sicil kaydının silinmesini ve DGM önünde yapılan yargılamanın hakkaniyetten yoksun oluşu yönünden yapılan şikayetle ilgili tüm sonuçların ortadan kaldırılmasını da beraberinde getirmektedir. Netice olarak Kıran, sözkonusu şikayete ilişkin olarak hakkında verilen mahkumiyet kararından etkilenmemiş olup AİHSnin 34. maddesi bakımından başvurunun bu bölümünün incelenmeye devam edilmesinde bir menfaati olduğunu iddia edemez.
Ancak, cezasının ertelenmesinin iptal edilmesi kararını müteakiben hakkında daha önce verilen bir yıl hapis cezasını çekmiş olması dolayısıyla Vuralın durumu böyle değildir. Zira Vuralın hakkaniyetten yoksun olduğunu iddia ettiği ihtilaflı yargılamanın sonuçlarından doğrudan etkilendiği gözükmektedir.
Bu itibarla, Hükümetin Kırana ilişkin olarak yaptığı ön itiraz kabul edilerek ve adıgeçenin şikayetleri AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir. Buna karşın Hükümetin Vurala ilişkin ön itirazı reddedilmelidir.
B. Esasa ilişkin
1. Başsavcının mütalaasının tebliğ edilmemesi hakkında
AİHM, Vural tarafından gündeme getirilen başsavcının mütalaasının tebliğ edilmemesine ilişkin şikayete benzer bir şikayeti daha önce de incelediğini ve başsavcının mütalaasının niteliğini ve yargılanmakta olan kişinin bu mütalaalara yazılı olarak cevap vermesinin imkansız oluşunu göz önünde bulundurarak söz konusu mütalaanın tebliğ edilmemesi nedeniyle AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını anımsatır (bkz. Göç - Türkiye, no: 36950/97, prg. 55, ve Abdullah Aydın - Türkiye (no: 2), no: 63739/00, prg. 30, 10 Kasım 2005).
Mevcut davayı inceleyen AİHM, bu vakada farklı bir sonuca varması için Hükümet tarafından kendisine ikna edici herhangi bir olgu ya da kanıt sunulmadığını değerlendirmektedir.
Bu itibarla AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
2. AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak AİHSnin 6. maddesi yönünden yapılan şikayetler hakkında
Hükümet, Vuralın 24 Eylül 1999 tarihinde DGMye gönderdiği mektupta ihtilaf konusu bilirkişi raporuna itiraz ettiğine dikkat çekmektedir. Bu nedenle Hükümet, Vuralın bu rapordan haberdar olmadığını iddia edemeyeceğini belirtmektedir. Hükümet, Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan iddianamenin başvurana tebliğ edildiğini ve bu suretle başvuranın söz konusu rapor hakkında bilgi sahibi olma imkanına kavuşarak savunmasını hazırladığını belirtmektedir.
Vural, söz konusu raporun kendisine yorumlayabileceği ya da itiraz edebileceği şekilde iletilmediğini ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca Cumhuriyet Savcısının esasa ilişkin taleplerinin kendisine iletilmediğini iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu talepler hakkında bilgi sahibi olamaması nedeniyle savunmasını sunamadığını iddia etmektedir.
Bilirkişi raporunun tebliğ edilmediği iddiasına ilişkin olarak AİHM, başvuranın DGMye sunduğu savunmasında ihtilaflı bilirkişi raporuna itiraz ettiğini dosya unsurlarından tespit etmiştir. Dolayısıyla başvuran bilirkişi raporu hakkında bilgi sahibi olmadığını iddia edemez.
Savcılığın esasa ilişkin talepleriyle ilgili olarak ise AİHM, AİHSnin 6. maddesinin 3. fıkrasının b) bendinde ifade olunan hakkın, adil yargılama kavramını oluşturan unsurlardan birini teşkil ettiğini ve tüm taraflara, iddialarını karşıt taraf karşısında kendisini açıkça dezavantajlı konuma sokmayacak koşullarda sunabilme imkanının sağlanmasını zorunlu kıldığını hatırlatır (bkz., diğerleri arasında, Nideröst-Huber - İsviçre, 18 Şubat 1997 tarihli karar, prg. 23). Bu çerçevede AİHM, başvuranın, aleyhinde yapılan suçlamalar hakkında bilgi sahibi olması için, ulusal mahkemelerin Cumhuriyet Savcısının iddianamesinin başvurana tebliğ edilmesi talimatı verdiğini kaydetmektedir. Vuralın son aşamada davaya müdahale edemediği iddiasına rağmen AİHM, halihazırda, başvuranın bu meseleyi ihtilaflı yargılama sırasında gündeme getirdiğine dair dosyada bilgi bulunmadığını, ayrıca, başvuranın bu yöndeki iddialarını destekleyecek herhangi bir unsur bulunmadığını gözlemlemektedir.
Son olarak ihtilaf konusu yargılamanın sözde ayrımcı niteliğine ilişkin olarak AİHM, iddia edilen ayrımın farklı insan grupları arasında değil yasa koyucu tarafından suç türlerine atfedilen ağırlığa göre yapıldığı yönündeki içtihadını esas almaktadır (bkz., diğerleri arasında, Demirtaş - Türkiye, no: 37452/97, 31 Ağustos 1999, ve, mutatis mutandis, Gerger - Türkiye, no: 24919/94, prg. 69, 8 Temmuz 1999).
Bu itibarla AİHM, AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak AİHSnin 6. maddesi yönünden yapılan şikayetlere ilişkin bir ihlal oluşmadığı sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, bölücü propaganda yaptıkları gerekçesiyle haklarında verilen mahkumiyet kararının AİHSnin 10. maddesiyle güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal teşkil ettiği iddiasında bulunmaktadırlar.
Hükümet, başvuranlar tarafından yazılan başvuru dilekçesinde bir terör örgütü yöneticisinin övüldüğünü, bu nedenle ihtilaf konusu müdahalenin AİHSnin 10. maddesinin 2. paragrafı yönünden değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu hususta Hükümet, hiçbir devletin ulusunun bütünlüğüne ve toprak bütünlüğüne yönelik saldırılar karşısında kayıtsız kalamayacağını savunmaktadır. Hükümet ayrıca, başvuranların cezalarının kaldırıldığını ve sözkonusu durumdan aşırı derecede etkilenmediklerini belirtmektedir.
Başvuranlar bu iddialara itiraz etmektedirler. Başvuranlar, kendileri ve cezaevi görevlileri dışında hiç kimsenin ihtilaf konusu mektubu okumasının mümkün olmadığını, dolayısıyla propaganda suçunun oluşmadığını belirtmektedirler. Başvuranlar ayrıca, yazdıkları dilekçede herhangi bir biçimde şiddete çağrı ya da teşvik bulunmadığını, yalnızca dileklerini bildirdiklerini ve bu dileklerini aleni surette beyan etmediklerini dolayısıyla bölücülük yapıldığından söz edilemeyeceğini belirtmektedirler.
AİHM, ihtilaf konusu mahkumiyet kararının başvuranların AİHSnin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir müdahale teşkil ettiği konusunda tarafların hemfikir olduğunu gözlemlemektedir. Ayrıca suçlanan tedbir, 3713 sayılı Kanunun 8. maddesine dayanması ve AİHSnin 10. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak toprak bütünlüğünün korunması gibi meşru bir hedef gözetmesi sebebiyle yasayla öngörülmüştü.
Bundan sonra, ihtilaf konusu tedbirin demokratik bir toplumda zorunlu olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Bu hususta AİHM, 10. maddeye ilişkin içtihadından doğan temel ilkeleri esas almaktadır ( bkz., diğerleri arasında, Fressoz ve Roire - Fransa, no: 29183/95, prg. 45, Öztürk - Türkiye, no: 22479/93, prg. 64, ve Nilsen ve Johnsen - Norveç, no: 23118/93, prg. 43).
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHSnin 10. maddesinin 2. fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olarak algılanan bilgi ve fikirler için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. Demokratik toplumun vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.
AİHSnin 10/2 maddesi bağlamında zorunlu sıfatı ile acil bir toplumsal ihtiyacın varlığı kastedilmektedir. İfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin zorunluluğu ikna edici surette ortaya konulmalıdır. Kuşkusuz, müdahaleyi haklı kılacak nitelikte bir ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir ve ulusal merciler bu konuda belli bir takdir payına sahiptir. Ancak bu takdir hakkı, AİHMnin mevzuat ve mevzuatı uygulayan mercilerin kararları üzerinde uyguladığı denetimiyle birlikte değerlendirilir.
Denetim yetkisini kullanırken AİHMnin görevi ulusal mahkemelerin yerini almak değil, bu mahkemelerin müdahaleyi teşkil eden kısıtlama ya da cezalandırma kararlarının AİHSnin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığına ilişkin nihai kararı vermektir. Bu maksatla AİHM, sözkonusu müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde değerlendirmelidir (bkz., diğerleri arasında, Lingens - Avusturya, 8 Temmuz 1986 tarihli karar, prg. 46, ve Rizos ve Daskas - Yunanistan, no: 65545/01, prg. 44, 27 Mayıs 2004).
AİHM, 10. maddenin herkese ifade özgürlüğü güvencesi sunduğunu hatırlatmanın faydalı olacağı kanaatindedir. 10. madde bu özgürlüğün kullanılması noktasında güdülen amacın niteliğine göre ya da gerçek veya tüzel kişilerin oynadıkları role göre bir ayrım yapmaz. Kesin biçimde AİHSnin 5. maddesinin uygulama alanına giren mevzuata uygun bir tutukluluk hali sözkonusu olduğunda da tutuklu şahıslar genel olarak tüm hak ve özgürlüklerden yararlanmaya devam ederler. Bu nedenle tutuklu kimseler ifade özgürlüğü hakkından da yararlanmaya devam ederler (Yankov - Bulgaristan, no: 39084/97, prg. 126-145).
Halihazırda AİHM, başvuranların, cezaevinde bulundukları sırada Adalet Bakanlığına yaptıkları bir başvurudan dolayı bölücü propaganda yaptıkları gerekçesiyle mahkum edildiklerini gözlemlemektedir. Abdullah Öcalanın yakalanmasının ve Türk makamlarının tutumunun eleştirildiği dilekçe formunda yazılmış olan bu başvuruda, başvuranlar taleplerini bildirmişler ve taleplerinin yerine getirilmesi için süresiz açlık grevi başlattıklarını beyan etmişlerdir. Ulusal mahkemeler bu dilekçeyi bölücü propaganda suçu teşkil eder nitelikte devletin toprak bütünlüğünü doğrudan hedef alan bir dilekçe olarak yorumlamışlardır.
AİHM, başvuranlar hakkında verilen mahkumiyet kararının ihtilaf konusu beyanların yayımlandığı çerçeveye bakılarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir. Bu hususta AİHM, başvuranların taleplerinin hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmadığını ve cezaevinde bulunan diğer tutuklulara da dağıtılmadığının gözlendiğini veya hiçbir şekilde erişime açık olmadığını tespit etmektedir (mutatis mutandis, Grigoriades - Yunanistan, 25 Kasım 1997 tarihli karar, prg. 47, ve Yankov, adıgeçen, prg. 143). Oysa AİHM, ifade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik müdahalenin orantılılığının incelenmesi noktasında aleniyet ilkesinin önemine daha evvel de dikkat çekmişti (Yankov, adıgeçen). Bu hususta AİHM, Hükümetin hakim konumunun kendisine ceza yolunu kullanılması konusunda ölçülü davranmayı emrettiğini anımsatır (Yağmurdereli - Türkiye, no: 29590/96, prg. 43, 4 Haziran 2002).
Mevcut davada başvuranlar tarafından kullanılan ifade biçimi, yalnızca Adalet Bakanlığına gönderilmiş olması sebebiyle ihtilaf konusu beyanların etkisini önemli ölçüde sınırlamaktaydı ve gerçek bir risk oluşturmamaktaydı.
Yukarıda ifade olunanlar göz önüne alındığında, verilen mahkumiyet kararına dayanak olmak üzere ileri sürülen gerekçeler başvuranların ifade özgürlüğü haklarının kullanılmasına yönelik olarak yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda zorunlu olduğu hususunda AİHMyi ikna etmek için yetersiz kalmaktadır. Özellikle de kullanılan araçlar güdülen amaçla orantısızdır.
Bu itibarla AİHM, AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranlar uğradıkları zararın tazmini için 5.000 Euro talep etmektedirler.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
Hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, Vural dışındaki başvuranların tamamı için ihlal tespitinin başlı başına adil bir tatmin teşkil edeceğine hükmetmektedir. AİHM manevi tazminat olarak Vurala 1.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
AİHM önünde yaptıkları yargılama masrafları için 5.000 Euro talep eden başvuranlar kanıt olarak bir avukatlık ücret makbuzu sunmaktadırlar.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHMnin içtihadına göre bir başvurana yaptığı masraf ve harcamaların iadesinin ancak bu masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul oranda olduğu ortaya konulduğu takdirde mümkün olduğunu anımsatır. Mevcut davada başvuranların avukatları tarafından yapılan çalışmayı gösteren bir makbuz sunduklarını ancak iddia ettikleri harcamaları yaptıklarını kanıtlayamadıklarını tespit etmektedir. Bununla birlikte, başvurularının sunulması için mutlaka belli bir takım masraf ve harcamalarda bulunmuş olmaları gerektiği düşüncesiyle AİHM başvuranlara 1.000 Euro ödenmesinin makul olacağına hükmetmektedir. Dolayısıyla AİHM, bu meblağın, kendi önünde yapılan yargılama için başvuranlara ortaklaşa ödenmesine hükmetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin Vurala ilişkin ön itirazının ret, Kırana ilişkin ön itirazının ise kabul edilmesine;
2. Kıranın AİHSnin 6. maddesi yönünden yaptığı şikayetin kabuledilemez olduğuna;
3. Vuralın Yargıtay Başsavcısının mütalaasının tebliğ edilmemesi yönünden yaptığı şikayete ilişkin olarak AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Vuralın, AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 6. madde yönünden yaptığı diğer şikayetlere ilişkin bir ihlal olmadığına;
5. AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
6. İhlal tespitinin Tapkan, Keklik, Doğan, Korkut, Olsoy, Ay, Budak, Polat, Ertaş, Gülmez, Kıran, Elbir, Çetinkaya, Dayan ve Tanın maruz kaldığı manevi zarar için başlı başına yeterli bir tatmin teşkil edeceğine;
7. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından
i. manevi tazminat olarak başvuran Vurala 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için ise başvuranlara ortaklaşa 1.000 Euro (bin Euro)
ödenmesine;
iii. bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 20 Eylül 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy