(Düşünce, Vicdan ve Din, İfade ve Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlükleri ile Ayrımcılık Yasağı İhlali İddiaları)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 4.Daire Kararı
Başkan; A. Pastor Ridruejo, Üyeler; E. Palm, M. Fischbach, J. Casadevall, R. Maruste, S. Pavlovschi ve F. Gölcüklü
Başvuru No: 2514/94
Karar Tarihi: 10 Aralık 2002
Çeviren ve Özetleyen: Bekir SÖZEN, Raportör, Anayasa Mahkemesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 2 Kasım 1993 tarihinde Demokrasi Partisinin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesinde dava açmıştır. Başsavcı iddianamesinde DEP'i Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasının ilkelerine aykırı davranmakla suçlamış, DEP'in Merkez Yürütme Kurulu bildirilerinin DEP tarafından onaylamasının ve yurtdışındaki iki toplantıda (birisi Irak'ta Erbil'de, diğeri de Almanya'da Bonn'da) eski genel başkanın bildirilerinin Devletin bölünmezliğine ve Milletin birliğine zarar verdiğini iddia etmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 16 Haziran 1994 tarihinde DEP'in kapatılmasına karar vermiştir. Bu karar, Başsavcılığa, TBMM Başkanlığına ve Başbakanlığa tebliğ edilmiş ve Anayasa Mahkemesinin bu kararı 30 Haziran 1994 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Başvuru sahibi Dicle'nin de içlerinde bulunduğu TBMM üyesi olan on üç DEP'li milletvekilinin milletvekilliği düşmüştür.
Başvuru sahibi, özellikle DEP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması sonucunda ifade ve düşünce özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğüne müdahale edilmek suretiyle Sözleşmenin 9, 10 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuru sahibi, Sözleşmenin 14. maddesinden de söz ederek temsil ettiği siyasal görüşler nedeniyle DEP'in ayırımcılığa maruz kaldığını da iddia etmektedir.
Hükümet, ulusal birliği tehdit eden bir terör sürecinde bir siyasal partinin yöneticilerinin teröristleri destekleyen veya onların tezlerini ifade eden, yahut da onları öven sözlerden kaçınmaları gerektiğini, ayrılıkçı teröristler tarafından işlenen adam öldürme eylemlerini Kürt vatandaşların özgürlük savaşı eylemleri olarak sunan Partinin eski genel başkanının bildirilerine atıf yaparak, DEP'in yöneticilerinin isteklerinin hiçbir zaman bu tür bildirilerden farklı olmadığını, tersine tam olarak bu tür tavırlarla özdeşleştiğini iddia etmiştir.
Bu sözler ve tavırlar DEP ve PKK arasında gizlice gerçekleştirilen ve geliştirilen ilişkiler ile aynı düzlemde bulunmaktadır. Hükümet bu bağlamda, DEP eski milletvekillerinin bir silahlı bölücü örgüt olan PKK üyeleri olmaları nedeniyle mahkumiyetlerine atıf yapmaktadır. Tahrik edici ve kışkırtıcı içeriği dikkate alındığında, davada söz konusu edilen konuşmalar PKK'nın silahlı eylemelerinde izlediği amaçlarla uyum içerisinde bulunmakta olduğunu ileri sürüp Anayasa Mahkemesinin kararı sebebiyle bir ihlal oluşmadığını iddia etmiştir.
Mahkeme ise, yapmış olduğu değerlendirmeler neticesinde;
1. 11. maddenin uygulanabilirliği ile ilgili olarak Hükümetin yaptığı ön itirazını oybirliği ile reddine;
2. Oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliği ile Sözleşmenin 9, 10 ve 14. maddelerinin İhlalinin bulunup bulunmadığını araştırmaya gerek olmadığına;
4. Oybirliği ile Sözleşmenin 6. maddesinin davanın esasına uygulanamayacağına;
5. Oyçokluğu ile;
a) Sözleşmenin 44/2. maddesi uyarınca kararın kesinleşeceği günden itibaren sayılmak üzere üç ay içerisinde Mahkemede Başvuran Partiyi temsil eden Sayın Hatip Dicle'ye Davalı Devletin aşağıdaki meblağları ödemesine;
i. Hatip Dicle tarafından DEP'in üyelerine ve yöneticilerine transfer edilmek üzere manevi zarar olarak 200.000 Euro (iki yüz bin Euro);
ii. Mahkeme masrafları olarak 10.000 Euro (on bin Euro);
b) Yukarıda bahsedilen üç aylık süreden itibaren ödeme gününe kadar Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına yüzde üç ilave edilmek suretiyle ortaya çıkacak rakama denk düşecek bir oran üzerinden basit faiz işletilmesine ve başvuru sahibine verilen meblağların tüm vergi ve benzeri kesintilerden istisna olmasına,
6. Oybirliği ile geriye kalan hakkaniyete uygun tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye
2. Handyside v. Birleşik Krallık
3. Jersild v. Danimarka
4. Yazar ve Diğerleri v. Türkiye
5. Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye
6. Lawless v. İrlanda
7. Ahmed ve Diğerleri v. Birleşik Krallık
8. Goodwin v. Birleşik Krallık
9. Sadak ve Diğerleri v. Türkiye
10. Vogh v. Almanya
11. ÖZDEP v. Türkiye
12. Castells v. İspanya
13. Sürek v. Türkiye
14. Refah Partisi, Kazan ve Tekdal v. Türkiye
15. Bock v. Almanya
16. Pierre-Bloch v. Fransa
17. Nikolova v. Bulgaristan
18. Van Geyseghem v. Belçika
19. Pessos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri v. Belçika
PROSEDÜR
1. Bu davanın kökeninde, Temel İnsan Hak ve Özgürlüklerinin Korunması Sözleşmesinin ("Sözleşme") eski 25. maddesi uyarınca 23 Ağustos 1994 tarihinde, Türkiye'ye karşı bu ülkenin vatandaşı olan ve hem kendi adına, hem de DEP (Demokrasi Partisi) adına hareket eden Hatip Dicle'nin ("başvuru sahibi"), Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna ("Komisyon") verdiği dilekçe bulunmaktadır.
2. Başvuru sahibi, Mahkemede Ankara'da avukatlık yapan Y. Alataş ve İstanbul'da avukatlık yapan Hasip Kaplan tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvuru sahibi, özellikle DEP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması sonucunda ifade ve düşünce özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğüne müdahale edilmek suretiyle Sözleşmenin 9, 10 ve 11. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuru sahibi, Sözleşmenin 14. maddesinden de söz ederek temsil ettiği siyasal görüşler nedeniyle DEP'in ayırımcılığa maruz kaldığını da iddia etmektedir.
4. Komisyon, 2 Eylül 1996 tarihinde davayı kabul edilebilir bulmuş, ancak incelemesini 1 Kasım 1999 tarihine kadar tamamlayamaması nedeniyle Sözleşmenin 11 numaralı Protokolünün 5/3. maddesinin ikinci cümlesi uyarınca davayı Mahkemeye sevk etmiştir.
5. Dilekçe, içtüzüğün 52/1. maddesine göre Mahkemenin Dördüncü Bölümüne verilmiştir. Bu Bölüm içerisinde davayı incelemekle görevli Daire (Sözleşmenin 27/1. maddesi) içtüzüğün 26/1. maddesi uyarınca kurulmuştur. Türkiye'den seçilmiş olan Rıza Türmen'in davadan resen çekilmesi üzerine (Madde 28), Türk Hükümeti ad hoc hakim olarak görev yapmak üzere Feyyaz Gölcüklü'yü belirlemiştir (Sözleşmenin 27/2. ve içtüzüğün 29/1. maddesi).
6. Hem Başvuru sahibi ve hem de Hükümet davanın esası üzerine yazılı mütalaalarını sunmuşlardır (içtüzüğün 59/1. maddesi). Taraflar karşı tarafın mütalaaları üzerine karşı mütalaalarını vermişlerdir.
Daire, taraflara danıştıktan sonra, davanın esası üzerine duruşma yapılmasına gerek bulunmadığına karar vermiştir (içtüzüğün 59/2. maddesi).
OLAYLAR
I DAVANIN ÖZEL ŞARTLARI
7. DEP 7 Mayıs 1993 tarihinde kurulmuş ve bununla ilgili bildirim İçişleri Bakanlığına yapılmıştır. 20 Ekim 1991 seçimleri sırasında SHP (sosyal demokrat) listesinden seçilmiş ve daha sonra 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış Halkın Emeği Partisine (HEP) mensup 18 milletvekili DEP'e katılmıştır. Başvuru sahibi DEP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından önce Partinin Genel Başkanı idi.
8. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 2 Kasım 1993 tarihinde DEP'in kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesinde dava açmıştır. Başsavcı iddianamesinde DEP'i Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasının ilkelerine aykırı davranmakla suçlamaktadır. DEP'in Merkez Yürütme Kurulu bildirilerinin DEP tarafından onaylamasının ve yurtdışındaki iki toplantıda (birisi Irak'ta Erbil'de, diğeri de Almanya'da Bonn'da) eski genel başkanın bildirilerinin Devletin bölünmezliğine ve Milletin birliğine zarar verdiğini iddia etmektedir.
9. 7 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi başkanı, Başsavcının iddianamesini DEP'in genel başkanına göndermiş ve ilk savunmasını yapmaya davet etmiştir.
10 Ocak 1993 tarihinde DEP'in avukatları, işlemlerin yerel seçimlerin sonuna kadar ertelenmesini Anayasa Mahkemesinden talep etmiştir. Bu talep, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu hükümlerine uygun olmaması nedeniyle reddedilmiştir.
10. DEP'in avukatları 28 Ocak 1994 tarihinde ilk mütalaalarını yazılı olarak sunmuşlar ve Mahkemeden duruşma yapılmasını istemişlerdir.
Yazılı mütalaalarında, özellikle Siyasi Partiler Kanununun Anayasa tarafından garanti altına alınan temel haklara aykırı hükümler içerdiğini iddia etmişlerdir. Ayrıca, Başsavcı tarafından partinin kapatılmasının istenmesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Nihai Senedi ve yeni Avrupa için Paris Şartı gibi uluslararası metinlerin hükümlerine aykırı olduğunu belirtmişlerdir.
Özellikle de, yurtdışında düzenlenen iki toplantı sırasında kaydedilen video kayıtlarının yasal geçerliliğini ve kesin delil olup olmadığını tartışma konusu yapmaktadırlar.
11. Başsavcı, 21 Şubat 1994 tarihinde davanın esası hakkındaki mütalaasını vermiştir.
12. Mahkeme, resen 1 Mart 1994 tarihinde ilgili bazı kişilerin sözlü açıklamalarını dinlemeye karar vermiştir. Böylece, eski başkan ve DEP'in diğer iki sorumlusu avukatları ile birlikte 22 Mart 1994 tarihinde dinlenmişlerdir.
13. Anayasa Mahkemesi, 16 Haziran 1994 tarihinde DEP'in kapatılmasına karar vermiştir. Bu karar, Başsavcılığa, TBMM Başkanlığına ve Başbakanlığa tebliğ edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin bu kararı 30 Haziran 1994 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Başvuru sahibi Dicle'nin de içlerinde bulunduğu TBMM üyesi olan on üç DEP'li milletvekilinin milletvekilliği düşmüştür. Bu kişilerin görevi normal olarak Aralık 1995'de son bulacaktır.
14. Anayasa Mahkemesi kararında, delillerin gayrı meşru olarak elde edilip edilmediğini incelemiştir. Mahkeme, sözkonusu beyanların yazılı olduğunu belirterek kayıtların gayrı meşru olarak elde edilmediği sonucuna varmıştır. Ayrıca, bu kayıtların içeriğinin bunlarla ilgili tanık ifadeleri ile uyum içerisinde bulunduğunu tespit etmiştir.
15. Sonunda, Mahkeme, bu davada Türkiye toprakları üzerinde yaşayan kişilerin etnik kökenleri ne olursa olsun ortak kültürle bir birlik oluşturması ilgili Anayasanın önemli ilkelerini hatırlatmaktadır. Türkiye Cumhuriyetini kuran topluluğa "Türk Ulusu" denilmektedir. "Ulus"u oluşturan etnik gruplar azınlık ya da çoğunluk olarak bölünemezler. Anayasa Mahkemesi, Anayasaya göre Türkler arasında etnik ya da ırksal köken üzerine kurulacak hiçbir siyasal veya yargısal düzen ayrılığının mümkün olmadığını hatırlatmaktadır: Tüm vatandaşlar herhangi bir kısıtlama olmaksızın tüm medeni, siyasal ve ekonomik haklardan yararlanabilirler.
16. Özellikle Kürt kökenli Türk vatandaşları ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, Türkiye'nin tüm bölgelerindeki diğer Türk vatandaşlar ile aynı haklara sahip olduklarını belirtmiştir. Ancak bundan Anayasanın Kürt kimliğini inkar ettiği sonucunun çıkmadığını eklemektedir: Kürt kökenli vatandaşların Kürt kimliklerini ifade etmeleri engellenmemiştir. Kürtçe özel alanlarda, çalışma yerlerinde, yazılı basında, sanat ve edebiyatta kullanılabilir.
17. Anayasa Mahkemesi, herkesin Anayasa hükümlerini onaylamasa bile, ona saygı göstermesi gerektiği ile ilgili Anayasa ilkesini hatırlatmaktadır. Anayasa, farklılıkları yasaklamamakta, ancak ırksal ayırım esasına dayalı ve Anayasal düzeni bozmayı amaçlayan propagandayı yasaklamaktadır. Mahkeme, Lozan Barış Antlaşmasına göre, farklı dil ya da farklı etnik kökende bulunmanın bir grubun azınlık olması için yeterli olmadığını da belirtmiştir.
18. DEP davasındaki beyanlarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, özellikle Partinin eski genel başkanı tarafından yapılan iki konuşmayı ve "Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır" başlıklı DEP Merkez Yürütme Kurulunun yazılı bildirisini incelemiştir. Bu ifadeler aşağıdaki gibidir:
19. DEP'in eski Genel Başkanı Y.K.'nın Bonn şehrindeki toplantı sırasında yaptığı konuşma (Kürtçe'den tercüme):
"Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çocuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye'de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak daha da siyasi partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir. (...) Evet, bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa'ların tarihidir. (...) Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz (...)"Sevgili kardeşlerim, yürüyenler yalnız biz değiliz, kalbi bizimle olan bütün halkımızdır. Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhildanda başını dik tutan bir halktır. (...) Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir (...) Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne, dünya kamuoyunun önüne koydu (...) Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selâmlıyorum. (...)"
20. DEP'in eski Genel Başkanı Y.K.'nın Kuzey Irak'ta Erbil şehrinde Irak Kürdistan Partisinin toplantısındaki konuşması (Kürtçe'den tercüme):
"Ey bacılarım ve kardeşlerim; bugün iyi bir gündür. Biz azat olmuş Kürdistan'dan KDP.nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için bir rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına ve Demokrasi Partisi adına size hoş sefa gelmişsiniz diyorum.... Ey hazır bulunan kardeşlerim; Kürdistan halkının sorunu yüz elli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur (...) Kürdistan'ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için (...) Ey Kürdistan Demokrasi Partisi'nin silahlı askerleri; sizin partinizin sorunu adınız, sesiniz, sedanızdır. Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir (...) Eyaletin (ülkenin) şehitleri şöyle diyorlardı: Biz sizden ümitliyiz... Hepsi (bütün bunlar) niçin? Kürt kardeş olmadı, dost olmadı, onun için. Düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz. Düşmanın elinde Kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var. Düşman öldürdüğü zaman bu KDP, bu YDK, bu PKK demiyor, bunlar Kurttur diyor. Kuzey Kürdistan'da büyük savaş vardır. Arkadaşlar dediler ki: Halepçe'yi unutmadık. Evet, hiçbir Kürt Halepçe'yi unutamaz. Ama, şimdi Kuzey Kürdistan'da Şırnak var, Sarıkamış var, Digor var.
Ey kardeşlerim; Kürt birlik olmayıncaya kadar, evet biz Kürdistan için birlik olamıyoruz. Düşman Türk, Arap ve Acem menfaatleri için birlik oluyorlar. Acaba biz Kürdistan için niye birlik olamıyoruz ? Ben dedim ki Kürdistan'ın sorunu ihanetlik sorunudur. Hiç Kürtlerin başkaldırması sorunsuz sönmemiştir. Hile, desise, müzakere, siyaset ve bizim içimizdeki hainlerle, kandırmayla ve içimizdeki düşmanla bizi kandırmışlar ve söndürmüşler. Herkes bizi aldatmış. 1600 sene Kürtler İslamiyet'e hizmet etmişlerdir. Bugün Kürt İslamiyet'in yetimidir. Bu kadar İslam devletleri Kürtler için bir karar almıyorlar. Kürtler sosyalizme de hizmet etmişler. Bizler Marksist Türk, Arap ve Acem'in kölesi olmuşuz. Askerler bize Kürtlüğü kader işi yapmışlar. Burjuvalar, kapitalistler bizi Kürtlük (Kürt olduğumuz) için kabul etmiyorlar. Kürtlük devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir (yiğittir). Halkımız davası için, kurtuluşu için kızını, gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor. Kürdistan eski Kürdistan değil, Kürt eski Kürt değil. Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye bir şey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan'ı, bizim rüyalarımız olur. Biz başka bir şey istemiyoruz. Kardeşlik ve birlik için KDP.nin kongresi başarılı olsun, siz sağ selâmet olun. Allah yardımcınız olsun."
21. DEP'in Merkez Yürütme Kurulunun "Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır" başlıklı yazılı bildirisi:
(...) Bugün ülkemizde ilân edilmemiş, adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır (...) Bilelim ki, bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün, Kürt sorunu çözülemeyecektir (...) Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi, bugüne kadar çoktan çözülmüş olurdu. Sorun, ekonomik geri kalmışlık veya terör sorunu değildir. Sorun siyasidir ve adı da Kürt Sorunudur. (...) Onun için daha çok insan ölmeden, daha çok kan dökülmeden, daha çok ekonomik yıkıma uğramadan, demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden BARIŞ sağlanmak, siyasi çözüm yollan bulunmalıdır (...) Barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı (...) Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır (...) Anadilde eğitim hakkı sağlanmalıdır (...) Bunun için öncelikle silâhlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilân etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenebilmelidir (...) Kürt kimliği tüm sonuçları ile birlikte tanınmalı."
22. Anayasa Mahkemesi, bu bildirilerde Türkiye'de ayrı bir Kürt topluluğunun bulunduğunun iddia edildiğini gözlemlemiştir. Bildiriler, bu halkın bağımsızlık savaşı sürdürdüğünün ve varolan Devletin yıkılarak yerine bağımsız bir Devlet kurulmasıyla tüm sonuçlarıyla Kürt kimliğinin kabul edilmesini amaçladığının altını çizmiştir.
23. Anayasa Mahkemesi, "eşitlik" veya "kardeşlik" gibi kavramların vatandaşlar için değil, iki ulus arasındaki kardeşlik anlamında kullanılmış olduğu kanaatindedir. Anayasa Mahkemesi, özellikle DEP'in bildirilerinde terörist bir örgütün eylemlerinin, DEP'in Kürdistan olarak adlandırdığı Anadolu'nun Güney doğusunda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar tarafından başlatılmış bir bağımsızlık savaşı olarak anıldığı üzerinde önemle durmuştur.
24. Anayasa Mahkemesi, DEP'in eylemlerinin Sözleşmenin 11/2. ve 17. maddesindeki hükümlerde açıklanan kısıtlamaların içine girdiği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda, yeni bir Avrupa için Paris Şartı'nın ırkçılığı, etnik kökenler arasında düşmanlığı ve terörizmi kınadığını hatırlatmıştır. Bunun dışında, Helsinki Nihai Senedi, sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğü ilkelerine saygı göstermeyi garanti altına almaktadır.
Anayasa Mahkemesi, DEP'in eylemlerinin Devletin toprak bütünlüğüne ve ulusun birliğine zarar verdiği gerekçesiyle kapatılmasına karar vermiştir.
D. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Anayasa
25. Anayasanın ilgili maddeleri şöyledir:
Madde 14/1
"Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar."
Madde 68/4
"Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz (...)"
Madde 69/1, 4
"Siyasi partiler, tüzük ve programlan ışında faaliyete bulunamazlar, Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar, çıkanlar temelli kapatılır."
"Temelli kapatılan siyasi partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasi partinin üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasi parti de kurulamaz."
Madde 84
"İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.
Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.
82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu dununu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.
Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.
Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar."
B. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu
26. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun ilgili hükümleri şöyledir:
Madde 78
Siyasi partiler
a) (...) Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyetle bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler."
Madde 80
"Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar."
Madde 81
"Siyasi partiler:
Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dini farklılığa dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar."
Madde 90 (4. Bölümün 1. maddesi)
"Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz.
Madde 101
"Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
(b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca ... bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması ... veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması;... hallerinde verilir..."
Madde 107/1
"Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan siyasi partinin bütün malları Hazineye geçer."
HUKUKİ BOYUT
I. SÖZLEŞMENİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
27. Başvuru sahibi, Partinin kapatılmasının ve bununla ilgili feri yaptırımların Sözleşmenin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmektedir.
Sözleşmenin 11. maddesi:
"1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir. 2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir."
A. 11. Maddenin Uygulanabilirliği Konusu
28. Davalı Hükümet ön itiraz olarak Sözleşmenin 11. maddesinin siyasi partilere uygulanıp uygulanamayacağı konusunu ortaya koymaktadır. Hükümete göre, Sözleşmeye taraf olan Devletler, hiçbir zaman Anayasal kurumlarını, özellikle de kendi varlıklarının temel koşulları olarak düşündükleri ilkeleri Strazburg organlarının kontrolü altına götürmeyi düşünmemişlerdir. Memleketin bir çok yerinde kuruluşu bulunan bir siyasi parti tarafından açıklanan bildiri toplumun değişik kesimleri arasında kin gütmeye teşvik ederek toprak ayrılığını ve ulusal bölünmeyi teşvik ederse, Devleti büyük bir tehlikeye maruz bırakabilir. Sözkonusu eylem, fikirlerin çoğulculuğu temeline dayanan olağan siyasal bildirilere ilişkin olmadıkça, Mahkemenin içtihattan bu istisnai durumlarda davanın esası ile ilgili olmayacaktır. Hükümet; siyasi partiler konusunda, Sözleşme organlarının içtihatları incelendiğinde, siyasal partilerin kapatılması konusunun Türkiye'de temel anayasal ilkeleri uygulayan Anayasa Mahkemesinin takdir yetkisi içinde olduğunun görüleceği kanısındadır.
29. Başvuru sahibi, 11. maddenin yazılışındaki hiçbir şeyin siyasi partileri kapsam dışı bıraktığı anlamına gelmediği düşüncesindedir.
30. Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararında Mahkeme, siyasi partilerin demokrasinin iyi işlemesi konusunda temel örgütlenme biçimini temsil ettiğine ve Sözleşme sistemi içinde siyasal partilerin önemi ile ilgili olarak bunların 11. madde kapsamında oldukları konusunda herhangi bir şüphe bulunmadığına karar vermiştir. Mahkeme, öte yandan, siyasal partiler de dahil olmak üzere, bir örgütün, sadece ulusal makamlarca, bu örgüt faaliyetlerinin kendi anayasal yapılarını tehdit ettiğine ilişkin değerlendirmesi ile, sözleşme tarafından sağlanan korumanın dışında kalmış sayılamayacağını ve bunların sınırlayıcı önlemler alınmasına olanak tanımayacağını belirtmiştir. (30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil des arrets et decisions 1998-I, sayfa: 17, paragraf: 25 ve 27). Mahkeme bu davada farklı bir sonuca ulaşmak için herhangi bir neden görmemektedir. Açıklanan nedenlerle Hükümetin ileri sürdüğü istisna olma iddiası yerinde görülmemiştir.
B. 11. madde ile ilgili düşünceler
1. Müdahalenin bulunup bulunmadığı konusu
31. 11. maddenin uygulanabilirliği konusundaki çekincesi ile birlikte gerek Hükümet, gerekse başvuru sahibi, DEP'in kapatılmasının örgütlenme özgürlüğüne müdahale olduğunu düşünmektedir. Mahkeme de aynı görüştedir.
2. Müdahalenin haklılığı konusu
32. Böyle bir müdahale, eğer "yasa ile öngörülmemiş", ikinci paragraftaki meşru amaçlarla yapılmamış ve "demokratik bir toplumda gerekli" değil ise, 11. maddenin İhlali söz konusudur.
a) "Yasa ile öngörülme"
33. Anayasa Mahkemesi tarafından alınan ihtilaf konusu önlemlerin özellikle Anayasanın 2, 3, 14 ve eski 68 maddesine ve Siyasal Partiler Kanununun 78, 80, 81 ve 101. maddelerine (yukarıdaki 25. ve 26. paragraflar) dayanması nedeniyle taraflar müdahalenin "yasa ile öngörülmüş olduğu konusunda hemfikirlerdir.
b) Meşru Amaç
34. Hükümete göre ihtilaf konusu müdahalenin bir çok meşru amacı vardır: kamu güvenliğinin korunması, başkalarının hakkının, ulusal güvenliğin ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması.
35. Başvuru sahibi, DEP'in sorumlularının hiçbir zaman ne Türkiye'deki Kültlerin bölünmesini ve ne de yeni bir Kürt Devletinin kurulmasını salık vermediklerini ileri sürmektedir.
36. Mahkeme, ihtilaf konusu önlemlerin 11. maddenin 2. paragrafındaki meşru amaçların en azından birine yöneltilebileceği kanısındadır: toprak bütünlüğünün ve "ulusal güvenliğin" korunması.
c) "Demokratik bir toplamda gereklilik"
i. Tarafların Tezi
Başvuru sahibi
37. Başvuru sahibi, Türk Anayasa Mahkemesinin DEP'in kapatma kararında ortaya koyduğu ve Hükümetin mütalaalarında tekrarlanan gerekçelere karşı çıkmaktadır. DEP yöneticilerinin ihtilaf konusu bildirilerinin, "Kürt toplumunun" kültürünün ve dilinin geliştirilmesinin gerekliliği ve Kürt kökenli topluma karşı güvenlik güçlerinin tutumlarını eleştirme konularında durmakla yetindiğini iddia etmektedir.
Ayrıca başvuru sahibi, Kürt "toplumu" kavramının zorunlu olarak, Kürtlerin bağımsız bir Devlet hakkına sahip olarak bir "ulus" oluşturduğu gerçeğini ifade etmediğini ileri sürmektedir. Partinin kapatılması sonucunda, yöneticilerinin kimi Türk vatandaşlarının Kürt kimliği konusu üzerinde durmaları olayına yaptırım uygulandığını belirtmektedirler.
38. Başvuru sahibi ayrıca, Hükümet tarafından ifade edilenlere uygun olmasa bile demokratik bir toplumda çoğulculuğun, tüm görüşlerinin serbestçe ifade edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Başvuru sahibine göre, DEP'in kapatılması nüfusun bir kısmının siyasal tartışmaya katılmasını engellemeye yol açmıştır.
Hükümet
39. Hükümet, Türk Anayasa Mahkemesine göre ulusun bölünmezliği ilkesi dahil olmak üzere Devletin Anayasal düzenini belirleyen ilkelerin, siyasal partilerin uymak zorunda oldukları mutlak değerler olduğuna dayanmaktadır.
Hükümet, DEP'in Türkiye'de ayrı bir Kürt toplumu bulunduğunu belirterek ve bu toplumun ulusal özgürlük savaşı başlattığının altını çizerek Türk ulusu içinde etnik bağlılığa dayalı bir ayırım tesis etmeye teşebbüs ettiğini iddia etmiştir. Ulus içinde etnik kökene dayalı bir azınlık oluşturmaya çalışan bu yaklaşım, ulusal birlik ile uyuşmamaktadır. Oysa ulusal birlik, hiçbir ayırım bulunmaksızın vatandaşların eşit haklara sahip olmaları temeline dayanmaktadır.
40. Bunun dışında Hükümete göre, ulusal birliği tehdit eden bir terör sürecinde bir siyasal partinin yöneticilerinin teröristleri destekleyen veya onların tezlerini ifade eden, yahut da onları öven sözlerden kaçınmaları gerekir. Hükümet, ayrılıkçı teröristler tarafından işlenen adam öldürme eylemlerini Kürt vatandaşların özgürlük savaşı eylemleri olarak sunan Partinin eski genel başkanının bildirilerine atıf yaparak, DEP'in yöneticilerinin isteklerinin hiçbir zaman bu tür bildirilerden farklı olmadığını, tersine tam olarak bu tür tavırlarla özdeşleştiğini iddia etmektedir.
Bu sözler ve tavırlar DEP ve PKK arasında gizlice gerçekleştirilen ve geliştirilen ilişkiler ile aynı düzlemde bulunmaktadır. Hükümet bu bağlamda, DEP eski milletvekillerinin bir silahlı bölücü örgüt olan PKK üyeleri olmaları nedeniyle mahkumiyetlerine atıf yapmaktadır. Tahrik edici ve kışkırtıcı içeriği dikkate alındığında, davada sözkonusu edilen konuşmalar PKK'nın silahlı eylemelerinde izlediği amaçlarla uyum içerisinde bulunmaktadır.
41. Bu davada sözkonusu olan bildirileri yayınlayanların ceza yaptırımı ile mahkum olmamalarına gelince, Hükümet siyasal bir partinin kapatılmasının bir ceza normu İhlali ile ilişkili bir sonuç oluşturmadığını, ancak bunun önleyici bir tedbir olarak liberal demokratik düzeni koruma aracı olduğunu iddia etmektedir. Özetle, ceza verilmesini gerektirmeyen sözkonusu eylemler kapatma kararını haklı çıkarmaktadır.
42. Hükümet, bu koşullar altında DEP'in kapatılmasının "demokratik bir toplumda gerekli" olduğunu, kamu düzenini ve başkalarının haklarını korumak için zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap verdiğini iddia etmektedir.
ii. Mahkemenin Değerlendirmesi
43. Mahkeme, 11. maddenin bağımsız ve uygulamadaki özel yerine rağmen 10. madde ile birlikte göz önünde bulundurulması gerektiğini hatırlatmaktadır. Fikirlerin korunması ve onları ifade etme özgürlüğü, 11. madde ile kabul edilen toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından birisini oluşturmaktadır. Bu durum, Demokrasinin iyi işlemesini ve çoğulculuğu devam ettirmek için temel rolüne göre siyasi parti olaylarına daha fazla uygundur.
Çoğulculuk olmadan demokrasi olmaz. Bu nedenle 10. madde tarafından kabul edilen ifade özgürlüğü 2. paragraftaki istisna dışında, sadece zararsız olduğu düşünülen veya lehe olan "bilgilerin" ve "fikirlerin" değil, aynı zamanda incitici, şok edici veya kaygı verici olan "bilgi" ve "fikirler" için de geçerlidir (bkz. başka bir çok karar yanında 7 Aralık 1976 tarihli Handyside v. Birleşik Krallık kararı, seri A, no 24, sayfa 23, paragraf 49 ve Jersild v. Danimarka kararı 23 Eylül 1994, seri A, no 298, sayfa 26, paragraf 37). Siyasi partiler eylemleri ile ifade özgürlüğünün toplu olarak kullanımına katıldıklarından dolayı, Sözleşmenin 10 ve 11. maddelerinin korumasından öncelikle yararlanabilir (30 Şubat 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil deş arrets et decisions, 1998-I, sayfa 17, paragraf 42 - 43).
44. Demokrasi ile Sözleşme arasındaki ilişkiye gelince Mahkeme aşağıdaki düşünceleri dile getirmişti (bkz. başka kararlar yanında yukarıda belirtilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri kararı, sayfa 21-22, paragraf 45):
"Hiç kuşkusuz demokrasi "Avrupa kamu düzeninin" temel bir unsurunu temsil etmektedir" (...) Bu ilk önce, sözleşmenin, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin, bir yandan gerçekten etkili bir siyasal demokratik rejime ve öte yandan ortak bir insan hakları kavramına ve insan haklarına ortak bir saygıya dayandığını bildirerek sözleşme ile demokrasi arasında çok açık bir bağlantı kuran, dibacesinden çıkmaktadır (...) Aynı dibace takiben, Avrupa Devletlerinin özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne saygı ideali ve siyasal geleneği ortak varlığına (ortak mirasına) sahip olduklarını belirtmektedir. Mahkeme, bu ortak varlıkta (ortak mirasta) sözleşmeye ilişkin değerleri görmüş ideallerini ve değerlerini korumaya ve geliştirmeye yönelik olduğunu hatırlatmıştır (...).
Ayrıca sözleşmenin 8, 9, 10 ve 11. maddelerinde öngörülen hakların kullanılmasına yönelik müdahaleler, "demokratik bir toplumda gerekli" olma ölçütü ışığında bir değerlendirmeye tabi olmaktadırlar. Bu haklardan birine müdahaleyi haklı kılacak tek zorunluluk "demokratik toplum"dan kaynaklananlardır. Demokrasi sözleşme tarafından tasarlanan yegane politik modeldir ve sadece o sözleşmeyle bağdaşabilir."
45. Mahkeme ayrıca siyasal oluşumların Sözleşme hükümlerinin korumasından yararlanarak eylemlerini sürdürebilecekleri sınırları da tespit etmiştir (Türkiye Komünist Partisi ve Diğerleri kararı, sayfa 27, paragraf 57):
"...demokrasinin temel özelliklerinden birisi bir ülkenin karşılaştığı sorunların, taciz edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu ilişki altında, bir siyasal grubu, sadece bir devletin bir kısım halkının kaderini aleni olarak tartışmak istemesi ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesi nedeni ile endişe duymamalıdır."
46. Bu noktada daha önce Mahkeme, bir siyasi partinin Devletin yasama kurallarının ya da yasal veya anayasal düzenlemelerinin değiştirilmesi için kampanya yürütmelerinin iki koşulu olduğunu belirtmişti: (1) Bu amaç için kullanılan araçlar tüm açılardan meşru ve demokratik olmalıdır; (2) Önerilen değişiklik temel demokratik ilkelerle uyumlu olmalıdır. Bundan zorunlu olarak, sorumlularının şiddete başvurmayı teşvik ettiği, demokrasinin bir veya birkaç kuralına uymayan yahut bunları yıkmayı amaçlayan ya da daha önce tanımış olduğu hak ve özgürlükleri tanımayan bir siyasi projeyi öne süren siyasi partinin, bu amaçlarla başvurulan yaptırımlara karşı Sözleşmenin korumasından yararlanamayacağı sonucu çıkmaktadır (Yazar ve Diğerleri v. Türkiye kararı, no 22723/93, 22724/93 ve 22725/93, paragraf 49 (9.4.02); ayrıca bkz, mutatis mutandis, 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, Recueil 1998-III, sayfa 1256-1257, paragraf 46 ve 47, ve 1 Temmuz 1961 tarihli Lawless v. İrlanda kararı (esas karar), seri A no 3, sayfa 45-46, paragraf 7).
47. Bir siyasi partinin programının ya da sorumlularının bildirilerinin kamuoyuna açıkladıklarından farklı amaç ve niyetleri taşıdıkları bilinemez. Bunu teyit etmek için, sözkonusu programın veya bildirilerin içeriği ile eylemlerin ve sorumluların tavırlarının bütününü karşılaştırmak gerekmektedir (bkz. yukarıda belirtilen kararlar, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri Kararı, sayfa 27, paragraf 58, Sosyalist Parti Kararı, sayfa 1257-1258, paragraf 48).
48. Bundan başka, 11/2. madde kapsamında demokratik bir toplumda müdahalenin gerekli olduğu araştırılırken "gerekli" sıfatı "sosyal bir zorunluluk ihtiyacı"nı ifade etmektedir.
Mahkeme, yetkili iç yargı yerlerinin yerine geçme durumunda değildir. Ancak iç makamların takdir yetkileri gereğince verdikleri kararları 11. madde açısından denetlemek durumundadır. Bundan, Mahkemenin davalı Devletin bu gücü özenle ve makul bir biçimde iyi niyetle kullanıp kullanmadığını araştırmakla yetineceği sonucuna ulaşılmamaktadır: müdahalenin "izlenen amaçla orantılı" olup olmadığını ve onu haklı çıkarmak için ulusal otoriteler tarafından ileri sürülen gerekçelerin "yerinde ve yeterli" olup olmadığını tespit etmek amacıyla, olayın bütünlüğü ışığında ihtilaf konusu müdahaleyi değerlendirmek gerekmektedir. Mahkeme bunu yaparken, olaylara uygun kabul edilebilir takdire dayanmak suretiyle, ulusal otoritelerin kuralları 11. madde ile benimsenen ilkelere uygun olarak uyguladıklarına iyice kanaat getirmelidir (mutatis mutandis, 2 Eylül 1998 tarihli Ahmed ve Diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1998-VI, sayfa 2377-2378, paragraf 55; 27 Mart 1996 tarihli Goodwin v. Birleşik Krallık kararı, Recueil 1996-II, sayfa 500-501, paragraf 40).
49. Bu durum karşısında, Mahkemenin DEP'in kapatılmasının ve başvuru sahibine uygulanan feri yaptırımların "sosyal bir zorunluluk ihtiyacı"na cevap verip vermediğini ve bu yaptırımların "izlenen meşru amaçlarla orantılı" olup olmadığını değerlendirmesi gerekmektedir.
50. Mahkeme hemen bu noktada, Anayasa Mahkemesinin kapatma kararında DEP'in Tüzüğünün ve programının yasalara uygunluğunu incelemediğini, ancak bu konuda sadece Partinin siyasi eylemlerinin yasaklamalara aykırı olup olmadığı konusunda karar verdiğini belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi, Partinin kapatılmasına karar verirken tartışmayı Partinin eski genel başkanının basın açıklamasına ve yöneticilerinden birinin bildirisine taşımış ve bunu Partinin bütünlüğü içinde, Partinin politikasına bağlı olan kanıtın unsurları ve gerçekleri olarak kabul etmiştir. Sonuç olarak Mahkeme incelemesini sözü edilen bu bildirilerle sınırlandırmıştır.
Bu bakımdan Mahkeme, bu siyasi partinin kapatılmasından sonra, bu partinin bir çok milletvekilinin mahkum olmaları nedeniyle davanın genişletilmesi konusundaki Hükümetin isteğini sonuçlandıramaz. Bu konuda Mahkeme, Sözleşmenin 6. maddesinin gerekleri konusunda bir çok eksiği içeren bir süreç sonunda, terörist bir örgütün üyeleri olmaları nedeniyle eski DEP milletvekillerinin mahkum edilmiş olduklarını saptadığı 17 Temmuz 2001 tarihli Sadak ve Diğerleri v. Türkiye davasındaki kararını (no 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96 (Bölüm 1), CEDH 2001-VIII) hatırlatmaktadır. Bunun dışında, dosyadaki hiçbir belge, Partinin kapatılması ile ilgili kararda DEP eski milletvekillerinin eylemlerinin veya konuşmalarının Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınmış olduğu yolundaki Hükümetin iddiasını doğrulamamaktadır.
Sosyal Zorunluluk İhtiyacı
51. Mahkeme öncelikle DEP'in demokrasi ilkelerine karşı amaçlar izleyip izlemediğini aydınlatmalıdır. Türk Anayasa Mahkemesinin, DEP'i Türkiye aleyhine "ayrı devlet kurmak dahil Kürt kimliğinin bütün sonuçları ile birlikte tanınmasını istenmesi" ve terörist eylemlerle ortaya çıkan PKK davasını kışkırtmakla suçladığı kesindir.
52. Mahkeme, DEP Merkez Yürütme Kurulunun sözkonusu yazılı bildirisinde, Kürt problemi nedeniyle Türkiye'de silahlı bir çatışmanın bulunduğunu ve bu sorunun Kürt kimliğinin tanınması ile çözülmesi gerektiğini teyit etmiş bulunduğunu saptamaktadır. DEP'in eski genel başkanının sözlerinde, Kürt kökenli vatandaşlar konusundaki Hükümet politikalarına karşı sert eleştirilere ve Kürt kimliğinin tanınması için savaş söylemlerine paralel olarak, bazı eleştiriler bir Kürt Devletinin kurulması konusunda büyük bir isteği yansıtmıştır.
53. Mahkeme, Kürt sorununun siyasi çözümü, Kürt kimliğinin tanınması, muhtar veya bağımsız bir idare kurulması için eski genel başkan tarafından ifade edilen istek ve benzerleri gibi DEP'in yetkilileri tarafından belirtilen ilkelerin demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmadığını kabul etmektedir. Bu ilkelerden ilham alan öneriler, Hükümet politikasının çizgisine ve kamuoyunda çoğunluğun inançlarına karşı olsa bile; demokrasinin iyi işlemesi, siyasi hayatın aktörlerinin bütününü ilgilendiren genel sorunların çözümüne katkıda bulunmaları için siyasi oluşumların bunları kamuoyu tartışmasına sokabilmelerini gerektirmektedir (diğer kararlar yanında 26 Eylül 1995 tarihli Vogh v. Almanya kararı, serie A, no 323, sayfa 25, paragraf 52; yukarıda belirtilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı, paragraf 57).
54. Muhtariyet veya ayrılıkçı istemlerle ilgili DEP'in açıklamalarının davanın koşulları içinde terörist eylemlere bir destek olduğu biçiminde özetlenebilecek olan Hükümetin görüşü ile Mahkeme tatmin olmamıştır. Eğer bu bakış açısı kabul edilmiş olsaydı, demokratik tartışma çerçevesinde siyasi oluşumlar için bu tür sorunları görüşme olanağı azalmış olacak, bu ilkeleri savunmanın silahlı hareketlerin tekeline girmesine olanak tanınacak ve bu da 11. maddenin esprisine ve ona ilham veren demokratik ilkelere aykırı bulunacaktı (Yazar ve Diğerleri v. Türkiye kararı, no 22723/93, 22724/93 et 22725/93, paragraf 57).
55. Bununla birlikte DEP tarafından dile getirilen fikirlerin uygunluluğu ile ilgili olarak Mahkeme, 30 Haziran 1994 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan kapatma kararında DEP'in siyasi projelerinin çizgisiyle Türkiye'de demokratik rejimi tehlikeye sokmayı amaçladığının uygun bir biçimde gösterilmediğini düşünmektedir (bkz. mutatis mutandis, ÖZDEP v. Türkiye kararı, no 23885/94, CEDH 1999-VIII - (8.12.99), sayfa 356, paragraf 41). Artık bundan sonra, DEP'in siyasetin tüm aktörleri tarafından onaylanmayan bir hükümet sistemi kurmak için gerçekten olanaklı olduğu savunulamaz (bkz. mutatis mutandis, yukarıda anılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi kararı, sayfa 27, paragraf 57).
56. DEP'in meşru ve demokratik araçlar ile siyasi kampanyasını yürütüp yürütmediği veya yöneticilerinin siyasi bir araç olarak şiddete başvuran sözleri dile getirip getirmedikleri ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, DEP'in bildirilerinde terörist örgütün eylemlerinin DEP tarafından Kürdistan olarak adlandırılan Anadolu'nun Güneydoğusunda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar tarafından başlatılmış bir bağımsızlık savaşı olarak kabul edildiğini belirtmektedir.
57. Bu tespitler, Hükümetin Mahkeme'de dayandığı tezlerin temelini oluşturmaktadır. Bu teze göre DEP, halkı etnik düşmanlığa, isyana ve şiddete teşvik etmiştir.
Mahkeme, bu tespitlerin davanın esası ile ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirme üzerine kurulu olabileceğini araştırmalıdır.
58. En başta Bonn'da DEP'in eski genel başkanı tarafından ifade edilen konuşması ve "Demokrasi Partisinin barış çağrısıdır" başlıklı DEP'in Merkez Yürütme Kurulunun yazılı bildirisi incelenecektir.
59. Öncelikle Mahkeme, bu bildirilerde DEP'in yöneticilerinin siyasi amaçlar için şiddete başvurmayı açık bir biçimde onayladıklarını ve destek verdiklerini ifade etmediklerini gözlemlemektedir. Bu iki beyannamenin, güvenlik konusunda Hükümetin bazı tutumlarına ve pro-Kürt isteklere karşı sert ve düşmanca eleştiriler içerdiği doğrudur. Aynı zamanda bu iki bildiri ile güvenlik güçlerinin terörizme karşı savaşında takınılan tavırlara karşı tepki gösterilmiştir. Bununla birlikte, Mahkemeye göre, Türk yetkililerinin siyasal olarak eleştirilmesi söz konusudur ve bu eleştiride "inkar", "katliam", "sürgün" ve "Kürt devrimi" gibi kelimelerin kullanımı belli bir sertlik vermiştir. Her ne olursa olsun, bu eleştiriler yalnız başlarına şiddet eylemlerine girişen silahlı gruplarla DEP'in bir tutulmasını gerektiren kanıtın verilerini oluşturamaz. Mahkeme bu vesile ile hükümetle ilgili kabul edilebilir eleştirilerin sınırlarının, basit bir kişi ile ilgili olanınkinden daha geniş olduğunu hatırlatmaktadır. Demokratik bir sistemde, Hükümetin eylemleri veya eksiklikleri, yasama, yargı, basın ve kamuoyunun özenli kontrolü altına yerleştirilmiş olmalıdır (bkz. mutatis mutandis, 23 Nisan 1992 tarihli Castells v. İspanya kararı, serie A no 236, sayfa 23-24, paragraf 46).
60. Mahkeme, bu iki bildiride DEP'in yöneticilerinin Hükümet politikasını ve güvenlik güçlerinin tutumlarını eleştirirken, seçmenlerinin sorunlarım ortaya koyma görevlerini yerine getirmekten başka bir amaç gütmüş oldukları konusunda ikna olmamıştır. Bu iki bildiri sözkonusu edildiğinde Mahkeme, DEP'e uygulanan kapatma kararı tedbirinin "zorlayıcı sosyal bir ihtiyaç" oluşturmadığı sonucuna varmaktadır.
61. DEP'in Eski Genel Başkanının Irak Kürdistan Demokrasi Partisinin (KDP) toplantısındaki bildirisine gelince, Mahkeme bu bildirinin bir çok mesajı içerdiğini belirtmektedir: Birincisi, bildirinin sahibinin bağımsız ve birleşik bir Kürt Devleti isteğini yansıtmaktadır, ikinci bir mesaj, silahlı PKK güçlerinin Kuzey Kürdistan'da bağımsızlık savaşına giriştiklerini ifade etmekte ve bu silahlı savaşta ölen PKK militanlarını vatan için ve bir Kürt Devleti kurmak amacıyla Kürtlerin bağımsızlığı için ölen halkın çocukları olarak nitelendirmektedir. Üçüncü bir mesaj da, "Kobra helikopterlerini kullanan düşman", "öldürdüğü zaman bu KDP'in üyesi, bu PKK'nın üyesi demiyor, bunlar Kürttür diyor" ifadeleri kullanılarak birbirine hasım olan tarafları, özellikle de Türk Hükümetini kınamak amacını taşımaktadır.
62. Mahkemeye göre, özellikle DEP'in eski Genel Başkanı tarafından Erbil'de ifade edilen sözlerde bulunan ikinci ve üçüncü mesajlar, ölümcül bir şiddetin ortasındaki toplumun çeşitli çevrelerinde daha önce kökleşen önyargıları güçlendirerek güce başvurulmasını ve onu yerine getirme çağrısını onaylama biçimimde çözümlenmektedir. Bunun dışında, bu bildiriler açıklandığı zaman, 1993 yılında Türkiye'nin güneydoğusunda güvenlik alanında hakim olan durumu belirtmekte fayda vardır: Yaklaşık olarak 1985 yılından beri, güvenlik güçleri ile PKK üyeleri arasında ciddi karışıklıklar ortalığı kasıp kavuruyordu ve bu durum çok sayıda insanın ölümüne ve bölgenin büyük bir kısmında olağanüstü hal ilan edilmesine yol açmıştı (yukarıda belirtilen Zana kararı, sayfa 2539, paragraf 10).
Bu genel durum içerisinde gücün, sözlerin asıl metninin, Kürt kökenli toplumun "düşmanları" olarak sunulanlara karşı derin ve irrasyonel bir düşmanlığı telkin etmeye elverişli olduğu düşünülmelidir. Bundan dolayı okuyucu, şiddetle çözümün "düşman"a karşı gerekli ve haklı bir özgürlük tedbiri olduğu izlenimini çıkarmaktadır.
63. Mahkeme, bu noktada Irak'ın kuzeyinde Erbil kentinde DEP'in eski genel başkanının sözlerine karşı önlem alınmasının makul olarak "sosyal zorunluluk ihtiyacı"na cevap verebileceği düşüncesindedir. Bunun dışında Mahkeme, bu sözlerin sahibine karşı bir ceza soruşturması başlatıldığını saptamıştır. Bu davada gerek duyulanlar şeyler açısından bu aşamada Mahkeme, sözlerin sahibi olan kişinin bağlı olduğu partinin kapatılmasının izlenen amaç ile orantılı olup olmadığını belirlemek zorundadır.
İhtilaf Konusu Tedbirin Orantılılığı
64. Mahkeme, izlenen amaçlara göre müdahalenin orantılılığım ölçme sözkonusu olduğunda, maruz kalınan yaptırımların özelliğinin ve ağırlığının dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (bkz. örneğin Sürek v. Türkiye kararı, (PO 1) (GC), no 26682/95, paragraf 64, CEDH 1999-IV).
Mahkeme davanın esasında, Türkiye'deki durum ile doğrudan ilgili olmayan bir topluluk önünde Türkçe'den başka bir dilde yurtdışında Partinin eski Genel Başkanı tarafından yapılan tek bir konuşmanın, Türkiye'nin "ulusal güvenliği", "kamu düzeni" veya "toprak bütünlüğü" üzerinde oldukça sınırlı bir etkiye sahip olduğunu düşünmektedir. Bu koşullar altında, Mahkeme, sözlerin sahibinin kişisel sorumluluğu konusunda cezai yönden daha önce dava açıldığı hatırlandığında, bu konuşmaların bir siyasi partinin tamamen kapatılmasına yol açacak genel bir yaptırımı haklı çıkaran bir neden oluşturamayacağı düşüncesindedir. Ayrıca Mahkeme, Irak'ın kuzeyinde Erbil kentinde eski Genel Başkanın konuşmaları nedeniyle DEP'in kapatılmasının izlenen amaç ile orantılı olmadığı görüşündedir.
65. Sonuç olarak, eski Genel Başkanının Bonn'daki konuşması ve Merkez Yürütme Kurulunun bildirisine dayanan gerekçe ile DEP'in kapatılması "sosyal zorunluluk ihtiyacı"na uymamaktadır. Yine eski Genel Başkanının Erbil'de ki konuşmasına dayanan gerekçe ile kapatılması ise izlenen amaç ile orantılı bulunmamaktadır. Bunlardan DEP'in kapatılmasının "demokratik bir toplumda gerekli" olarak düşünülemeyeceği sonucu çıkmaktadır.
66. Bu nedenle Sözleşmenin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 9,10 VE 14. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİASI
67. Başvuru sahibi, aydı şekilde Sözleşmenin 9, 10 ve 14. maddelerinin de ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuranın bu şikayetleri 11. madde konusunda incelenen aynı olaylara dayandığından Mahkeme ayrı olarak bu maddeleri incelemeyi gereksiz görmektedir.
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
68. Başvuru sahibi, DEP'in Anayasa Mahkemesi önündeki işlemlerde açık duruşma hakkından yararlanmadığından Sözleşmenin 6/1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.
69. Hükümet, Anayasa Mahkemesindeki işlemlere 6. maddenin uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Hükümet özellikle bu yargı kuruluşundaki işlemlerin münhasıran DEP'in eylemlerinin Anayasa hükümleri ile uyumlu olup olmadığı sorununa dayandığını ve hiçbir şekilde Başvuranların medeni nitelikteki haklarını ilgilendirmediğini belirtmektedir.
70. Mahkeme daha Önce, Refah Partisi, Kazan ve Tekdal v. Türkiye davasının (no 41340/98, 41342/98, 41343/98, 41344/98, 03.10.2000) kabul edilebilirlik kararında benzer şikayetlerin Sözleşmenin 6. maddesi ile uyumlu olmadığına (ratione materiae) karar vermişti:
" (...) Anayasal bir prosedüre 6/1. maddenin uygulanabilirliği her bir olayın esas öğelerinin bütününe ve davanın esasına dayanmaktadır (29.03.1989 tarihli Bock v. Almanya kararı, serie A, no 150, sayfa 18, paragraf 37). Bu nedenle Mahkeme, sözkonusu Anayasal prosedür sırasında Başvuranlar tarafından açıklanan iddiaların, medeni nitelikte bir hakka veya ceza alanında bir suçlayamaya ilişkin bir anlaşmazlık olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğini tespit etmelidir.
Aslında, Anayasa Mahkemesi önündeki prosedür, Refah Partisinin bir siyasi parti olarak siyasi faaliyetlerini sürdürmesi hakkı ile ilgili bir uyuşmazlığa dayanmaktadır. Bu nedenle her şeyden önce, böyle bir siyasal hakkın Sözleşmenin 6. maddesindeki koruma alanı içine girmemesi söz konusudur.
Kapatılan siyasi partilerin kurucularının ve yöneticilerinin yeni bir partinin kurucu ve yöneticileri olmalarının Anayasanın 69. maddesi ile yasaklanması için de durum aynıdır.
RP'nin kapatılmasının ulusal yasalara göre malvarlığını Hazineye devredilmesine yol açtığı ve bu hakla ilgili olarak Sözleşmenin 6/1. maddesi kapsamında medeni bir hak olarak mülkiyet hakkı ile ilgili bir uyuşmazlık ortaya çıkarılabileceği doğrudur. Bununla birlikte, RP'nin malvarlığına saygı ile ilgili hak, hiçbir zaman Anayasa Mahkemesi önünde uyuşmazlık konusu yapılmamıştır. Taraflar, yani Yargıtay Başsavcısı ve RP, ne Anayasa Mahkemesindeki prosedür çerçevesinde ve ne de başka bir prosedür ile yasayla öngörüldüğü üzere siyasi partinin kapatılmasın doğrudan sonucu olan RP'nin malvarlığının Hazine'ye devrini uyuşmazlık konusu yapmamışlardır. Mahkeme, bu davanın Sözleşmenin 6/1. maddesi anlamında "medeni" nitelikteki eylemlere ve malvarlığı ile ilgili karışık Anayasal prosedürlere dayalı yukarıda anılan Ruiz-Mateos davasından 23 Haziran 1993, serie A No 262, sayfa 24, paragraf 59) farklı olduğu görüşündedir. Bununla birlikte bu durum karşısında, Partinin malvarlığının hiçbir biçimde uyuşmazlık konusu yapılmayarak transferinde, Sözleşmenin 6/1. maddesi anlamında medeni bir hakka dayalı uyuşmazlık bulunmamaktadır (bkz. mutatis mutandis, Pierre-Bloch v. Fransa kararı, Recueil des arrets et decisions 1997-VI, fasikül 53, paragraf 48-61).
Bu nedenle Mahkeme, uyuşmazlık konusu prosedürün, Sözleşmenin 6/1. maddesi anlamında Başvuru sahiplerinin ne medeni nitelikteki hak ve yükümlülükleri konusunda bir uyuşmazlık ve ne de kendilerine yöneltilmiş bir ceza suçlaması niteliğindeki uyuşmazlık ile ilgili olduğu görüşündedir."
71. Mahkeme, bu davada yukarıdaki sonuçtan ayrılmak için herhangi bir neden görmemektedir. DEP'in malvarlığına saygı gösterilme hakkının hiçbir zaman Anayasa Mahkemesi önünde veya başka bir usul ile "ihtilaflı" olarak tartışma konusu olmadığı, yasa ile öngörüldüğü üzere, DEP'in malvarlığının siyasi bir partinin kapatılmasının doğrudan bir sonucu olarak Hazine'ye devredildiği gerçektir.
Bu nedenle Sözleşmenin 6. maddesi bu özel duruma uygulanamaz.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
72. Sözleşmenin 41. maddesi;
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu İhlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Hatip Dicle'nin milletvekilliği görevinden düşürülmesi nedeniyle maruz kalınan zarar
73. Başvuru sahibin, DEP'in kapatılma kararının feri bir yaptırımı olarak normalde Aralık 1995'de sona erecek olan milletvekilliği görevinden düşürülmemiş olsaydı, alacağı milletvekilliği maaşına karşılık gelen miktar kadar zarara uğradığını iddia etmektedir. Bu zararın 58.534.44 Amerikan Doları olduğunu hesaplamıştır. Başvuran bu nedenlerle manevi zarar olarak 50.000 USD talep etmektedir.
74. Hükümet, bir milletvekiline verilen maaşın çok özel görevlerin ifası nedeniyle ödendiğini ve başvuru sahibinin bu görevi yerine getirmediği bir zaman süresi için zararı tazmin etme gibi kabul edilen bir meblağın hesaplanmasında temel alınamayacağını iddia etmektedir. Herhangi bir ihlal bulunması durumunda ise, tazminatın manevi etkiyi gidermekle sınırlı olması gerektiğini belirtmektedir.
75. Mahkeme, 11 Haziran 2002 tarihli Sadak ve Diğerleri v. Türkiye kararında ((no 2), no 25144/94, 26149/95 - 26154/95, 27100/95 ve 27101/95) CEDH 2002-IV. paragraf 56), Hatip Dicle'ye DEP'in kapatılmasından bağımsız olarak düşünülerek milletvekilliği görevinin düşmesi nedeniyle 50.000 Euro verilmesine karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, bu davada Hatip Dicle adına sunulan tazminat talebini reddetmektedir.
B. DEP'in siyasi parti olarak manevi zararı
76. Başvuru sahibi, siyasi parti olarak DEP için 5.000.000 USD talep etmekte ve DEP'in kurucuları ve üyeleri olan 13 milletvekili ile Mecliste temsil edilen DEP'in kapatılması sonunda nüfusun önemli bir kısmının demokratik yollardan isteklerini dile getirmekten mahrum kaldığına ve terörist eylemlerin artmasından ve siyasi havanın sertleşmesinden sıkıntı çektiklerine dayanmaktadır.
77. Öte yandan Hükümet bu talebi reddetmektedir. Artık DEP'i temsil eden herhangi bir organın bulunmadığını ve kapatılmış bir siyasi partinin tüm üyelerine tazminat vermenin de mümkün olmadığını iddia etmektedir. Herhangi bir ihlal bulunması durumunda, saptanacak miktarın manevi etkileri silmekle sınırlı olması gerekmektedir. Buna alternatif olarak, dikkati ÖZDEP v. Türkiye kararında (8 Aralık 1999 tarihli karar, (GC), no 23885/94, CEDH 1999-VIII, paragraf 57) verilen tazminata çekmektedir.
78. Mahkeme, ÖZDEP kararının (paragraf 55-57) tersine, DEP'in yasama organı düzeyinde (kapatılma anında TBMM'de 13 milletvekili) Türkiye'de siyasi hayata aktif olarak katıldığını belirtmektedir. Türkiye'de nüfusun belli bir parçasının istekleri konusuna yardımcı olan önemli bir siyasi hareketi temsil etmekteydi. Partinin kapatılması önce TBMM'nde ve daha sonra da ulusal siyasette istekleri engellemiştir. Bundan DEP'in kapatılmasının yerel ve ulusal düzeyde üyeleri ve yöneticilerinde derin yoksun kalma duygularına sebep olduğu sonucu çıkmaktadır.
Hakkaniyete uygun olarak Mahkeme, başvuru sahibi, Partinin yöneticilerine ve üyelerine manevi zarar olarak toplam 200.000 Euro verilmesine karar vermiştir. Bu meblağ DEP'i temsil eden Hatip Dicle'ye verilecek ve Partinin üyeleri ile yöneticilerinin kullanımına sarf edilecektir.
C. Mahkeme masrafları
79. Mahkeme masrafları başlığı altında DEP 310.344 Fransız Frankı talep etmektedir. Bunun 220.000 FFR'ı, Partiyi Anayasa Mahkemesi ve Strasbourg'da temsil eden avukat ücreti, 90.344 FFR'ı ise tercüme, iletişim ve bu temsil ile ilgili olarak seyahat harcamalarıdır.
80. Hükümet, en başta DEP'in Anayasa Mahkemesinde temsil edilmesi ile ilgili masrafların burada hesaba katılmayacağını iddia etmektedir. Çünkü bunun, Strasbourg makamları önündeki işlemler ile ilgisi bulunmamaktadır. Bunun dışında, avukat ücreti ile diğer iki avukat ile ilgili giderlerin mübalağalı olması ve makul olmaması nedenleriyle kabul edilemez. Oysa, davanın esasını, çok zaman ve çalışma gerektirmeyen çok basit bir dava oluşturmaktadır.
81. Mahkeme, Sözleşmenin 41. maddesi bakımından, gerçek, gerekli ve makul nitelikte olduğu ortaya konulan masraf ve giderlerin ödenmesine karar vermektedir (başka kararlar yanında Nikolova v. Bulgaristan kararı (GC), no 31195/96, paragraf 79, CEDH 1999-II). Bu açıdan, Sözleşme organları önündeki masraf ve giderleri değil, ayrıca Mahkeme tarafından saptanan bir İhlali önlemek veya düzelttirmek için ulusal yargı yerlerinde maruz kalınanların da başvuru sahibine ödenmesine karar verebileceği belirtilmelidir (Van Geyseghem v. Belçika kararı (GC), no 26103/95, paragraf 45, CEDH 1999-I).
Bu durum karşısında, Anayasa Mahkemesinde DEP'in savunulması ile ilgili giderler Partinin kapatılmasını engellemek için yapılmıştır ve bu durum yukarıdaki kuşku götürmez ihlalleri oluşturmuştur (66. paragraf). Sonuç olarak, hakkaniyetli bir tazminatın hesaplanması için bunlar dikkate alınmalıdır.
82. Mahkeme, dava belli bir karmaşıklık derecesinde olsa bile, başvuru sahibinin avukatları tarafından belirtilen seyahat ve tercüme giderleri ile çalışma saatleri için de mahkeme giderlerine hükmetmektedir. İçtihatlarındaki ölçütlere göre ve hakkaniyete uygun olarak Alataş ve Kaplan tarafından gerçekleştirilen özeni göz önüne alarak Mahkeme dava masrafları olarak toplam 10.000 Euro (on bin Euro) takdir etmektedir.
D. Gecikme Faizi
83. Mahkeme, Euro olarak belirlenen ve ödeme tarihinde ulusal paraya çevrilecek olan tazminata uygulanacak gecikme faizi oranının, referans parası olan Euro seçeneğine uygun olması gerektiğini düşünmektedir. Mahkeme, temerrüt faizinin Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına yüzde üç ilave edilmek suretiyle ortaya çıkacak rakama denk düşecek şekilde tespit edilmesini uygun görmektedir.
AÇIKLANAN NEDENLERLE MAHKEME,
1. 11. maddenin uygulanabilirliği ile ilgili olarak Hükümetin yaptığı ön itirazını oybirliği ile reddine;
2. Oybirliği ile Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliği ile Sözleşmenin 9, 10 ve 14. maddelerinin İhlalinin bulunup bulunmadığını araştırmaya gerek olmadığına;
4. Oybirliği ile Sözleşmenin 6. maddesinin davanın esasına uygulanamayacağına;
5. Oyçokluğu ile;
a) Sözleşmenin 44/2. maddesi uyarınca kararın kesinleşeceği günden itibaren sayılmak üzere üç ay içerisinde Mahkemede Başvuran Partiyi temsil eden Sayın Hatip Dicle'ye Davalı Devletin aşağıdaki meblağları ödemesine;
i. Hatip Dicle tarafından DEP'in üyelerine ve yöneticilerine transfer edilmek üzere manevi zarar olarak 200.000 Euro (iki yüz bin Euro);
ii. Mahkeme masrafları olarak 10.000 Euro (on bin Euro);
b) Yukarıda bahsedilen üç aylık süreden itibaren ödeme gününe kadar Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına yüzde üç ilave edilmek suretiyle ortaya çıkacak rakama denk düşecek bir oran üzerinden basit faiz işletilmesine ve başvuru sahibine verilen meblağların tüm vergi ve benzeri kesintilerden istisna olmasına,
6. Oybirliği ile geriye kalan hakkaniyete uygun tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
SAYIN F. GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMEN KATILDIĞI, KISMEN KATILMADIĞI KARŞI OYU
Kesinlikle bu davayı 11. maddeyi ilgilendiren bir olay olarak düşünmekteyim. Demokratik bir toplumda siyasi partilerin öneminin esprisine sahip olarak çoğunlukla birlikte bu hükmün ihlal edildiği yolunda oy kullandım. Bununla birlikte, değişik yer ve zamanlarda Partinin yetkilileri tarafından ifade edilen mesajlar ve konuşmalar üzerine dikkati çekmekte sakınca görmemekteyim. Anılan maddenin ikinci paragrafının ışığı altında bunlar iyi bir biçimde incelenebilirdi. Diğer bazı ifadeler yanında örneğin: "Kürdistan'ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için (...) Ey Kürdistan Demokrasi Partisi'nin silahlı askerleri, sizin partinizin sorunu adınız (...) Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir (...).Askerler bu ülke için ölürler (...) Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye bir şey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan'ı..." (Bu kararın 20. paragrafı). Bu ifadeler ırkçılık, etnik kökenli düşmanlık ve şiddete teşvik kokmuyor mu? Bunlar masum ifadeler ve bunları söyleyenler de gerçekten iyi niyetin barışsever melekleri midir? Bu soruları sormaya gerek yok mudur?
Tam tersine, 41. maddenin uygulanması konusuna gelince çoğunluğun görüşünden kesin bir biçimde ayrılıyorum. Şöyle ki: Mahkeme, Başvuran partinin üyelerine ve yöneticilerine manevi tazminat olarak 200.000 Euro verilmesini kararlaştırmıştır. Çoğunluğa göre "Bu meblağ DEP'i temsil eden Hatip Dicle'ye verilecek ve Partinin üyeleri ile yöneticilerinin kullanımına sarf edilecektir."
Bu sonuç, yargıyı ve mantığı kökten devre dışı bırakmıştır: Her şeyden önce, siyasi partilerin kapatılmasında benzer taleplere karşı Mahkeme daha önce şöyle demiştir:
30 Ocak 1990 tarihli Türkiye Komünist Partisi ve Diğerleri kararında:
"66. TBKP kapatılma kararının bir sonucu olarak uğradığı zarar ve tüzel kişiliğinin kaybı nedeniyle kendi malvarlığından yararlanamadığı ve üyeleri ile destekçilerinden yardım alamadığı ve devlet yardımından yararlanamadığı için maddi zararlarının karşılığı olarak 1997 yılı sonuna kadar geçen zaman için 20.000.000 FF tazminat talep etmiştir. TBKP, geleceğe ilişkin zararları için, 1 Ocak 1998 tarihinden Anayasa Mahkemesi'nin kararı yürürlükten kalkıncaya ve TBKP iç hukukta yeniden tanınıp kuruluncaya kadar yıllık 3.000.000 FF talep etmiştir.
68. Komisyon Temsilcisi, Divanı, talep edilen miktarların 50. maddenin uygulanmasına temel oluşturmak bakımından aşın varsayımsal olup olmadığını dikkatle incelemeye davet etmektedir. Eğer Divan bu başlık altında bir miktarın ödenmesine karar verirse, Komisyon Temsilcisi başvurucular tarafından ortaya konulan varsayımların gerçekçi olup olmadığı sorgulamaktadır.
69. Divan, TBKP'nin, Siyasi Partiler Yasası'nın, yardımlara ilişkin koşulların düzenlendiği bölümüne ve üye ve destekçilerinin yapacakları muhtemel yardımlara ilişkin taleplerin hayal mahsulü olduğuna işaret etti. Divan, bu hükümler TBKP'ye uygulandığında, bu hükümlerin nasıl bir etki doğuracağı ve alacakları yardımın tutarının ne olacağı üzerinde spekülasyon yapamaz. Sonuç olarak, başvuru, tespit edilen ihlalle iddia edilen zarar arasında bağlantı kurulamadığı için reddedilmelidir.
2. Sargın ve Yağcı
70. Sargın ve Yağcı'nın her ikisi de uğradıkları manevi zarar karşılığında 2.000.000 FF talep ettiler. Bu taleplerine gerekçe olarak, TBKP'nin kapatılması kararının kendilerine siyasal faaliyetlere katılma - bir siyasi partinin oy verme hakkına sahip üyesi, parlamento üyesi veya kurucu üyesi yöneticisi ya da mali denetçisi olmaları yasaklanmıştır - yasağı getirmesini göstermişlerdir.
72. Komisyon Temsilcisi, Divan'ın bu başlık altında bir miktar ödeme yapılmasını uygun bulması durumunda, Temsilci Yağcı ve Sargın'ın talep ettikleri tutarın gerçekçi olup olmadığından şüphe duymakta olduğunu belirtmiştir.
73. Divan, Yağcı ve Sargın'ın manevi zarara uğradıklarını kabul etmektedir. Bununla birlikte, 11. maddenin ihlal edildiğinin tespitini yeterli tatmini oluşturduğuna karar vermiştir."
25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti Kararında
64. Maddi zararları ile ilgili olarak, başvuranlar, 1.500.000 Amerikan Doları talep etmişlerdir. SP için 1.000.000 Dolar ve Doğu Perinçek ve İlhan Kırıt için 250.000'er Dolar. Her başvuran için 2.000.000 Dolar olmak üzere toplam 6.000.000 Dolar manevi tazminat talep etmişlerdir.
Taleplerini desteklemek için SP'nin tüm Türkiye'ye dağılmış 400'den fazla şubesinin olduğunu, tüm mal varlığına el konulduğunu, seçimlerde aday olma haklarının bulunduğunu, seçimlere katıldıklarını ve kapatıldıklarında sol kanattaki tek sosyalist partinin kendileri olduğunu vurgulamışlardır. Başvuranlara göre SP'nin oluşumuna kapatılmadan önce dört yıl aktif olan, yardım eden binlerce insan ve partinin liderleri büyük manevi zarara ve maddi kayba uğramışlardır.
66. Komisyon Delegeleri, başvuranın çok genel ve varsayıma dayalı sunuşunun 50. madde ile ilgili taleplerini desteklemeye yeterli olmadığını belirtmiştir.
67. Divan, başvuranların maddi zarar, masraflar ve harcamalar hakkındaki büyük miktarlı taleplerini desteklemek için herhangi bir delil sunmadıklarını kaydetmiştir. Sonuç olarak Divan, bu talepleri karşılamayacaktır (Bkz. mutatis mutandis, Pessos Compania Naviera S. A. ve Diğerleri v. Belçika Davası Divan'ın 3 Temmuz 1997 tarihli 50. madde kararı, Raporlar 1997-IV, sayfa 1299, paragraf 24). Bununla birlikte, Divan başvuranların Avrupa Konseyi'nden 57.187 FF adli yardım aldıklarını kaydetmiştir.
Divan, manevi tazminat hakkında, TBKP'den farklı olarak SP'nin programının Anayasa Mahkemesince onaylanmış olduğunu ve partinin yine aynı mahkeme tarafından kapatılmadan önce dört yıl boyunca aktif olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle Perinçek ve Kırıt'ın belirli bir miktar manevi zarar talebi haklı görülmüştür. Adil şekilde değerlendirme yaptıktan sonra, Divan bu zararı her bir başvuran için 50.000 FF olarak takdir etmiştir."
8 Aralık 1999 tarihli Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) kararında:
"A. Maddi zarar
51. ÖZDEP maddi tazminat için 500.000 Fransız Frangı (FRF) tutarında zarar talebinde bulunmuştur. Anılan tutar partinin kuruluşu, tesislerinin kiralanması, kuruluş ile ilgili olarak parti üyelerinin seyahat ve konaklama ücretleri, özellikle seçimlere katılmak üzere yapısının 40 ilde kurulması ve broşürlerin bastırılması ve dağıtımına ilişkin giderlerden oluşmaktadır.
53. Komisyon Delegesi, Mahkeme'nin yukarıda belirtilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi davalarında varılan karardan farklı bir karara varılması için herhangi bir neden olmadığı görüşündedir.
54. Mahkeme, başvuran tarafın taleplerini desteklemek üzere herhangi bir delil sunmadığına işaret etmektedir. Dolayısıyla, talebi kabul edemeyecektir (Mahkeme İç Tüzüğünün 60. Maddesinin 2. fıkrası; bkz., 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye Kararı, Raporlar 1998-III, s. 1261, Madde 67).
B. Manevi Zararlar
55. ÖZDEP ayrıca kapatılmadan kaynaklanan manevi zararın tazmini için FRF 200.000 talep etmiştir.
57.Mahkeme, ÖZDEP'in kapatılmasının kurucuları ve üyeleri için oldukça hüsran verici olması gerektiği kanaatindedir. Mahkeme, başvuran partinin kurucuları ve üyelerinin manevi zararının tazmini için, Mahkeme nezdinde bulunan takibata ilişkin olarak (bkz. yukarıdaki 1. paragraf) Mevlüt Ilik'e ödenmesi gereken meblağı FRF 30.000 tutarında tespit etmiştir."
9 Eylül 2002 tarihli Yazar, Karataş, Aksoy ve Halkın Emek Partisi (HEP) kararlarında:
"A. Maddi Zarar
69. Başvuranlar maddi zarar olarak her biri için 500.000 Fransız Frankı verilmesini talep etmişlerdir. Partideki eylemleri çerçevesinde ifade ettikleri bildirileri nedeniyle ceza yargılamasına maruz kaldıklarını, son olarak da HEP'in kapatıldığını belirtmektedirler. Bu gerçekten hareketle tutuklu kaldıktan sürece avukatlık mesleğini yapamamışlardır.
71. Mahkeme, ihlal oluşturan olay (yukarıdaki 61. paragraf) ve Başvuranlar tarafından iddia edilen mesleksel gelir kaybı arasında yeterli bir illiyet bağı bulunmadığını belirtmektedir. Bu nedenle Mahkeme bu talebi karşılayamamaktadır.
B. Manevi Zarar
72. Başvuranlardan her biri manevi zarar olarak 250.000 Fransız Frankı talep etmektedir.
74. Mahkeme, HEP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmadan önceki üç yıl boyunca faaliyete idi. (Altı tarafımızdan çizilmiştir). Sayın Yazar, Karataş ve Aksoy'a belli bir miktarda manevi tazminat verilmesi sonucu çıkmaktadır. Mahkeme adil bir biçimde davranarak bunların her birine 10.000 (on bin) Euro verilmesini kararlaştırmıştır."
Bu kararlar Mahkemenin yerleşik içtihadını oluşturmaktadır; Oysa, Mahkemenin DEP adına Dicle v. Türkiye kararında, yukarıda anılan benzer davalarda erdiği kararlardan sapması için herhangi bir neden bulunmadığım düşünüyorum.
Mahkemeye göre, verilen bu 200.000 Euro kapatılmış olan Partinin yöneticilerine ve üyelerine dağıtılmak üzere Dicle'ye emanet edilmektedir. Kararın bu kısmı kesinlikle fiilen uygulanamaz. Mahkeme, DEP'in kapatılmasından uzun bir süre sonra Partinin kayıtlarının, yönetici ve üyelerinin tam olarak belirlenebilmesi için dokunulmadan korunduğunu ve bunların sözde maruz kalınan manevi zarara karşılık gelen miktarı elde edebileceklerinden emin midir? O zamandan beri ölenlere ve adresi belli olmayanlara ne olacaktır? Sayın Dicle varsayılan mirasçıları veya şu andaki adreslerini nasıl bulabilecektir? Bunlar sözü edilen meblağın dağıtımı ile ilgili ortaya çıkan sorulardan sadece birkaçıdır. Öyle veya böyle bu 200 000 Euro'luk meblağ kesinlikle Dicle'nin hesaplarında kalarak meşru bir neden olmaksızın sebepsiz zenginleşmesine katkıda bulunacaktır. Kısaca, ihmal edilemeyecek kadar olan bu meblağ asla Dicle'ye emanet edilemez ve edilmemelidir.
Bir kez daha, ÖZDEP davasında aynı Mahkemenin kapatılan partinin kurucularının ve üyelerinin maruz kaldığı manevi zarar adı altında partinin sorumlularına sadece 30.000 Fransız Frankı verdiği konusuna Mahkemenin dikkatini çekmekteyim. Bu iki karar arasındaki çelişki açıktır.
Mahkeme, 200.000 Euroyu "hakkaniyetle" kararlaştırmıştır. Bu davanın içeriğinde hakkaniyet kavramı neyi ifade etmektedir? Hakkı olan her şeyin parçası sayıya göre değişecektir. Oysaki Mahkeme aralarında "pasta"yı paylaşacak ilgililerin gerçek sayısını (haydi diyelim yaklaşık sayısını) bilemekte midir? Yirmi veya beş yüz, sonuç çok değişik olacak ve hakkaniyet buharlaşıp gidecektir. Oysa şöyle veya böyle, Partinin tüm yöneticilerine ve üyelerine manevi zarar olarak tazminat ihsanı ile ilgili çoğunluğun ulaştığı sonuç ciddi ve makul bir incelemeyi kapsamamaktadır.
Takdir edilen miktarın ölçüsüz ve Mahkemenin içtihadında eşi benzeri görülmemiş olduğunu ekliyorum. 41. maddenin uygulanması ile ilgili olarak davalı Hükümetin mütalaası yol gösterici ve yerindedir (bkz. bu kararın 77. paragrafı).
Sonuç olarak mahkeme masrafları olarak takdir edilen miktarların aşırı ve daha önceki örneklerine uymadığını düşünmekteyim. Bu davada önceki davaları görmüş olan avukatlar için başvuru sahibinin çıkarlarını savunmanın özel hiçbir zorluğu bulunmamaktadır.
Full & Egal Universal Law Academy