(AİHS m. 2, 3, 7, 9, 10, 11, 17, 18, 34, 35, 41, 44) (2911 S. K. m. 28)
Başvuru no: 25/02
KARAR
STRAZBURG
29 Kasım 2007
İşbu karar AİHSnin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 25/02 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşları Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Semiha Kırkoç, Meral Kalanç, Sema Gül ve Gülsen Dinlerin (başvuranlar), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 20 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
İlk başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından Zeynel Polat ve diğer altı başvuran yine İstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1967, 1979, 1971, 1963, 1979, 1973 ve 1972 doğumludur ve İstanbulda yaşamaktadır.
5 Ağustos 2000de bir grup göstericinin, basın açıklamasında bulunmak ve F-tipi cezaevlerini protesto etmek için tramvay hattını durdurmak üzere İstanbuldaki İstiklal Caddesinde toplanacağına ilişkin bir istihbarat raporu alan polis memurları ve çevik kuvvet mensupları, söz konusu mevkiye yerleştirilmiştir. Öğlen vakti başvuranlar 39 kişiyle, F-tipi cezaevlerini protesto etme amaçlı bir basın açıklaması yapmak üzere İstiklal Caddesinde toplanmıştır. Polis grubun dağılmasını ve toplanmaya son verilmesini istemiş ve gruba, yetkili makamların haberdar edilmemesi nedeniyle gösterinin kanuna aykırı olduğunu bildirmiştir. Göstericiler uymayı reddetmiş, sloganlar atarak ve basın açıklamasını yüksek sesle okuyarak İstiklal Caddesi boyunca ilerlemeye teşebbüs etmiştir. Müteakiben, 12.30 sıralarında cop ve göz yaşartıcı gaz kullandığı iddia edilen polis, grubu dağıtmıştır. Başvuranlar yanlarındaki 39 kişiyle birlikte yakalanmıştır. Başvuranlardan Sema Gül ve Semiha Kırkoç daha sonra Taksim Hastanesine kaldırılmıştır.
Sema Gülü muayene eden doktor, her iki kolunda çürükler ve ayaklarında şişlik olduğunu kaydetmiştir.
Semiha Kırkoçu muayene eden doktor, sol paryetal lobda 4 cm.lik uzun bir yırtılma bulunduğunu kaydetmiştir.
Diğer başvuranlar hakkında sağlık raporu bulunmamaktadır.
5 Ağustos 2000 tarihli olay raporunda, güvenlik güçlerinin emirlere uymayan grubu dağıtmak için güç kullanmak durumunda kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca olay sırasında bir polis memurunun yaralandığı da kaydedilmiştir.
Başvuranlar müteakiben bir gün boyunca alıkonuldukları Beyoğlu Merkez Polis Karakoluna ve Karaköy Polis Karakoluna götürülmüştür.
Ertesi gün Beyoğlu Cumhuriyet Savcısının emri üzerine serbest bırakılmışlardır.
Belirsiz bir günde, başvuranlar kendilerini yakalayan polisler aleyhine Beyoğlu Cumhuriyet Savcısına bir dilekçe sunmuştur. Dilekçelerinde diğer hususlar meyanında (interalia) yakalanmalarının ve yakalanmaları sırasında ve sonrasında polis memurlarının aşırı güç kullanmasının kanuna aykırı olduğuna dair şikayette bulunmuşlardır.
5 Ocak 2001de Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, ilgili tarihte görevde bulunan polis memurları hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Kararında, güvenlik güçlerince kullanılan gücün 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanununa uygun olduğu ve aşırı olmadığı sonucuna varmıştır. Cumhuriyet Savcısı davacıların şikayetlerine konu yaraların, orantılı olan güç kullanımından kaynaklandığı kanısındadır.
Başvuranlar, Cumhuriyet Savcısının kararına itiraz etmiştir.
25 Haziran 2001de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların itirazını reddetmiştir.
Bu esnada, 14 Ağustos 2000de Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, Beyoğlu Ceza Mahkemesine bir iddianame sunmuştur. Başvuranları 2911 sayılı Kanunun 28/1. maddesi uyarınca önceden izin almaksızın yasadışı bir gösteride yer almak ve polis memurlarının uyarılarına rağmen dağılmamakla suçlamıştır.
19 Eylül 2005te Beyoğlu Ceza Mahkemesi, başvuranların beraatine karar vermiştir. Mahkeme, basın açıklaması yapmanın anayasal bir hak olduğu ve bu hakkın kullanılması için önceden izin almaya gerek olmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme ayrıca sanıklara dağılmaları için uyarıda bulunulduğunun tüm göstericilerce duyulduğunun kesin olmadığını gözlemlemiştir. Sanıkların, anayasal haklarını kullanmış ve sonuç olarak herhangi bir suç işlememiş olduklarına karar vermiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 3. maddesine dayanarak yakalanmaları sırasında kullanılan gücün, aşırı ve orantısız olduğundan ve kötü muamele teşkil ettiğinden şikayetçi olmuştur. 3. madde aşağıda kaydedilmiştir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
1. Hükümetin ön itirazları
Hükümet, AİHMden AİHSnin 35/1. maddesi bağlamındaki iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvuruyu kabul etmemesini istemiştir. Başvuranların, idare mahkemelerinde dava açarak uğradıklarını iddia ettikleri zararın telafisini isteyebilecekleri halde başvuruda bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvurunun söz konusu kısmının altı aylık zaman sınırı içersinde yapılmadığını ileri sürmüştür.
Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi hususundaki ön itirazına ilişkin AİHM, daha önce de benzer davalarda Hükümetin ön itirazını değerlendirmiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir. Mevcut davada, yukarıda kaydedilen başvuruda varmış olduğu sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel koşullar görmemektedir. Sonuç olarak, Hükümetin ön itirazının bu kısmını reddetmektedir.
Hükümetin altı ay kuralı hususundaki ikinci itirazına ilişkin AİHM, AİHSnin 35/1. maddesi uyarınca, bir başvuruya nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde bakabileceğini yinelemektedir. Söz konusu davada, başvuranların kötü muamele iddialarına ilişkin nihai karar, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25 Haziran 2001de verilmiştir. Mahkemeye 20 Eylül 2001de sunulmasından dolayı başvurunun bu kısmı, altı aylık zaman sınırı içerisinde yapılmıştır. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM aynı zamanda Hükümetin itirazlarının bu kısmını da reddetmektedir.
2. Başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinlere ilişkin AİHM, kötü muamele iddialarının uygun kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tür kanıtları değerlendirirken genel olarak makul şüphenin ötesinde kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilmektedir.
Söz konusu davada başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler, polisin gösteriyi dağıtmak için aşırı güç kullanması sonucu yaralandıkları hususunda şikayette bulunmuştur. Bununla birlikte, başvuranların iddialarının doğruluğuna ilişkin şüpheler uyandıran birçok unsur mevcuttur. AİHM, başvuranların olayın ertesi günü serbest bırakılmalarına rağmen şikayetlerini destekleyecek tıbbi bir rapor ya da iddialarına destekleyici bir ağırlık kazandırabilecek kanıtlar sunmadıklarını gözlemlemektedir. Dava dosyasında başvuranların olay sırasında iddia ettikleri gibi yaralandıklarını gösteren bir materyal mevcut değildir.
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinlerin iddialarına dayanak göstermedikleri ve bu nedenle, başvurunun bu kısmının AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları çerçevesinde dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabuledilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
3. Başvuranlar Semiha Kırkoç ve Sema Güle ilişkin
AİHM, Semiha Kırkoç ve Sema Gülün 3. maddenin ihlal edildiğine ilişkin şikayetlerinin, AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvuru, kabuledilebilir niteliktedir.
AİHMnin birçok davada vurgulamış olduğu gibi 3. madde, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini kapsamakta olup, hiçbir sınırlamaya tabi değildir, ayrıca, 15. maddenin 2. paragrafı uyarınca hiçbir koşulda istisnası olamamaktadır.
Yukarıda kaydedildiği gibi, kanıtlar değerlendirilirken genel olarak makul şüphenin ötesinde kanıt standardı uygulanmaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilmektedir. Ayrıca iddiaların, AİHSnin 2. ve 3. maddelerine dayanılarak öne sürüldüğü hallerde AİHM, özellikle kapsamlı bir incelemede bulunmalıdır.
AİHM mevcut davada Semiha Kırkoç ve Sema Gül isimli başvuranlarda gözlemlenen yaralanmaların, 5 Ağustos 2000deki olaylar sırasında polis tarafından güç kullanılması sonucu ortaya çıkmış olduğunun taraflar arasında ihtilaf teşkil etmediğini belirtmektedir. Bu aynı zamanda polisin gösterici grubunu dağıtmak için güç kullanması gerektiğinin belirtildiği olay raporunda da görülmektedir.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, kullanılan gücün aşırı olmadığını ispat etme görevinin Hükümete ait olduğu kanısındadır.
AİHM, yetkili makamlara gösteri ile ilgili başvuru yapılmamış olmasına rağmen, polisin 5 Ağustos 2000de İstiklal Caddesinde bir grubun toplanacağına ilişkin istihbarat aldığını gözlemlemektedir. Bu nedenle güvenlik güçleri, önleyici tedbirler alabilmişlerdir. İlgili alan, birçok polis memuru ve acil müdahale gücü mensuplarınca güvenlik altına alınmıştır. Sonuç olarak, mevcut dava koşulları altında, güvenlik güçlerinin ön hazırlık yapmaksızın harekete geçmek durumunda bırakıldığı söylenemez. AİHM, grubun polisin dağılın uyarılarına uymadığını belirtmektedir. Ancak, yukarıda ayrıntılı olarak kaydedilmiş olduğu gibi, dava dosyasında göstericilerin kamu düzeni için tehlike teşkil ettiğine ilişkin bir materyal bulunmamaktadır. Bu noktada AİHM, aynı zamanda başvuranların aleyhlerindeki suçlardan beraat ettikleri 19 Eylül 2005 tarihli Beyoğlu Ceza Mahkemesi kararına değinmektedir. Yerel mahkeme, sanıkların basın açıklaması yaparak anayasal haklarını kullandıkları ve hiçbir suç işlememiş oldukları sonucuna varmıştır.
Bu koşullar altında AİHM, Hükümetin sağlık raporları ile yaralandıkları doğrulanan başvuranlara karşı kullanılan güç derecesini açıklamak veya haklı çıkarmak için dayanak teşkil eden ikna edici ya da inandırıcı bir savunma sunmadığı sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Semiha Kırkoç ve Sema Gülun yaralanmasının, sorumluluğu Hükümete ait olan bir muamelenin sonucu gerçekleştiği sonucuna varılmıştır.
Bu nedenle Semiha Kırkoç ve Sema Gül açısından 3. madde ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 9, 10 VE 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, polisin gösteriye müdahale etmesinin düşünce, ifade ve toplanma özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu husustaki iddialarını AİHSnin 9., 10. ve 11. maddelerine dayandırmışlardır.
AİHM, başvuranların şikayetlerinin 11. madde açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranların 2005te aleyhlerindeki suçlamalardan beraat etmeleri nedeniyle bundan böyle, AİHSnin 34. maddesi bağlamında mağdur olarak kabul edilemeyeceklerini ileri sürmüştür.
AİHM, Hükümetin başvuranların AİHSnin 11. maddesince öngörülen haklarının ihlal edildiğini ileri süremeyeceklerine ilişkin iddiasının şikayetinin esası ile yakından ilintili olan bir sorunu ortaya çıkardığı kanaatindedir. Bu nedenle, Hükümetin ön itirazı ile esası birleştirmektedir.
AİHM ayrıca başvurunun söz konusu kısmının AİHSnin 35/3. maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca başka açılardan bakıldığında da başvuruda kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Başvuranların haklarına müdahale edilmesi
AİHM, öncelikle AİHS organlarının değişmez yaklaşımına göre, hak veya özgürlük ihlali mağduru kelimesinin, yürürlükte olan kanun veya iptal edilen kısımdan direkt olarak etkilenen kişiyi ifade ettiğini hatırlatmaktadır.
Mevcut davada taraflar arasında, başvuranların toplanma hakkına müdahalenin ilk ortaya çıkışına ilişkin ihtilaf bulunmamaktadır. AİHM yerel mahkemenin başvuranları aleyhlerindeki suçlardan beraat ettirdiğini doğrulamıştır. Ancak, bu kararın 19 Eylül 2005te, olaydan yaklaşık 5 yıl sonra verildiğini göz ardı edememektedir. Aynı zamanda başvuranların gösteriye katılarak o tarihte tartışmalı bir mesele olan F-tipi cezaevlerine dikkat çekmeyi amaçladıklarını kaydetmektedir. AİHM, gösteriye müdahale edilmesinin, polisin göstericileri dağıtmak için güç kullanmasının ve müteakiben cezai takibat başlatılmasının, caydırıcı bir etkiye sahip olmuş ve başvuranların benzeri gösterilerde yer alma hususundaki cesaretlerini kırmış olabileceği kanısındadır.
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, nihai sonuca bakılmaksızın başvuranların polis müdahalesinden ve aleyhlerinde başlatılan cezai takibattan olumsuz etkilendikleri kanaatindedir.
2. Müdahalenin gerekçesi
Hükümet, söz konusu gösterinin ilgili makamların haberdar edilmemesi nedeniyle kanuna aykırı olarak düzenlendiğini belirtmiştir. 11. maddenin ikinci paragrafının, karışıklığı önlemek için barışçı toplantı hakkına kısıtlamalar getirdiğini ileri sürmüştür.
AİHM, yapılan müdahalenin kanunda öngörüldüğü, bir ya da daha fazla meşru amaca hizmet ettiği ve söz konusu amaçların gerçekleştirilmesi için demokratik bir toplumda gerekli olduğu müddetçe 11. maddenin ihlaline yol açmayacağını yinelemektedir.
Bu bağlamda, mevcut davaya yapılan müdahalenin yasal bir dayanağı olduğu, 2911 Nolu Kanunun 22. bölümü (Toplantı ve Yürüyüş Kanunu), ve bu nedenle AİHSnin 11/2. maddesi çerçevesinde kanunda öngörüldüğü kaydedilmiştir. Meşru amaca ilişkin olarak Hükümet, müdahalenin kamu düzeninin bozulmasını önleme amacını güttüğünü belirtmiştir. AİHM, farklı bir sonuca varmak için gerekçe görmemektedir.
Müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda AİHM, öncelikle 11. maddeye ilişkin kararlarının dayandığı temel ilkelere değinmektedir. Söz konusu içtihattan yetkili makamların, barışçı tutumlarını ve tüm vatandaşların güvenliğini sağlamak için, yapılan yasal gösteriler karşısında uygun tedbirleri alma görevlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
AİHM ayrıca, Devletlerin yalnızca barışçı toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda, söz konusu hakka ilişkin makul ve direkt olmayan kısıtlamalardan kaçınmakla yükümlü olduklarını belirtmektedir. Son olarak, 11. maddenin asıl amacının, kişiyi yetkili makamların korunan haklarının uygulanmasına keyfi olarak müdahale etmekten koruması olmasına rağmen, bu hakların etkin şekilde kullanılmasını temin edecek pozitif yükümlülükler de mevcut olabildiği kanısındadır.
AİHM öncelikle bu ilkelerin, kamuya ait alanlarda düzenlenen gösteri ve yürüyüşlerde de uygulanabileceği kanaatindedir. Ancak, kamu düzeni ve ulusal güvenliği sağlamak için a priori Yüksek Sözleşmeci bir Tarafın, gösteri düzenlenmesinin izne tabi olmasını gerektirdiği ve kurumların faaliyetlerini düzenlediği durumlarda, bunun 11. maddeye aykırı olmadığını belirtmektedir.
Dahili mevzuatı göz önünde bulunduran AİHM, söz konusu tarihte kamuya açık alanda gösteri düzenlemek için izin gerekmediğini ancak, olaydan yetmiş iki saat önce bilgi vermek gerektiğini gözlemlemektedir. Esas itibariyle, bu nitelikteki düzenlemeler, AİHS tarafından koruma altına alınan barışçı toplantı özgürlüğüne getirilen gizli bir engeli temsil etmemelidir. Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, günlük yaşam düzenini belirli bir derecede bozabilir ve hoş karşılanmayabilir. AİHM, siyasi, kültürel veya diğer niteliklerdeki bir olayın, gösterinin ya da toplantının düzgün şekilde devam etmesini sağlamak için önleyici güvenlik tedbirleri almanın, örneğin gösteri mahallinde ilk yardım hizmetleri sağlanması gibi, önemli olduğu kanaatindedir. Bu durumda, gösteriyi düzenleyen derneklerin veya diğer oluşumların, demokratik sürecin aktörleri olarak, yürürlükte düzenlemelere uymak suretiyle söz konusu süreci yöneten kurallara saygılı olmaları gerekmektedir.
AİHM önünde sunulan kanıtlardan, söz konusu davada polisin, gösterici grubuna yürüyüşlerinin kanuna aykırı olduğunu, günün kalabalık bir vaktinde yapılması nedeniyle kamu düzenine zarar vereceğini ve grubu dağıtmalarının emredildiğini bildirmiştir. Başvuranlar ve diğer göstericiler, bu emirlere uymamış ve yürüyüşe devam etmeye teşebbüs etmiştir.
Ancak, grubun tramvay hattını engellemek dışında kamu düzenine bir tehdit oluşturduğuna ilişkin kanıt bulunmamaktadır. AİHM, söz konusu grubun tartışmalı bir mesele olan F-tipi cezaevlerinin durumuna dikkat çekmeyi isteyen kırk iki kişiden oluştuğunu belirtmektedir. Gösterinin öğlene doğru başladığı ve yarım saat içerisinde, 12.30da grubun yakalanması ile sona erdiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle AİHM, özellikle yetkili makamların gösteriyi sona erdirmedeki sabırsızlığını anlaşılır bulmamaktadır. Bu noktada AİHM ayrıca hiçbir bilgi verilmemesine rağmen yetkili makamların, o tarihte bu tür bir gösteri yapılacağına ilişkin bilgi almış ve böylece önleyici tedbirler alabilmiş olduğunu hatırlatmaktadır.
AİHM, göstericiler şiddet içeren fiiller sergilemedikleri sürece, AİHSnin 11. maddesince teminat altına alınan toplantı özgürlüğünün esasına bağlı kalınmak isteniyorsa, resmi makamların barışçı toplantılar hususunda belirli derecede hoşgörü göstermelerinin önemli olduğu kanısındadır.
Dolayısıyla, AİHM söz konusu davada polisin şiddet içeren müdahalesinin, ölçüsüz olduğu ve AİHSnin 11. maddesinin ikinci paragrafı bağlamında karmaşanın engellenmesi için gerekli olmadığı kanaatindedir.
Yukarıda kaydedilenler göz önünde alındığında AİHM, Hükümetin başvuranın mağdur statüsünün ortadan kaldırılması iddiasına ilişkin ön itirazını reddetmekte ve AİHSnin II. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 7., 17. VE 18. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar AİHSnin 7. maddesine dayanarak, yerel hukuk uyarınca cezayı gerektiren bir suç teşkil etmeyen fiillerinden dolayı yakalandıklarını ve aleyhlerinde cezai takibat başlatıldığını ileri sürmüştür. Başvuranlar ayrıca düşünce, ifade ve toplantı özgürlüklerine getirilen kanuna aykırı kısıtlamaların, aleyhlerinde başlatılan cezai takibatın ve yerel adli makamlar önünde şikayette bulunamamalarının AİHSnin 17. ve 18. maddelerinin ihlal edildiği anlamına geldiği hususunda şikayette bulunmuştur.
AİHM, söz konusu şikayetlerin yukarıda incelenen şikayetle alakalı olduğunu ve benzer şekilde kabuledilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini kaydetmektedir.
AİHSnin 11. maddesindeki ihlal bulgusuna değinen AİHM, mevcut başvuruda ortaya konan esas yasal sorunu incelediği kanaatindedir.
Dava olaylarını ve tarafların görüşlerini göz önüne alan AİHM, mevcut şikayetlere ilişkin ayrı bir karar vermeye gerek bulunmadığı sonucuna varmıştır.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuk bu ihlali ancak kısmen telafi edilebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranlar manevi tazminat olarak 10,000 Euro (EUR) talep etmiştir.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğinin tespitinin başvuranlar için yeterli tazmin teşkil ettiği kanısındadır. Ancak, Semal Gül ve Semiha Kırkoç isimli iki başvurana ilişkin olarak AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğinin tespiti çerçevesinde, hakkaniyete uygun olarak AİHM, söz konusu iki başvurana manevi tazminat olarak 3,000 EUR ödenmesine gerektiğine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve harcamaları
AİHM önünde yaptıkları masraflar için birinci başvuran, 3,500 EUR ve diğer altı başvuran 5,500 EUR talep etmiştir.
Hükümet söz konusu taleplere itiraz etmiştir.
AİHM içtihadına göre başvuran, gerçek ve gerekli oldukları kanıtlandığı ve miktarları makul olduğu sürece yaptığı masrafların telafi edilmesi hakkına sahiptir. Mevcut davada
AİHM, başvuranların yalnızca İstanbul Barosunun ücret tarifesine atıfta bulunduklarını ve iddialarını destekleyen belgeler sunmadıklarını belirtmektedir. Bu nedenle AİHM söz konusu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana yüzde üç puanlık bir ekleme yapılarak belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler isimli başvuranlara ilişkin 3. madde hususunda yapılan şikayetin kabuledilemez ve başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. Hükümetin, başvuranların AİHSnin 11. maddesi bağlamındaki mağdur statülerine ilişkin ön itirazını esas ile birleştirmeye ve reddetmeye;
3. Semal Gül ve Semiha Kırkoç isimli iki başvurana ilişkin olarak AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Başvuranların, AİHSnin 7., 17. ve 18. maddeleri uyarınca ortaya koydukları diğer şikayetleri ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığına;
6. İhlal bulgusunun kendi başına başvuranlardan Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinlerin, uğradıkları manevi zarar için adil tatmin teşkil ettiğine;
7. (a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlar Sema Gül ve Semiha Kırkoçun herbirine manevi tazminat olarak 3,000 (üç bin) EUR ödenmesi gerektiğine;
(b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına,
8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 29 Kasım 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy