(AİHS m. 6, 10)
(Başvuru no. 53047/99)
KARAR
STRAZBURG
2 Ekim 2007
Bu karar AÎHS 'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
USUL
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Akın Birdal ("başvuran") isimli bir Türk vatandaşı tarafından, 16 Ekim 1999 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurudan (no. 53047/99) kaynaklanmaktadır.
Başvuran, Ankara Barosu'na bağlı avukat S. Aslantaş tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
Başvuran 1948 doğumludur ve Ankara'da ikamet etmektedir.
6 Eylül 1995 tarihinde, Dünya Barış Günü sebebiyle, başvuran, Birleşik Sosyalist Parti tarafından Mersin'de düzenlenen panelde konuşma yapmıştır.
Başvuranın konuşması şu şekildedir:
"Burada barış için toplandık. Barış kardeşliğini destekleyen herkese selam. Emperyalist ve sosyalist dünyaların var olduğu bir sistemde, savaşlar devam etmektedir ve en kanlı savaş bizim ülkemizde yaşanmaktadır. Bosna halkına uygulanan Sırp vahşetine tepki gösterdik. Ancak, bazılarımız, insanlık onuruna karşı olan bu kirli savaşı görmezden geldi. Ülkede yaşanan adaletsiz ve kirli bir savaşın sonuçlarını gördük. Kürtlerin haklan tanınmadığı için bu savaş 11 yıl boyunca devam etmiştir. Bu kirli savaşın sonucu olarak 20.000 kişi ölmüştür. 118 köy yakılmıştır. Kürtler köylerinden, topraklarından dışarı atılmışlardır. Türkiye'de Kürt sorunu vardır. Türkler de bu sorunu kabul etmelidir. Türkiye şu anda kritik bir noktadadır. Kürt sorununun adil, demokratik ve barışçıl çözümü herkes için bir gerçek olmuştur. O zaman, neden hala bu kirli savaşı sürdürmek istiyorlar? Bu savaş, Kürtlerin topraklarından çıkmalarına neden olmuştur. Bu savaş sadece Kürtlerin sorunu mudur? Bu barış haftası sadece Kürtler için midir? Hayır, bu Türk halkının da sorunudur. Kürtler bir haftadır barış çağrısında bulunurken, bu Türk işçi sınıfının bir sorunu değil midir? Kürtlerin ve Türklerin çocuklarının öldürülmesi Türk işçi sınıfının bir sorunu değil midir? Bütçenin üçte biri, yani 446 trilyon Türk Lirası, doğuda ve güneydoğuda kullanılmaktadır. Bütün bunlar hangi bedel karşılığı oluyor? Bunların bedeli gözyaşları.
Biz, Türkler, Kürtler, Aleviler ve Sünniler, hepimiz savaşa karşıyız. Barış istiyoruz. Kürtlerin hayatlarının da Anayasa ile korunmasını istiyoruz. Halkların kardeşliği için barış istiyoruz."
Belirli olmayan bir tarihte, Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuran hakkında bir soruşturma başlatmıştır.
29 Ocak 1996 tarihinde, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifade vermiştir. Söz konusu konuşmayı yaptığını ve ırk ve bölgeye dayalı ayrım yapmak suretiyle kin ve düşmanlığa teşvik suçunu işlemediğini ileri sürmüştür. Halkların kardeşliği, barış ve sona ermesi gereken savaş hakkında konuştuğunu iddia etmiştir.
6 Şubat 1996 tarihinde, Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, 3713 sayılı Kanun'un 8/1. maddesine aykırı olarak bölücü propaganda yapmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur.
10 Nisan 1996 tarihinde, başvuran, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda 29 Ocak 1996 tarihli ifadelerini yinelemiştir. Görüşlerini ifade etmiş olduğunu ve konuşmasının suç oluşturabilecek bir unsur içermediğini iddia etmiştir.
2 Temmuz 1996 tarihinde, Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı, Ceza Kanunu'nun 312/2. maddesi uyarınca ırk ve bölgeye dayalı ayrım yapmak suretiyle kin ve düşmanlığa teşvik suçundan mahkum etmiştir. Başvuran bir yıl hapis cezasına ve 300.000 Türk Lirası para cezasına çarptırılmıştır. İlk derece mahkemesi, bölgedeki mücadelenin PKK'ya ve onun terörist eylemlerine karşı yürütüldüğü ve başvuranın konuşmasında bölgede halka yönelik bir savaş yaşandığını iddia ettiği kararını vermiştir.
Başvuran kararı temyiz etmiştir. 20 Nisan 1998 tarihinde, Yargıtay, söz konusu konuşmanın ülkenin sorunlarına ilişkin eleştirel bir değerlendirmeden oluştuğu ve suç teşkil edebilecek bir unsur içermediği kararını vererek ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi'ni kaldıran 4210 sayılı Kanunun yürürlüğe konmasını müteakip, dava yetkisi Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne geçmiş ve dava dosyası bu mahkemeye gönderilmiştir.
16 Aralık 1998 tarihinde, biri askeri hakim olmak üzere üç hakimden oluşan Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi kararını vermiştir. Mahkeme, Yargıtay'ın kararına uymamış ve Konya Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararının yasalara uygun olduğu kararını vermiştir. Başvuranı bir yıl hapis cezasına ve para cezasına çarptırmıştır. Başvuran kararı temyiz etmiştir.
20 Nisan 1999 tarihinde, Yargıtay, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını onamıştır. Mahkeme, başvuranın, güvenlik güçlerinin mücadelesini Sırp vahşetine benzeterek ve köylerin yakıldığını ve insanların yerlerinden edildiğini ifade ederek, Ceza Kanunu'nun 312/2. maddesi tarafından tanımlanan suçun işlemiş olduğu kararını vermiştir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın, Kürt kökenli vatandaşların hayatlarının Anayasa ile korunmadığını ve Kürtlerin haklan tanınmadığı için terör olduğunu iddia ederek, halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği kararını vermiştir.
Başvuran, hapis cezasını 2000 yılında çekmiştir.
Ceza Kanunu'nun 312. maddesinde değişiklik yapan 4744 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesini müteakip, 6 Şubat 2002 tarihinde, başvuran Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvurmuş ve yeniden duruşma talebinde bulunmuştur.
Anayasal bir değişiklik üzerine 2004 yılında Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış ve başvuranın davası Adana Ağır Ceza Mahkemesi'ne geçmiştir.
1 Şubat 2005 tarihinde, Adana Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı hakkındaki suçlardan beraat ettirmiştir.
4 Aralık 2004 tarihinde, 5271 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu Kanun, yeniden yapılan duruşma sonucu beraat eden kişilere, cezanın infazı nedeniyle görülen zararlara karşılık tazminat talep edebilecekleri bir hukuk yolu sağlamaktadır. Söz konusu Kanun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Başvuran 1 Şubat 2005 tarihinde beraat ettiği için cezaevinde geçirdiği süre karşılığı tazminat talebinde bulunamamıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
Başvuran, AİHS'nin 6/1. maddesi uyarınca, kendisini mahkum eden Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri hakim bulunması nedeniyle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmediği konusunda şikayetçi olmuştur. Ayrıca, AİHS'nin 10. maddesi uyarınca, cezai mahkumiyetinin ve cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Hükümet, başvuranın 2005 yılında beraat ettiğine göre artık mağdur konumda sayılamayacağını belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın AİHS'nin 10. maddesi uyarınca olan şikayetinin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Zira başvuran, iç hukuk işlemlerinin hiçbir aşamasında AİHS hükümlerine dayanmamıştır.
AİHS'nin 6. maddesine ilişkin olarak, AİHM, başvuranın, biri askeri hakim olmak üzere üç hakimden oluşan Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkum edildiğini ve bir yıl hapis cezasına çarptırıldığını kaydetmiştir. Başvuran hapis cezasını 2000 yılında çekmiştir. Akabinde yeniden duruşma yapıldığı ve 2005 yılında hakkındaki suçlamalardan beraat ettiği doğrudur. Ancak, beraat etmesine rağmen, iç hukuk uyarınca, cezaevinde geçirdiği süre karşılığı tazminat talebinde bulunma hakkı yoktur. AİHM, dolayısıyla, başvuranın artık mağdur konumda sayılamayacağı yönündeki Hükümet itirazının desteklenemeyeceği kararına varmıştır.
10. madde uyarınca yapılan şikayete ilişkin olarak, AİHM, başvuranın artık mağdur konumda sayılamayacağı yönündeki Hükümet itirazı ile ilgili olarak geçmişte benzer davalarda Hükümet'in ön itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu kaydetmiştir (bkz., özellikle, Yaşar Kaplan - Türkiye, no. 56566/00, 24 Ocak 2006). AİHM bu davada daha önceki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum görmemiştir.
Hükümet'in ön itirazlarının ikinci kısmına ilişkin olarak, AİHM, AİHS'nin 35 § 1. maddesinde ortaya konan hukuk yollarını tüketme kuralının "bir dereceye kadar esneklikle ve aşırı kuralcılık olmadan" uygulanması gerektiğini; daha sonra Strazburg'ta yapılması amaçlanan şikayetlerin "en azından esas olarak ve iç hukukta ortaya konan resmi şartlar ve zaman süreleri ile uyumlu olarak" ulusal makamlar önünde yapılmış olması gereğinin yeterli olduğunu hatırlatmıştır (bkz., Erdoğdu - Türkiye, no. 25723/94). Bu davada, AİHM, başvuranın, duruşma sırasında yerel mahkemeler huzurunda, ırk ve bölgeye dayalı ayrım yapmak suretiyle kin ve düşmanlığa teşvik etmediğini ifade ettiğini kaydetmiştir. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın AİHS'nin 10. maddesi uyarınca olan şikayetinin, en azından esas açısından, yerel mahkemelere sunulduğu kararına varmıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fressoz ve Roire - Fransa (BD), no. 29183/95; Kar ve Diğerleri - Türkiye, no. 58756/00, 3 Mayıs 2007). Sonuç olarak, diğer itiraz gibi bu itiraz da desteklenemez.
AİHS'nin 35/3. maddesi çerçevesinde, başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez olmadığını tespit eder. Dolayısıyla, başvurunun kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.
II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri yargıç bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının hakkaniyete uygun olarak görülmediği konusunda şikayetçi olmuştur. Bu bağlamda, AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur. Söz konusu madde şöyledir:
"Herkes, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."
AİHM geçmişte benzer davaları incelemiş ve AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiş olduğunu kaydetmiştir (bkz., Özel - Türkiye, no. 42739/98, 7 Kasım 2002 ve Özdemir - Türkiye, no. 59659/00, 6 Şubat 2003).
AİHM, bu davada farklı bir sonuca varmak için bir gerekçe görmemiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde, yasadışı silahlı bir örgüt lehine propaganda yapmaktan yargılanan başvuranın askeri hakim içeren bir heyet tarafından yargılanmak konusunda endişe duyması anlaşılabilir bir şeydir. Bu nedenle, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin davanın niteliği ile ilgili olmayan düşünce ve görüşlerden etkilenmesi konusunda haklı olarak korku duyabilir. Diğer bir deyişle, başvuranın, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmaması yönündeki endişesi haklı olarak kabul edilebilir (bkz. Incal Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar).
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, bu açıdan AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir.
III. AİHS'NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, cezai mahkumiyetinin ve cezasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiği konusunda şikayetçi olmuştur. Bu şikayetini AİHS'nin 10. maddesine dayandırmıştır. Söz konusu madde şöyledir:
"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."
Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin, 10. maddenin ikinci paragrafında yer alan hükümler ile haklı çıkarıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca, AİHM içtihadı ışığında, 19 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4744 sayılı Kanun ile Ceza Kanunu'nun 312. maddesinde değişiklik yapıldığını belirtmiştir.
AİHM, şikayet konusu mahkumiyetin başvuranın 10/1. madde tarafından korunan ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturduğu konusunda taraflar arasında uyuşmazlık olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, bu müdahalenin kanun tarafından öngörüldüğü ve meşru bir amaç veya amaçlar (yani toprak bütünlüğünün ve kamu düzeninin 10/2. maddenin maksatları açısından korunması) izlediği konusunda da itiraz bulunmamaktadır. Bu davada, ihtilaf konusu, söz konusu müdahalenin "demokratik toplumda zorunlu" olup olmadığıdır.
AİHM, bu davadaki konulara benzer konular ortaya koyan bazı davalar incelemiş ve AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir (bkz., özellikle, Ceylan - Türkiye (BD), no. 23556/94; Öztürk - Türkiye (BD), no. 22479/93; İbrahim Aksoy - Türkiye, no. 28635/95, no. 30171/96 ve no. 34535/97, 10 Ekim 2000; Kızılyaprak- Türkiye, no. 27528/95, 2 Ekim 2003).
AİHM bu davayı içtihadı ışığında incelemiş ve Hükümet'in, bu durumda farklı bir sonuca götürebilecek bir delil veya iddia sunmadığını değerlendirmiştir. AİHM, konuşmada kullanılan kelimelere ve konuşmanın yapıldığı şartlara ve çevreye özellikle dikkat etmiştir. Bu bağlamda, kendisine sunulan davaya ilişkin ön bilgiyi, özellikle terörle mücadeleye ilişkin sorunları göz önünde bulundurmuştur (bkz., yukarıda anılan İbrahim Aksoy ve yukarıda anılan Incal Türkiye).
Söz konusu konuşma, ilgili dönemde Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde yaşanan durumun eleştirel bir değerlendirmesinden oluşmaktadır. Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi, söz konusu konuşmanın halkı kin ve düşmanlığa teşvik etme amaçlı kelimeler içerdiği kararını vermiştir.
AİHM, başvuranın sonunda hakkındaki suçlamalardan beraat etmesine rağmen, hapis cezasını çekmiş olduğunu ve görmüş olduğu zarara karşılık tazminat talebinde bulunabileceği bir iç hukuk yolu olmadığını kaydetmiştir. Bu olaylar karşısında, AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranı mahkum etme ve cezalandırmaya ilişkin sunulan gerekçelerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı çıkarmaya yeterli olmadığı görüşündedir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Sürek- Türkiye (no. 4) (BD), no. 24762/94, 8 Temmuz 1999; Üstün-Türkiye, no. 37685/02, 10 Mayıs 2007). Başvuranın konuşmasının bütün olarak ele alındığında şiddeti, silahlı direnişi veya ayaklanmayı teşvik etmediğini ve bu nedenle nefret söylemi oluşturmadığını değerlendirmiştir. AİHM'ye göre, tedbirin gerekliliğini değerlendirmede temel unsur budur (karşılaştırınız, Sürek - Türkiye (no. 1) (BD), no. 26682/95 ve Gerger - Türkiye (BD), no. 24919/94, 8 Temmuz 1999).
AİHM, yukarıda belirtilen değerlendirmeleri göz önünde tutarak başvuranın mahkumiyetinin ve cezasının izlenen amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle "demokratik toplumda zorunlu" olmadığı kararına varmıştır. Dolayısıyla, AİHS'nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
5
III. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. maddesi şöyledir:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran 100.000 Amerikan Doları (yaklaşık 83.104 Euro) manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet bu talebe karşı çıkmıştır.
AİHM, bu dava şartlarında başvuranın belli ölçüde sıkıntı yaşamış olabileceğini değerlendirmiştir. AİHM hakkaniyet temelinde karar vererek başvurana 5.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Mahkeme masrafları
Başvuran, ayrıca, çeviri masraflarına karşılık 510 Euro ve avukat masraflarına karşılık 4.030 Yeni Türk Lirası (YTL) talep etmiştir. Başvuran taleplerine destek olarak çeviri için ödediği miktarı gösteren faturalar sunmuştur. Taleplerini, aynı zamanda, Ankara Barosu'nun tavsiye edilen asgari ücretler listesine dayandırmış ve bir masraflar listesi sunmuştur.
Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan AİHM, tüm başlıkları kapsamak üzere 2.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.
BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4.a) Sorumlu Devlet'in, başvurana, aşağıdaki miktarları, AİHS'nin 44/2. maddesine göre kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme günündeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası'na dönüştürerek ve tabi olabilecek her türlü vergi veya ücretten muaf olarak ödemesine:
(i) 5.000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat;
(ii) 2.000 Euro (iki bin Euro) mahkeme masrafları.
b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tatmin talebinin kalanının reddine
Karar Vermiştir.
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 2 Ekim 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy