(AİHS m. 6, 8, 9, 10, 11, 14, I NOLU PROTOKOL) (2709 S. K. m. 2, 3, 14, 68, 69) (2820 S. K. m. 78, 80, 81, 82, 84, 90, 101, 103, 107) (HANDYSIDE - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (JERSILD - DANİMARKA DAVASI) (SOSYALİST PARTİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (NECMETTİN ERBAKAN - TÜRKİYE DAVASI) (REFAH PARTİSİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (VOGT - ALMANYA DAVASI) (ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ PARTİSİ- TÜRKİYE DAVASI)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 4. Daire Kararı
Başkan; M. Pellonpaa, Üyeler; A. Pastor Ridruejo, V. Straznicka, M. Fische-back, J. Casadevall, R. Maruste ve F. Gölcüklü,
Başvuru No: 22723/93
Başvuru No: 22723/93, 22724/93, 22725/93
Karar Tarihi: 9 Nisan 2002
Çeviren : Abdullah AKKAYA, Başkomiser, İçişleri Bakanlığı Dış İlişkiler ve AB Koordinasyon Başkanlığı.
Özetleyen: Ömer YILMAZ, Komiser Yardımcısı, Polis Akademisi Başkanlığı
Halkın Emek Partisi, Anayasa Mahkemesince faaliyetlerinin Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasına aykırı olması gerekçesiyle 14 Temmuz 1993 tarihinde kapatılmıştır. Anayasa Mahkemesi tarafından verilen karar 18 Ağustos 1993'te Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
Başvuru sahipleri, Feridun Yazar, Ahmet Karataş ve İbrahim Aksoy HEP'in kapatılmasının demek kurma özgürlüğü, aynı şekilde düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlali olduğunu sayılabileceğini, HEP tarafından savunulan siyasal görüşler gerekçesiyle ayırımcılık yapılmasının mağduru olduklarım ve Anayasa Mahkemesinin başvuru sahiplerini kamuya açık bir duruşma çerçevesinde dinlemediğini iddia ederek 24 Eylül 1993'te Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurmuşlardır.
Mahkeme,
1. 11. Maddenin uygulanabilirliğiyle ilgili Hükümetin ön itirazının reddine;
2. Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşmenin 9, 10 ve 14. Maddelerinin ihlalinin meydana gelip gelmediğinin araştırılmasına mahal olmadığına;
4. Sözleşmenin 6. Maddesinin söz konusu durumda uygulanmayacağına;
5. Davalı Devletin, üç ay içinde aşağıdaki miktarları başvuru sahiplerine ödemesine, ödeme anında talep edilen harç, damga pulu ve vergi yükümlülükleri bağlamında verilmesi gerekenlerle miktar artışlarını karşılamasına ve hesap görme tarihinde uygulanabilir oranda Türk lirasına çevirmesine:
i. Başvuru sahiplerinin her birine manevi tazminat olarak 10.000 euro, toplam 30.000 euro,
ii. Başvuru sahiplerine toplu olarak, masraflar ve mahkeme harcamaları için 10.000 euro ödenmesin ,
iii. Bu miktarların, zikredilen sürenin bitiminden itibaren yılda %4,26 basit bir faizle arttırılmasına;
6. Bundan daha fazlası için hakkaniyete uygun tatmin talebinin reddine karar vermiştir.
1. Hükümetin ön itirazı
Ön giriş olarak, davalı Hükümet Sözleşmenin 11. Maddesinin siyasi partilere uygulanabilirliği sorununu ortaya koymuştur. Hükümete göre, Sözleşmenin Taraf Devletleri anayasal kuruluşlarının ve özellikle varlıklarının asli şartlan olarak değerlendirdikleri ilkelerinin Strasbourg organlarının kontrolüne uymasında hiçbir zaman anlaşmamışlardır. Ülke topraklanılın bir çok yerindeki yapılanmalarıyla yayılan bir siyasi partinin söylemleri, ülkenin bölünmesini ve ulusun parçalanmasını halkın çeşitli unsurları arasında kin ve düşmanlık uyandırarak övdüğü zaman Devleti büyük bir tehlikeye maruz bırakabilecektir. Böylesi istisnai durumlarda, Mahkeme içtihatlarının ölçütleri, söz konusu beyanatlar fikirlerin çeşitliliği üzerine temellenmiş olağan siyasal söylemin dışında olduğu ölçüde, bu alanda yerinde olmayabilir. Hükümet, Sözleşme organlarının içtihatlarının siyasi partiler konusunda incelenmesinin, bu partinin kapatılmasının anayasa mahkemelerinin takdir yetkisine bağlı olduğunu gösterdiğini ve sözü edilen bu durumla ilgili olarak, hedef alınanların Türkiye'nin temel anayasal ilkeleri olduğunu hatırlatmaktadır.(par.30)
Başvuru sahipleri, aynı şekilde Komisyon, Sözleşmenin 11. Maddesinin hiçbir yazımının siyasi partilerin, bu düzenlemelerin uygulama alanından çıkarılabileceğini değerlendirmeye imkan vermediğini düşünmektedirler, (par.31)
Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleriyle v. Türkiye kararında, Mahkeme siyasi partilerin demokrasinin iyi işlemesinin temel bir dernek formu olduğu ve Sözleşmenin sistemi içinde bunun öneminin bilincinde olarak söz konusu partilerin 11. Madde kapsamında olduğu konusunda hiçbir şüphenin duyulmadığı yargısına vardı. Diğer yandan, bir parti olsun bir dernek olsun sadece faaliyetlerinin milli makamların gözünde bir Devletin anayasal yapılarına tehdit olarak görülmesiyle Sözleşmenin etki alanından çıkarılamaz. (30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist partisi ve Diğerleri v. Türkiye, Recueil des arrets et decisions 1998-1, s. 17&&25 ve 27). Mahkeme bu durumla ilgili olarak, farklı bir karara varmak için hiçbir haklı neden görmemiştir.
2. Madde 11- Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü
11. Maddeyi ihlal eden sınırlama, sadece "yasayla öngörülmüş", 2. paragraf açısından bir veya birçok yasal amaca yöneltilmiş ve "demokratik bir toplumda zorunlu" ise, kabul edilebilir, (par.34)
Mahkeme, özerk rolü ve uygulama alanının özellikli oluşuna karşın, 11. Maddenin 10. Madde ışığında da değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Fikirlerin ve bunları ifade etme özgürlüğünün korunması, 11. Madde tarafından benimsenen toplanma ve dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından birini oluşturmaktadır. Aynı sonuç, daha da fazla siyasi partiler olgusunda, çoğulculuğun sağlanması ve demokrasinin iyi işlemesi temel rolleri açısından geçerlidir. Çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bunun içindir ki 10. Maddede benimsenen ifade özgürlüğü, 2. paragraftaki rezerv kaydıyla, sadece iyi kabul edilen veya saldırgan ve farklı olmayan "bilgiler" veya "düşünceler" için değil, aykırı olan, şok eden veya kaygı verenleri için de geçerlidir. (Bakınız, çok sayıda kararın içinde, Handyside v. Birleşik Krallık 7 Aralık 1976, seri A, N:24, s. 23, & 49, ve Jersild v. Danimarka 23 Eylül 1994, seri A N: 298, s.26, & 37) ifade özgürlüğünün kolektif icrasında yer alan etkinlikleri itibariyle, siyasi partiler Sözleşmenin 10 ve 11. Maddelerinin korunmasını isteyebilirler. (30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil deş Arrets et Decisions 1998-1, s. 17&& 42 ve 43)
Demokrasi ile Sözleşme arasındaki bağlara gelince, Mahkeme aşağıdaki gözlemleri yapmaktadır (diğer kararlar yanında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve zikredilen diğerleriyle ilgili Karar, s. 21-22, &45):
"Demokrasi hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın "Avrupa kamu düzeninin" asli unsurunu temsil eder." (...) Bu öncelikle, bir taraftan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin gerçekten demokratik bir siyasi rejime, diğer taraftan ise ortak bir algılamaya ve insan haklarına ortak bir saygıya dayandığını (...) bildirerek Sözleşme ile demokrasi arasında çok açık bir bağ kuran Sözleşmenin önsözünden kaynaklanır. Aynı önsöz, Avrupalı Devletlerin ortak bir ideale, siyasi geleneklere, özgürlüğe saygı ve hukukun mutlak üstünlüğü mirasına sahip olduklarım bildirir. Mahkeme bu ortak miras içinde Sözleşmede gizli değerlerin olduğunu (...) görmüş; bir çok defalar, bunun idealleri ve demokratik bir toplum (...) içindeki değerleri korumak ve teşvik etmeye yönelik olduğunu hatırlatmıştır.
Üstelik, Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 11. Maddeleri, haklara yapılacak sınırlamanın "demokratik bir toplum için zorunlu" olma ilkesine göre değerlendirilmesini talep etmektedirler. Bu haklardan birine yapılacak sınırlamayı haklı gösterecek tek zorunluluk biçimi, bu durumda "demokratik bir toplum" tarafından istenebilir olanıdır. Demokrasi Sözleşmece tasarlanmış ve bundan hareketle, kendisiyle uyumlu olabilecek yegane siyasi model olarak ortaya çıkar."
Mahkeme, Sözleşme düzenlemelerinin korumasından yararlanarak faaliyetler yürütebilen siyasi oluşumların sınırlarını de belirlemiştir (zikredilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı, s. 27 & 57):
"(....) Demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı problemlerin, rahatsız edici olduğunda bile, diyalog ve şiddete başvurmaksızın çözümünü sunan olasılık içinde yer almaktadır. Demokrasi sonuçta ifade özgürlüğüyle beslenmektedir. Bu ayrılmaz ilişki açısından, bir siyasi kuruluş, Devletin halkının bir parçasından çıkan sadece kamuoyuna açık bir şekilde tartışmak olgusuyla endişe verici görülemez ve demokratik kurallar içerisinde ilgili tüm tarafları memnun edebilecek çözümleri bulmak için bu siyasi hayata girebilir."
Bu noktada Mahkeme, bir siyasi partinin Devletin yasama veya yasal ya da anayasal yapılarını değiştirmek lehinde kampanya yürütebilmesini iki şartla uygun değerlendirmektedir: 1) Bu amaçla yararlanılan imkanlar, her açıdan yasal ve demokratik olmalıdırlar. 2) Önerilen değişikliğin bizzat kendisi temel demokratik ilkelerle uyumlu olmalıdır. Bundan zorunlu olarak, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya birden fazla kuralına uymayan bir siyasi proje öneren yada söz konusu ilkelerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan, aynı şekilde demokratik anlayışta kabul edilmiş Hakları ve özgürlükleri değiştiren bir siyasi parti, bu gerekçelerle maruz kaldığı cezalara karşı, Sözleşmenin koruması çerçevesinde değerlendirilemez sonucu çıkmaktadır. (Bakınız, mutadis mutandis, 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil 1998-ÜI, s. 1256-1257, && 46 ve 47, ve 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless v. İrlanda kararı (esastan), seri A N: 3, s. 45-46, & 7)
Programı veya sorumlularının demeçlerinin kamuoyuna açıkladıklarından farklı amaçlar ve niyetler gizlediği değerlendirilen bir siyasi parti de hariç tutulamaz. Bunu sağlamak için, zikredilen programın veya demeçlerin içeriğinin, eylemlerin hepsi ve sorumluluk sahiplerinin tutunduktan durumla karşılaştırılması gerekmektedir. (Bakınız, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı ,s. 27, & 58, ve Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, s. 1257-1258, & 48).
Ayrıca, demokratik bir toplum içindeki sınırlamanın zorunluluğunun araştırılmasında, "zorunluluk" sıfatı, 11 & 2 Maddesinin ruhunda, "zorlayıcı bir sosyal ihtiyacı" içermektedir.
Mahkemenin yetkili iç yargı makamlarının yerini alma amacı bulunmamaktadır. Fakat Mahkemenin incelemesi takdir yetkileri gereğince alınmış olan kararların Sözleşmenin 11. Maddesi açısından doğrulanması amacını taşımaktadır. Buradan Mahkemenin sadece Davalı Devletin bu yetkiyi hüsnü niyetle, itinalı ve mantıklı bir şekilde kullanıp kullanmadığının araştırılmasıyla yetinmesi sonucu çıkmaz: Tartışmalı sınırlamayı, davanın tamamının ışığında "takip edilen yasal amaç için dengeli" olup olmadığı ve Milli Makamlar tarafından müdahaleyi haklı göstermek üzere bildirilen gerekçelerin "tutarlı ve yeterli" görünüp görünmediğini belirlemek için değerlendirme de yapması gerekir. Bunu yaparak, Mahkemenin, Milli Makamların kuralları 11. Maddede benimsenmiş ilkelere uygun olarak uyguladığına, ve ayrıca bunun, tutarlı olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesi üzerine tesis edildiğine ikna obuası gerekmektedir. (Bakınız, mutadis mutandis, 2 Eylül 1998 tarihli Ahmet v. Diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1998-VI, s. 2377-2378, & 55, 27 Mart 1996 tarihli Goodwin v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1996-n, s. 500-501, & 40). (par.46-51)
Siyasi bir partinin kapatılması tedbirinin "radikal" doğasını hatırlatarak (Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı, par. 54,61; Sosyalist Parti kararı, & 51), Mahkeme, demokratik bir toplumda, halihazır olay içinde davalıların dernek kurma özgürlüğüne ve bu hakkın icrasına böylesi bir sınırlamayı gerekli bulmamıştır.
Sonuç olarak, HEP'in kapatılması Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlalini doğurmaktadır. (par.61)
3. Madde 9, Madde 10, Madde 14- Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü, İfade Özgürlüğü, Ayrımcılık Yasağı
Başvuru sahipleri aynı şekilde, Sözleşmenin 9,10 ve 14. Maddelerinin ihlalini iddia etmişlerdir. Aynı olaylar üzerine yaptıkları şikayet konulan 11. Madde bağlamında incelenmiş, Mahkeme bunların ayrı bir şekilde incelenmesini yararsız bulmuştur, (par.62)
4. Madde 6- Adil Yargılanma Hakkı
Mahkeme, Refah Partisi, Erbakan, Kazan ve Tekdal v. Türkiye (3.10.2000 tarih ve 41340/98,41343/98, 42344/98 sayılı kararlar) davasının kabul edilebilirliği üzerine kararında, benzeri şikayetlerin Sözleşmenin 6. Maddesinin düzenlemeleriyle daha önceden ratione materiae uyuşmaz görmüştür.
"(....) Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin anayasal bir işleme uygulanabilirliği davanın esasına ve sözü edilen duruma ait her olgunun verilerinin tamamına bağlıdır. (29. 03. 1989 tarihli Bock v. Almanya kararı, seri A N: 150, s. 18, & 37) O halde Mahkeme, davacılar tarafından anayasal işlem esnasında problem olarak ileri sürülen iddiaları medeni mahiyette veya cezai alanda bir suçlamaya ilişkin bir itiraz olarak analiz etmelidir.
Sonuçta Anayasa Mahkemesindeki işlem, R.P'nin, siyasi bir parti olarak siyasi faaliyetlerinin takibat hakkına ilişkin bir uyuşmazlık üzerine taşınmaktaydı. O halde tam olarak bu haliyle siyasi mahiyette bir hakkın Sözleşmenin 6 & 1 maddesinin garantisi kapsamında olmadığı söz konusu olmaktadır.
Aynı şekilde, Anayasanın 69. Maddesince düzenlenmiş kapatılmış siyasi partilerin kurucularına ve yöneticilerine, yeni bir siyasi partinin kurucusu ve yöneticisi olmanın yasaklanması sonucu çıkmaktadır. Burada aynı zamanda, ne medeni hukuk üzerine getirilmiş bir itiraz konusunda ne de cezai alanda bir suçlama başlığında Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi kapsamında olamayan ilgililerin siyasi haklarının kısıtlanması söz konusudur.
Refah Partisinin kapatılmasının, milli mevzuat gereği, parti varlıklarının resen hazineye devrini getirdiği bir gerçektir ve bu durumda, mülkiyet hukuku ve medeni hukuk mamelek hukuku (mal varlığına ilişkin hukuk) hususunda Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin ruhuna göre bir itiraz yapılabilir. Bununla beraber, Refah Partisinin varlıklarına saygı gösterilmesi hakkı anayasa Mahkemesince "uyuşmazlık" konusu olarak hiçbir şekilde tartışılmamıştır. Taraflar yani Başsavcı ve Refah Partisi, ne Anayasa Mahkemesi işlemi ne de başka bir işlem çerçevesinde, yasayla öngörülen parti kapatılmasının doğrudan sonucuna itiraz etmemişlerdir. Mahkemenin halihazır davadaki görüşü, 6 & 1 Maddenin esprisi içinde medeni karakteri inkar edilemez eylemler ve birincilerine bağlı karışık anayasal işlemler üzerinde yürütülen Ruiz-Mateos davasından ayrılmaktadır. (23 Temmuz 1993 tarihli karar, seri A N: 262, s. 24, & 59) Buna karşın sözü edilen durumla ilgili olarak, partilerin mal varlıklarının devredilmesi hiçbir uyuşmazlık konusu yapılmaksızın, Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi anlamında medeni hukuka ilişkin bir itiraz vuku bulmamıştır. (Bakınız, mutatis mutandis, Pierre -Bloche v. Fransa kararı, Recueil des Arrets et Decisions, 1997-VI, fasikül 53, && 48-61)
Bundan hareketle Mahkeme uyuşmazlık işleminin, ne başvuru sahiplerinin vatandaşlık hak ve yükümlülükleri üzerinde bir itirazı, ne de Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi anlamında onlara karşı yöneltilmiş cezai alanda bir suçlamayı ilgilendirmediğini takdir etmiştir." Bundan hareketle, Sözleşmenin 6. Maddesi bu alandaki duruma uygulanamaz, (par.66-67)
5. Madde 41'in Uygulanması
Mahkeme HEP'in Anayasa Mahkemesince hemen kapatılmasından önce üç yıl boyunca aktif olduğunu not etmektedir. Bundan, Bay Yazar, Karataş ve Aksoy için belirli bir manevi zarar doğmaktadır. Hakkaniyete uygun karar vererek, Mahkeme, başvuru sahiplerinden her biri için 10.000 Euroda mutabık kalmaktadır. (par.74)
Mahkeme, başvuru sahiplerinin avukatlarının talep ettiği ödemelerin çalışma saatlerinin miktarına ilişkin bütün detayları temin etmediklerini tespit etmiştir. Tüzüğün 60 & 2 Maddesi gereğince, bu talep olduğu gibi kabul edilemez. Mahkeme hakkaniyetle karar vererek, masraflar ve mahkeme harcamaları başlığı altında başvuru sahiplerine 10.000 Euro'luk yaklaşık bir miktar verilmesinde mutabık kalmaktadır, (par.79)
Mahkemenin yararlandığı bilgilere göre, halihazır kararın onaylanması tarihinde Fransa'daki uygulanabilir yasal faizin oranı %4,26'dır. (par.80)
DAVANIN ESASI
PROSEDÜR
1. Dosya Mahkemeye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi 11 Nolu Protokolünün yürürlüğe girmesinden önce uygulanmakta olan düzenlemelere uygun olarak, (1 Nolu Protokolün 4 ve 5. ve Sözleşmenin 47 ve 48. eski maddelerine göre) Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca 3 Haziran 1999'da gönderilmiştir.
2. Davanın kaynağında, Türkiye Cumhuriyetine karşı, Uç vatandaşı Feridun Yazar, Ahmet Karataş, İbrahim Aksoy ve Halkın Emek Partisinin (bundan sonra HEP olarak yazılacaktır), Sözleşmenin eski 25. Maddesi gereğince 24 Eylül 1993'te Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptıkları 3 başvuru dilekçesi (Dilekçe numaraları; 22723/93, 22724/93 ve 22725/93) bulunmaktadır.
3. Başvuru sahipleri, HEP'in kapatılmasının dernek kurma özgürlüğü, aynı şekilde düşünce ve ifade özgürlüğü haklarının ihlali sayılabileceğini, HEP tarafından savunulan siyasal görüşler gerekçesiyle ayırımcılık yapılmasının mağduru olduklarını ve Anayasa Mahkemesinin başvuru sahiplerini kamuya açık bir duruşma çerçevesinde dinlemediğini özellikle iddia etmekteydiler.
4. Komisyon 3 Nisan 1993 tarihinde dilekçelerin kabul edilebilirliğini beyan etmiştir, 1 Mart 1999 tarihli Raporunda (Sözleşmenin eski 31. Maddesi), Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlal edildiği, hiçbir ayrık sorunun Sözleşmenin 9 ve 10. Maddelerine dayanmadığı ve Sözleşmenin 14. Maddesinin ihlal edilip edilmediğinin bilinmesi sorununun ayrı olarak incelenmesine yer olmadığı kararım oybirliğiyle almıştır. Ayrıca, 4'e karşı 22 oyla Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin ihlal edilmediği sonucu çıkarılmıştır.
5. Feridun Yazar, İstanbul Barosu avukatlarından Hasip Kaplan tarafından ve Ahmet Karataş, Ankara Barosu avukatlarından Yusuf Alataş tarafından temsil edilmiştir.
6. 7 Temmuz 1999 tarihinde, Büyük Daire Kurulu dosyanın bir Daire tarafından (Tüzüğün 100 & 1 Maddesi) incelenmesi gerektiğine karar vermiştir. Dosyayı incelemekle sorumlu Daire (Sözleşmenin 27 & 1 Maddesi), Tüzüğün 26 & 1 Maddesine uygun şekilde oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilmiş (28. Madde) Bay Rıza Türmen'in istinkafını takiben, Türk Hükümeti sayın F. Gölcüklü'yü özel hakim sıfatıyla (Sözleşmenin 27 & 2 ve Tüzüğün 29 & 1 maddeleri) görevlendirmiştir.
7. Başvuru sahipleri gibi Hükümet de bir layiha bırakmıştır.
8. Hükümet memurunun ve dilekçe sahiplerinin incelemesinden sonra, Daire bir duruşma yapılmasının gerekli olmadığına karar vermiştir (Tüzüğün in fine 59 & 2 Maddesi), 1 Kasım 2001 tarihinde, Mahkeme bu dairelerinin oluşumunu değiştirmiştir. Halihazır dilekçe, değişiklik yapılmış olan (madde 52 & 1) Dördüncü Daireye verilmiştir.
OLAYLAR
I. SÖZÜ EDİLEN DURUMUN ÖZEL ŞARTLARI
9. Olayların yaşandığı dönemde, birinci başvuru sahibi Feridun Yazar Halkın Emek Partisinin Genel Başkanı, ikinci başvuru sahibi Ahmet Karataş Genel Başkanvekili ve üçüncü başvuru sahibi İbrahim Aksoy Genel Sekreter konumunda bulunmaktadırlar.
10. 7 haziran 1990'da, HEP kurulmuş ve kuruluş beyannamesi içişleri Bakanlığı'na verilmiştir.
11. 3 Temmuz 1992'de, Yargıtay Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinden HEP'in kapatılmasını talep etmiştir. Başsavcılık iddianamesinde, bu Partinin devletin bütünlüğüne zarar verici davranışları olduğunu belirtmiştir. Partinin merkezi olduğu kadar yerel yapılanmalarındaki yöneticileri ve sorumlularının, çeşitli toplantılarda ve basına yapmış oldukları konuşmalarında Anayasayı ve Siyasal Partiler Yasasını ihlal etmiş olduklarını değerlendirmiştir. Başsavcılık aynı zamanda HEP'i, yasadışı eylemlerde bulunan üyelerine yardım ve koruma sağlamakla itham etmiştir.
12. 8 Haziran 1992'de, Anayasa Mahkemesi Başkanı Başsavcılık iddianamesini HEP Genel Başkanına iletmiş ve ön savunmasını vermeye davet etmiştir.
13. 3 Eylül 1992'de, HEP'in avukatı ön savunmayı yazılı olarak sunmuş ve bir duruşmanın yapılmasını talep etmiştir. Yazılı savunmasında, Siyasal Partiler Yasasının Anayasa tarafından garanti altına alınmış temel haklara aykırı düzenlemeler içerdiğini iddia etmiştir. Bundan başka, Başsavcılık tarafından talep edilen parti kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Helsinki Nihai Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı gibi uluslararası metinlerdeki düzenlemeleri çiğnediğini değerlendirmiştir. Aynı zamanda, HEP ile PKK arasındaki bağlan gösteren ispat unsurlarının yetersizliğine itiraz etmiştir. Bunun üstüne, Başsavcılık iddianamesinin özel kişiler tarafından yapılmış konuşmalara göre hazırlandığını, bunun ise Siyasi Partiler Yasasının 101/b Maddesine göre HEP'i bağlayıcı olamayacağını savunmuştur.
14. 22 Ocak 1993'te, HEP'in avukatı esas üzerine ifadelerini sunmuştur. Bir duruşma yapılması talebini yenilemiştir. Ayrıca, bu talebin reddedilebilirle durumunda, Genel Başkan ve aynı şekilde HEP eski Genel Başkanlarının Mahkemece dinlenmiş olmalarını talep etmiştir.
15. Anayasa Mahkemesi bu son talebi kabul etmiştir. Sonuçta, HEP eski ve yeni Genel Başkanları 1 Mart 1993'te sözlü olarak görüşlerini mahkemeye sunmuşlardır.
16. 14 Temmuz 1993'te, Anayasa Mahkemesi HEP'in kapatılmasına karar vermiştir. Bu karar Başsavcılığa, Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ve Başbakanlığa tebliğ edilmiştir.
17. Anayasa Mahkemesi tarafından verilen karar 18 Ağustos 1993'te Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
18. Anayasa Mahkemesi, kararında doğrudan sözü edilen durumla ilgili, Anayasanın yüksek ilkelerini ve bu ilkelere göre Türk toprağında bulunan kişilerin, kökenleri ne olursa olsun, ortak kültürlerinin ilerisinde bir birlik oluşturduklarını hatırlatmıştır. Aynı şekilde, Türkiye Cumhuriyetinin tabanını oluşturan bu kişilerin hepsi "Türk Ulusunun" bileşenleridirler. Bundan dolayıdır ki, "ulusu" oluşturan etnik gruplar çoğunluk ve azınlık olarak bölünemezler. Mahkeme, Anayasaya göre, etnik veya ırk kökeni üzerine kurulabilecek hiçbir siyasi ve hukuki ayırıma Türk vatandaşları arasında izin verilemeyeceğini hatırlatmıştır: Türk uyruğundaki herkes ayırım gözetilmeksizin medeni, siyasi ve ekonomik haklardan yararlanırlar.
19. Anayasa Mahkemesi özellikle Kürt kökenli Türk vatandaşlarıyla ilgili olarak, Türkiye'nin tüm bölgelerindeki diğer Türk vatandaşlarıyla aynı haklardan yararlandıklarını vurgulamıştır. Bundan Kürt kimliğinin Anayasa tarafından tanınmadığı sonucunun çıkarılmamasını ilave etmiştir: Kürt kökenli vatandaşlar Kürt kimliklerini ifade etmekten engellenmemişlerdir. Kürtçe bütün özel alanlarda, işyerlerinde, yazılı basında ve sanat ve edebiyat eserlerinde kullanılabilmektedir.
20. Anayasa Mahkemesi, herkesin onaylamasa bile, Anayasanın getirdiği düzenlemelere uymakla yükümlü olduğu ilkesini hatırlatmıştır. Anayasa, farklılıkların ortaya konulmasını yasaklamamakta, ancak Anayasal düzene son vermeye yönelik ırk ayırımına dayalı propagandayı bastırmaktadır. Mahkeme, Lozan Antlaşmasına göre, ayrı bir dil veya etnik kökenin tek başına bir grubun çoğunluk veya azınlık olarak nitelendirilmesine yeterli olmadığım hatırlatmıştır.
21. HEP'in faaliyetleriyle ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi özellikle parti yöneticileriyle, farklı düzeylerde sorumlular tarafından kamuya açık ve özel toplantılar sırasında yazılı ve sözlü olarak yapılan açıklamaları incelemiştir. Aynı şekilde, kamuya aktarılmalarına yönelik takvimin, HEP'e ait yerlerde düzenlenen çeşitli toplantılarda atılan sloganların içeriğini dikkate almıştır.
22. Anayasa Mahkemesi, HEP'i özellikle "ayrı devlet kurma amacıyla, bir tarafta Türkler diğer tarafta Kürtler olarak Türk Ulusunun bütünlüğünü bölmeye çalışma" ile suçlamıştır. Bu açıdan, HEP'i faaliyetleriyle, kendilerine özgü bir kültür ve dile sahip olarak bir Kürt halkının Türkiye'de varlığını iddia etmekle değerlendirmiştir. HEP, Kürt halkı için "kendi kaderini tayin" hakkım istemekte, "Kürt vilayetlerinin" yaratılmasını öğütlemekte ve PKK tarafından işlenen terörist eylemleri uluslararası savaş fiilleri olarak nitelendirmektedir. HEP, PKK'lı teröristleri özgürlük savaşçıları olarak görmekte, kamu güçlerinin bunlara karşı mücadele vermek yerine, gerçekte Kürt halkını kitlesel olarak yok etmeye çalıştığım iddia etmektedir. Münhasıran Türkler ve Kürtlerin eşitliği üzerinde vurgu yaptığı bütün bu faaliyetlerinde ve konuşmalarında, HEP, devletin kurucu unsuru "Türk kavramım" tehlikeye düşürerek, ırkçı temeller üzerine kurulmuş bir devletin yaratılmasını öğütlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre, "HEP'in amaçları teröristlerinkilerle benzerlikler arz eder" ve "gerçeğe aykırı argümanlar, suçlayıcı ve saldırgan temaların doğrulanmasını içerir, HEP'in sorumlularının sıklıkla tekrar ettikleri provokasyon kaygısı ise terör eylemlerini hoş görür, faillerine hak verir ve destekler mahiyettedir."
23. Anayasa Mahkemesi, HEP'in faaliyetlerinin, özellikle Sözleşmenin 11. Maddesinin 2 Paragrafında belirtilen kısıtlamalar, aynı şekilde 17. Maddesindeki düzenlemeler kapsamında olduğu sonucunu çıkarmıştır. Bu bağlamda, Yeni Bir Avrupa için Paris Şartının ırkçılığı, etnik kökene dayalı kini ve terörizmi mahkum ettiğini hatırlatmıştır. Ayrıca, Helsinki Nihai Senedi, sınırların ihlal edilemezliği ve ülke topraklarının bütünlüğü ilkelerini garanti etmektedir.
24. Anayasa Mahkemesi, bu faaliyetlerin Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğüne ve ulusun birliğine zarar verici nitelikte olduğu gerekçesiyle HEP'in kapatılması talimatını vermiştir.
25. Bununla beraber, Mahkeme HEP'in üyelerinin yasadışı davranışlarını gizli veya açık şekilde hoş gördüğü tarzındaki Başsavcılığın ikinci argümanını reddetmiştir. Bu açıdan, Mahkeme HEP üyelerine karşı yürütülen çeşitli cezai işlemlerin halen askıda olduğu ve o zamana kadar bunlara karşı hiçbir mahkumiyetin çıkmadığı olgusunu dikkate almıştır.
II. HEP'İN YÖNETİCİLERİ TARAFINDAN SAVUNULAN VE TÜRKİYE ANAYASA MAHKEMESİNCE 14 TEMMUZ 1993 TARİHLİ KARARINDA DERMAYAN EDİLEN TEZLER.
26. HEP yöneticilerinin söylevlerinde, açıklama ve demeçlerinde geliştirilen temel düşünceler, Anayasa Mahkemesi kararında sunulduğu şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
- Türkiye'de ayrı bir dil ve kültüre sahip ve mazlum bir Kürt halkı vardır.
- Kürtlerin okuma, yazma ve kendi dillerini geliştirme Hakları yoktur ve kendi kültürlerini geliştiremezler.
- Kürtler özgürlük ve demokrasi için savaşmaktadırlar. Dehhak zulmüne karşı 2600 yıl önce isyan eden KAWA efsanesiyle bir paralellik kurulmuştur.
- Kürtlerin kendi kendilerini yönetme Hakları vardır.
- Kürt halkı uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hiçbir haktan yararlanamamaktadır.
- Ülkenin Doğuya ait sorunları ekonomik nitelikli değildir.
- Terörist organizasyona karşı alınan yasal tedbirler uluslararası bir savaş oluşturmaktadır ve silahlı örgüt PKK savaşın taraflarından biridir.
- Bu örgütü oluşturan silahlı militanlar özgürlük savaşçılarıdır. Bu durumda onlara uluslararası savaş hukukunun uygulanması normaldir, Türk hükümeti bunu kesinlikle yapmamaktadır.
- Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve güvenlik güçleri Kürt savaşçılarına karşı mücadele vermekten ziyade bu savaşçıların kaynağını oluşturan Kürt halkı katmanlarını kitlesel ve fiziksel olarak yok etmek amacını gütmektedirler.
- SSCB'nin dağılmasından sonra, tarihsel gelişim Türk Ulusunun Kürt kökenli vatandaşlarını bu olgu içinde çıkarlarını sergilemeye götürmüştür ve Filistin halkının durumuyla bir paralellik oluşturulmuştur.
- Cumhuriyet Türk ve Kürt halkları tarafından kurulmuştur. Türkler ve Kürtler, diğer etnik gruplar hesaba katılmaksızın, ikisi arasında eşitlik temelinde bir sosyal sistem oluşturmalıdırlar.
- Güneydoğuda bulunan hükümet güçleri teröristlere karşı değil, Kürt halkına karşı konuşlandırılmışlardır ve ulusal haklarını gasp etmektedirler.
- HEP mazlum Kürtlerin aynı zamanda, işçilerin, zulme uğramış ve sömürülmüş diğer etnik grupların, Arapların, Çerkezlerin ve Arnavutların partisidir.
- Birleşmiş Milletler Örgütü en kısa sürede Kürt sorunu için bir Konferans çağrısı yapmalıdır.
- Kürt sorunu demokrasi için en büyük engeldir. Ne kadar uzun zaman içerisinde çözülemezse, o kadar zamanda Türkiye'deki demokrasi de gelişemeyecektir.
III. İLGİLİ İÇ HUKUK
27. Anayasanın konuyla ilgili düzenlemeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.
Madde 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek. Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayınım yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.
Madde 68.- Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmi bir yaşını doldurmuş olmak gerekir.
Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Siyasi partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.
Siyasi partilerin tüzük ve programlan ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz....
Madde 69 - "Siyasi partilerin karartan ve iç işleyişleri demokrasi ilkelerine aykırı olamaz....
Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.
Siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.
Temelli kapatılmış siyasi partilerin kurucuları ile her düzeyindeki yöneticileri yeni bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi veya denetçisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir siyasi parti de kurulamaz.
28. Siyasi partileri düzenleyici hükümler getiren 2820 sayılı yasa (24 Nisan 1983'te yayınlanmıştır)
Madde 78- "Siyasi partiler; Anayasanın 3. Maddesinde belirtilen Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, (...), diline (...) dair hükümlerini değiştirmek,
- Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve özgürlükleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak (...)
- Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
Madde 80- "Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
Madde 81- "Siyasi partiler:'
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve ya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacı güdemezler ve yolda faaliyette bulunamazlar.
Madde 84 (*)- istifa eden, milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.
(*) Madde Anayasanın 84. Maddesidir fakat kararın orijinalinde SPK altında verildiği için burada yer verilmiştir (C.N.)
Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.
82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.
Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.
Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.
Madde 90 (4. Bölümün Birinci Maddesi)
"Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz."
Madde 101
Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti kapatma kararı
a) Parti tüzükleri veya programlan (...) bu Kanunun 4. bölümündeki düzenlemelere aykırılığı veya
b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca (....) bu Kanunun 4. bölümündeki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlaması veya karar alınmamı; olsa bile bu kurullar tarafındın aynı hükümlere aykırı faaliyette veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin söz konusu maddeler hükümlerine aykırı olarak yazılı veya sözlü beyanda bulunması (...) hallerinde verir.
Madde 103
"Bir siyasi partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97. Maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde o siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılır."
Madde 107
"Anayasa Mahkemesince kapatılan siyasi partinin mallarının tamamı hazineye geçer."
HUKUKİ DURUM
I. SÖZLEŞMENİN 11. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
29. Başvuru sahipleri, Halkın Emek Partisinin (HEP) kapatılmasıyla aşağıda belirtilmiş olan, Sözleşmenin 11. Maddesiyle garanti edilen dernek kurma özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir:
"1.Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkartan nı korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak hakkına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensuptan veya Devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir."
A. 11. Maddenin uygulanabilirliği üzerine
30. Ön giriş olarak, davalı Hükümet Sözleşmenin 11. Maddesinin siyasi partilere uygulanabilirliği sorununu ortaya koymuştur. Hükümete göre, Sözleşmenin Taraf Devletleri anayasal kuruluşlarının ve özellikle varlıklarının asli şartlan olarak değerlendirdikleri ilkelerinin Strasbourg organlarının kontrolüne uymasında hiçbir zaman anlaşmamışlardır. Ülke topraklarının bir çok yerindeki yapılanmalarıyla yayılan bir siyasi partinin söylemleri, ülkenin bölünmesini ve ulusun parçalanmasını halkın çeşitli unsurları arasında kin ve düşmanlık uyandırarak övdüğü zaman Devleti büyük bir tehlikeye maruz bırakabilecektir. Böylesi istisnai durumlarda, Mahkeme içtihatlarının ölçütleri, söz konusu beyanatlar fikirlerin çeşitliliği üzerine temellenmiş olağan siyasal söylemin dışında olduğu ölçüde, bu alanda yerinde olmayabilir. Hükümet, Sözleşme organlarının içtihatlarının siyasi partiler konusunda incelenmesinin, bu partinin kapatılmasının anayasa mahkemelerinin takdir yetkisine bağlı olduğunu gösterdiğini ve sözü edilen bu durumla ilgili olarak, hedef alınanların Türkiye'nin temel anayasal ilkeleri olduğunu hatırlatmaktadır.
31. Başvuru sahipleri, aynı şekilde Komisyon, Sözleşmenin 11. Maddesinin hiçbir yazımının siyasi partilerin, bu düzenlemelerin uygulama alanından çıkarılabileceğini değerlendirmeye imkan vermediğini düşünmektedirler.
32. Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleriyle v. Türkiye kararında, Mahkeme siyasi partilerin demokrasinin iyi işlemesinin temel bir dernek formu olduğu ve Sözleşmenin sistemi içinde bunun öneminin bilincinde olarak söz konusu partilerin 11. Madde kapsamına girdiği konusunda hiçbir şüphenin duyulamadığı yargısına varmıştır. Diğer yandan, bir parti olsun bir dernek olsun sadece faaliyetlerinin milli makamların gözünde bir Devletin anayasal yapılarına tehdit olarak görülmesiyle Sözleşmenin etki alanından kaçırılamayacağını hatırlatmıştır. (30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist partisi ve Diğerleri v. Türkiye, Recueil des arrets et-decisions 1998-1, s. 17&&25 ve 27). Mahkeme bu durumla ilgili olarak, farklı bir karara varmak için hiçbir haklı neden görmemiştir.
Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki, Hükümetin bu istisna talebi yerinde değildir.
B. 11. Maddenin olaya uygulanması
1. Bir ihlalin varlığı üzerine
33. Hükümet ve aynı şekilde başvuru sahipleri HEP'in kapatılmasını, üç başvuru sahibinin dernek kurma özgürlüğü hakkının sınırlanması şeklinde analizini kabul etmektedirler. Bu Mahkemenin de görüşüdür.
2.Sınırlamanın haklılaştırılması üzerine
34. 11. Maddeyi ihlal eden sınırlama, sadece "yasayla öngörülmüş", 2. paragraf açısından bir veya birçok yasal amaca yöneltilmiş ve "demokratik bir toplumda zorunlu" ise, kabul edilebilir.
a) "Yasayla öngörülmüş olma"
35. Taraflar, özellikle Anayasanın 2, 3, eski 14 ve 68. Maddelerine, aynı şekilde siyasi partilere düzenlemeler getiren 2820 Sayılı Yasanın (yukarıdaki 27-28. paragraflar) 78, 80, 81 ve 101. Maddelerine dayanan Anayasa Mahkemesince karara bağlanan nizalı tedbirlerin "yasayla öngörülen" bir müdahale olarak değerlendirilmesinde anlaşırlar.
b) Meşru amaç
36. Hükümet için, nizalı sınırlama bir çok meşru amacı sağlamaktadır, kamu güvenliğinin sağlanması, diğerlerinin haklarının, milli güvenliğin ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması.
37. Başvuru sahipleri, partileri ve bizzat kendilerinin Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşların problemleri için her zaman barışçı çözümleri övdüklerini ileri sürmüşlerdir.
38. Komisyon ise, nizalı tedbirler 11. maddenin 2. paragrafı anlamında meşru amaçlardan en azından birine izin vermek için uygulanabilir görüşündedir ülke bütünlüğünün korunması, milli güvenlik.
39. Mahkeme Komisyonun bu konudaki görüşünü paylaşmaktadır.
c) "Demokratik bir toplumda zorunluluk"
i. Tarafların tezleri
Başvuru sahipleri
40. Başvuru sahipleri HEP'in kapatılması kararındaki Türk Anayasa Mahkemesince geliştirilen gerekçeleri kabul etmemektedirler. Bu açıdan, çoğulculuğun demokratik bir toplumda, Hükümet tarafından ifade edilenlerle uyuşmasa bile bütün görüşlerin serbest ifadesini gerektirdiğini hatırlatırlar.
41. Bundan başka, topluma yönelik konuşmalarında HEP'in sorumlularının Türkiye'de bir "Kürt" sorununun varlığı üzerinde vurgu yapmaktan memnuniyet duyduklarını ve tüm bu konuşmalarında, demokrasi ve kamusal özgürlükler alanındaki uluslararası metinlerce oluşturulmuş normlara uygun olarak, bu soruna demokratik ve barışçı bir çözüm önerdiklerini savunurlar. Türkiye toprağının bir parçasının ayrılması için iddiada bulunmadıklarını, her halükarda böylesi bir teklifin Türk Hukuku açısından cezai işleme maruz olduğunu ve hiçbir HEP sorumlusunun partinin kapatılmasından önce böylesi bir cezai mahkumiyet almamış olduğunu vurgularlar. Başvuru sahipleri, HEP'in kapatılmasının Sözleşme hükümleri açısından haklı görülmediği sonucunu çıkarırlar.
Hükümet
42. Hükümet, Türk Anayasa Mahkemesine göre, ulusun bölünmezliği dahil olmak üzere, Devletin Anayasal rejimini belirleyen ilkelerin siyasi partilerin saygı göstermekle yükümlü olduğu mutlak değerleri oluşturduğunu savunur.
Hükümet, HEP'in "Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkına" davetle, Türk Ulusu içinde etnik aidiyetler üzerine kurulmuş bir ayırımcılık oluşturmayı denediği değerlendirmesinde bulunur. Ulusun içinde etnik köken temelinde bir azınlık yaratmayı öneren bu yaklaşım, milli birlik ve bütünlük ile uyuşamaz. Zira bu son kavram, hiçbir ayırım olmaksızın vatandaşların haklarının eşitliği üzerine kurulmuştur.
43. HEP sorumlularına karşı verilmiş bir cezai mahkumiyetin olmamasına gelince, Hükümet, siyasi partinin kapatılmasının cezai bir normun ihlaline bağlı bir sonuç oluşturmadığını, ancak demokratik liberal bir düzenin koruma vasıtası olarak önleyici bir rol oynadığını değerlendirir. Özet olarak, cezai suçlan oluşturmayan faaliyetler bu kapatmayı haklı gösterebilecektir.
44. Hükümete göre, ülkenin bütünlüğünü tehdit eden terör döneminde, bir siyasi partinin yöneticileri teröristleri destekleyici konuşmalar yapmaktan, onların tezlerini ele almaktan veya onların savunusunu yapmaktan kaçınmalıdırlar. Anayasa Mahkemesince dikkate alınan nizalı sözlere gönderme yaparak, Hükümet, hiçbir zaman HEP'in yönlendirici taleplerinin bu tarz pozisyon almayı değiştirmediğini, aksine tamamen onlarla aynı özellikleri taşıdığını ileri sürmektedir.
Bu durumlarda Hükümet, HEP'in kapatılmasının "demokratik bir toplumda zorunlu" (bir sınırlama) olduğu ve zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca hatta kamu düzeninin ve diğerlerinin haklarının korunmasına cevap vermekte olduğu değerlendirmesini yapar.
Komisyonun Görüşü
45. Komisyon, HEP'in yöneticileri pro-Kürt terörist örgütlere karşı Türk kamu güçlerince yürütülmekte olan mücadelenin tarzını hararetle eleştiriyorlarsa da, böylesi eleştiriler tek başlarına bu siyasi partinin bir terörist örgüte benzemesini sağlamazlar görüşündedir. Komisyona göre, PKK'nın HEP tarafından övülen, kendi kaderini tayin, dil haklarının kabulü gibi bazı ilkelerden, terörist eylemlerini haklı gösterecek bahaneler olarak yararlandığı gerçektir. Bununla beraber Komisyon, HEP'in şiddete başvurmayı önermeksizin, kendi başına demokratik bir toplumun değerlerine aykırı olmayan bu ilkeleri savunmuş olmakla suçlanamayacağını değerlendirir.
ii. Mahkemenin değerlendirmesi
46. Mahkeme, özerk rolü ve uygulama alanının özellikli oluşuna karşın, 11. Maddenin 10. Madde ışığında da değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Fikirlerin ve bunları ifade etme özgürlüğünün korunması, 11. Madde tarafından benimsenen toplanma ve dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından birini oluşturmaktadır. Aynı sonuç, daha da fazla siyasi partiler olgusunda, çoğulculuğun sağlanması ve demokrasinin iyi işlemesi temel rolleri açısından geçerlidir.
Çoğulculuk olmaksızın demokrasi olmaz. Bunun içindir ki 10. Maddede benimsenen ifade özgürlüğü, 2. paragraftaki rezerv kaydıyla, sadece iyi kabul edilen veya saldırgan ve farklı olmayan "bilgiler" veya "düşünceler" için değil, ay-kın olan, şok eden veya kaygı verenleri için de geçerlidir. (Bakınız, çok sayıda kararın içinde, Handyside v. Birleşik Krallık 7 Aralık 1976, seri A. N:24, s. 23, & 49, ve Jersild v. Danimarka 23 Eylül 1994, seri A N: 298, s.26, & 37) ifade özgürlüğünün kollektif icrasında yer alan etkinlikleri itibariyle, siyasi partiler Sözleşmenin 10 ve 11. Maddelerinin korunmasını isteyebilirler. (30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil des Arrets et Decisions 1998-1, s. 17&& 42 ve 43)
47. Demokrasi ile Sözleşme arasındaki bağlara gelince, Mahkeme aşağıdaki gözlemleri yapmaktadır (diğer kararlar yanında, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve zikredilen diğerleriyle ilgili Karar, s. 21-22, &45):
"Demokrasi hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın "Avrupa kamu düzeninin" asli unsurunu temsil eder." (...) Bu öncelikle, bir taraftan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin gerçekten demokratik bir siyasi rejime, diğer taraftan ise ortak bir algılamaya ve insan haklarına ortak bir saygıya dayandığını (...) bildirerek Sözleşme ile demokrasi arasında çok açık bir bağ kuran Sözleşmenin önsözünden kaynaklanır. Aynı önsöz, Avrupalı Devletlerin ortak bir ideale, siyasi geleneklere, özgürlüğe saygı ve hukukun mutlak üstünlüğü mirasına sahip olduklarını bildirir. Mahkeme bu ortak miras içinde Sözleşmede gizli değerlerin olduğunu (...) görmüş, bir çok defalar, bunun idealleri ve demokratik bir toplum (...) içindeki değerleri korumak ve teşvik etmeye yönelik olduğunu hatırlatmıştır.
Üstelik, Sözleşmenin 8, 9, 10 ve 11. Maddeleri, haklara yapılacak sınırlamanın "demokratik bir toplum için zorunlu" olma ilkesine göre değerlendirilmesini talep etmektedirler. Bu haklardan birine yapılacak sınırlamayı haklı gösterecek tek zorunluluk biçimi, bu durumda "demokratik bir toplum" tarafından istenebilir olanıdır. Demokrasi Sözleşmece tasarlanmış ve bundan hareketle, kendisiyle uyumlu olabilecek yegane siyasi model olarak ortaya çıkar."
48. Mahkeme, Sözleşme düzenlemelerinin korumasından yararlanarak faaliyetler yürütebilen siyasi oluşumların sınırlarını de belirlemiştir (zikredilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı, s. 27 & 57):
"(....) Demokrasinin temel özelliklerinden biri bir ülkenin karşılaştığı problemlerin, rahatsız edici olduğunda bile, diyalog ve şiddete başvurmaksızın çözümünü sunan olasılık içinde yer almaktır. Demokrasi sonuçta ifade özgürlüğüyle beslenmektedir. Bu ayrılmaz ilişki açısından, bir siyasi kuruluş, Devletin halkının bir parçasından çıkan bu grubu sadece kamuoyuna açık bir şekilde tartışmak olgusuyla endişe verici görülemez ve demokratik kurallar içerisinde ilgili tüm tarafları memnun edebilecek çözümleri bulmak için bu siyasi hayata girebilir."
49. Bu noktada Mahkeme, bir siyasi partinin Devletin yasama veya yasal ya da anayasal yapılarını değiştirmek lehinde kampanya yürütebilmesini iki şartla uygun değerlendirmektedir: 1) Bu amaçla yararlanılan imkanlar, her açıdan yasal ve demokratik olmalıdırlar. 2) Önerilen değişikliğin bizzat kendisi temel demokratik ilkelerle uyumlu olmalıdır. Bundan zorunlu olarak, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya birden fazla kuralına uymayan bir siyasi proje öneren yada söz konusu ilkelerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan, aynı şekilde demokratik anlayışta kabul edilmiş Hakları ve özgürlükleri değiştiren bir siyasi parti, bu gerekçelerle maruz kaldığı cezalara karşı, Sözleşmenin koruma alanı çerçevesinde değerlendirilemez sonucu çıkmaktadır. (Bakınız, mutadis mutandis, 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil 1998-III, s. 1256-1257, && 46 ve 47, ve 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless v. İrlanda kararı (esastan), seri A N: 3, s. 45-46, & 7)
50. Bundan programı veya sorumlularının demeçlerinin kamuoyuna açıkladıklarından farklı amaçlar ve niyetler gizlediği değerlendirilen bir siyasi parti de hariç tutulamaz. Bunu anlamak için, zikredilen programın veya demeçlerin içeriğinin, eylemlerin tamamının ve sorumluluk sahiplerinin tutundukları durumla karşılaştırılması gerekmektedir. (Bakınız, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı ,s. 27, & 58, ve Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, s. 1257-1258, & 48).
51. Ayrıca, demokratik bir toplum içindeki sınırlamanın zorunluluğunun araştırılmasında, "zorunluluk" sıfatı, 11 & 2 Maddesinin ruhunda, "zorlayıcı bir sosyal ihtiyacı" içermektedir.
Mahkemenin yetkili iç yargı makamlarının yerini alma amacı bulunmamaktadır. Fakat Mahkemenin değerlendirmesi, takdir yetkileri gereğince alınmış olan kararların Sözleşmenin 11. Maddesi açısından yerindeliğinin araştırılması amacını taşımaktadır. Buradan Mahkemenin sadece Davalı Devletin bu yetkiyi hüsnü niyetle, itinalı ve mantıklı bir şekilde kullanıp kullanmadığının araştırılmasıyla yetinmesi sonucu çıkmaz: Tartışmalı sınırlamayı, davanın tamamının ışığında "takip edilen yasal amaç için dengeli" olup olmadığı ve milli makamlar tarafından müdahaleyi haklı göstermek üzere bildirilen gerekçelerin "tutarlı ve yeterli" görünüp görünmediğini belirlemek için değerlendirme de yapması gerekir. Bunu yaparak, Mahkemenin, Milli Makamların kuralları 11. Maddede benimsenmiş ilkelere uygun olarak uyguladığına, ve ayrıca bunun, tutarlı olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesi üzerine tesis edildiğine ikna olması gerekmektedir. (Bakınız, mutadis mutandis, 2 Eylül 1998 tarihli Ahmet v. Diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1998-VI, s. 2377-2378, & 55, 27 Mart 1996 tarihli Goodwin v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1996-D, s. 500-501, & 40)
52. Sözü edilen durumla ilgili olarak, HEP'in kapatılması ve davacılara yönelik tamamlayıcı cezaların "zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca" cevap verip vermediğini ve "takip edilen "yasal amaçla orantılı" olup olmadığını takdir yetkisi Mahkemeye aittir.
53. Mahkeme, (parti) kapatmaya ilişkin kararında doğrudan, Anayasa Mahkemesinin HEP'in program ve ana tüzüğünün yasaya uygunluğunu incelemediğini, buna karşın söz konusu durumda faaliyetlerinin yasaklara uğrayıp uğramadığına göre karar verdiğini vurgulamıştır. Partinin kapatılması kararını vermek için, bu siyasi partiyi kendi bütünlüğünde bağlayıcı olaylar ve ispat unsurları olarak değerlendirdiği HEP yöneticilerinin kamuoyuna demeçlerinden argümanlar seçmiştir. Sonuç olarak, Mahkeme incelemesini söz konusu demeçlerle sınırlandırabilir.
54. HEP'in siyasi kampanyasını yasal ve demokratik araçlarla yürütüp yürütmedikleri, veya yöneticilerinin siyasi bir imkan olarak şiddete başvurmayı övüp övmediklerini bilme sorununa gelince, Anayasa Mahkemesi "HEP'in amaçlarının teröristlerinkiyle benzerlikler sunduğunu" ve "HEP sorumlularının provokasyon kaygısını öne çıkararak üstüne basa basa söyledikleri gerçeğe aykırı argümanlar, yargılayıcı ve saldırgan temalar üzerine kurulmuş doğrulamalarının, terör eylemlerini hoş görür, faillerine hak verir ve destekler mahiyette olduğunu" değerlendirmiştir. Bu tespitler, Hükümetin Mahkeme önünde savunduğu tezlerin temelinde yer almaktadır ve bu tespitlere göre HEP'in sorumluları halkı etnik düşmanlığa, isyana ve şiddete teşvik etmiş olabilirlerdi.
55. Mahkeme, böylesi tespitlerin birbiriyle tutarlı olayların kabul edilebilir değerlendirmesi üzerine kurulmuş olması gereğini araştırmalıdır, tik önce, HEP'in siyasi amaçlarla şiddet kullanımına hiçbir destek veya açık onay beyan etmediği gözlemini yapar. Ayrıca, etnik düşmanlığa teşvik veya isyana yöneltme Türkiye'de adli cezalan gerektirir. Halbuki, olayların geliştiği dönemde, hiçbir HEP sorumlusu böylesi bir eylemden dolayı cezai bir mahkumiyete çarptırılmamıştır. işte tam bu argümana dayanarak Anayasa Mahkemesi, Yargıtay başsavcısının HEP'in yasadışı faaliyetlerin mihrakı olmaya dönüştüğü iddiasını reddetmiştir. Şiddete veya diğer yasadışı yollara başvurmaya çağrının eksikliğinde, Hükümetin ve kısmen de Anayasa Mahkemesinin ileri sürdüğü, HEP'in siyasi amaçlarla şiddetin veya yasadışı vasıtaların kullanımını desteklediği ve onayladığı tezi Mahkemeyi ikna etmemiştir.
56. HEP'in demokrasinin ilkelerine aykırı amaçlar izleyip izlemediğinin bilinmesi sorununa ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi, HEP'i "ayrı Devletler kurma amacıyla bir tarafta Türkler diğer tarafta ise Kürtler olarak Türk Ulusunun bütünlüğünü bölmeyi araştırmakla" ve "milli birlik ve ülke bütünlüğünü yok etmeye çalışmakla" suçlamıştır. Mahkeme, Komisyon gibi HEP'in siyasi söyleminin "Kürt kökenli halkın dilini özgürce kullanamadığı ve kendi kaderini tayin etme ilkesi üzerine kurulmuş siyasi yapıdaki hak taleplerini ifade edemediği, pro-Kürt örgütlere karşı mücadele yürüten kamu güçlerinin yasadışı eylemler gerçekleştirdiği ve kısmen, Türkiye'nin bazı bölgelerindeki Kürt kökenli vatandaşların acılarından sorumlu oldukları" şeklinde özetlenebilecek ifadelerden oluştuğunu gözlemiştir." (Komisyon Raporu, 1.3. 1999, & 64)
57. Mahkeme, kendi kendini yönetme hakkı ve dil haklarının kabulü gibi HEP'in savunduğu ilkelerin demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmadığını kabul etmektedir. Aynı şekilde, Komisyonun takip eden noktadaki mantığını kabul etmektedir: zikredilen ilkelerin savunulması, siyasi bir oluşum tarafından terörist eylemlere destek olarak değerlendirilirse, buna ilişkin sorunların demokratik bir tartışma çerçevesinde işlenmesi imkanını azaltabilir ve silahlı hareketlere bu ilkelerin savunusunun, 11. Maddenin ruhuna ve üzerine kurulu demokratik ilkelere tam tezat bir şekilde tekelleştirilmesini sağlayabilir.
58. Ayrıca Mahkeme, böylesi ilkelerden esinlenen öneriler, hükümet politikalarının temel çizgilerini veya kamuoyunda çoğunluğun kanaatlerini ihlal riski taşısa bile demokrasinin iyi işleyişi, siyasi hayatın aktörlerinin hepsini ilgilendiren genel sorunlara çözümler bulmaya yardımcı olmak için bunları kamuoyundaki tartışmalara dahil ettirebilen siyasi oluşumları gerektirir değerlendirmesini yapmaktadır. (Diğerleriyle beraber bakınız, 26 Eylül 1995 tarihli Vogt v. Almanya Kararı, seri A N: 323, s. 25 & 52; Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye Kararı, & 57). Mahkeme, 14 Temmuz 1993 tarihli kapatma kararında, HEP'in siyasi projeleriyle Türkiye'deki demokratik rejimi yıkmayı tasarladığının gösterilmesinde yarar bulunmadığım değerlendirmektedir, (bakınız, mutatis mutandis, Özgürlük ve Demokrasi Partisi v. Türkiye kararı (GC), N: 23885/94, AIHM 1999-VUI- (08.12.1999), s. 356, & 41) HEP'in siyasi hayatın tüm aktörlerince onaylanamayabilir bir hükümet sistemi kurmak için reel şansı olduğu Mahkeme önünde iddia edilmemiştir, (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye Kararı, s. 27, & 57)
59. Diğer yandan, terörizmle mücadele eden kamu güçlerinin bazı tutumlarına karşı HEP sorumlularının sert ve düşmanca eleştirileri, tek başlarına, şiddet eylemleri gerçekleştiren silahlı gruplarla HEP'in aynı durumda değerlendirilmesini sağlayamaz. Mahkeme bu açıdan, hükümete karşı özel kişilerin kabul edilebilir eleştirilerinin sınırlarının çok geniş olduğunu hatırlatır. Demokratik bir sistemde, hükümetin eylemleri veya ihmalleri yasama ve adli otoritelerinin, basının ve kamuoyunun dikkatli kontrolü altında bulunmalıdır. (Bakınız, mutatis mutandis, 23 Nisan 1992 tarihli Castells v. ispanya kararı, & 46) Mahkeme, HEP milletvekilleri ve sorumlularının kamu güçlerini eleştirerek, seçmenlerinin kaygılarını vurgulama görevlerini tamamlamaktan başka bir amaç takip ettiklerinde ikna olmamıştır.
60. Ülkedeki demokratik rejimi ihlal mahiyetini taşıyan HEP'in siyasi projelerinin eksikliği ve/ veya politik amaçlarla şiddete başvuruya davet ya da haklı gösterme olguları dikkate alındığında, "zorlayıcı bir sosyal ihtiyaca" cevap verir şeklinde değerlendirilemez.
61. Siyasi bir partinin kapatılması tedbirinin "radikal" doğasını hatırlatarak (Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye Kararı, par. 54, 61; Sosyalist Parti kararı, & 51), Mahkeme, demokratik bir toplumda, halihazır olay içinde davalıların dernek kurma özgürlüğüne ve bu hakkın icrasına böylesi bir sınırlamayı gerekli bulmamıştır.
Sonuç olarak, HEP'in kapatılması Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlalini doğurmaktadır.
II. SÖZLEŞMENİN 9, 10 VE 14. MADDELERİNİN İHLALLERİ İDDİALARI
62. Başvuru sahipleri aynı şekilde, Sözleşmenin 9, 10 ve 14. Maddelerinin ihlalini iddia etmişlerdir. Aynı olaylar üzerine yaptıkları şikayet konulan 11. Madde bağlamında incelenmiş, Mahkeme bunların ayrı bir şekilde incelenmesini yararsız bulmuştur.
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
63. Başvuru sahipleri Anayasa Mahkemesindeki işlemlerinde halka açık bir duruşmadan yararlanmamış olduklarından şikayette bulunmuşlardır. Burada, Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin ihlalini görmektedirler.
64. Hükümet kendini savunmak için, doğrudan 6. Maddenin Anayasa Mahkemesi önünde uygulanamazlığından yararlanmıştır. Anayasa Mahkemesindeki yargılamada işlemin, münhasıran HEP'in faaliyetlerinin Anayasal düzenlemeler ile uygunluğuna ilişkin olduğunu, davacıların medeni karakterli haklarını ilgilendirmediğini değerlendirmiştir.
65. Mahkeme bu tezi kabul etmektedir.
66. Mahkeme, Refah Partisi, Erbakan, Kazan ve Tekdal v. Türkiye (3.10.2000 tarih ve 41340/98,41343/98, 42344/98 sayılı kararlar) davasının kabul edilebilirliği üzerine kararında, benzeri şikayetlerin Sözleşmenin 6. Maddesinin düzenlemeleriyle daha önceden ratione materiae uyuşmaz görmüştür.
"(....) Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin anayasal bir işleme uygulanabilirliği davanın esasına ve sözü edilen duruma ait her olgunun verilerinin tamamına bağlıdır. (29.03.1989 tarihli Bock v. Almanya kararı, seri A N: 150, s. 18, & 37) O halde Mahkeme, davacılar tarafından anayasal işlem esnasında problem olarak ileri sürülen iddiaları medeni mahiyette veya cezai alanda bir suçlamaya ilişkin bir itiraz olarak analiz etmelidir.
Sonuçta Anayasa Mahkemesindeki işlem, R.P'nin, siyasi bir parti olarak siyasi faaliyetlerinin takibat hakkına ilişkin bir uyuşmazlık üzerine taşınmaktaydı. O halde tam olarak bu haliyle siyasi mahiyette bir hakkın Sözleşmenin 6 & 1 maddesinin garantisi kapsamında olmadığı söz konusu olmaktadır.
Aynı şekilde, Anayasanın 69. Maddesince düzenlenmiş kapatılmış siyasi partilerin kurucularına ve yöneticilerine, yeni bir siyasi partinin kurucusu ve yöneticisi olmanın yasaklanması sonucu çıkmaktadır. Burada aynı zamanda, ne medeni hukuk üzerine getirilmiş bir itiraz konusunda ne de cezai alanda bir suçlama başlığında Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi kapsamında olamayan ilgililerin siyasi haklarının kısıtlanması söz konusudur.
Refah Partisinin kapatılmasının, milli mevzuat gereği, parti varlıklarının resen hazineye devrini getirdiği bir gerçektir ve bu durumda, mülkiyet hukuku ve medeni hukuk mamelek hukuku (mal varlığına ilişkin hukuk) hususunda Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinin ruhuna göre bir itiraz yapılabilir. Bununla beraber, Refah Partisinin varlıklarına saygı gösterilmesi hakkı anayasa Mahkemesince "uyuşmazlık" konusu olarak hiçbir şekilde tartışılmamıştır. Taraflar yani Başsavcı ve Refah Partisi, ne Anayasa Mahkemesi işlemi ne de başka bir işlem çerçevesinde, yasayla öngörülen parti kapatılmasının doğrudan sonucuna itiraz etmemişlerdir. Mahkemenin halihazır davadaki görüşü, 6 & 1 Maddenin esprisi içinde medeni karakteri inkar edilemez eylemler ve birincilerine bağlı karışık anayasal işlemler üzerinde yürütülen Ruiz-Mateos davasından ayrılmaktadır. (23 Temmuz 1993 tarihli karar, seri A N: 262, s. 24, & 59) Buna karşın sözü edilen durumla ilgili olarak, partilerin mal varlıklarının devredilmesi hiçbir uyuşmazlık konusu yapılmaksızın, Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi anlamında medeni hukuka ilişkin bir itiraz vuku bulmamıştır. (Bakınız, mutatis mutandis, Pierre -Bloche v. Fransa kararı, Recueil deş Arrets et Decisions, 1997-VI, fasikül 53, && 48-61)
Bundan hareketle Mahkeme uyuşmazlık işleminin, ne başvuru sahiplerinin vatandaşlık hak ve yükümlülükleri üzerinde bir itirazı, ne de Sözleşmenin 6 & 1 Maddesi anlamında onlara karşı yöneltilmiş cezai alanda bir suçlamayı ilgilendirmediğini takdir etmiştir.
67. Mahkeme halihazır dava çerçevesinde bu sonuçta ayrılmayı haklı kılan ayrılmasında hiçbir gerekçe görmemiştir. HEP'in parti mal varlıkları hakkının ne Anayasa Mahkemesi önünde ne de bir başka işlemin hiçbir "uyuşmazlık" konusunu teşkil etmediği, parti mal varlıklarının Hazineye devrinin, yasayla öngörüldüğü haliyle, parti kapatılmasının doğrudan bir sonucu olduğu gerçektir.
Bundan hareketle, Sözleşmenin 6. Maddesi bu alandaki duruma uygulanamaz.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
68. Sözleşmenin 41. Maddesi;
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine katar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Maddi zarar
69. Başvuru sahipleri, maddi zarar konusunda kendilerinin her biri için 500.000 Fransız Frangı talep etmektedirler. Aynı zamanda, parti içi faaliyetleri çerçevesinde yaptıkları konuşmalarından dolayı cezai mahkumiyete, ardından HEP'in kapatılmasına karar verildiğini, bundan dolayı da tutukluluk süresince avukatlık mesleğini icra edemediklerini değerlendirmişlerdir.
70. Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
71. Mahkeme, Anayasal yargı konusu bir ihlal (yukarıdaki 61. paragraf) ile, başvuru sahiplerinin iddia ettikleri mesleki gelir kaybı arasında oluşturulmuş nedensellik bağının yeterli bulunmadığına hükmetmiştir. Bundan hareketle, burada bir hak tesis edilemez.
B. Manevi zarar
72. Başvuru sahipleri, her biri için bu konuda 250.000 Fransız Frangı talep etmektedirler.
73. Hükümet aynı şekilde bu hak iddiasına karşı çıkmaktadır.
74. Mahkeme HEP'in Anayasa Mahkemesince hemen kapatılmasından önce üç yıl boyunca aktif olduğunu not etmektedir. Bundan, Bay Yazar, Karataş ve Aksoy için belirli bir manevi zarar doğmaktadır. Hakkaniyete uygun karar vererek, Mahkeme, başvuru sahiplerinden her biri için 10.000 (on bin) euroda mutabık kalmaktadır.
C. Masraflar ve mahkeme harcamaları
75. Başvuru sahipleri, masraflar ve mahkeme harcamaları için 229.700 Fransız Frangı, Anayasa Mahkemesi önünde ve Strazbourg'ta temsil edilmeleri nedeniyle avukatlık ücreti için 144.700 Fransız frangı ve bu temsile bağlı tercüme, haberleşme ve seyahat masrafları için 85.000 Fransız Frangı talep etmektedirler.
76. Hükümet bu miktarları mübalağalı bulmaktadır: özellikle davacılar tarafından sağlanmış olan doğrulayıcıların halihazır davanın işlenmesi ile ilişkisi olmayan masraflara ilişkin ve avukatlık ücretine ilişkin miktarlar soyuttur.
77. Mahkeme, başvuru sahibinin sadece Sözleşmenin organları nezdindeki masrafları ve mahkeme harcamalarının değil, ulusal yargı organları önündeki Mahkeme tarafından tespit edilen ihlali önlemek veya bunların düzelttirilmesi için (Van Geyseghem ve Belçika (GC), N: 26103/95, & 45, CEDH 1999-1) olanlarının da üzerinde başvuru sahibiyle mutabık olduğunu hatırlatmaktadır.
78. Buna karşın, Anayasa Mahkemesi nezdinde HEP'in savunmasına verilen masraflar partinin kapatılmasını önlemek için yüklenilmiş masraflardır ki, bunlar yukarıdaki ihlali (yukarıdaki 55. paragraf) tespitin konuşudurlar. Sonuç olarak, bu masraflar hakkaniyete uygun tatminin hesaplanması içinde doğrudan yer almaktadırlar.
79. Bununla beraber Mahkeme, başvuru sahiplerinin avukatlarının talep ettiği ödemelerin çalışma saatlerinin miktarına ilişkin bütün detayları temin etmediklerini tespit etmiştir. Tüzüğün 60 & 2 Maddesi gereğince, bu talep olduğu gibi kabul edilemez. Mahkeme hakkaniyetle karar vererek, masraflar ve mahkeme harcamaları başlığı altında başvuru sahiplerine 10.000 euroluk yaklaşık bir miktar verilmesinde mutabık kalmaktadır.
D. Gecikme faizleri
80. Mahkemenin yararlandığı bilgilere göre, halihazır kararın onaylanması tarihinde Fransa'daki uygulanabilir yasal faizin oranı %4,26'dır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE
1. 11. Maddenin uygulanabilirliğiyle ilgili Hükümetin ön itirazının reddine;
2. Sözleşmenin 11. Maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşmenin 9,10 ve 14. Maddelerinin ihlalinin meydana gelip gelmediğinin araştırılmasına mahal olmadığına;
4. Sözleşmenin 6. Maddesinin söz konusu durumda uygulanmayacağına;
5. Davalı Devletin, üç ay içinde aşağıdaki miktarları başvuru sahiplerine ödemesine, ödeme anında talep edilen harç, damga pulu ve vergi yükümlülükleri bağlamında verilmesi gerekenlerle miktar artışlarını karşılamasına ve hesap görme tarihinde uygulanabilir oranda Türk lirasına çevirmesine:
i. Başvuru sahiplerinin her birine manevi tazminat olarak 10.000 euro, toplam 30.000 euro,
ii. Başvuru sahiplerine toplu olarak, masraflar ve mahkeme harcamaları için 10.000 euro ödenmesine,
iii. Bu miktarların, zikredilen sürenin bitiminden itibaren yılda %4,26 basit bir faizle arttırılmasına;
6. Bundan daha fazlası için hakkaniyete uygun tatmin talebinin reddine karar vermiştir.
KARARA EK:
TÜRKİYE ANAYASA MAHKEMESİNCE 14 TEMMUZ 1993 TARİHİNDE VERİLEN KARAR ÖZETİ
TERCÜME
Delillerin Değerlendirilmesi:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesi ve aynı doğrultudaki esas hakkında görüş yazısı incelendiğinde davalı Halkın Emek Partisiyle ilgili kapatma isteminin başlıca iki nedene dayandığı görülmektedir.Bunlar:
- Irk esasına dayanmak, Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını gütmek, Türkiye'de azınlıkların var olduğunu belirtmek, Türkiye'de azınlıklar yaratarak, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak "Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünün bozulması" amacını taşımak ve bu yolda faaliyette bulunmak,
- Yasadışı siyasi faaliyetlere mihrak olmak biçiminde özetlenebilir.
Davalı Siyasi Parti de, bu faaliyetlerinin suçlama konusu yapılamayacağını ve eylemlerinin kapatma sebebi oluşturamayacağım iddia etmiştir.
a)Yasadışı faaliyetlere mihrak olmaktan dolayı kapatma talebi.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının "yasadışı faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma" başlıklı 3270 sayılı yasa ile değişik 103. Maddesinde; "Bir siyasi partinin iş bu yasanın 77, 78 ve 97. Maddelerine aylan faaliyetlerin mihrakı haline geldiğinin sübuta ermesi durumunda, söz konusu parti Anayasa Mahkemesince kapatılır."
"Bir siyasi partinin, yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. Maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o Partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur" denilmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasında sözü edilen aynı yasanın, 3270 sayılı yasa ile değişik 101. Maddesinin (d) bendinin ilgili bölümü de aynen şöyledir:
"d) l. (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı mercii veya kurulu tarafından bu yasanın 4. Kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4. Kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde talep yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması hakkında dava açar.
2820 sayılı Yasanın getirdiği bu düzenlemeye göre, siyasi partilerin, 101. Maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, Dördüncü Kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci yada kurullar, veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm giyme" ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen "tebligat" ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığının, maddenin temel unsur olan "101. Maddenin (d) fıkrasının uygulanmasını" gözetmediği görülmüştür. Şu halde, parti üyeleri için Dördüncü Kısımda yer alan hükümlere aylan sözlerinden dolayı bir "hüküm giyme" ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığım yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir.
Bu durumda, siyasi Partiler Yasasının 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma talebinin reddi gerekir.
b) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün bozulması" amacını taşımak ve bu yolda faaliyette bulunmak, nedenleriyle kapatma talebi.
Halkın Emek Partisinin eski Genel Başkanları Fehmi Işıklar ve Feridun Yazar ile Genel Sekreter İbrahim Aksoy ve bir süre Başkan vekilliği de yapan eski Genel Sekreteri Ahmet Karataş'ın iddianameye aktarılmış bulunan konuşmalarıyla gazetelerde yayınlanan açıklama ve imzaladıkları bildirilerin 2820 sayılı Yasanın Dördüncü Kısmında yazılı yasaklara aykırılık oluşturup oluşturmadığının değerlendirmesinde göz önünde bulundurulmak üzere konuyla ilgili kimi kavramların açıklamasına yer verilecek ve bu amaçla öncelikle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Atatürk Milliyetçiliği kavranılan ele alınacaktır.
"Bütünlük"ilkesi ilk olarak Misakı Millinin birinci Maddesinde "...İslam çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez bir bütündür"dür." Biçiminde yer almıştır.
İsmet İnönü, Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini "Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır." biçiminde açıklamıştır.
Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi Anayasanın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk milletinin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak Devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve millet bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30 ve 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması Devlete özel bir görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin devletin varlığı ve bağımsızlığıyla milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılmayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel.mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143)aynı konu TBMM Üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasi partilerin uyacaktan esasların başlıcaları arasında yine "bölünmez bütünlük" ilkesi yer almıştır.
2820 sayılı yasanın 78. Maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün yanında, Devletin resmi dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemeyecekleri açıklığını taşımaktadır.
Gerçekte, bin yıldan beri beraber yaşayan ve vatanın her yerinde kaynaşan Türk kökenli ve çeşitli kökenlere sahip insanlar arasında en yaygın dil Türkçe'dir. Sadece resmi işlerde değil, ailede, günlük yaşamda, ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Sadece halktan küçük bir azınlık Türkçe'yi bilmemekte ve kullanmamaktadır.
Ayrıca, açık veya kapalı özel ortamlarda, evde veya işte, basında ve sanat alanında ana dilinin kullanımı hiçbir şekilde yasaklanmamıştır. Bunun aksi tüm ifadeler gerçeği yansıtmamaktadır.
Milli bütünlük içinde yer alan kimi etnik grupların kullandıkları yerel dillerin, resmi dil yerine, ortak bir iletişim ve çağdaş eğitim dili olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Özgün bir Kürt dili mevcut değildir.
Anayasanın 26. Maddesinin üçüncü fıkrasında, "düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" denilmektedir. Türkiye'de, kullanımı yasayla yasaklanmış hiçbir dil kalmadığı gibi, özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. 42. Maddenin son fıkrasında, Türkçe'den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası antlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu Anayasal gerek, eğitim ve öğretim birliği ile, ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla milli bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.
Dile ilişkin diğer bir düzenleme de Anayasanın 14. Maddesinin ilk fıkrasında ele alınan "hak veya özgürlüklerden hiçbirinin dil ayrımı yaratma amacıyla kullanılamayacağı" kuralıdır.
Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar yaptırmışız değildir. Her şeyden önce, Anayasanın 4. Maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasanın 3. Maddesi "değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez". Ayrıca, Anayasanın 69. Maddesi, mezkur sınırlamalara uymayan Devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. Maddeye aykırı davranan partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
(......)
Milletler, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu ve gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam millet yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşını yapmış halkın vatanı, Türk vatanı, milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devletidir. Dünya 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için "Türkiye" ve burada yaşayanlar için 'Türkler" adını kullanmıştır. Bu durum ulus bütünlüğü içinde yer alan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
Türk Milletini oluşturan, binlerce yıl bir arada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlaka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir, her ulusun kimliği ve kültürü olgusunda olduğu gibi tarihsel gerçeklerle kazanılan Türk Milletinin ortak kimliği ve kültürünün esasları da savunmasız bırakılamaz. Türk Devletinin bağımsızlığına, kimliğine ve öz benliğine, milli bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla mücadele vermek uluslararası hukuki belgelerle kabul edilmiş temel bir görev ve haktır.
Türkiye Cumhuriyeti son yıllarda, dışarıdan desteklenen silahlı terörizmin bölücü tehdidi altındadır. Halkın Emek Partisinin dava konusu faaliyetleriyle, teröristlerin gerçek istek ve savlan başka bir biçimde sunulmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin bütünleştirici ve üniter (tekil) Devlet esaslarından vazgeçilmesini, gerçekleştirilmesi olanaksız değişiklikleri savunan ve eşit haklara sahip Türk Milleti bütünlüğü içinde yer alan vatandaşların bir kısmında azınlık ve ayrılık duygusu yaratmaya yönelik kışkırtıcı ve yıkıcı çabalan demokrasinin ve çağın bir gereği sayılamaz. Kaldı ki, kendileri ayrı bir ırk ve millet kimliğiyle Devlet çatısı altına sokulmak istenen vatandaşların Türk Milleti ortak kimliğine ve bütünlüğüne sağduyuyla ve kesin biçimde sahip çıktıkları belirgindir.
Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, tüm yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı birlikte Kurtuluş Savaşına katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında milli bütünlük perçinlenerek, Türk Milletinin siyasi ve sosyal birliği kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları, aynı tarihsel değerlere, aynı kültüre sahip ve müşterek bir milli kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Milletinin bireyleridirler. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu, yöneticisi ve koruyucusu olan bu Millet, bölünmenin kendisine yarar getirmeyeceği bilinciyle özenli ve duyarlı davranmaktadır.
Gerek Anayasaya gerek Siyasi Partiler Yasasına göre, ülke ve millet birliği, Devletin bölünmezliğinin temel unsurlarıdır. Faaliyet ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta Devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, millet bütünlüğünü; millet bütünlüğünün hedef alınmasının da ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasalar, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.
"Millet" kavramı, insanlığın gelişme süreci sonunda ulaşmış olduğu en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. Millet ve yerine göre "halk" sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. "Milliyetçiliğe" gelince, büyük bir toplumsal gerçek ve "ulus" düşüncesi üzerinde kurulu olan çağın en etkin kültür ve siyasi anlayışıdır. Milliyetçilik Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Devriminin en temel ve asli ilkelerinden biridir. Bütün bir Cumhuriyet dönemi boyunca "Ulus" ve "milliyetçilik"
Kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer almışlardır.
1982 Anayasası Başlangıcında "Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı", 2. Maddesinde "Atatürk Milliyetçiliği", 42. Maddesinde "Atatürk ilkeleri" ve 124. Maddesinde "Atatürkçü düşünce" sözcükleriyle, Atatürk milliyetçiliği güçlü bir şekilde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği ayırımcı ve ırkçı bir kavram değildir, aksine Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının etnik kökeni ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp bir "Ulus" yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram,etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların Devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasasına uygun bir tutum değildir. Türk ulusu içinde "Kürt" kökenli vatandaşlarla değişik boylardan gelen Türkler ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta, Devletin temel unsuru olan "tek Ulus" olgusu böylece somutlaşmaktadır. Etnik kökeni açıklamanın yasak olduğu iddiası da gerçek dışıdır.
Ulus tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve bir kısım nitelikler kazanmış bir toplumdur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıyla sınırlan çizilmiş bir "Vatan" kavramı üzerine tesis edilmiştir. Ulus, vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. "Ulus" kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka bir toplumsal bağı olmayan ve başka öğe aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus tarihsel ve sosyal gelişmenin birlikte yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Ortak tarihsel bilince ulaşmayı başaramamış aile, yerel dil ve soy gruplarından oluşan bir sosyolojik yapı olan kavim de değildir.
Bu ilkeler çerçevesinde, 'Türk Ulusu" ve "Atatürk Milliyetçiliği" kavramlarında, aşağıdaki tarihsel ve sosyal gerçekler vardır:
"Misakı Milli" sınırlan içinde Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu topraklar, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda Üzerinde yaşayan ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve bir ulus oluşturmuştur.
Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu'daki insanlar birlikte, çeşitli Devletlerin siyasi çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı imparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu'ya çekilmiştir. Siyasi hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni bir kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanlar değişik kaynaklardan gelseler bile ortak kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşların payı vardır. Bu nedenle de Türkiye'de etnik ayrılığa dayanan çoğunluk yada azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri yurttaşındır. Kurtuluş Savaşından önce, Anadolu'nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu'nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk'ün 18.06.1919 günü, l. kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşaya çektiği telgrafta:
"Bütün Anadolu halkının milli bağımsızlığını kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş olduğu" belirtilmektedir.
Anadolu'da yaşayanlar, tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür iradeleriyle ve ortak istekleriyle, çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusunu oluşturmayı sağlamışlardır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olunan bir tür Ulusal Ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde, her konuda ve her yerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşında zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmayı başarmıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları arasında etnik yada diğer her hangi bir nedenle siyasi veya hukuki ayrılık söz konusu değildir. Bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleşen bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Ulusu içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye'nin her yerinde köyünde kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dili ve kültüründen yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; "ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü", Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her Anayasada vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşen bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan "Türk Ulusu" gerçeğine ve insan haklarını Üstün tutan olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları İnsan Hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Türkiye'de, Türk Ulusunun dengeli ve tutarlı yaşamı ile hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği ulusal bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Ulusal bütünlüğün temeli, ortak kültüre, laiklik ilkesiyle akla, bilime ve özgür sağduyuya, adalete dayanan "Atatürk Milliyetçiliği"dir. Anayasada yer alan bu ilke, Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi resmiyette Türk adıyla tanıtan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik kavramı doğurmuştur. Devletin ülkesi ve ulu-suyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesinin 1971/3 numaralı dava ve 1971/3 numaralı karara ilişkin 20.07.1971 tarihli kurul kararında açıkça belirtildiği gibi, 1921 ve 1961 Anayasaların üzerinde durulmuş bir ilke olan 'Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü" ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edildiği sekliyle, Misakı Milli ile çizilen sınırlar içinde birbirleriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün olduktan kesinlikle belirlenmiş olduğu gibi, bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da Misakı Millinin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken "Kürt" ayrımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de ifadesidir. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk'ün ulus anlayışı içinde bulmaktayız. Atatürk'ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: "Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu Millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka ve hukuka sahip bulunuyorlar" demiş ve "Ulusu" Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" biçiminde tanımlamıştır.
Anayasa Mahkemesi, 27.11.1980 tarihli Kurul kararında (Dava numarası 1979/31 ve karar numarası 980/59) "Anayasanın, bir dinin veya tarikatın veya ırkçılığın yada diktatörlüğün etrafında birliği hedefleyen kanaatleri reddeden, kendini "Türk" olarak gören Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan, birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışını kabul ettiğini" vurgulamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük bir önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel bir ilke olarak yer almıştır. Atatürk milliyetçiliği ülke ve ulusun bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti içtenlikle Atatürk Milliyetçiliğine bağlıdır. Eşiklikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın teminatıdır. Atatürk milliyetçiliği yaşamsal ve bilimsel bir gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir, insancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.
2820 sayılı Yasanın 78. Maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin Anayasanın 3. Maddesiyle konulan Devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi değiştirme amacı güdemeyeceklerini öngörmektedir. Aynı Yasanın 81. Maddesinin (a) bendine, siyasi partilerin dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri kuralı konularak, Anayasa ilkeleri çerçevesinde Devlet yapısının, ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasi partilerce de paylaşılmasının sağlanması amaçlanmıştır. Aynı Maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek yada yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini belirtmiştir. Bu kurallar "yaratarak" sözcüğüyle, yapay oluşum çabalarının önlenmesine yöneliktir.
81. Maddenin gerekçesinde:
"Ülkemizde, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilenler dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi, her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir." denilmektedir.
Bu Maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin ulusal yada dini kültür, mezhep, ırk yada dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. . Lozan Antlaşmasıyla kabul edilenler, kuşkusuz bu kuralın dışındadırlar. Nitekim bu husus gerekçe bölümünde belirtilmiştir. Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin neredeyse tamamında, dil, din ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, bazı ülkelerde, büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul istekler gibi görünen ve "kültürel kimliğin tanınması talepleri" adı altında geliştirilen bu bölücü çabalar, zamanla azınlık yaratma ve bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasa koyucu bu konuya çok özel bir özen göstermiştir. Gerçekten, "Lozan Barış Antlaşması" ve 18 Ekim 1925 günlü "Türkiye ve Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşmasında" sayılanlar dışında Türkiye'de "azınlık" veya "ulusal azınlık" bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları ve Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri Devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. Lozan Antlaşmasına göre, ancak Müslüman olmayanlar azınlık kabul edilmiştir. Müslüman olmayanlara da, Müslümanların yararlandıktan medeni ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp yasalar önünde din aynını yapmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Bir ülkede dinsel yada etnik yönden farklı topluluklar yaşayabilir. Nüfus ağırlıktan da farklı olabilir. Bu farklılıklar, azınlık olarak herhangi bir hak veya azınlık sayılma iddiasına dayanak sayılamaz. Türkiye'de sosyolojik yapısı bakımından özgün nitelikli bir toplum yoktur.. Birliktelikler çok, farklılıklar ise nadirdir. Kürt kökenlilerin toprağı sayılacak, yalnız onların yerleştiği, belli doğal yada yönetsel sınırlan olan bölge ve kent yoktur. Birlikte girilip yerleşilen, birlikte savaşıp kurtarılan, birlikte yaşanan, her yöresinde Devletin egemenliği tartışmasız bir ülke vardır. Kentsel dokulaşmalarda, etnik farklılık gözetilmemiştir. Ülkenin her yerinde, her kökenden vatandaşlar farklı oranlarda yaşarlar. Lozan Barış Görüşmesi tutanakları bir çok defalar ve hiçbir tereddüt olmaksızın Müslüman topluluğun çeşitli gruplarına azınlık statüsünün tanınmadığını vurgulamıştır.
İlk aşamada, alt-komisyon etnik azınlıkların, başka bir deyişle Müslüman olmayan azınlıklar gibi Müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Arapların ve Çerkezlerin taşandaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk Temsilci Heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçlarının olmadığını ve Türk idaresi altında olmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Bu ikna edici konuşmaları takiben, alt-komisyon, koruma tedbirlerini yalnız Müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir
(.....)
Türk Delegasyonunun bu görüşleri kabul edilmiş ve "Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına" ilişkin 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. Maddelerinde geçen "din ya da dil", "soy, din yada dil azınlıkları" sözcükleri yerini "gayri müslüm ekalliyetler" sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye'de değişik bir dil kullanmanın veya soy faktörünün bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilmiştir. Aynı Konferans sırasında, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Heyetinin, "Kürtler, kaderlerinin Türklerle ortak olduğu görüşündedirler ve azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler" gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir.
(....)
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsünün kabulü milli ve ülkesel bütünlük kavramlarıyla uyuşmazdır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir. Türk Ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında azınlık veya çoğunluk tarzında bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi "Türk" sayan birleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağlarıyla bağlı olan herkesin hangi gruptan olursa olsun, Türk sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil; dünyaca Devletine 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti", Ulusuna "Türk Ulusu" ve vatanına 'Türk Vatanı" denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan bir ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin bağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Diğer kökenlerden olan vatandaşlar gibi Kürt kökenli vatandaşların da kimliklerini yasaklanmamış, bununla beraber onlara, azınlık ve ayrı bir ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, Devlet bütünlüğü içinde yer aldıktan belirtilmiştir. Azınlığın sosyolojik ve hukuki tanımlarına uygun bir nitelik Kürt orijinli vatandaşlarda bulunmadığı gibi, onları diğer vatandaşlardan ayıran herhangi bir kural yoktur. Bütün Türkiye'nin diğer vatandaşlarının bağlı olduktan kurallara bağlıdırlar. Azınlıkların bağlı olduktan kuralların kaynağını uluslararası anlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli vatandaşlar ile diğerleri arasında hiçbir ayırım yapılmamakta, sınırsız bir şekilde hak ve özgürlüklerden yararlanmaktadırlar, işçi, işveren, avukat, bürokrat, subay, hakim, milletvekili, bakan ve hatta cumhurbaşkanı olmayı tercih edebilir ve olabilirler. Korunan veya haklardan mahrum bırakılan yada zulüm gören bir halk mevcut değildir. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil, din ve tarihsel birlik söz konusudur. Evlilikler nedeniyle bir kan bağlılığı oluşmuştur. Bu gruplar, yıllardan beri aynı bölgelerde beraber yaşamaktadırlar. Sınırsız haklan, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık obuaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmekten başka bir şey olmadığı açıktır. Bu durum göstermektedir ki, problemin demokratik haklarla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır.
Kimi siyasi nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, İnsan Hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet "TEK"dir, ülke "TÜM"dür, ulus "BIR"dir. Ulusal birlik; Devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların yada bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelik-leriyle gerçekleşir. Anayasada ve yasalarda yurttaşlar arasında ayırımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması veya kabul edilebilecek yeni bir iddiası da yoktur. Ulusal ve üniter Devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, İnsan Hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı Devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyetidir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukukiliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere mal etmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Ülkenin her köşesinde her vatandaş aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Vatandaşlık bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur, insan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil, ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasi açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki İnsan Hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.
Bölünmez bütünlük ilkesi, Devletin bağımsızlığım ve ülkesi ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan bu yana üniter Devlet olan Türkiye Cumhuriyetinin bu tarihi özelliği, anayasalara yansımış olup korunması yolunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlılıkla sürdürülen yapı ulusun varlık nedeni olup başka ülkelerin koşullarıyla karşılaştırılamaz. Bu temel ilkeden ödün verilmez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu öne sürülerek Devleti parçalamaya dönük girişime azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Federatif Devlet sistemi, üniter Devlet ilkesine göre tesis edilmiş Anayasa tarafından kabul edilemez. Bu nedenle siyasi partiler Türkiye'de federal bir sistemin kurulmasını savunamazlar. Devlet yapısında "bölünmez bütünlük" ilkesi, egemenliğin ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir Devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal Devlet ilkesi çok uluslu Devlet yapısına izin vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe Devletler tarafından kullanılan bir egemenlik söz konusudur, halbuki tekil Devlet yapısında çok sayıda egemenlikler söz konusu edilemez.
(.....)
Anayasadaki 'Türk Milleti" tanımı içinde Dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun, her vatandaş tam bir eşitlikle yer almakta, bu tanım, köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Bunun aksi tezler, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Bu bağlamda, kendi varlığını korumak ve güçlendirmek en doğal görevi olan Devleti düzen sağlayıcı, terör bastırıcı, tüm yıkıcılığı ve hukuk dışı kalkışmaları önleyici olağan çabalan nedeniyle zulüm,-baskı, kirli savaş suçlamalarıyla kötülemek terörü ve teröristi savunmakla birdir. Demokrasi demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi, demokrasi demokrasiye karşı ve onu yok etmek için kullanılamaz. Herkes için bağlayıcı olan Anayasa, siyasi partiler ve milletvekillerini öncelikle bağlar.
(....)
Devletin ülke bütünlüğünü ve ulus birliğini koruma hakkı; yalnız Devletin varlığıyla sınırlı olmayıp demokratik ülkelerde, özellikle Hukuk Devletine uygun tutumla İnsan Hakları ve özgürlüklerini korumayı da içerir. Demokratik hayatı tehdit eden ve demokrasiyi ortadan kaldırabilecek eylemlere koyulan ve bir hedef olarak tam bu amaca sahip olan siyasi partilere yaptırım uygulanması zorunluluğu doğal görülmelidir. Tersine düşünce düzensizlik ve kargaşayı getirebileceği gibi başka bir biçim ve adla gerçekleştirilmesi olanaksız ve sakıncalı amaçların bir siyasi parti kimliğiyle gerçekleştirilmesi çelişkisini açıklar. Demokratik düzenin yıkıcı söz ve faaliyetlere karşı kendini savunma hakkının varlığı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 30. Maddesinde belirtilmiştir. Siyasi partiler konusunda, durdurulup giderilmesi imkansız durumlarda "kapatılma" olarak görülmüştür.
Bu açıklamalara göre, isimleri ve görevleri yukarıda zikredilen parti sorumlularının sözlerinin değerlendirilmesiyle ilgili olarak:
(....)
Yapılan bu özet içerisinde, Devleti yıkmayı ve tamamen demokrasiden yararlanarak demokrasiyi yozlaştırmaya yönelik yazılı beyanlar ve sözlü eylemler saptanmıştır. Savunmanın yasaya aykırılıkları örtme ve bu aykırılıkların yaptırımlarından kurtulmayı hedefleyen kelime oyunları gerçeği saklamak için yeterli değildir. Terörizme dayanak yapılan tutumlar belirgin biçimde tekrar edilmiştir. Özet olarak, iddianamede tekrarlanan konuşmalar ve bildirilerde terör örgütü PKK lehine sempati oluşması, ona bir destek sağlanması ve bir siyasi kimlik sağlanması olduğu görülmektedir. HEP yöneticileri yaptıkları konuşmalarıyla bildiri ve açıklamalarında PKK ile tabanlarının aynı olduğunu göstermişlerdir. PKK'ya karşı yürütülen savaşın Devlet ve halkı arasındaki köprünün yıkılmasına neden olduğu, Kamu güçlerinin halkın üzerine saldırdıktan, soykırım ve katliama yaptıkları, gerçek teröristin Devlet olduğu, vergi ile satın alınan mermileri onların üzerine atmaya (sıkmaya) hakkı olmadığını vurgulayan sözleriyle terörist hareketler halk hareketleri gibi sunulmuştur.
Devlete, demokrasiye, hukuka, kardeşliğe ve barışa çağrı yerine, gözlemlenmiş olan kışkırtmadır. Demokrasi, ülke topraklarının tahribi veya bölünmesinin ne aracı nede bunun karşısında bilinç eksikliğidir. Dünya barışı, milli bansın korunmasına ve demokratik yapının korunmasına bağlıdır, İnsan Hakları ve özgürlüklerine dayanan çağdaş Hukuk Devletinin güncel isimlendirmesi demokrasidir. Devleti ve demokrasiyi koruma gayretlerinin anti-demokratik olmakla suçlanması, demokrasiye karşı olan kişilerce yayılan haksız suçlamalardır. Tüm alanlarda eşit olan vatandaştan 'Türk- Kürt- Laz" gibi ırkçı kriterlere göre bölmek, "vatandaşlık" kavramını tanımazlıktan gelerek ulusu bölmek iradesiyle eyleme geçmek ve daha sonra burada "ırkçı değil de, sosyolojik bir realitenin" söz konusu olduğunu savunmak ve kardeşlikten ve bütünlükten bahsetmek hiçbir şekilde geçerli değildir. Türk Ulusunun kimliğine karşıt tavır alınmaması kaydıyla, esasen serbest olan, toplumsal renklilik ve zenginlik biçiminde ulusça mutluluk, gurur ve saygınlık duyulan yerel dil, folklor ve kültürün yasak olduğunu ileri sürmek gerçeklerle bağdaşmayan ulusal birliği bozucu bir yanılgıdır.
Kürt halkının yaşama, hak arama özgürlüğünün olmadığını ileri sürmek, terörü "bağımsızlık için savaş" diye nitelendirmek, bazı ekonomik ve sosyal problemlerine ilişkin durumları, "Kürt problemi" şeklinde isimlendirerek siyasi alana çekmek, "Kürt Partisi" diye ırk esasına dayalı teröre bir meşruiyet hakkı talep etmek, 'Türküm diyen yaşar" çığlıkları atarak Kürt kökenlileri ayırıp kışkırtmak, ayrı bir ulus varmış gibi "kendi geleceğini tayin etmek" önerisi altında ulusal birliği parçalama yollarını araştırmak, Devleti "şiddet kullanan bir Tiran" olarak tanıtmak, büyük kitlelerin başkaldırıya kışkırtılmasıyla başlamış olan ve ölümlerle sonuçlanan Nevruz kutlamalarını coşkuyla kutlamak ve selamlamak, bu acı o) aylan "Kürt halkının dinamizmi" olarak tanımlamak, "Kürt ulusal sorunu" diye yapay bir sorunla ülkede çalkantı yaratmak; "asimilasyon", "eritme" ve "dışlama" gibi gerçek dışı anlatımları yinelemek; eşitlik olmadığı kanısını uyandırmak için "Kürtlerin ve Türklerin eşitliğinden" bahsetmek, bu amaçla yeni bir Anayasanın "ulusu" uluslara" dönüştürmesini talep etmek Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasına aykırı eylemlerdendir. Anayasanın belirttiğinin aksine, dil, tapınma ve kültür özgürlüğü yokmuş gibi, diğer dillerin ve diğer dillerle eğitimin resmi dil olarak tanıması iradesi de aynı şekilde aykırı fiillerdir. Sadece Kürt kökenli kişileri değil, aynı şekilde kökeni ne olursa olsun barış içinde yaşayan kişileri de tahrik eden sözler kapatma kararının sebepleridir. "Kürtlere okuma ve yazma yasağının" uygulandığı iddiası gerçek değildir. Bu şayiaların çıkışı ve yayılması, Devletin teröre karşı savaşının ve tanımının "Kürtlere karşı bir savaş" olarak değiştirilmesi, Devleti "halk düşmanı" olarak suçlaması, "Kürdistan" diye ülkenin ikiye ayrılması, Cumhuriyetin temel ilkelerinin yok edilmesi girişimi, siyasi karakterli iyi niyetli fikirlerin beyanları veya çözüm yaratıcı ya da demokratik öneriler olarak algılanamaz. "Kürt halkına karşı Hükümet tarafından silah kullanımı" ve "sivil halkın katliamı" ilişkin iddialar ve Cenevre Sözleşmesi Savaş Yasalarının uygulanması talepleri savunma ile topyekün tezat olarak kaydedilen, bütün geçerliliğini ortadan kaldıran sözlü fiillerdir.
(.....)
HEP, kardeşlik ve birlik istediği görünümünü vererek destek aramış, insan haklarından, işçi haklarından ve diğer etnik grupların haklarından söz etmiş ise de gerçekte vatandaşlar arasında ırk esasına dayalı kin ve husumet duygulan yaratmaya çalışmış, Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıp ayrı devletler kurmayı öngörmüştür. Bu çabalarının ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır.HEP, yukarıda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. Maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. Maddesinde yer alan kurallarla bağdaşmayacak şekilde çabalarda bulunmuştur.
(.....)
Farklı araçlar kullanılmasına karşın, özellikle, HEP'in amaçlarının teröristlerinkiyle benzerlikler göstermesi dikkat çekicidir. HEP, Türkiye Cumhuriyeti topraklan üzerinde yaşayan dili ve kültürü farklı ve özellikle "kendi kaderini tayin hakkı" olan zulme uğramış bir Kürt halkı olduğunu iddia etmektedir. Bunu yapmak için Atatürk'ün sözlerine göndermede bulunmaktadır. Ancak, Atatürk konuşmalarında Kurtuluş Savaşının tüm bir ulus birliğine dayandığını, herhangi bir etnik yapılaşmanın söz konusu olmadığını dile getirmiştir. Halkın Emek Partisinin savunmasında altını çizdiği gibi, ulusu oluşturan etnik gruplardan zaman zaman söz edişi onlara ayrıcalık tanımasını düşündüğü ya da dışladığı anlamına gelmez.
Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, yazılı ve sözlü savunmalarda, Kürt Ulusunun kendi kaderini tayin hakkının ileri sürülmesidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye'de tek bir ulus vardır: o da Türk Ulusudur. Kürt kökeninden vatandaşlar diğer etnik kökenli vatandaşlarla ulus bütünlüğünü oluşturmuştur. ayrı bir halk ya da ayrı bir azınlık varmış gibi, bölünmeyi amaçlayan öneri, üstelik terörle desteklenip gündemde tutulmaktadır. "Kendi kaderini tayin hakkı" yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzeninde devam edegelen bir olgudur. Türk Ulusu bu konuyu Lozan Barış Antlaşmasıyla, kendi gündeminden çıkartmıştır. Türkiye'nin ülke ve ulus bütünlüğünü koruma hakkı Lozan Barış Antlaşmasında olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerli bir haktır.
(....)
O halde, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak vermeyen Helsinki Nihai Senedi ile Paris Şartı'nın dayanak gösterilmesi ve bu belgelerin hukuksal niteliklerinin içerik tümlüğü ile amaçlarının göz ardı edilmesi doğru değildir.
"Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı" ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu, uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Devleti yıkmayı hedefleyen faaliyetleri, demokratik haklar çerçevesinde bir özgürlük olarak algılamak mümkün değildir. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin bütün alanlarda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Her türlü zulüm, adaletsizlik, sömürü ve düzensizliğe karşı koyar. Amaçlan, sosyal barış ve refahtır. Bütün demokratik hak iddiaları, demokratik yollar ve araçlarla yapılmalıdır. Başkaldırıyı, silah kullanma sonucuna ulaşmayı aynı şekilde ırkçı bölünmeyi hedefleyen faaliyetler, bu bağlam içinde değerlendirilemezler. Kışkırtmaları, kavgaları, düzensizliği, öldürme ve yaralamaları, suikasttan, yangınları, tahripleri, tehditleri ve Devlete karşı silahlı faaliyetleri demokratik hak iddialarıyla bağdaşır görmek mümkün değildir. Demokrasi adına demokrasinin yok edilmesi, acıyla takip edilen olaylarla ulusu bölme gayretleri ve dış destekli sınır olaylarıyla ülkeyi parçalama boyutunda sürmektedir. Demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerle kışkırtma çabalarındaki HEP sorumlularının sık sık yineledikleri konuların gerçek dışı savlara dayanması, suçlama ve saldın ağırlığıyla kışkırtıcı içeriği, teröre hoşgörü yanında terörü haklı bulma ve hızlandırma niteliğindedir. Bir demokraside ırk ayrımcılığı, bir siyasi partinin ve bir milletvekilinin dayanağı, gayesi ve hedefi olamaz. Yasa karşısında, ırk ayırımcılığından bir araç olarak yararlanan bir siyasi partinin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Bir Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en tabii haklarından olup, her Devlet gibi kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanamayacak görevidir. Burada üzerine eğilinmesi gereken bir diğer husus; Ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dillerinin ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen vatandaşlarımız kendi dil ve kültürlerine sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük hayatın içerisinde bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldan beri beraber yaşayan, tarihi, dili, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yer alan iki toplumun bireyleri arasında ayrılmayı, ortak kültürü inkarı ve reddetmeyi haklı gösterecek kültürel farklılıkların olduğunu ileri sürmek gerçek ile bağdaşmamaktadır. Kürt kökenli Türk vatandaştan ile farklı kökenlerden Türk vatandaştan arasında, temel haklar ve temel özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir farklılık bulunmamaktadır. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi İnsan Hakları ve insan özgürlükleri çerçevesinde birleştiren bir kurumdur. "Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları" sözleri azınlık yaratmaya ve somut ayrılıkları gündeme getirmeyi hedefleyen sözlerdir. Kürt kökenli vatandaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel hayatlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Bundan, davalı Partinin gayesinin Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkmak ve ırk temelinde oluşumlar gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa böylesi tutumlara olanak vermemektedir. Türkçe'nin farklı etnik soydan gelen vatandaşların arasında resmi dil olması yanında, ortak iletişim dili, kültür dili ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı olgusu göz ardı edilmemelidir. Sunulduğu gibi, yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde var olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir Devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal veya bireysel yararlılığı bulunmamaktadır. Talep edilen kültürel haklar da, etnik grup haklarının üstünde ulusal varlığın temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük olarak ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden, vatandaşlar arasında ayrım ve bir vatandaşa eksik yada fazla verilen bir hak yoktur.
(......)
Fransız Anayasa Konseyi, Korsika'ya özel bir statü tanıyan yasanın iptaline ilişkin kararında, "Fransız Ulusu" konseptinin değiştirilmesini engellemiştir. Hatta "Fransız Ulusunun" tamamlayıcı unsuru olarak "Korsika halkı" kavramını reddederek, doğru ifadenin "yasal olarak bölünemez Fransız Ulusu" olduğunu belirtmiştir.
(....)
Kararın VII.B.3.a(ff) ve (gg) bentlerinde yer alan kanıtlar için, 2820 sayılı yasanın 101. Maddesi (d) bendinde belirtilen şartların yerine getirilmediği öngörülmüştür. Bu kanıtların bir bölümü bu davanın açılmasından (03.07.1992) sonraki günlerde gerçekleştiği öne sürülen olaylara ilişkindir. Bunların davada kanıt olarak değerlendirilmesi, öncelikle 2820 sayılı yasanın 98. Maddesi, 2949 sayılı yasanın 33. Maddesi ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 257. Maddeleri önünde olanaksızdır. Bu nedenlerle zikredilen kanıtlar dikkate alınmamıştır.
Halkın Emek Partisi'nin eski Başkanları Fehmi Işıklar ve Feridun Yazar, eski Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreter İbrahim Aksoy tarafından aynı amaca yönelik olarak; düzenlenen toplantılarda yapılan konuşmalarda, imzalanan bildiri ve basında çıkan yazılarda geçen kimi sözlerin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi ve esasa Hakkındaki Görüşünde belirlendiği üzere Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasına aykırılık oluşturduğu belirlenmiştir.
Şöyle ki:
a) Türkiye Cumhuriyetinde, sadece Türklerin varlığı kabul edilip, diğer bütün etnik yapıların inkar edildiği; "baskıcı otoriter bir asimilasyon" uygulandığı; "resmi ideolojinin iflas ettiği", "Kürt halkının dinamizminin yükseldiği", "Türk ve Kürt halklarının eşitliğine dayanan yeni bir düzenin kurulması gerektiği", Kürt Halkının özgürlük mücadelesi verdiği;
- Terörist örgüte karşı uygulanan yasal tedbirlerin uluslar arası bir savaş ve PKK örgütünün savaşan taraflardan biri olduğu;
-Bu örgüte mensup teröristlerin özgürlük savaşçısı gerillalar oldukları ve bu durumda savaş hükümleri uygulanması gerektiği, ancak Türk Hükümetinin bu kurallara kati surette uymadığı,
-Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve güvenlik güçlerinin Kürt gerillalarla savaşmak değil, bunlara kaynak sağlayan Kürt halkının fiziksel ve kitlesel olarak yok edilmesi olduğu;
Kürt halkının uluslararası anlaşmalardan doğan hiçbir ulusal hakkı kullanamadığı, Doğu sorununun ekonomik değil, Kürt halkının ulusal sorunu olduğu üzerinde durularak etnik grupları ulus olarak gösterip ısrarla ayrımın işlendiği ve "idare federasyon" adı verilen bir modelden başlayıp Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmalarına varan bir süreç içerisinde Kürtlerin Anayasaca benimsenmiş ulus bütünlüğünden ayrılmaları ve bu amaçla kaderlerini belirleme esasının benimsendiği görülmektedir.
Oysa, tarihi bir gerçeğin ifadesi olan "Türk Ulusu" bütünlüğü olgusunun ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak ırkçılığa dayalı ayrılıklar ve Türk vatandaşlığının niteliklerini değiştirebilecek iddialar öne sürülemez. Aksi davranış 2820 sayılı yasanın 78. Maddesinin (a) bendine aykırılık oluşturmuştur.
b) İlk defa "içlerine sine sine yer alabilecekleri, bizim" diyebilecekleri bir partinin doğduğunu, partinin en çok ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ve zulme uğrayan halk Kürtler ise onların da partisi olduğunu; bundan onur duyduklarını, gerçekte ekonomik ve etnik özelliklerinden dolayı en fazla ezilenlerin Kürt halkı olduğunu, Türkiye'nin bütün etnik yapılan da halk olarak gösterip onların da partisi olduklarını ileri sürmüşlerdir. Böylece Türk Ulusu içinde yer alan vatandaşların değil, etnik grupların kendi görüşleriyle yaratılan ayrı halkların eşitliğine dayalı bir düzen arayışını ortaya koymak suretiyle ırk esasına dayanılmış ve Siyasi Partiler Yasasının 78. Maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
c) Halkların eşitliğine dayalı bir düzen istenilmesi, Kemalist çizgilerin yıkılıp aşılması, Türkiye'de bugüne kadar uygulanan üniter Devlet sisteminin sorunları çözmediği, bu nedenle merkeziyetçi Devlet sisteminin otonom bölgeler veya federasyon yahut idari federasyon biçiminde değişmesi gerektiği, bu durumda o bölgenin yönetim biçiminin, kullanılacak dilin, yapılacak yayınların o yerde belirleneceği, vergilerin toplandığı yerde harcanacağı ve ancak bir kısmının Devlete gönderileceğinin söylendiği, bununla da, 2820 sayılı yasanın 78/b ve 80. Maddelerine aykırı olarak, Devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi amacının güdüldüğü anlaşılmıştır.
d) Türkler ve Kürtleri birleştirerek demokrasi mücadelesi verme gibi bir görevlerinin olduğunu; Nevruzun, Kürt halkının özgürlük bayramı olup direnme ruhunu, mücadele geleneğini simgeleyerek yeniden doğuşu dile getirdiğini; HEP'in Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar, Arnavutlar, Pomaklar gibi ezilmiş, sömürülmüş ve diktatörlük altında yaşamış halkların partisi olduğunu; Kürt halkının yıllardan beri haklarından yararlanamadığını; HEP'in Kürt, Türk ve diğer bütün azınlık halkları adına konuştuğunu; Kürt sorununun baştan beri var olduğunu ve Cumhuriyetin Kürt ve Türk halkları tarafından birlikte kurulmuş obuasına karşın, daha sonra Kurt halkının tamamen dışlandığını, ifade etmek suretiyle, Türkiye'de etnik ve dil aidiyetlerine dayalı azınlıkların olduğu iddia edilmiştir, bu Siyasi Partiler Yasasının 81. Maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde dil ve ırk ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğu ileri sürülmüştür.
e) Kürt halkının özgürlük tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmediği ve kültürünü ve ulusal değerlerini hep ayakta tutmasını bildiği; Kürtlere okumanın, yazmanın ve Kürt kültürünü araştırma yapmanın yasaklanmış olduğu; Kürt halkının kendi ulusal kültürel kimliğini korumak ve geliştirmek istemesine rağmen, inkarcı politikalarla, Kürtlerin eritilmek istendiği; Kürt sorununun çözümüne ulaşmak için, her şeyden önce, Kürt halkının kendi ulusal ve kültürel kimliğini ifade etmesi önündeki engellerin kaldırılmasının gerektiği; yeniden yapılacak bir Anayasada, Kürtlerin dil, inanç ve kültür özgürlükleriyle, Kürtçe eğitimi, öğrenimi diğer haklarını kullanmalarına olanak sağlayacak yeni yasal düzenlemelerin topluma -ve Devlete benimsetilmesi gerektiği; etnik kökeni, dili ve kültürü farklı da olsa, tüm insanların kendilerini, kendi dil ve kültürleriyle ifade edebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bu hedeflenmiş olan Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak milli bütünlüğün bozulmasıdır ki, 2820 sayılı yasanın 81. Maddesinin (b) bendine aykırıdır.
Halkın Emek Partisi'nin Türk Ulusunu, ırk esasına dayalı olarak "Türk ve Kürt Ulusları" biçiminde ikiye böldüğü, böylece Kürt kökenli vatandaşları gerçek dışı biçimde "ezilen bir ulus" olarak nitelendirerek, devlete karşı kışkırtarak zulme karşı özgürlük mücadelesi veriyor gösterdiği, "kendi kaderini tayin hakkının tanınması" önerisiyle ve diğer faaliyetleriyle de Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasasına aykırı olarak bölücülük yaptığı anlaşılmıştır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının Dördüncü Kısmında yer alan yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı, aynı Yasanın 101. Maddesinin (b) Bendiyle benimsenmiştir.
Buna göre Davalı Halkın Emeği Partisinin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır. Kapatma kararının sonuçlan:
Sözleri ve eylemleriyle Partinin kapatılmasına neden olan sorumlular davalı siyasi partinin eski Genel Başkanları Fehmi IŞIKLAR ve Feridun YAZAR, eski Genel Başkanvekili ve Genel Sekreteri ve eski Genel Sekreteri İbrahim AKSOY hakkında:
Anayasanın 84. Maddesinin son paragrafı açıkça belirtir ki: Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleriyle neden olan milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasi partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi plan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bildirilmesiyle son bulur."
Bu yaptırım, Anayasanın 81. Maddesi uyarınca, Devletin varlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına ant içen milletvekillerini, Anayasanın değiştirilemez kuralları arasında sayılmış dava konusu hususlarda dikkatli olmaya çağırmaktadır. Kararda bu konuya yer verilmesi, sözleri ve eylemleriyle Partinin kapatılmasına neden olanlardan Fehmi Işıklar'ın milletvekili olması karşısında, ilgili ve yetkili TBMM'nin Anayasa gereği durumdan bilgi edinmesini sağlamaya yöneliktir. Anayasanın 84. Maddesinin birinci fıkrasındaki "üyeliğin düşmesi" ile üçüncü fıkrasındaki "üyeliğe son verilmesi" birbirinden ayrı iki olaydır. Düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez.. Ancak bir siyasi parti kapatılınca, sözleri ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekilinin üyeliği, Anayasa Mahkemesinin partiyi kapatma kararını Türkiye Büyük Millet Meclisine tebliğiyle kendiliğinden son bulur. Ne Anayasa Mahkemesinin ne de Türkiye Büyük Millet Meclisinin ayrı bir kararına ve işlemine gerek yoktur. Anayasa Mahkemesinin açıklayıcı belirlemesi, karar tündüğünün tabii bir sonucudur. Anayasa Mahkemesi, Anayasa Maddelerini hukuk nokta-i nazarından irdeler ve eleştirir, fakat bunlara uyar ve uygular. Anayasanın yürürlükteki Maddelerini savsaklayamaz. Şu veya bu maddeyi tercih ederek, maddeler arasında seçim yapamaz. Kurallar dizininde Anayasa maddelerinin önceliği sonralığı değil, olayı ilgilendirenin uygulanması söz konusudur. Anayasanın Maddelerinin birbirine karşıtlığı, tersliği ve çelişkisi düşünülemez.
SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 3.7.1992 günlü ve SP.31.Hz.1992/59 sayılı iddianamesiyle Halkın Emeği Partisinin, Anayasanın Başlangıcına, 2, 3, 14, 68. Maddeleriyle Siyasi Partiler Yasasının 101/b ve 103. Maddelerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ve yasadışı faaliyetlerin mihrakı olduğu savıyla 2820 sayılı siyasi partiler yasasının 78, 80 ve 81. Maddelerini ihlal etmiş olmaktan dolayı kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği düşünüldü:
1. Davalı Siyasi Partinin, siyasi partiler yasasının 103. Maddesi gereğince kapatılması talebinin oybirliğiyle reddine,
2. Halkın Emeği Partisinin faaliyetlerinin Anayasa ile 2820 sayılı siyasi partiler yasasına aykırı olduğuna, 2820 sayılı yasanın 101. Maddesi (b) bendi uyarınca, Davalı Siyasi Partinin kapatılmasına, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU'nun karşı oyu ve oyçokluğuyla,
3. Anayasanın 84. Maddesi gereğince; Fehmi Işıklar, Feridun Yazar, Ahmet Karataş ve İbrahim Aksoy'dan halen milletvekili bulunanlarla, davanın açıldığı 03.07.1992 tarihinde parti üyesi diğer milletvekillerinin milletvekilliklerinin de, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisine tebliğ edildiği tarihte sona ereceğine ALİEFENDİOĞLU'nun "söz konusu Maddenin uygulamaya ilişkin olduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı", Mustafa GÖNÜL'ün ise "cezaların kişiselliği ilkesiyle bağdaşmaması nedeniyle diğer milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermeyeceği" karşı oyları ve oyçokluğuyla,
4. Davalı Partinin tüm mallarının, 2820 sayılı yasanın 107. Maddesi uyarınca Hazineye geçmesine oybirliğiyle, gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, milletvekilleri yönünden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına yasal işlemler yönünden Başbakanlığa ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine oybirliğiyle,
karar verilmiştir.
Hakim ALİEFENDİOĞLU'nun karşı görüşü
(özetler)
Siyasi parti kapatma davalarında, işin hukuki görünümü yanında, ülkenin ve uyuşmazlığı çözme görevinin kendisine düştüğü mahkemenin saygınlığını etkileyen siyasi yön, partiye gönül verenlerin temsil ettiği sosyal konum, hatta ülkenin içinde bulunduğu ulusal ve uluslararası etkenler önem kazanır. Bu çok yönlü boyut, bu davaların genel olarak, siyasal ve demokratik yaşama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa Mahkemesince görülmesinin en önemli nedenidir. Bu bağlamda, temel hak ve özgürlüklerin korunması görevi temel bir görev olarak ortaya çıkmaktadır. 1961 ve 1982 Anayasaları bir siyasi partinin kapatılması kararının, Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmesi gereken soruşturmalar sonucunda Anayasa Mahkemesinin yetkisinde olacağı kuralını belirlemişlerdir. Anayasa Mahkemesi bu işlevini yerine getirirken, ilk derece mahkemelerinden farklı olarak, Anayasanın ya da Siyasi Partiler Yasasının belirli bir kuralının belirli bir eyleme uygulanmasından çok Anayasanın temel ilkelerini, uluslararası sözleşmeleri ve bu tür davaların zikredilen özelliklerini dikkate alarak, karar vermesi gerekir. Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında hukukun genel kurallarının anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Bunun yanında, uluslararası sözleşmelere dayalı uluslararası (ulus üstü) bir hukukun varlığı, bu hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesine benzer uluslararası (ulus üstü) organların verdiği kararların bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen kriterler haline dönüşmüştür. Türkiye yönünden, 10.3.1954 günlü 6366 sayılı yasayla onaylanarak yürürlüğe giren ve yasa hükmünde olan insan Haklarını ve Temel Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşmenin kişi özgürlüğü ve güvenliğine, düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin kuralları yanında; Türkiye tarafından imzalanarak kabul edilen güvenlik, ekonomik ve insan haklarına ilişkin konularda ilkeler belirleyen Avrupa Güvenlik işbirliği Konferansı süreci kapsamındaki 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi (Helsinki Final Act) ve bunu izleyen toplantılarda alman kararlar ve 1990 tarihli yeni bir Avrupa için Paris Şartı iç hukuku, uluslararası hukukla bütünleşmeye zorlayan belgeler konumuna girmiştir. Bu durumda, Türkiye açısından, dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi sıfatının devamlılığının sağlanması için iç hukukun sözleşmelerle yükümlendiğimiz dış hukuk kurallarına uydurulması gerekmektedir. Mahkemelerin ve özellikle Anayasa Mahkemesinin, getireceği çağdaş yorumla bu akımın Öncülüğünü yapması işlevine uygun bir davranıştır. Helsinki Nihai Senedinin VII. ilkesi vicdan, din ve inanç özgürlüğü de dahil, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı esasını öngörmektedir. VIII. ilkesi "halkların haklarının eşitliği ve kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı" ile ilgilidir.
(...)
Anayasa, Başlangıçta ve 174. Maddesinde Türk Toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması ya da bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken; 2. Maddesinde demokrasiyi hukuk Devletinin temel özellikleri arasında göstererek zikretmiştir. Çoğulculuk, katılımcılık ve düşünce özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmaz koşullandır. Çoğulculuk -başka deyişle "çok seslilik"- çeşitli görüş ve eğilimde olan siyasi parti ve kuruluşlara, söz hakkı tanınmasıdır. Yapılan ve teşkilatlanmaları yönünden siyasi partiler, çoğulculuk ilkesinin gerçekleştirilmesinin araçtandırlar. Anayasa bunun altını "siyasi partiler demokratik hayatın temel unsurlarıdır" kelimeleriyle çizmektedir. Bu katılımcılık, bireylerin bütün karar alma süreçlerine katılmalarıyla, demokratik yapıdaki örgütlerde yer alarak kamuoyunu etkilemeleri yoluyla gerçekleşir. Bu bağlamda, siyasi partililer en önemli görevi yüklenirler. Düşünce özgürlüğü, duymak istemediğimizi de dinlemeyi ve karşı düşünceye hoşgörüyü gerektirir. Görüşlerini paylaşmadığımız, söylediklerini beğenmediğimiz ve onaylamadığımız kişilerin bu görüşlerini açıkça bildirebilme özgürlüklerine saygı duyulması ve imkan sağlanması çoğulcu demokrasinin vazgeçilmez öğelerindendir. Demokrasi demek düşünceye saygı, karşı görüşe hoşgörü demektir. Düşünce özgürlüğüyle güdülen amaç, toplum huzurunu sağlamanın yanında, siyasi partiler tarafından temsil edilen çeşitli görüşlerin yansımalarını toplumda görmek ve en iyi çözüme ulaşmaktır. Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarını oluşturan siyasi partiler, bu işlevlerini sorunlara çözümler getirerek tamamlarlar. Siyasi partilerin beğensek de beğenmesek de, bulduktan çözümleri veya savunduktan görüşleri, topluma açıkça ve çekinmeden sunarak çoğunluğa mal etme girişimleri demokrasinin en üst gereğidir. Siyasi partiler, bu işlevlerini baskı ve terör tarzına dönüştürmedikçe, ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan yana tavır almadıkça, belirli gruplara dayanarak ihtilal yoluyla iktidara gelmeyi amaçlamadıkça anayasal ve hukuki korumadan yaralanmalıdırlar. Siyasi partilerin görüşleri aynı zamanda düşünsel ürünleridir. Kaynağım akıldan alan düşünce, yeni görüşlerle beslenerek veya aykırı bakış açılarıyla çatışarak gelişebilir ya da değişebilir. Bu oluşum ve akış mutlak bir anlatım özgürlüğü içerisinde gerçekleşmelidir. Terörist faaliyetlerde bulunmayan, ülkeyi bölmeyi ya da ihtilal yoluyla iktidar olmayı amaçlamayan bir siyasi partinin kapatılması, o partinin görüşlerinin yaygınlaşmasına neden olabileceği gibi, ayrıca, ülkenin içinde ve dışında çok sayıda soruna yol açabilir.
(....)
Bu durumda, kapatma davasının muhatabı olan partiyi yargılarken, başkanlarının ve genel sekreterinin konuşmalarında "Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak" amacını hedefleyip hedeflemediklerinin ve "ırkçı ayınım esasına" dayanıp dayanmadıklarının araştırılması zorunludur, iddianamede yer alan ve altı çizilerek belirlenen, eski Başkan Fehmi Işıklar'ın konuşmalarının bazı özetleri aşağıdaki gibidir
26.01.1991 tarihli konuşmanın özeti:
"Bu parti en çok sömürülen ve en çok baskı altında tutulanların partisidir", "Bugün demokrasinin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur.", Kürt sorununu Türkler ve Kürtler çözecektir. Kürtlerle tam kardeşlik içinde çözümlenecektir", 'Türkler ve Kürtleri birleştirmek ve demokrasi mücadelesi vermek görevimiz vardır".
23.02.1991 tarihli konuşmanın özeti:
"Bugün demokrasinin yanında en büyük sorun Kürt sorunudur, bunun özgür bir bağlamda, barışçıl tarzda ve demokratik çerçevede tartışılması gerekir", "Kürt sorunu Türkler tarafından çözülecektir. Onlar bu sorunu Kürtlerle eşitlik ve tam bir kardeşlik içinde çözeceklerdin", "Nevruz kavramı, Kürt halkının direniş onurunu ve mücadele geleneğini ifade eder", "Bu elbette Kürt halkı için kutsal bir bayramdır", "Demokrasinin en büyük engeli Kürt sorunudur".
"Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkını kullanırken, bunun altını çiziyorum, harcında benim de gözyaşım, kanım var dediği bu Devlet için, bana çok zulüm o yaptı, çok işkence yaptı, beni kan ağlattı diyeceği düşünülüyor ve ona göre bir karar verileceği hesaplanıyorsa, Birleşmiş Milletlerin bir temel ilkesi ve uluslararası sözleşmelerin de esası olan halkların kendi kaderini tayin hakkına Kürt halkı açısından karşı çıkacaklarına, bugüne kadar Kürt halkına baskı kuran, işkence yapan, zulüm yapan politikacılara ve Devlet resmi ideolojisine karşı çıksınlar."
(.......)
"Tüm halkların kardeşliğini, eşitliğini ve özgürlüğünü savunan, bunun Türkiye'de tek kurtuluş yolu olduğunu ve tek çare olduğunu düşünen ve bunun siyasetini üreten partiyiz."
Yukarıdaki alıntılarda, Kürt halkından, Kürt sorunundan, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkından bahsedilirken; Kürt sorununun demokratik özgür bir ortamda Türklerle Kürtler arasında birlikte ve kardeşçe çözümlenmesi; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının özgürlük ve eşit iradeye dayalı birlikte yaşama hakkı şeklinde algılanması gerektiği biçimde belirtilmiştir.
Halk "Ulus" kelimesinden daha geniş bir anlatıma sahiptir. "Halk" kelimesi, aynı ülkede yaşayan, aynı uyruğa sahip olan insan topluluğu kadar aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan toplulukları anlamına da gelmektedir. Bir ülkede yaşayan değişik soylardan gelen insan topluluklarının her biri de, kendi kültürel özellikleriyle "halk" diye isimlendirilebilirler. Bir ülkede aynı halkların olması, mutlaka ülkenin bütünlüğünün bu halklar tarafından bozulmasını ve bir paylaşımı gerektirmez. Bu durumların çoğunda, ortak çıkar, bütünleşmede ve bütünlük içinde dayanışmadadır. Öte yandan, her Devletin, bütünlüğünün bozulmasına ve paylaşıma dönük eylem ve davranışlar karşısında, hukuk devleti anlayışı içinde kendi varlığını koruma ve kollama hakkının bulunması doğaldır.
Konuya bu yönden bakıldığında, yukarıda sözü edilen konuşmaların Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak; dil, ırk, din veya mezhep ayınım yaratmak ve sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacını güttükleri sonucuna varılamamıştır.
Full & Egal Universal Law Academy