(AİHS m. 5, 34, 44) (765 S. K. m. 55, 59, 77, 146, 168, 264) (3713 S. K. m. 5) (466 S. K. m. 1)
(Başvuru no:34623/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
14 Haziran 2007
İşbu karar AIHS 'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (34623/03) başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan Cahit Solmaz'ın (başvuran), 29 Eylül 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri güvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan yaralanan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından M.A. Kırdök ve M. Kırdök tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN UNSURLARI
Başvuran, 1979 yılı doğumludur ve İstanbul'da ikamet etmektedir.
Başvuran, on altı yaşındayken, 3 Ekim 1995 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler tarafından yakalanmış ve gözaltında alınmıştır. Başvuranın yasadışı silahlı bir örgüt olan DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi) üyesi olduğundan ve bu örgüt adına yasadışı eylemlere katıldığından şüphe edilmiştir.
Polis, 4 Ekim 1995 tarihinde, başvuranın evinde gerçekleştirdiği aramalar sırasında, sözkonusu örgüte ait belgelerin ve iki gaz tabancasının ele geçirildiğini gösteren bir arama tutanağı düzenlemiştir.
Başvuran, 12 Ekim 1995 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde itirafta bulunmuş, sözkonusu örgüte üye olduğunu ve üzerine atılı eylemleri kabul etmiştir. Aynı gün, polis tarafından bir ifade tutanağı hazırlanmış ve bu tutanak başvuran tarafından imzalanmıştır.
Başvuran, 16 Ekim 1995 tarihinde, hazırlık soruşturması çerçevesinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiştir. Başvuran, baskı altında imzaladığını iddia ettiği 12 Ekim 1995 tarihli ifadenin içeriğini ve DHKP-C üyesi olduğunu tamamen reddetmiştir.
Aynı gün başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi önüne çıkarılmış ve Cumhuriyet Savcısı'na verdiği beyanları tekrarlamıştır. Bununla birlikte, nöbetçi hakim, dosyadaki unsurların tamamını dikkate alarak başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
Başvuran, 17 Ekim 1995 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde bu karara itiraz etmiş ve tutuksuz yargılanma talebinde bulunmuştur. Başvuran, özellikle, gözaltında bulunduğu sırada kendisinin itirafta bulunması amacıyla işkencelere maruz kaldığını ve bu nedenle alınan beyanlarının aleyhte kanıt oluşturmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Aynı gün, Devlet Güvenlik Mahkemesi, "atılı suçu ve kanıtların durumunu göz önüne alarak" tutuksuz yargılanma talebini reddetmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 27 Ekim 1995 tarihinde, başvuran ve diğer dört kişi aleyhinde, eski Türk Ceza Kanunu'nun 146/1. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdile teşebbüsten ve 1993-1995 yılları arasında DHKP-C örgütü adına ve yararına yasadışı eylemlerden dolayı ceza davası açmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1995-2002 yılları arasında birçok açık duruşma gerçekleştirmiştir. Avukatının da hazır bulunduğu bu duruşmalarda başvuran, tahliye talebini yinelemiştir. Bununla birlikte, "atılı suçu ve kanıtların durumunu göz önüne alarak" Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın taleplerini her defasında reddetmiştir.
20 Temmuz 1999 tarihli iddianamesinde, Cumhuriyet Savcısı, yasadışı silahlı bir örgüte üye olmasından dolayı 3713 sayılı Terörle Mücadele yasasının 5. maddesi ile Türk Ceza Kanunu'nun 168/2. maddesi uyarınca ve 13 kere patlayıcı madde atmasından dolayı da Türk Ceza Kanunu'nun 264/6-8. maddesi uyarınca başvuranın mahkumiyetini istemiştir. Ayrıca Savcı, olayların meydana geldiği sırada başvuranın yaşı sebebi ile Türk Ceza Kanunu'nun 55/3. maddesinin uygulanmasını önermiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, dosyadaki unsurların tamamını dikkate alarak, 25 Mart 2002 tarihinde, başvuranı üzerine atılı olaylardan suçlu ilan etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı, Türk Ceza Kanunu'nun 55/3., 59. ve 168/2. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 5. maddesi gereğince, 8 yıl 4 ay hapis cezasına; Türk Ceza Kanunu'nun 264. maddesi gereğince 18 yıl 5 ay 18 gün hapis cezasına ve Türk Ceza Kanunu'nun 77/2. maddesi gereğince 17 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıştır.
Başvuranın temyiz başvurusu üzerine ve tarafların dinlenmelerinin ardından, 15 Ekim 2002 tarihli bir karar ile Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve davayı Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne göndermiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 3 Haziran 2003 ve 4 Eylül 2003 tarihlerinde gerçekleştirilen açık duruşmalarda, "atılı suçu ve kanıtların durumunu göz önüne alarak" başvuranın tahliye talebini iki kez reddetmiştir.
Başvuranın avukatı, 8 Eylül 2003 tarihinde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 104. maddesine ve AİHS'nin tutukluluk süresine ilişkin 5/3. maddesine atıfta bulunarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 4 Eylül 2003 tarihli karara itiraz etmiş ve müvekkilinin salıverilmesini talep etmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, 15 Eylül 2003 tarihli bir karar ile sözü edilen 4 Eylül 2003 tarihli kararı, yürürlükteki yasaya aykırı olmadığı gerekçesiyle onamıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 13 Kasım 2003 ve 10 Şubat 2004 tarihlerinde, iki açık duruşma gerçekleştirmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu duruşmalarda, "atılı suçu ve kanıtların durumunu göz önüne alarak" başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
Başvuranın avukatı, 11 Mart 2004 tarihinde, cezaların uygulanması hususundaki hükümleri ve müvekkilinin ağırlaşan sağlık şartlarını (başvuranın ailesinden edindiği bilgiye göre, 2 Mart 2004 tarihinde geçirdiği bir kalp krizinin ardından Edirne Tıp Fakültesi Üniversitesi acil servisine kaldırılmıştır) ileri sürerek, Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanından, başvuranın tahliyesini talep etmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, 18 Mart 2004 tarihli bir karar ile "atılı suçu ve kanıtların durumunu göz önüne alarak" sözkonusu talebi reddetmiştir.
Cezai yargılamaya ilişkin düzenlemeyi içeren ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ni kaldıran 5190 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinin ardından, dava, ilk duruşmasını 1 Temmuz 2004 tarihinde gerçekleştiren İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlamıştır.
Başvuranın avukatının talebi üzerine, 28 Eylül 2004 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi esasa yönelik savunma hazırlanması için ek süre vermiş fakat ilgilinin tahliye talebi reddedilmiştir. Dava, 23 Kasım 2004 tarihine ertelenmiştir.
Başvuranın avukatı, 28 Ekim 2004 tarihli bir mektup ile AİHM'ye Türk Ceza Kanunu'nun yeni hükümleri uyarınca başvuranın 28 Ekim 2004 tarihinde salıverildiğini bildirmiştir.
Dosyadaki unsurlara göre, dava hala, başvuran aleyhinde yapılan suçlamaların doğruluğu hakkında henüz karar veremeyen Ağır Ceza Mahkemesi önünde sürmektedir.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHS'NİN 5/3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tutuklu yargılanma süresinden şikayetçi olmaktadır. Bu bağlamda başvuran, AİHS'nin 5/3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe İlişkin
AİHS'nin 35.maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas Hakkında
AİHM, AİHS'nin 5/3. maddesinde belirtilen sürenin bitiş tarihinin "ilk derece mahkemelerinde suçlamanın esası hakkında karar verildiği gün" olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Wemhoff-Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli kararı ve Labita-İtalya, başvuru no: 26772/95) ve birden çok tutuklu yargılanma süresi sözkonusu olduğunda, tutuklu yargılanma dönemlerinin tamamını göz önüne almak uygun olacaktır (Bkz. Baltacı-Türkiye, başvuru no: 495/02, 18 Temmuz 2006, Solmaz-Türkiye, başvuru no: 27561/02).
Mevcut davada, AİHM, başvuranın dava konusu olan ilk tutukluluk döneminin, yakalandığı tarih olan 3 Ekim 1995 tarihinde başladığını ve 25 Mart 2002 tarihinde mahkum edilmesiyle sona erdiğini gözlemlemektedir. Bu ilk dönem, altı yıl beş ay ve yirmi iki gün sürmüştür. Yargıtay'ın 25 Mart 2002 tarihli kararı bozduğu 15 Ekim 2002 tarihinden itibaren davanın incelenmesi, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yeniden başlamış ve AİHS'nin 5/3. maddesi uyarınca başvuranın ikinci tutuklu yargılanma süresi başlamış oldu. Bu dönem, 25 Aralık 2004 tarihinde, başvuranın salıverilmesiyle sona ermiştir. Bu dönem iki yıl ön üç gün sürmüştür. Toplamda, başvuran, sekiz yıl altı ay beş günü tutuklu olarak geçirmiştir.
AİHM, belirli bir durumda bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre sınırını geçmemesine özen göstermenin, ilk olarak ulusal yargı mercilerinin üzerine düşen bir görev olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi doğrultusunda bireysel özgürlüğe saygı kuralına istisna getirilmesini meşru kılan kamu çıkarının gerektirdiği gerçek bir zorunluluğun olup olmadığını ortaya çıkaracak bütün koşulları incelemesi ve tutuksuz yargılanma talebini reddettiğinde kararında bunu gerekçelendirmelidir. AİHM, esas itibariyle sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelere ve ilgili tarafından başvurusunda belirtilen inkar edilemez olgulara dayanarak, AİHS'nin 5/3. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri- Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu bağlamda yakalanan kişinin bir suç işlediğinden şüphe edilmesine neden olan makul nedenlerin devam etmesi, tutukluluk halinin devamı için sine qua non (olmazsa olmaz) koşuldur. Ancak bir süre sonra bu da yeterli olmaz. Dolayısıyla AİHM, adli makamlar tarafından benimsenen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermeye yetip yetmediğini belirlemelidir. Bu gerekçeler "uygun" ve "yeterli" olduğu takdirde, AIHM, bunun üzerine yetkili ulusal makamların "yargılamanın devamına özel bir ihtimam gösterip göstermediğini araştırmalıdır (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, Ali Hıdır Polat-Türkiye, başvuru no: 61446/00, 5 Nisan 2005 ve Baltacı).
Dosya unsurlarından, ulusal mahkemelerin başvuranın sürekli olarak yinelediği serbest bırakılma taleplerini reddettiği ve "atılı suçun niteliği" ve "kanıtların durumu" gibi birbirinin aynı, hatta stereotip ifadeler kullanarak tutuklu yargılanmaya devam edilmesine karar verdiği ortaya çıkmaktadır.
Oysa AİHM'nin gözünde, "kanıtların durumu" suçluluğun ciddi belirtilerinin var olduğunu ve var olmaya devam ettiği şeklinde değerlendirilse de, bu davada sözkonusu koşullar, bu kadar uzun bir süre başvuranın tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez (Bkz. Ali Hıdır Polat, Baltacı).
AİHM, bu koşullarda ve bu durumda başvuranın tutuklu yargılanma süresinin uzun olmasını göz önünde bulundurarak, AİHS'nin 5/3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHS'NİN 5/5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tutukluluğunun "makul süreyi" geçmesi sebebiyle AİHS'nin 5/5. maddesi uyarınca tazminat elde etmesinin Türk Hukuku'nda mümkün olmamasından şikayetçidir.
A. Kabuledilebilirlik Hakkında
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği kapsamındaki ön itirazını belirtmektedir. Hükümete göre, başvuran, 466 sayılı Kanun uyarınca zararına ilişkin tazminat elde edebilirdi.
AİHM, sözkonusu itirazın, AİHS'nin 5/5. maddesi kapsamında yapılan şikayetin incelenmesi ile yakından ilgili olduğu kanısındadır ve itirazı esasa eklemiştir.
AİHM, şikayetin, AİHS'nin 35/3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir ve şikayet esastan inceleme yapılmasını gerektirmektedir. AIHM, kabuledilemezliğe dair başka hiçbir gerekçe olmadığını tespit etmektedir.
B. Esas Hakkında
AİHM, AİHS'nin 5. maddesinin 1, 2, 3 veya 4. paragraflarına aykırı koşullarda özgürlükten yoksun bırakılma sebebiyle tazminat talebinde bulunmanın mümkün olduğu durumlarda, AİHS'nin 5. maddesinin 5. paragrafına riayet edildiğini hatırlatmaktadır (JVassink-Hollanda, 27 Eylül 1990). 5. paragrafta ifade edilen tazminat hakkı 5. maddenin sözkonusu diğer paragraflardan birinin ihlal edildiğinin bir ulusal makam veya AİHS'nin organları tarafından tespit edilmesini gerektirmektedir.(N.C.-İtalya, başvuru no:24952/94).
Mevcut davada, AİHM, tutukluluk süresinin "makul süreyi" geçmesi sebebiyle AİHS'nin 5. maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır. Başvuranın maruz kaldığı zarar için tazminat talep etme olanağına sahip olup olmadığını belirlemek gerekmektedir.
466 sayılı Kanunun 1. maddesi ile ilgili olarak, AİHM Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlarına veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen durum haricinde ki bu davada zaten bu durum sözkonusu değildir,, bu madde ile öngörülen tazmin varsayımlarının tamamının, özgürlükten mahrum bırakmanın yasaya aykırı olmasını öngördüğünü ortaya koymaktadır. Oysa dava konusu tutukluluk iç hukuka uygun olduğunda, başvuran tazminat elde edemez (Sakık ve diğerleri).
Her halükarda, AİHM, olayların meydana geldiği dönemde, 466 sayılı yasanın hükümlerinin tutukluluk süresinin "makul süreyi" geçmesi durumunda tazminat ödemeyi öngörmediğini, bu nedenle de başvuranın zararının tazmin edilmesi için bütün olanaklardan yoksun olduğunu gözlemlemektedir (Bkz. aynı anlamda, Çiçekler-Türkiye, başvuru no: 14899/03, 22 Aralık 2005).
Sonuç olarak, mevcut dava koşullarında, AİHM, Türk Hukuku'nun, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksunluk için başvurana tazminat hakkı sunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHM, Hükümet'in itirazını reddetmekte ve AİHS'nin 5/5. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maruz kaldığı manevi zarar için 20.000 YTL, yaklaşık 10.722 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet, bu miktara itiraz etmektedir.
AİHM, başvuranın, tutuklu yargılanma süresinin uzun olmasından dolayı ihlal tespitinin yeterince telafi edemeyeceği bir manevi zarara uğradığını kabul etmektedir (Bkz. özellikle, Kudla-Polonya, başvuru no: 30210/96 ve Acunbay-Türkiye, başvuru numaraları: 61442/00 ve 61445/00, 31 Mayıs 2005). Hakkaniyete uygun olarak ve başvuranın yaşını gözönünde bulundurarak, AİHM, başvurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran, yerel mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu masraf ve harcamalar için 8.000 YTL yaklaşık 4.289 Euro talep etmektedir. Bu amaçla başvuran, bir ücret makbuzu sunmaktadır.
Hükümet, bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHM, içtihadına göre, bir başvuran, masraf ve harcamaların geri ödemesini ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir. Mevcut davada, sahip olduğu unsurları ve sözü edilen kriterleri dikkate alarak AİHM, başvurana tüm masraflar için, Avrupa Konseyi'nden adli yardım başlığı altında aldığı 850 Euro düşülerek 2.000 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C.Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olacağına hükmeder.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Hükümet'in ön itirazının esasa eklenmesine ve bu itirazın reddine;
2. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHS'nin 5/3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHS'nin 5/5. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere, Savunmacı Hükümet tarafından, başvurana manevi tazminat olarak 10.000 (on bin) Euro ve masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin ) Euro'nun miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ve Avrupa Konseyi tarafından başvurana adil yardım olarak verilen 850 Euro'nun (sekiz yüz elli) düşülerek ödenmesine,
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
Karar Vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77/2 ve 77/3. maddesine uygun olarak 14 Haziran 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy