(AİHS m. 6, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 146) (VAYİÇ - TÜRKİYE DAVASI) (TESLİM TÖRE - TÜRKİYE DAVASI) (MİTAP VE MÜFTÜOĞLU - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 2209/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
13 Aralık 2007
İşbu karar AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafında belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 2209/03 nolu davanın nedeni T.C vatandaşı Erol Özcanın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca 9 Aralık 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından F. Babaoğlu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
1960 doğumlu olan başvuran Amsterdamda ikamet etmektedir. Başvuran, yasadışı Dev-Yol örgütüne üye oldukları iddia edilen kimselere karşı polis tarafından düzenlenen geniş çaplı bir operasyon neticesinde yakalanarak 27 Eylül-18 Kasım 1980 tarihleri arasında gözaltında tutulmuştur.
18 Kasım 1980 tarihinde Adana Sıkıyönetim Mahkemesi hakimi, hakkında cinayet ve silahlı soygun şüphesi de bulunan başvuranın tutuklanması talimatını vermiştir.
Yürütülen hazırlık tahkikatı çerçevesinde başvuran ayrıca yasadışı THKP-C Devrimci Yol örgütüne mensup olduğu şüphesiyle de yakalanmıştır.
Adana 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen hazırlık soruşturması çerçevesinde Mersin Asliye Ceza Mahkemesi Nöbetçi Hakimi başvuranın yasadışı Dev-Yol örgütüne mensup olduğu iddiasıyla tutuklanması talimatını vermiştir.
10 Haziran 1981 ve 30 Haziran 1983 tarihleri arasında başvuranla birlikte diğer yedi yüz yirmi üç sanık hakkında yasadışı bir örgüte mensup oldukları iddiasıyla iki ceza davası açılmış ve 29 Aralık 1983 tarihinde bu davalar birleştirilerek Adana Sıkıyönetim Mahkemesine sevk edilmiştir.
İki sivil hakim, iki askeri hakim ve bir subaydan oluşan Sıkıyönetim Mahkemesi eski Türk Ceza Kanununun 146. maddesi temelinde başvuranı idam cezasına çarptırmıştır.
Başvuran tutuklu bulunduğu cezaevinden 17 Haziran 1989 tarihinde firar etmiştir. İnterpolün kırmızı listesinde bulunan başvuran 21 Aralık 1990 tarihinde Hollanda makamları tarafından Hollandada yakalanmıştır. Başvurana Hollandada önce mülteci statüsü tanınmış daha sonra da Hollanda vatandaşlığı verilmiştir. Müteakiben Hollanda makamları başvuranı Türk makamlarına iade etmeyi reddetmiştir.
Askeri Yargıtay 20 Mart 1991 tarihinde aldığı bir kararla itiraz edilen kararı bozarak Sıkıyönetim Mahkemesine iade etmiştir.
Sıkıyönetim Mahkemelerinin yetkisini iptal eden 27 Aralık 1992 tarihli yasa uyarınca Ankara Ağır Ceza Mahkemesi davayı görmekle yetkili mahkeme haline gelmiştir. Bunun ardından dava dosyası Ankara Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 8 Haziran 2001 tarihinde verdiği bir kararla eski Türk Ceza Kanununun 146. maddesi temelinde başvuranı ölüm cezasına çarptırmış daha sonra bu kararı ömür boyu hapse çevirmiştir.
30 Ekim 2003 tarihinde Yargıtay Ağır Ceza Mahkemesi tarından verilen kararı bozmuştur.
Başvuran aleyhinde açılan ceza davası çerçevesinde 6 Şubat 2007de güvenlik güçlerince Türkiyede yakalanmıştır.
Ağır Ceza Mahkemesi başvuran ve avukatının da hazır bulunduğu 14 Mart 2007 tarihli duruşmada tutukluluk gerekçelerinin artık mevcut olmaması ve başvuranın savunmasını sunmak için kendi rızasıyla duruşmaya gelmesi gibi unsurları göz önünde bulundurarak bir ara karar vermiş ve başvuranın tutuksuz yargılanmasına hükmetmiştir.
Dosya unsurlarından, yargılamanın Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen devam ettiği ve 16 Mart 2007 tarihinde bir duruşma yapıldığı anlaşılmaktadır.
HUKUK
I. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yargılanma süresinin AİHSnin 6/1 maddesinde öngörülen makul süre ilkesini ihlal ettiği iddiasında bulunmaktadır.
Hükümet bu sava karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM bu şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tepit etmektedir. AİHM ayrıca söz konusu şikayetin başkaca herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını belirlemektedir.
B. Esasa ilişkin
AİHM bir yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığının dava koşularına, AİHMnin konuyla ilgili içtihadına ve bilhassa da davanın karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili makamların tutumlarına bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini anımsatır (bkz.i diğer birçokları arasında, Pelissier ve Sassi - Fransa, no: 25444/94, prg. 67).
Dikkate alınacak süreye ilişkin olarak Hükümet, başvuranın gözaltına alındığı 27 Eylül 1980 tarihinden Türkiyenin AİHMye bireysel başvuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihine kadar geçen süreye ilişkin olarak AİHMnin bir hüküm tesis edemeyeceğine dikkat çekmektedir.
Hükümet gibi AİHM de dikkate alınması gereken sürenin Türkiye tarafından AİHMye bireysel başvuru hakkının tanınmasının yürürlüğe girdiği 28 Ocak 1987 tarihinden itibaren başladığı kanaatindedir. Bununla birlikte, bu tarihten itibaren geçen sürenin makul olup olmadığını değerlendirebilmek için davanın söz konusu dönemde hangi durumda olduğunun dikkate alınması gerekir. Mevcut durumda dava 28 Ocak 1987 tarihine kadar ilk derece mahkemesi önünde altı yıl dört ay iki gün sürmüştü.
Dikkate alınması gereken sürenin sona erdiği tarihe ilişkin olarak ise AİHM, bir sanığın hukukun üstünlüğü prensibini benimseyen bir devletten kaçması durumunda, kaçmasını müteakip devam eden yargılamanın süresinin makul olmadığından şikayet edememesi gibi bir karinenin mevcut olacağını hatırlatır. Ancak yeterli gerekçeler olması durumunda bu karine gözardı edilebilir (bkz. diğerleri arasında, Vayiç - Türkiye, no: 18078/02, prg. 44 ve Teslim Töre - Türkiye (no:2), no: 13244/02, prg. 39, 11 Temmuz 2006). Ancak mevcut davada bunu gerektirecek bir durum sözkonusu değildir. Bu itibarla AİHM, mevcut dava koşullarında dikkate alınması gereken dönemin başvuranın firar ettiği 17 Eylül 1989 tarihinde sona erdiği kanaatine varmaktadır (bkz., mutatis mutandis, X - İrlanda, no: 9429/81, 2 Mart 1983 tarihli Komisyon kararı). AİHM bireysel başvuru hakkının tanınmasından bu tarihe kadar yargılamanın iki yıl yedi ay yirmi gün sürdüğünü tespit etmektedir.
Bununla birlikte AİHM başvuranın 6 Şubat 2007 tarihinde Türk topraklarında yakalandığını dolayısıyla bu tarihten itibaren başvuranın artık firari olmadığını kaydeder. Bu nedenle AİHM bu tarihten sonraki dönemin yargılama süresi hesaplanırken dikkate alınması gerektiğini değerlendirmektedir. Bu çerçevede AİHM, yargılamanın ulusal mahkemeler önünde halen devam ettiğini ve başvuranın yakalanmasından bu yana yaklaşık sekiz aydır sürmekte olduğunu tespit etmektedir. Netice itibarıyla başvuranın firari olarak geçirdiği dönemin ve bireysel başvuru hakkının Türkiye tarafından tanınmasından önceki sürenin dikkate alınmamış olmasına rağmen yargılama yaklaşık dört yıl sürmüştür.
Mevcut davada AİHM başvuranın sorumlu olduğu firar dönemi ve bireysel başvuru hakkının Türkiye tarafından tanınmasından önceki süre hesaba katılmadığı takdirde söz konusu yargılamanın süresinin AİHMnin içtihadından doğan mezkur kıstaslara göre bilhassa aşırı olmadığını tespit etmektedir. Bununla birlikte AİHM Türkiyenin bireysel başvuru hakkını tanıdığı dönemde yapılan yargılamanın seyrinin dikkate alınması gerektiği kanaatindedir (Mitap ve Müftüoğlu - Türkiye, 25 Mart 1996 tarihli karar, prg. 31). Söz konusu yargılama 28 Ocak 1987 tarihine kadar altı yıl dört ay iki gün sürmüştü. AİHM ayrıca, tamamına bakıldığında başvuran aleyhinde görülen ceza davasının ulusal mahkemeler önünde yirmi sekiz yıldan fazla sürdüğünü ve halen devam ettiğini tespit etmektedir.
Müteaddit defalar buna benzer meseleleri gündeme getiren davaları incelemiş olan AİHM, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştı (bkz. Pelissier ve Sassi - Fransa, adıgeçen, prg. 46 ve 48, Teslim Töre (no:2), adıgeçen, prg. 41 ve 42).
Kendisine sunulan tüm unsurları inceleyen AİHM, mevcut durumda farklı bir sonuca varabilmesi için Hükümet tarafından ikna edici herhangi bir olay ya da argüman sunulmadığını tespit etmektedir. Konuyla ilgili içtihadını göz önünde bulunduran AİHM ihtilaf konusu yargılama süresinin aşırı olduğu ve makul süre gerekliliğine cevap vermediğini tespit etmektedir.
Bu itibarla AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ayrıca, yargılanma süresinin uzunluğundan şikayet edebilmek için Türkiyede başvuruda bulunulabilecek bir mahkeme olmamasından yakınmaktadır. Başvuran bu hususta AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet, başvuranın söz konusu yargılamanın yapıldığı dönemde herhangi bir mahkemeye bu talebiyle ilgili olarak bir başvuruda bulunmadığı cihetle AİHSnin 35/1 maddesine uygun surette iç hukuktaki başvuru yollarını tüketmediğine dikkat çekmektedir. Hükümet ayrıca şikayetin geç yapıldığını ve başvuranın etkili bir başvuru yolu kalmadığını anladığı tarihten itibaren başvuruda bulunması gerektiğini öne sürmektedir.
İhtilaf konusu yargılamanın ulusal mahkemeler önünde devam ettiği gerçeğini göz önünde bulunduran AİHM Hükümetin altı ay süresi kuralına riayet edilmediği yönündeki itirazını derhal reddeder. İç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraza ilişkin olarak ise AİHM bu meselenin başvuranın AİHSnin 13. maddesi çerçevesinde yaptığı şikayetin esasına ilişkin olduğu cihetle esasa eklenmesine hükmeder.
AİHM bu şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM başvurunun başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını da belirlemiştir.
13. madde, AİHSnin 6/1 maddesiyle getirilen davaların makul bir süre içinde görülmesi yükümlülüğüne yönelik bir ihlal hakkında ulusal bir mahkeme önünde şikayette bulunulabilmeye imkan tanıyan etkili bir başvuruyu güvence altına alır (bkz. Kudla - Polonya, no: 30210/96, prg. 156). Hükümet tarafından dile getirilen itiraz ve argümanların başka davalarda reddedildiğini tespit eden AİHM bu davada farklı bir neticeye varmak için bir gerekçe görmemektedir.
Bu itibarla iç hukuk yollarının tüketilmediği yönünden yapılan itiraz kabul edilmeyecektir, buna ilaveten AİHSnin 6/1 maddesi anlamında başvuranın davasının makul bir süre içinde görülmesini temin edebilmesi için iç hukukta bir başvuru yolu bulunmaması sebebiyle AİHSnin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran maruz kaldığını iddia ettiği maddi ve manevi zararların tazmini için 10.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.
Tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı görmeyen AİHM bu talebi reddeder. Buna karşın AİHM, uzun yargılama süresi ve iç hukukta etkili bir başvuru yolu bulunmaması nedeniyle başvuranın manevi bir zarara maruz kaldığını ve bunun telafisi için ihlal tespitinin yeterli olmayacağını düşünmektedir (bkz., bilhassa, Kudla - Polonya, adıgeçen, ve Acunbay - Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00, prg. 70, 31 Mayıs 2005 tarihli karar). Hakkaniyete uygun bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 1.000 Euro ödenmesine hükmeder.
AİHM ayrıca, taraflarca verilen bilgilere göre üzerinden yirmi sekiz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen davanın ulusal mahkemeler önünde halen devam ettiğini kaydetmektedir. Şayet durum halen böyle ise, AİHM, tespit edilen ihlale bir son vermek için en uygun yolun adaletin iyi idaresinin gereklerini göz önünde bulundurarak AİHSnin 6/1 maddesine uygun bir şekilde davayı mümkün olan en kısa süre içerisinde bitirmek olduğu kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 3.500 Euro talep etmektedir. Başvuran bu talebiyle ilgili olarak herhangi bir belge sunmamıştır.
Hükümet bu talebe itiraz etmektedir.
AİHM içtihadına göre bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin iadesini ancak bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve de makul oranda olduğunu ortaya koyduğu müddetçe temin edebilir. Konuyla ilgili olarak AİHM başvuranın talebine ilişkin olarak herhangi bir belge sunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla AİHM yargılama masraf ve giderleri başlığı altında başvurana bir meblağ ödenmesine yer olmadığı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak manevi tazminat başlığı altında başvurana 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Aralık 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy