(AİHS m. 3, 5, 6, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 146) (VAN OOSTERWIJCK - BELÇİKA DAVASI) (KANLIBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (KARAGÖZ - TÜRKİYE DAVASI (NO 2)) (ZEYNEP AVCI - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no:38851/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
31 Ocak 2008
İşbu karar AİHSnin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (38851/02) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Adbulkadir Aktaşın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 16 Ekim 2002 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan yararlanan başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Özbekli tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1980 yılı doğumludur. Başvuran, halen Elazığ E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunmaktadır.
A. Başvuranın yakalanması
6 Ekim 2002 tarihinde, saat 00.35e doğru, olağanüstü hal döneminde Dicle Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi, kimliğini açıklamayan bir şahıstan, başvuranın da aralarında bulunduğu silahlı örgüt Hizbullah militanlarının olası adresini veren bir ihbar almıştır.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı tarafından derhal bir arama ekibi gönderilmiştir.
Saat 2.15e doğru otuz bir polis memurlu müdahale ekibi baskın gerçekleştirmiştir. Polis memurları, operasyona yakın yerlerde oturanları önceden bilgilendirmiş ve tedbirlerini almışlardır.
Ardından, polis memurları, belirlenen binanın kapısını birçok kez çalıp dışarı çıkmaları çağrısında bulunmuş ancak cevap alamamışlardır. Ardından polis memurları, ışık projektörleri pencerelere doğru yöneltmiş, megafonla binanın numarasını anons etmiş ve teslim olmaları çağrısında bulunmuşlardır. Cevap gelmemesi üzerine, polis memurları, içeride bulunanlara göz yaşartıcı bomba atacakları ihtarında bulunmuşlardır. Sonuçsuz birkaç ihtarın ardından, göz yaşartıcı bomba atılmıştır.
O esnada başvuran balkona çıkmış ve teslim olma isteğini beyan etmiştir. Başvuran, iki kadın ve dört çocuğun çıkmasına izin vermiş ve ardından balkon kapsını tekrar kapatmıştır.
Sözkonusu iki kadın ve dört çocuğun Diyarbakır Devlet Hastanesine sevk edilmesinin ardından polis memurları başvurana yönelik ihtarlarına devam etmiştir. Saat 7.15e doğru başvuran, silahsız olduğunu ifade ederek polis memurlarının ihtarlarına uymaya karar vermiştir. Kapıyı açtığında, silahlı olduğu şüphesiyle polis memurları zor kullanarak başvuranı etkisiz hale getirmişlerdir.
Başvuran, polis memurlarına, Selami Akalın adına düzenlenen sahte evraklar sunmuştur.
On beş dakika sonra başvuran, Diyarbakır Devlet Hastanesine sevk edilmiştir.
Hastane tarafından Selami Akalın adına düzenlenen 10748 nolu adli tıp raporunda, boynun sol tarafından sıyrık ve eritem, vücutta muhtelif lezyonlar ve morluklar, doku kaybından kaynaklanan lezyonlar ve topukların iç kısımlarında eritemler ile testislerde, sol elin dış yüzeyinde ve burun ekstremitesinde kızarıklıklar saptanmıştır.
Kurtarılan kadın ve çocuklar ile ilgili olarak ise sağlık raporlarında yalnızca A.Knin geniz ve solunum yollarında yanma hissi olduğu ancak sağlık durumunun iyi olduğu belirtilmiştir.
B. Gözaltı süresinin uzatılması ve tutuklanması
İlk başta, Savcı, başvuranın gözaltı süresini iki gün olarak belirlemiştir. Ancak, Dicle Emniyet Müdürlüğü, 2845 sayılı yasanın 16. maddesi uyarınca, sözkonusu sürenin üç gün uzatılmasını talep etmiştir. Dosyanın hassasiyetini göz önüne alarak Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın, avukatları ve yakınları ile yapacağı tüm görüşmelerin nöbetçi hakim nezaretinde yapılması gerektiğine karar vermiştir.
8 Ekim tarihinde sorgusu yapılan başvuran, sesiz kalma hakkını kullanmış ve Özbekliyi avukat tayin etmiştir.
Ertesi gün saat 13.20ye doğru başvuran, Diyarbakırda bulunan Bağlar Sağlık Merkezine sevk edilmiştir. Burada başvuranın sol ayak dış yüzeyinde yaklaşık bir hafta öncesine dayanan kabuklaşmış bir yara tespit edildiği ancak darp veya cebir izine rastlanmadığı belirtilmiştir.
Aynı gün Emniyet Müdürlüğünde sorgulanan başvuran, Hizbullah ile ilgili ayrıntılı itiraflar ve açık beyanlar içeren ifadesini imzalamıştır. Saat 14.55e doğru başvuran, başka bir sağlık merkezine sevk edilmiş burada önceki sağlık merkezinde tespit edilen yaranın saptandığı bir rapor verilmiştir.
Yine 9 Ekim günü başvuran, gözaltının sürdürülmesi hususunda karar vermek üzere Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi karşısına çıkarılmıştır. Başvuranın itirazlarına rağmen, nöbetçi hakim, gözaltının iki gün uzatılmasına karar vermiştir.
Ertesi gün sabah, başvuran, Hizbullah adına 24 Ocak 2001 tarihinde işlenen bir cinayetle ilgili olarak ek bir ifade imzalamıştır.
Saat 11e doğru başvuran, Sağlık Merkezinde görev yapan bir doktor tarafından yeniden muayeneden geçirilmiş ve doktor sol ayağının dış yüzeyinde yaklaşık on günlük kabuklaşmış bir yara olduğu ancak darp ve cebir izine rastlanmadığını tespit etmiştir. Ardından başvuran Savcı karşısına çıkarılmıştır. Başvuran, avukatı ile birlikte hakim karşısına çıkana kadar sessizliğini koruma kararı almıştır.
11 Ekim tarihinde, başvuran, nöbetçi hakim karşısına çıkarılmıştır. Avukatı ile görüşmesinin ardından cevap verme hakkını saklı tutarak başvuran, suçlamalara cevap vermeyi reddetmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, Diyarbakır F Tipi Cezaevine nakledilmiştir. Saat 16.40a doğru başvuran, cezaevi doktoru tarafından muayene edilmiştir. Rapora göre başvuranın vücudunda hiçbir darp ve cebir izine rastlanmamıştır.
Bu süre zarfında Diyarbakır Olağanüstü Hal Valisi, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca, Savcıdan, başvuranın ek sorgulanmasının tamamlanması amacıyla Emniyet Müdürlüğüne getirilmesi için on günlük süre talep etmiştir. 12 Ekim 2002 tarihinde, Savcı, bu talebi 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimine iletmiştir. Nöbetçi hakim, sözkonusu talebi kabul etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun, 298. maddesi uyarınca sözkonusu karara itiraz etme imkanı bulunmaktaydı.
Aynı gün başvuran, bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın karnında eski iki yara izi, sol kalçasında yüzeysel bir kanama ve 3-5 günlük kabuklaşma saptamış ancak hiçbir darp ve yara izine rastlamamıştır. Ardından başvuran, sorgulanmasının tamamlanması için Emniyet Müdürlüğüne havale edilmiştir. Başvuran, itiraflarda bulunmuş ve saklanan cephanelerin yerini söylemiştir.
13 Ekim saat 15. 45e doğru, polis memurları başvuranla birlikte başvuranın gösterdiği yere gitmişler ve burada sahte evraklar, dört el bombası, iki tabanca, beş şarjör, elli iki fişek ve altmış beş mermi bulmuşlardır.
16 Ekim tarihinde, başvuranın avukatı, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca alınan karara, itiraz etmiştir.
2 Nolu DGM savcılığın görüşünü aldıktan sonra yedek hakim tarafından izin verilen ek gözetim süresinin yasaya uygun olduğu gerekçesiyle 18 Ekim 2002 tarihinde avukat Özbeklinin itirazını reddetmiştir.
Ertesi gün başvuran adli tabip tarafından muayene edilmiş, muayene sonucunda sağ kaval kemiği üzerinde iyileşmekte olan 0,5 cm.lik eski bir lezyon haricinde başvuranın vücudunda hiçbir şiddet izine rastlanmamıştır.
Başvuran, on günlük ek gözaltı süresinin sonunda dört sayfalık üçüncü bir ifade daha imzalamıştır.
Başvuran 21 Ekimde cezaevine dönmeden önce Diyarbakır Devlet Hastanesinden bir doktora muayene ettirilmesi yönünde talepte bulunmuştur. Başvuranın bu talebi kabul edilmiştir.
Saat 18 sularında başvuranı muayene eden doktor başvuranın bedeninde hiçbir darp ya da şiddet izi olmadığını; sol topuğunda eski bir lezyondan kaynaklanan bir kesik bulunduğunu belirtmiştir.
Saat 18:30 sularında başvuran cezaevi doktoru tarafından muayene edilmiştir. Cezaevi doktoru meslektaşının gözlemlerini teyit ederek başvuranın cezaevine kabulüne izin vermiştir.
Avukat Özbekli 23 Ekimde başvuranla görüşmüştür. Başvuran bu görüşmede mide bulantısı, baş ve karın ağrılarından şikayet etmiş ve gözaltında tutulduğu süre boyunca kendisine işkence edildiğini belirtmiştir. Başvuran, polislerin kendisini tekrar emniyete götürerek aylarca sorgulayabileceklerini söylemeleri nedeniyle korktuğunu ifade etmiştir.
Cezaevi doktoru, karın ağrılarından şikayeti olan başvuranı 25 Ekim günü saat 19:00da yeniden muayene etmiştir.
Aynı tarihte ağabeyi cezaevine gitmiş ancak o gün görüş günü olmadığı için başvuranla görüşememiştir.
Başvuran 28 Ekimden itibaren yakınlarıyla görüşmeye başlamıştır. Ziyaret listesine göre başvuran 11 Aralık 2002 tarihine kadar 28 kez ziyaret edilmiştir.
Savcılık Türk Ceza Kanununun Türkiyedeki anayasal rejimin ortadan kaldırılmasına yönelik her türlü eylemi yasaklayan 146/1 maddesi uyarınca 31 Ekim 2002 tarihinde başvuran hakkında ithamda bulunmuştur. Bu yargılama sürecinin akıbeti hakkında AİHMye bilgi verilmemiştir.
C. Başvurana işkence yaptıkları öne sürülen kişiler hakkındaki suç duyurusu
Avukat Özbekli 1 Kasım 2002 tarihinde müvekkilini sorgulayanlar hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Özbekli başvurana yapılan tıbbi muayenelerin uygunluğu konusunu gündeme getirmeksizin, müvekkiline uygulanan hürriyeti bağlayıcı tedbirlerden ve başta itiraf almak için elektrik verilmesi, hayaların burulması, saatlerce çıplak olarak ayakta bekletme, tazyikli soğuk suya tutma, aç bırakma vs. olmak üzere birtakım kötü muamelelerden şikayetçi olmuştur.
Özbekli müvekkiline ekografi ve idrar yolları için sintigrafi testleri uygulanmasını talep etmiştir.
Başvuran 5 Kasım 2002 tarihinde cezaevi doktoru tarafından karnındaki ağrılar ve ağrılı idrar rahatsızlıkları için muayene edilmiştir. Doktor başvurana ilaç tedavisi yazarak bu konu hakkında savcılığa bilgi vermiştir.
Savcı 6 Kasımda başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran yakalandığı sırada hiçbir arbede yaşanmadığını belirtmiştir.
Buna karşın, başvuran gözaltında tutulduğu sırada on kadar polis tarafından kendisine işkence edildiğini ancak sürekli gözleri bağlı halde tutulduğu için bunları teşhis edemeyeceğini belirtmiştir. Başvuran gözaltının ilk gününde, klimanın önünde ıslak zemine oturmaya zorlandığını ve akşam emniyet müdürlüğüne döndüğünde kendisine elektrik verildiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, geceleri cezaevinin ısıtılmaması nedeniyle üşüdüğünü bu nedenle de karın ağrısı çektiğini belirtmiştir.
Vücudunda gözle görülür hiçbir yara bulunmayan başvuran tutuklu bulunduğu sırada doktorlara bir şey söyleyemediğini beyan etmiştir.
Savcılık memurin muhakematı hakkındaki kanun uyarınca aleyhlerinde ithamda bulunulan polisler hakkında suç duyurusunda bulunabilmek için Diyarbakır Valiliğinden izin talebinde bulunmuştur.
Müfettiş başvuranın ve farklı birimlerde görev yapan otuz kadar polisin ifadesini almıştır.
Başvuran, polislerin olay günü nedensiz yere göz yaşartıcı bomba attıklarını ve evini kurşun yağmuruna tuttuklarını, akabinde de silahlı olmadığı halde yumruk ve tekme atarak ve sol ayağından yaralamak suretiyle gereksiz şiddete başvurduklarını beyan etmiştir. Başvuran gözaltındayken hayalarının burulduğunu soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini, öldürmekle ve karısına işkence etmekle tehdit edildiğini iddia etmiştir.
Konuyla ilgili olarak sorgulanan polisler ise başvuranın suçlamalarını reddederek başvuranı yakalamak için kuvvete başvurmaya mecbur kaldıklarını zira başvuranın teslim olmayı reddettiğini ve silahsız olduğunu gösteren herhangi bir unsur da bulunmadığını belirtmişlerdir. Ayrıca sorgu altındaki kişilerin ifade verip vermeme konusunda serbest olmaları sebebiyle polisin bu kişilere karşı zorlayıcı tedbir uygulamayacağını beyan etmişlerdir. Başvuran gibi yasadışı örgüt militanlarının polisi yıldırmak kastıyla yaygın olarak haksız suçlamalarda bulunduklarını ifade etmişlerdir.
Alınan ifadeleri ve başvurana ilişkin muhtelif tıbbi raporları göz önünde bulunduran müfettiş takibata yer olmadığı, başvuranın vücudunda gözlenen yaraların gözaltında tutulduğu sırada kendisine uygulanan kötü muamelelere bağlı olduğunu gösteren herhangi bir unsur bulunmadığı ve bunların daha önceki tarihlerde ya da yakalandığı esnada meydana gelmiş olabileceği yönünde görüş bildirmiştir.
30 Kasım 2002 tarihinde Diyarbakır İlinde olağanüstü hal uygulamasına son verilerek 430 sayılı kanun hükmünde kararname yürürlükten kaldırılmıştır.
Valilik 5 Mart 2003 tarihinde müfettiş raporlarını benimseyerek haklarında suçlamada bulunulan polisler hakkında konuyla ilgili olarak takibat yapılmasına gerek olmadığına karar vermiştir. Bölge idare mahkemesi önünde itiraz yolu açık olan bu karar başvurana 8 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiş ancak avukatına tebliğ edilmemiştir.
Sözkonusu mahkeme kalemi 6 Şubat 2004 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına başvuran tarafından bu karara hiçbir itirazda bulunulmadığı bilgisini vermiştir.
Buna istinaden savcılık 1 Ekim 2004 tarihinde başvuranın şikayetine ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir. Bu karar avukat Özbekliye gereğince tebliğ edilmiş, adıgeçen de Siverek Ağır Ceza Mahkemesi önünde karara itiraz etmiştir. Avukata göre, başvuranın polise mukavemet etmediği konusunda bir ihtilaf mevcut olmadığından devletin 10748 sayı ve 6 Ekim 2002 tarihli adli tıp raporunda sıralanan yaraların kaynağı hakkında izahat vermesi gerekmekteydi.
Mahkeme 1 Nisan 2005 tarihinde aldığı kararla sözkonusu başvuruyu reddetmiştir.
HUKUK
I. İHTİLAF KONUSU
Başvurusunda ve ek layihalarında, özellikle 16 Ekim 2002 tarihli layihasında başvuran, AİHSnin 3. maddesinin ve 5. maddesinin 3den 5. paragrafa kadar olan kısmını göz önüne alarak, yakalanma ve gözaltı koşullarını dile getirmiştir. Başvuran özü itibariyle AİHSnin 5/1 maddesine riayet edilmemesinden de şikayetçidir.
25 Ekim ve 5 Kasım 2002 tarihlerinde AİHMye gönderdiği mektuplarında Özbekli, AİHSnin herhangi bir maddesine atıfta bulunmaksızın bir dizi yeni iddia ileri sürmüştür.
Sözkonusu mektuplarda, avukat Özbekli, gözaltı süresince başvuranla görüşemediğini, cezaevi personelinin müvekkillinin kardeşinin müvekkillini ziyaretine engel olunduğunu ve aynı durumun başvuranın ailesinin diğer mensupları için de geçerli olduğunu ileri sürmektedir. Özbekli ayrıca, başvuran hakkında başlatılan ceza soruşturmasına ilişkin belgelerin bir nüshasını da alamadığını belirtmiştir.
II. ÖN İTİRAZLAR HAKKINDA
A. Tarafların argümanları
AİHSnin 5. maddesi uyarınca, Hükümet, 16 Ekim 2002 tarihinde, yani Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanının, Özbeklinin müvekkillinin 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca sorguya çekilmesine izin verilmesine itiraz başvurusunu incelemesinden önce başvuruda bulunulmuş olmasından dolayı iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir.
AİHSnin 3. maddesi kapsamında Hükümet, başvuranı, şikayetine ilişkin olarak valiliğin verdiği ret kararına itirazda bulunmamakla suçlamaktadır.
Yeni iddialara ilişkin olarak ise Hükümet, başvuranın avukatının ve yakınlarının cezaevine ziyarette bulunmalarının engellenmesi hakkındaki iddianın asılsız olduğunu, soruşturma dosyasının ulaşılamazlığına ilişkin olarak yapılan şikayette ise iç hukuk yollarının tüketilmediğini zira Özbeklinin bu konuda hiçbir talepte bulunmadığını savunmaktadır.
Öte yandan başvuran, AİHSnin 3. maddesi ile ilgili olarak mevcut bulunan hukuki yolları kullandığı kanısındadır.
Yeni şikayetlerine ilişkin olarak ise, başvuran, terörle mücadele yasasının gözaltı sırasında sanıkların avukatları ile tüm iletişimlerini yasaklamasından dolayı avukatı ile ancak 23 Ekim 2002 tarihinde görüşebildiğini hatırlatmakla yetinmektedir.
B. AİHMnin takdiri
1. İlk şikayetlere ilişkin olarak
İlk ön itiraza ilişkin olarak AİHM, kurallara uygun olarak başvuruda bulunulduğunda, AİHMnin, yargılama esnasında ortaya çıkabilecek olaya veya hukuka ilişkin tüm sorunlar hakkında değerlendirmede bulunabileceğini hatırlatmaktadır (Guerra ve diğerleri-İtalya, 19 Şubat 1998 tarihli karar). Mevcut davada, başvurunun yapıldığı sırada devam eden yargılama 18 Ekim 2002 tarihinde yani AİHMnin söz konusu şikayetlerin kabuledilebilirliği hakkında karara varmadan önce bir ret kararıyla sonuçlanmıştır. Sonuç olarak, konudan yoksun hale gelen itirazın bu kısmı kabuledilemeyecektir.
AİHMnin bu kararı, Hükümetin başvuranı kullanmamakla suçladığı itiraz yolunun AİHSnin 5/4 maddesi anlamında başvuranın şikayetlerine cevap verecek nitelikte olup olmadığı hususunda varacağı kanaatı etkilememektedir, zira söz konusu şikayetlerin kabuledilebilirliğine karar vermek için AİHM, bu şikayetlerin esasını değerlendirmez, geçici bir süre ve çalışma hipotezi olarak bu şikayetlerin yerinde olduğunu varsayar (Van Oosterwijck-Belçika, 6 Kasım 1980 tarihli karar).
Hükümet tarafından belirtilen ikinci itiraza ilişkin olarak ise 15 Mart 2005 tarihinde, başvuranın avukatının, 1 Ekim 2004 tarihinde Savcılık tarafından verilen takipsizlik kararına 15 Mart 2005 tarihinde itiraz ettiğini gözlemlemek yeterli olacaktır. Bu durumda başvuranın avukatı, ilgili ve Güneydoğu Anadoludaki görevliler de dahil olmak üzere devlet görevlileri hakkında kovuşturma başlatmaya imkan tanıyan uygun bir hukuk yolu izlemiştir (Bkz. örneğin, Kanlıbaş-Türkiye, başvuru no: 32444/96, 28 Nisan 2005; Fidan-Türkiye, başvuru no: 24209/94, 29 Şubat 2000).
Kuşkusuz ki bu süreç mevcut davada sonuçsuz kalmıştır. Bununla birlikte, başvurunun konusu ve amacı aynı olacağı cihetle 15 Mart 2005 tarihinden önce bir başvuru yapılmış olsaydı Bölge İdare Mahkemesinin ne karar verebileceği hususunda spekülasyon yapmaya gerek yoktur.
Bu durumda AİHM, AİHSnin 3. ve 5. maddeleri kapsamındaki şikayetler ile ilgili olarak Hükümetin itirazlarını reddetmektedir. Ayrıca AİHM, AİHSnin 35. maddesi uyarınca başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını belirtmektedir.
2. Yeni şikayetlere ilişkin olarak
AİHM, başvuranın yeni şikayetlerinin ayrı olarak incelense bile AİHS bağlamında hiçbir sorunu ortaya koymadığı kanaatindedir.
Öncelikle gözaltı sırasında avukatı ile görüşme imkanı tanınmadığı iddiasına ilişkin olarak, başvuranın, bu durumun, cezai yargılamasının adil niteliğini tehlikeye düşürme olasılığı bulunduğunu hiçbir zaman ileri sürmemiş olması muvacehesinde, bütünü içinde düşünüldüğünde AİHSnin 6/1 ve 6/3 maddesi uyarınca bu durumdan hiçbir sonuç çıkarılmamaktadır; ayrıca, AİHM, söz konusu yargılamanın sonucu hakkında bilgilendirilmediğinden bunun ötesinde takdirde bulunamaz.
Cezaevi ziyaretlerine engel olunması iddiası ile ilgili olarak ise, söz konusu iddia, 5 Kasım 2002 tarihinde dile getirilmiş, ancak sürdürülmemiştir. Her ne nedenden olursa olsun başvuranın kardeşi 25 Ekim 2002 tarihinde başvuranı görememiş olsa bile 28 Ekim -11 Aralık tarihleri arasında başvurana en azından yirmi sekiz ziyarette bulunulmuştu.
Bu durumda, AİHM, iki iddianın da hukuki mesnedinin bulunmadığı ve AİHSnin 35/3 maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.
Kasım 2002 tarihinde Özbeklinin başvuranın soruşturma dosyasına erişememesine ilişkin olarak ise AİHS katibinin 31 Ekim 2002 tarihinde başvurana yolladığı mektuba cevaben verilen mevcut bir açıklamanın sözkonusu olduğunu gözlemlemek yeterlidir.
3. Sonuç
Yukarıda söylenenlerin ışığında, AİHM, başvurunun, AİHSnin 3. ve 5. maddeleri ile ilgili kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının ise 35/4 maddesi uyarınca kabuledilemez olduğuna karar vermektedir.
III. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Tarafların argümanları
Başvuran, özgürlüğünden yoksun bırakan ve serbest bırakılmasına imkan tanımayan koşulların özü itibariye AİHSnin 5. maddesinin birinci ve üçten beşe kadar olan paragraflarını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Başvuran, 11 Ekim 2002 tarihine kadar yeterince sorgulanması ve kapsamlı ifade vermesi nedeniyle 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca gözaltının uzatılmasının hiçbir şekilde meşru olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca 21 Ekim tarihli sözde sorgu yalnızca Savcı nezdinde gözaltı süresinin uzatılmasını haklı çıkarmak amacını taşımaktaydı.
Başvuran, ayrıca mevcut dava koşullarında, AİHSnin 5/5 maddesi uyarınca, gözaltı süresinden kaynaklanan zararın tazmini için 466 sayılı yasadan hiçbir şekilde yararlanma imkanı olmadığını ileri sürmüştür.
Hükümet, yürürlükten kaldırılmış olan 430 sayılı yasa uyarınca öngörülen tedbirin kesinlikle istisnai bir niteliği olduğunu, ancak yeni bir gözaltı olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Bu durum yasaldı ve önceden hükmedilmiş tutuklulukla bağlantılıydı.
Hükümet, ayrıca başvuranın birçok suikastın kaynağı olan terörist eylemlerle suçlanmasından dolayı şikayet konusu sıkıntıların davanın hassasiyetinden meydana geldiğini belirtmektedir.
B. AİHMnin takdiri
1. AİHSnin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendi ve 3 paragrafı
AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafı, cezai bir suç işlediği şüphesiyle yakalanan ve tutuklu bulunan kişilere, keyfi olarak ya da haksız yere özgürlükten yoksun bırakmaya karşı güvenceler sunmaktadır; bu bağlamda AİHSnin 5/3 maddesi, AİHSnin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendi ile bir bütünlük oluşturmaktadır (Aquilina-Malta, başvuru no: 25642/94 ve Wassink-Hollanda, 27 Eylül 1990 tarihli karar).
Mevcut davada, başvuran, yakalandığı tarih olan 6 Ekim 2002 tarihinden, 430 sayılı Kanunun Hükmünde Kararname uyarınca uzatılan gözaltı süresinin bitimi olan 21 Ekim 2002 tarihine kadar gözaltında tutulmuştur. 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi yasaya uygun olduğunu belirtmek için gözaltı süresini ek gözaltı olarak nitelendirmiştir.
Ayrıca hiçbir şey, işbu davanın koşullarını Karagöz-Türkiye başvurusunda ihlal kararına neden olan koşullardan ayrı tutma imkanı tanımamakta ve Hükümetin argümanları, mevcut davada önceki kararda ulaşılan sonuçlardan farklı bir sonuca ulaşılmasını sağlamamaktadır (başvuru no: 78027/01).
Özellikle mevcut davada yürürlükte olan yasanın istisnai bir yasa olduğu ve bu bağlamda Anayasa Mahkemesi tarafından ortaya konan sorunlar göz önüne alındığında özgürlükten yoksun bırakmanın yasaya uygun olması yeterli değildir. Başvuranın özgürlükten yoksun bırakılması, gerekli ve kişiyi keyfilikten koruyan AİHSnin 5 maddesinin amacına uygun olmalıydı (N.C-İtalya, başvuru no: 24952/94, 11 Ocak 2001).
Oysa, başvuranın tutuklanmasının hemen ardından polise teslim edilmesi, daha çok, gözaltı süresine ilişkin genel hukuk kurallarına (Karagöz) ve tutuklu bulunan kişinin hukuki statüsüne karşı hile yapmak olarak değerlendirilebilir ki bu durum hukukun üstünlüğünü benimsemiş olan demokratik toplumlarda AİHSnin 5/1 maddesinde bulunan meşruluk kavramı ile bağdaşmamaktadır (N.C; Musial-Polonya; başvuru no: 24557/94).
Bu durumda, başvuran veya bir başkası hakkındaki iddianamenin daha güçlü bir biçimde desteklenmesi amacıyla başvuranın, bu tür sorgulamalara ilişkin güvencelerden masun olarak yeni sorgulamalara maruz kalması AİHSnin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendine aykırıdır (Karagöz).
Sözkonusu tespitten sonra AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin AİHSnin 5/3 maddesine uygunluğu açısından ayrıca karar vermeye gerek görmemektedir.
2. AİHSnin 5/4 maddesi
Gözaltı süresinin 11 Ekim 2002 tarihinde sona eren ilk safhasında, başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılması her türlü adli denetimin dışında kalmakta ve sözkonusu tarihte nöbetçi hakimin müdahalesinin, AİHSnin 5/4 maddesinde ifade edilen kısa süre kavramına uyup uymadığı hususundaki kuşku giderilememektedir (Zeynep Avcı-Türkiye, başvuru no: 37021/97, 6 Şubat 2003).
Her halükarda 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca tutukluluk halinin uzatılmasının hukuki denetiminin meşruluğuna ilişkin sorun devam etmektedir.
Bu konuda AİHM, her şeyden önce, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin varolma nedeni ve lafzı gözönünde bulundurulduğunda Olağanüstü Hal Bölge Valilerinin talepleri üzerine alınan kararlar üzerinde etkili adli bir denetim uygulanmasının, pratikte hayali olduğunun altını çizmektedir (Karagöz).
İzleyen nedenlerden ötürü teoride de durum farklı değildir. Nöbetçi hakimin başvuranın emniyet müdürlüğüne teslim edilmesine izin veren kararına, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 298. maddesi uyarınca itiraz edilebilirdi. İlgili de zaten bu yolu izlemiştir. Ancak söz konusu başvuru, 18 Ekim 2002 tarihinde, adli niteliği haiz olmayan ve özgürlükten yoksun bırakma işlemine uygun güvenceler sunmayan bir usul işleminin sonunda reddedilmiştir (Toth-Avusturya, 12 Aralık 1991 tarihli karar).
Mevcut davada 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilgiliyi ya da avukatını dinlemeksizin dosya üzerinden kararını vermiştir (Megyeri-Almanya, 12 Mayıs 1992 tarihli karar). Bu durumda başvurusunun kabuledilebilirliğine ilişkin Savcının görüşünün başvurana tebliğ edilmediği gözönünde bulundurulursa sözkonusu mahkeme, ne çekişmeli yargılama ilkesine (Hussain- Birleşik Krallık, 21 Şubat 1996) ne de silahların eşitliği ilkesine (Wloch-Polonya, başvuru no: 27785/95) bağlıdır.
Yukarıda söylenenler ışığında, AİHM, mevcut davada belirtilen koşulların AİHSnin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendini ve 4. paragrafını ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır.
Bu durumda AİHSnin 5/5 maddesine riayet edilip edilmediğinin belirlenmesi gerekmektedir (sözü edilen N.C).
3. AİHSnin 5/5 maddesi
Dava konusu olaylara tekrar dönmek gerekirse, başvuranın itirazının nöbetçi hakim tarafından izin verilen ek gözaltının yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedildiğini hatırlatmak uygun olacaktır. Böylece başvuranın hiçbir şekilde, haksız yere yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat ödenmesini öngören 466 sayılı yasadan yararlanma beklentisi olamamıştır. Nitekim, Hükümet de itirazlarında bu hususu ileri sürmemiştir.
Söz konusu yasa, Anayasaya veya yürürlükte olan yasalara aykırı durum ve koşullarda yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat ödenmesini öngörüyorsa da mevcut davada bu durum söz konusu değildir.
430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin in fine 8. maddesi ile düzenlenen tazminat talep etme hakkı ise, Olağanüstü Hal Bölge Valilerinin adli dokunulmazlıktan yararlanan karar ve davranışları nedeniyle devletin objektif yükümlülüğünü öngörmekle yetindiğinden, dikkate alınamamıştır.
Bu durumda mevcut davada, AİHSnin 5/5 maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Tarafların argümanları
Başvuran, kendi isteği ile teslim olduğu halde kendisini yakalamak için ulusal mercilerin güç kullanılması gerektiğini iddia etmelerinden şikayetçidir. Operasyon sırasında, polis memurları, aralarında çocuklarının da bulunduğu aile mensuplarının sağlığını tehlikeye atarak göz yaşartıcı bomba atmışlardır. Başvuranın hiçbir şekilde direnmeden teslim olmasına rağmen, polis memurları, yakalamak için başvurana gereksiz yere şiddet kullanmışlardır. Başvuranın vücudunda önemli yaralar meydana gelmiştir.
Başvuran ayrıca farklı karakollarda işkence altında sorguya çekildiğini ileri sürmektedir.
Gözaltında tutulduğu sırada başvurana elektrik şoku verildiği, hayalarının burulduğu, dövüldüğü, bilgi almak maksadıyla psikolojik baskı uygulandığı, on altı gün boyunca incommunicado (kimseyle görüşmesine izin verilmeksizin) gözetim altında tutulmasının uygulanan şiddetin bıraktığı izlerin kaybolması amacına matuf olduğu, ayrıca uygulanan kötü muamelelerin yüzeysel bir muayene sonucunda tespiti mümkün izler bırakmayacak cinsten olduğu iddia edilmiştir. Bu itibarla başvuran yetkili makamları, Birleşmiş Milletler İstanbul Protokolüne uygun ve ciddi tıbbi muayene yaptırmamakla itham etmektedir.
Buna cevaben Hükümet, dosyaya eklenen başvurana ilişkin altı tıbbi rapordan hiçbirinin başvuranın kötü muamele iddialarını destekler nitelikte olmadığını bildirmektedir. Hükümete göre başvuranın yakalanmasından yaklaşık 15 dakika sonra düzenlenen 6 Ekim 2002 tarihli tıbbi raporda sözü edilen izler, çok sayıda cinayet eyleminden sorumlu bir terör örgütüne mensup olduğundan kuşkulanılan başvuranın yakalanması amacıyla polisler tarafından kullanılan orantılı olduğu kadar haklı da olan kuvvete bağlıdır.
Bu çerçevede Hükümet, Şubat 1990 ile Mayıs 2003 tarihleri arasında yirmi dördü Hizbullah militanı, 22 polis ve 536 vatandaşın ölümüyle sonuçlanan Hizbullahın karıştığı 1032 şiddet olayı meydana geldiğini gösteren istatistikleri ileri sürmektedir.
Göz yaşartıcı bomba kullanımına ilişkin olarak ise Hükümet Kimyasal Silahlar Sözleşmesine atıfta bulunarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanlığının sözü edilen tipteki kimyasal maddenin insanlarda kalıcı hasar ya da komplikasyon riskine yol açmadığı yönündeki görüşünü ileri sürmektedir.
Hükümet son olarak ihtilaf konusu gözaltı süresinin uzatılması işleminin kötü muamele izlerinin gizlenmesi amacına dönük olmadığını ve başvuranın tek kişilik hücreye konulmasının cezaevlerindeki itirafçı tutuklu ve hükümlülerin korunmasına yönelik 1 Kasım 1996 tarih ve 12-87 sayılı genelge uyarınca kararlaştırıldığını bildirmektedir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM konuyla ilgili yerleşik ilkelerinin ışığında (bkz., diğerleri arasında, Zeynep Avcı, adıgeçen, prg. 62, Çiloğlu ve diğerleri - Türkiye, adıgeçen, prg. 25, ve bu kararlarda geçen referanslar) öncelikle ihtilaf konusu yakalama hadisesini bilahare gözaltı koşullarını inceleyecektir.
1. Yakalama koşulları hakkında
a. İlk gözlemler
Mevcut davada başvuran, polisin hazırlıksız bir şekilde müdahale etmesine yol açabilecek öngörülmesi mümkün olmayan muhtemel gelişmelerin meydana gelebileceği habersizce gerçekleştirilen bir operasyon sonucunda yakalanmamıştır. Polis yakalama işlemini önceden planlamış ve muhtemel risklerin ortaya çıkmasını engellemek için de yeterince zamana sahip olmuştur (bkz. mutatis mutandis, Rehbock - Slovenya, no: 29462/95, prg. 72).
Operasyona otuz kadar polis katılmıştır. Bununla birlikte müdahale kuvvetinin sayısı AİHSnin 3. maddesi bakımından herhangi bir sorun gündeme getirmemektedir; zira yapılan ihbar göz önünde tutulduğunda polisin potansiyel olarak tehlikeli hatta silahlı bir Hizbullah mensubu ile karşı karşıya olduğunu düşünmesi için yeterince neden vardı (mutatis mutandis, Wieser - Avusturya, no: 2293/03, prg. 37, 22 Şubat 2007, ve Barta - Macaristan, no: 26137/04, prg. 65, 10 Nisan 2007 - karşılaştırınız, sözgelimi, R.L. ve M.-J.D. - Fransa, no: 44568/98, prg. 69-70, 19 Mayıs 2004, ve Rehbock, adıgeçen, prg. 72, in fine).
Operasyonun ilk safhasında başvuranın yasalara uygun olarak yapılan ikazlara uymayı reddettiği konusunda bir ihtilaf mevcut değildir. Burada, demokratik bir toplumda her vatandaşın güvenlik güçlerinin meşru emirlerine uyma ödevine aykırı bir tutum söz konusudur (bkz daha önce sözü edilen Barta kararı 70. paragraf ve Berlinski-Polonya, no:27715/95, para 62, 20 Haziran 2002). Başvuranın aleyhine çalışan bu davranış operasyon yerinde hakim olması muhtemel gergin ortamın daha da gergin hale gelmesine ve polisin başvuranın arz ettiği muhtemel tehlikeyi olduğundan büyük olarak tahayyül etmesine yol açmıştır.
Bu itibarla AİHM mevcut davada Hükümetin müdahale sırasında kullanılan gücün aşırı ya da orantısız olmadığını kanıtlama yükünün her zamanki gibi katı bir biçimde değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.
b. Göz yaşartıcı bomba kullanımı
Mevcut davada başvuran polisin ilk çağrı ve ikazlarına uymayınca göz yaşartıcı gaz kullanılması yoluna gidilmiştir. Hiçbir tarafça bu eylemin konuyla ilgili düzenlemelere aykırı olduğu ya da polisin, başvuranın yanında iki kadın ve dört çocuk olduğu yahut olabileceği bilgisine sahip olduğu yönünde iddiada bulunmamıştır.
Her halükarda göz yaşartıcı gaza maruz kalan kimseler derhal doktora götürülmüşlerdir. Bu maddeyle temasa bağlı olarak ilgililerde herhangi bir belirti gözlenmemiştir. A.K.da gözlenen nefes alıp vermede yanma hissi ise bu gazın olası etkileri arasındadır.
Üstelik başvuran, daha sonra herhangi bir tıbbi komplikasyon tanısı konulup konulmadığı ya da böyle bir komplikasyonun ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda AİHMye bilgi vermemiştir (karşılaştırılabilir sonuçlar için, bkz. Çiloğlu ve diğerleri, adıgeçen, prg. 26-28, Oya Ataman, adıgeçen, prg. 26, ve Kılıçgedik - Türkiye, no: 55982/00, 1 Haziran 2004).
Bu itibarla AİHM, AİHSnin 3. maddesi bakımından operasyon sırasında göz yaşartıcı bomba kullanımına bağlı özel bir sorunun gündeme gelmediği kanaatine varmaktadır.
Bundan sonra kötü muamele yapıldığına dair iddiaları incelemek gerekmektedir.
c. Başvurana karşı fiziki güç kullanılması
Başvuranın topuklarında tespit edilen kabuk bağlamış eski lezyonların ve karın bölgesinde gözlenen yaraların yakalama işleminden daha önceki bir dönemde meydana geldiği izlenimi vermesi sebebiyle bu başlık altında incelenmesi uygun değildir.
Bununla beraber AİHM başvuranın yakalandığı saatte yapılan tıbbi muayene sonucunda tespit edilen diğer yara ve izleri ise not eder. Bu muayene sonucunda başvuranın boynunda, topuklarında ve vücut çevresinde eritem ve lezyonlar, testislerde, sol elde ve burunda konjestiyona rastlanmıştır.
Her ne kadar mevcut davada güvenlik güçlerinin başvuranı yakalamak için müdahale sırasında kuvvet kullandığı konusunda ihtilaf yoksa da AİHM polislerin başvuranı kasten dövdüğünü düşünmeye neden olacak nitelikte denetlenebilir koşullar tespit etmemektedir. Bu noktada, hususiyeti gereği, başvuranın testislerinde gözlenen konjestiyonlar üzerinde durmak gerekir.
Başvuran başvurusunda, 1 Kasım 2002 tarihli şikayetinde ve polis müfetişine verdiği ifade sırasında, polisleri gözaltındayken kendisinden itiraf almak için hayalarını burmakla suçlamıştır. Buna karşın başvuran, yakalandığı esnada vücudunun bu belirli bölgesine darbe aldığına dair AİHM yahut ulusal mahkemeler önünde bir iddiada bulunmamıştır.
Bu tür konjestiyonlardan söz eden yegane rapor başvuranın yakalandıktan hemen sonra aldığı 6 Ekim 2002 tarihli adli tıp raporudur. Gerek başvuran tarafın 16, 25 Ekim, 27 Aralık 2002 ve 16 Nisan 2003 tarihlerinde ilettiği görüşlerinde gerek daha sonraki tıbbi raporlarda bu konudan hiç söz edilmemektedir.
Bu koşullar altında, 6 Ekim 2002 tarihli raporda belirtilen yaraların tamamının polisler tarafından yakalama esnasında zor kullanılmasına bağlı olarak oluştuğu değerlendirilebilir (Klass ve diğerleri - Almanya, 6 Eylül 1978, prg. 30). Ayrıca bu yaralar 3. maddenin uygulama alanına girecek derecede ağırdır (sözgelimi bkz., Assenov ve diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998, prg. 95, ve bu kararda yapılan atıflar ; Barta, adıgeçen, prg. 63, ve Berlinski, adıgeçen, prg. 60).
Bu nedenle savunmacı devletin bu yaralardan sorumlu olup olmadığının, bir başka deyişle başvuranın davranışının kuvvet kullanımını zorunlu kılıp kılmadığının ve bu gücün orantılı olup olmadığının araştırılması gerekir (Coloc - Fransa, no: 33951/96, prg. 84 ve 98, Assenov ve diğerleri, adıgeçen, prg. 94, Dikme, adıgeçen, prg. 90, Wieser, adıgeçen, no: 2293/03, prg. 35 ve R.L. ve M.-J.D., adıgeçen, prg. 61).
Bu tür olayların yeniden incelenmesi hususunda gösterilmesi gereken ihtiyatla (Bubbins - Birleşik Krallık, no: 50196/99, prg. 147) dava olaylarına yeniden bakıldığında AİHM göz yaşartıcı bombanın atılmasından sonra dahi başvuranın yapılan çağrılara saat 7:15e kadar uymadığını kaydetmektedir. Başvuran teslim olmaya karar verdiğinde operasyonun başlamasının üzerinden yaklaşık beş saat geçmişti. Dolayısıyla polisin üzerindeki gerilimin had safhaya vardığını varsaymak mümkündür. Her ne kadar başvuranın sonuç itibarıyla saldırıda bulunarak ya da üzerinde alenen silah taşıyarak gerçek bir tehdit arz etmediği ortaya çıkmış ise de teslim olduğu anda dahi üzerinde bir silah taşımasından haklı olarak endişe duyulabilirdi.
Hükümetin bu yaraları gerekçeye dayandırma yükünün daha az ağır olduğu ve bu yaraların hangi koşullarda meydana geldiği dikkate alındığında AİHM, her ne kadar esef verici olsa da başvuranın vücudunda gözlenen lezyon ve konjestiyonların gereksiz ve orantısız güç kullanımını çağrıştırmadığı kanaatindedir. Zaten başvuran da ulusal makamlar önünde aksini iddia etmeye çalışmamıştır.
d. Sonuç
Başvuranın yakalanma koşulları nedeniyle mevcut davada AİHSnin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.
2. Gözaltı koşulları hakkında
AİHM, başvuranın yakalanmasından önce ve yakalandığı sırada meydana gelen izlerin yeniden değerlendirmeye alınmayacağını öncelikle belirtir. Gözaltına alındıktan sonra düzenlenen raporlarda atıfta bulunulan kabuk bağlamış yaralar eski yaralanmalarla alakalı oldukları ölçüde aynı şekilde dikkate alınmayacaklardır.
Bunun dışında başvuranın sol kalçasında gözlemlenen yüzeysel lezyona ve sağ kaval kemiğinde tespit edilen 0,5 cm. çapındaki lezyona ilişkin bir değerlendirme yapmak gerekecektir.
AİHSnin 3. maddesinde istenen delil birtakım emarelerden yahut itiraza mahal bırakmayan karinelerden (Labita - İtalya, no: 26772/95, prg 121) kaynaklanabilmekteyse de sözkonusu iki izin 3. maddenin uygulama alanına girecek ağırlıkta bir muameleye ya da başvuran tarafından öne sürülen kötü muamele biçimlerine de tekabül ettiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
AİHM, bir kimsenin gözaltında bulunduğu sırada yapılan kötü muamelelerle ilgili tıbbi delil elde etmesinin hassas konumu nedeniyle gerçekten de zor olduğunu kabul eder. Zaten başvuran da gözetim altında bulunduğu sırada düzenlenen raporların güvenilir olmadığını ve vücudunda gözle görülür yara bulunmaması nedeniyle doktorlara derdini anlatamadığını ifade etmektedir.
Ancak tam da bu durumda başvuranın kendisini yedi kez muayene eden doktorların dikkatini kendisine uygulandığını iddia ettiği kötü muamelelere çekmeye çalışması gerekirdi. Başvuranın özellikle de kendi talebi üzerine sevk edildiği Diyarbakır Devlet Hastanesinde 21 Ekim 2002 tarihinde gerçekleştirilen tıbbi muayene sırasında bunu yapması mümkün olabilirdi. Halihazırda, başvuranın ya da avukatının bu raporlardan herhangi biri hakkında davaya bakan yargı görevlileri önünde itirazda bulunduğunu gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Öte yandan başvuranın, ortada kötü muamele ya da bir işkence vakası (mutatis mutandis, Batı ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133) olduğuna işaret edecek nitelikte ciddi belirtilerin olmaması nedeniyle söz konusu yargı görevlilerinin Birleşmiş Milletler İstanbul Protokolünde tarif edilen tıbbi prosedürleri harfiyen izlemediklerini düşünmesini gereketirecek bir durum yoktu.
Bununla birlikte başvuranın avukatına karın ağrılarından yakındığı gözükmektedir ki kuşkusuz bu nedenle avukat Özbekli savcılıktan ekografi ve idrar yolları için sintigrafi yapılması için izin istemiştir. Her ne kadar savcının bu talebi kabul etmemesi esef verici ise de savcı bu yüzden suçlanamaz. Zira 6 Kasım 2002 tarihinde yine aynı savcıya ifade veren başvuran ifadesinde bu ağrıları cezaevinin ısıtılmamasına bağlamıştı. Karın ağrısı ve idrar yolu şikayetleri ile ilgili olarak başvurana ilaç tedavisi uygulandığı yine aynı tarihte ortaya konmuştur.
Bu itibarla söz konusu ağrılarla bir işkence metodu arasında illiyet bağı kurmaya çalışmak tahminde bulunmak anlamına gelecektir.
Yukarıda ifade olunanların ışığında AİHM elindeki bilgilerin başvuranın gözetim altında tutulduğu sırada işkenceye maruz bırakıldığı yönündeki iddiasını destekleyecek nitelikte emareler sunmadığını değerlendirmektedir.
AİHSnin 5. maddesi yönünden vardığı sonucu göz önünde bulunduran AİHM başvurana uygulanan gözaltının maddi koşullarının 3. madde açısından ayrıca incelenmesini gerektirecek özel herhangi bir unsur tespit etmemektedir (ilkeler için, bkz. Zeynep Avcı, adıgeçen, prg. 69, ve kararda yer alan atıflar).
Sonuç olarak gözaltı koşulları nedeniyle AİHSnin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat, yargılama masraf ve giderleri
Başvuran 18 Kasım 2005 tarihli mektubunda adil tatmin başlığı altında 20.000 Euro talep etmiştir. Başvuran ayrıca yargılama masraf ve giderleriyle birlikte avukatlık ücretlerinin de dikkate alınmasını talep etmiştir.
Hükümet AİHMyi, dayanaktan yoksun, belirsiz ve aşırı oldukları gerekçesiyle bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.
AİHM başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılma koşullarının başvuranda kuşkusuz manevi bir zarara yol açtığını tespit etmektedir. Davanın çeşitli yönlerini ve dikkate alan AİHM manevi tazminat başlığı altında başvurana hakkaniyete uygun olarak 9.000 Euro ödenmesine hükmeder.
AİHM yargılama masraf ve giderlerine ilişkin talebi ise herhangi bir rakam belirtilmemesi ve belge sunulmaması sebebiyle reddeder. Öte yandan AİHM başvurana daha önce adli yardım başlığı altında Avrupa Konseyi tarafından 701 Euro ödendiğini de not eder.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE
1. Hükümetin AİHSnin 3. ve 5. maddeleri yönünden yapılan şikayetlere ilişkin ilk itirazlarının reddedilmesine;
2. Bu şikayetlerin kabuledilebilir ilan edilmesine, başvurunun geriye kalanının ise reddedilmesine;
3. AİHSnin 5. maddesinin 1 c), 4. ve 5. fıkralarının ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 5/3 maddesi yönünden yapılan şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. AİHSnin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından, başvurana manevi tazminat olarak 9.000 Euro (dokuz bin Euro) ödenmesine; b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 31 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy