(AİHS m. 6, 13)
(Başvuru no. 74507/01)
KARAR
STRAZBURG
2 Ekim 2007
Söz konusu karar AÎHS'nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
USULİ İŞLEMLER
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Mahmut Aslan'ın ("başvuran"), 2 Kasım 2000 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvurudur (başvuru no. 74507/01).
Başvuran Zürih Barosu'na kayıtlı avukat P. Frei tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
Başvuran, 1959 doğumludur ve İsviçre'deki Seewen kentinde yaşamaktadır.
17 Mayıs 1982'de başvuran yakalanarak gözaltına alınmıştır.
6 Aralık 1982'de Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde, başvuranı yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlamış ve Ceza Kanunu'nun 168 § 1. maddesi uyarınca suçlu bulunmasını ve mahkum edilmesini talep etmiştir.
19 Şubat 1985'de Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi, başvuranı yirmi dört yıl hapse mahkum etmiştir. Askeri Yargıtay, 10 Nisan 1990'da kararı iptal etmiştir.
27 Kasım 1990'da başvuranın tutukluluğuna son verilmiştir.
13 Temmuz 1998'de Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Kanunu'nun 102. ve 104. maddeleri bağlamındaki yasal zaman sınırlamasına uyulmaması nedeniyle başvuran aleyhindeki cezai takibatın sonlandırılmasını öngörmüştür. Söz konusu karar yanlışlıkla, aynı davanın başvuranla aynı ad ve soyada sahip sanıklarından birinin avukatına gönderilmiştir.
Başvuran, 16 Mayıs 2000'de davasındaki gelişmeler hakkında bilgi almak istemiştir. Kararın lehinde olması nedeniyle Yargıtay'a başvurmamıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
Hükümet öncelikle başvuranın, aleyhindeki cezai takibatın devam etmemesi nedeniyle artık mağdur olmadığını ileri sürmüştür. İkinci olarak, yerel makamlara başvurmadığı için iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu iddia etmiştir. Son olarak Hükümet, başvuranın altı aylık süre kuralına uymadığını belirtmiştir. Bu hususta Hükümet, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren altı ay içerisinde başvuranın başvurusunu Mahkeme'ye sunmuş olması ve kararın verildiği veya Mahkeme sekretaryasına gönderildiği tarihten haberdar olabilmesi için dava işlemlerini takip etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Başvuran, Hükümet'in iddialarına itiraz etmiştir.
Şikayette bulunan bir kişinin mağdur sıfatının ortadan kalkması için ulusal makamların alenen veya esastan AİHS'nin ihlal edilmiş olduğunu kabul etmeleri ve bunu tazmin yoluna gitmiş olmaları gerekmektedir. Sözkonusu davada AİHM, aleyhindeki cezai takibatın devam etmemesinin, başvuranın iddia ettiği ihlalin ulusal makamlar tarafından kabul edilmesini veya tazminini sağlamadığı kanısındadır. Dolayısıyla, Hükümet'in sözkonusu başlık altındaki itirazı reddedilmelidir.
AİHM, benzer davalarda, Hükümet'in iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu hususundaki benzer itirazlarını incelediğini ve reddettiğini hatırlatır. AİHM sözkonusu davada yukarıda kaydedilen başvuruda vardığı sonuçlardan farklı sonuçlara varmasını gerektirecek özel koşullar bulmamaktadır. Bu nedenle Hükümet'in sözkonusu başlık altındaki iddiasını reddetmektedir.
AİHM, altı ay kuralına uyup uymadığı hususunda başvuranın, nihai yerel karardan haberdar edilmeye hakkı bulunduğu durumlarda, AİHS'nin 35 § 1. maddesinin kapsam ve amacının en iyi şekilde altı aylık sürenin, yazılı kararın bildirildiği tarihten itibaren işlemeye başladığı kabul edilerek yerine getirileceğini yinelemektedir.
Sözkonusu davada, başvuranın Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi kararını, kararın verildiği tarihten bir yıl on ay sonra 16 Mayıs 2000'de öğrendiği hususunda ihtilaf bulunmamaktadır. İç mevzuatın ve uygulamaların aksine, sözkonusu karar başvurana değil bir başkasının avukatına bildirilmiştir. Hükümet, AİHM'ye bu hususta bir açıklamada bulunmamıştır. Bu nedenle AİHM, özellikle başvuran aleyhindeki cezai takibatın uzunluğunu gözönüne alarak başvuranın, kararın resmi olarak bildirilmesini beklemesini ve 16 Mayıs 2000 tarihine kadar aleyhindeki davadaki gelişmeleri öğrenmek istememesini mantıklı bulmamaktadır. Başvuru, 2 Kasım 2000 tarihinde Mahkeme'ye sunulmuştur. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvurunun AİHS'nin 35 § 1. maddesinde öngörülen altı aylık zaman sınırı içerisinde sunulmuş olduğu kanısındadır. Bu nedenle, Hükümet'in sözkonusu başlık altındaki itirazını da reddetmektedir.
Ayrıca, AİHM, başvurunun AİHS'nin 35 § 3. maddesi uyarınca temelden yoksun olmadığını belirtmektedir. Başka hiçbir açıdan da kabuledilmezliğine ilişkin bulgu olmadığından kabuledilebilir olduğuna karar verilmelidir.
II. AİHS'NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, aleyhinde başlatılan cezai takibatın uzunluğunun, AİHS'nin aşağıda kaydedilen 6 § 1. maddesi bağlamındaki "makul süre" gereğini aştığı hususunda şikayette bulunmuştur:
"Herkes ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir."
A. Göz önünde bulundurulması gereken süre AİHM, dava işlemlerinin AİHS'nin 6 § 1. maddesinde öngörülen "makul zaman" gereğini karşılayıp karşılamadığına karar vermede göz önünde bulundurulması gereken sürenin, başvuranın yakalandığı tarih olan 17 Mayıs 1982'de başladığı ve Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuran aleyhindeki cezai takibatın sonlandırılmasını öngördüğü tarih olan 13 Temmuz 1998'de sona erdiği kanısındadır. Bu çerçevede, dava yaklaşık on altı yıl sürmüştür.
AİHM'nin ratione temporis (süre açısından) yargı yetkisi yalnızca, Türkiye'nin Avrupa İnsan Haklan Komisyonu'na şahsi başvuruda bulunma hakkını tanıyan bildirisinin sunulma tarihi olan 28 Ocak 1987'den itibaren geçen on bir yıl beş aylık süreyi göz önüne almasına izin vermektedir. Bununla birlikte, yukarıda kaydedilen bildirinin sunulduğu tarihteki işlemlerin durumunu da göz önüne almalıdır. Sözkonusu kritik tarihte dava işlemlerinin süresi dört yıl sekiz ayı geçmiş bulunmaktaydı.
B. Dava işlemlerinin uzunluğunun makul olup olmaması
Hükümet, sözkonusu dava koşullarında, cezai takibatın uzunluğunun makul olmadığının kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bu hususta, sanık sayısına ve yerel mahkeme tarafından delil toplamak için harcanan süreye değinmiştir. Hükümet ayrıca başvuranın ve birlikte itham edilen sanığın, duruşmaların bazılarına katılmayarak dava işlemlerinin uzamasına katkıda bulunduklarını ileri sürmüştür.
Başvuran iddialarını yinelemiştir.
AİHM daha önce birçok kez sözkonusu başvuruda ortaya konan konulara benzer konuların görüldüğü davalarda AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir.
Sunulan delilleri ve konuya ilişkin içtihadını göz önünde bulunduran AIHM, sözkonusu davada dava işlemlerinin uzunluğunun haddinden fazla olduğu ve "makul süre" gereğini karşılamadığı kanısındadır.
Dolayısıyla AİHS'nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran ayrıca iç hukukta, sözkonusu dava işlemlerinin uzunluğuna itiraz edebileceği hiçbir etkin iç hukuk yolunun mevcut olmadığı hususunda şikayette bulunmuştur. Şikayetini, AİHS'nin aşağıda kaydedilen 13. maddesine dayandırmıştır:
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
Hükümet, başvuranın iddiasına itiraz etmiştir. Özellikle Cumhuriyet Savcısı'na şikayette bulunmasının veya dava işlemlerinin gecikmesine neden oldukları iddia edilen görevliler aleyhinde maruz kalınan zarar için dava açmasının mümkün olduğunu belirtmiştir.
AİHM daha önce birçok kez benzer davaları incelemiş ve başvuranın dava işlemlerinin uzunluğuna itiraz edebileceği Türk hukuku uyarınca etkin bir iç hukuk yolunun mevcut olmaması hususunda AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Sözkonusu davada vardığı sonuçtan vazgeçmek için gerekçe görmemektedir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Zarar ve mahkeme masrafları
Başvuran, maruz kaldığı zararın ve mahkeme masraflarının karşılanmasını talep etmiştir ancak miktarın belirlenmesini AİHM'nin takdirine bırakmıştır. AİHM'den gözaltında bulunduğu sırada işkenceye maruz kaldığını inter alia ve uzun süre tutuklu yargılanması sonucu işini kaybettiğini göz önüne alarak miktara karar vermesini talep etmiştir. Mahkeme masrafları hususunda, 6 saatlik iş karşılığı başvurandan 200 İsviçre Frangı ve masraflar için 75 İsviçre Frangı ile buna ek olarak vergiler talep edilmiştir.
Hükümet, AİHM'nin zararlar için tazminat ödenmemesine karar vermesini istemiştir.
AİFDVI kendisine maddi zarara uğranıldığı hususunda delil sunulmadığını belirtmektedir. Diğer yandan, başvuranın dava işlemlerinin uzunluğuna ilişkin olarak kaygı ve sıkıntı çekmek gibi manevi zarara maruz kaldığını ve bu zararın, ihlal bulgusu ile tazmin edilemeyeceğini kabul etmektedir. Eşit temellere dayanarak değerlendirmede bulunan AİFDVI, başvurana manevi zarar için 9,500 Euro ve uygulanabilecek her türlü verginin ödenmesine karar vermiştir.
AİFDVI içtihatına göre mahkeme masrafları hususunda başvuran, gerçekten gerekli oldukları için maruz kaldığını ve miktarının makul olduğunu ispatladığı sürece masrafların tazminine hak kazanmaktadır. Sözkonusu davada, sunulan bilgileri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önüne alan AİFDVI, başvurana 500 Euro tazminat ödenmesini makul bulmaktadır.
B. Gecikme Faizi
AİFDVI, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası'nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
4. (a) sorumlu Devletin başvurana, kararın AİHS'nin 44 § 2. maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, kararın verildiği tarihte uygulanan oran üzerinden yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere, aşağıda kaydedilen miktarları ödemesi gerektiğine:
(i) Manevi tazminat 9,500 Euro (dokuz bin beş yüz Euro);
(ii) Mahkeme masrafları için 500 Euro (beş yüz Euro);
(iii) Yukarıda kaydedilen meblağlara uygulanabilecek her tür vergi;
(b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle yükümlü olduğuna karar vermiş,
5. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalan kısmını reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 2 Ekim 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy