(AİHS m. 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (4483 S. K. m. 9) (HÜSEYİN ŞİMŞEK - TÜRKİYE DAVASI) (NURAY ŞEN - TÜRKİYE DAVASI) (HAYRETTİN TOKTAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (UYAN - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (SULTAN ÖNER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KANLIBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SUNAL - TÜRKİYE DAVASI) (NAZİF YAVUZ - TÜRKİYE DAVASI) (KIZIL - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (TEKİN - TÜRKİYE DAVASI) (GÜRÜ TOPRAK - TÜRKİYE DAVASI) (LABITA - İTALYA DAVASI)
(Başvuru no:25172/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
24 Şubat 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşları Mehmet Şerif Çamçi, Mehmet Can Tekin ve Hasan Hayri Eroğlu (başvuranlar) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 10 Mayıs 2002 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 25172/02 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından T. Elçi tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Mehmet Şerif Çamçi, Mehmet Can Tekin ve Hasan Hayri Eroğlu sırasıyla 1962, 1962 ve 1963 doğumlu olup Diyarbakırda ikamet etmektedirler.
1998 yılında, cezaevinde yatan birçok hükümlü Abdullah Öcalanın İtalyada yakalanmasını protesto etmek için açlık grevine başlamıştır.
16 Kasım 1998 tarihinde söz konusu mahkûmların aileleri, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) Diyarbakır il binasında aynı eylemi yapma kararı almışlardır. Adı geçen partinin farklı düzeylerde üyesi olan üç başvuran, düzeni sağlamak için görevlendirilmişlerdir.
Ertesi gün, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri olaya müdahale etmiştir. Polisler göstericilerden kapıyı açmalarını istemiştir. İçeridekiler arama emri olmadan kapıyı açmayacaklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine emniyet güçleri ikinci katta bulunan bir giriş kapısından içeriye intikal etmiştir.
Ancak, resmi bir tutanak bulunmaması dolayısıyla olayın meydana geliş şartları tam olarak bilinmemektedir.
Bay Tekin ve Eroğlu ile birlikte birçok kişi saat 01:30 sularında tutuklanmıştır. Bay Tekini saat 04:15te Diyarbakır Devlet Hastanesinde muayene eden doktor, sağ kaval kemiğinde, kasık kemiğinde, alnında ve burnunda ekimoz ve eritemler, ayrıca sol göğüs seviyesinde bir hassasiyet tespit etmiştir.
Saat 06: 35te muayene edilen Bay Eroğlunun vücudunda ise herhangi bir yara ve darp izi tespit edilmemiştir. Yine 17 Kasım 1998 günü saat 15.00 sıralarında, Bay Çamçi tutuklanmıştır. Kendisi de ertesi gün aynı hastanede muayene edilmiş ve vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmamıştır.
23 Kasım 1998 tarihinde avukat Elçi ile görüşen başvuranlar, gözaltı sırasında işkenceye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir.
Ertesi gün avukat Elçi, müvekkillerinin bağımsız bir doktor tarafından tekrar muayene edilmelerini talep ederek, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığına resmi suç duyurusunda bulunmuştur.
25 Kasım 1998 günü saat 10: 15te, başvuranlar Tekin ve Eroğlu diğer onlarca şüpheliyle birlikte Diyarbakır 3 Nolu Sağlık Merkezinde muayene edilmişlerdir. Bu muayene sonucunda vücutlarında hiçbir yara ve darp izi tespit edilmemiştir.
Suç duyurusunu incelemekle görevlendirilen savcılık aynı gün Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı lehine görevsizlik kararı vermiştir.
26 Kasım 1998 günü saat 09.00da, Bay Çamçi ve diğer on kişi yukarıda adı geçen sağlık merkezinde bir kez daha muayene edilmiştir. Bu muayene sonrasında düzenlenen raporda, herhangi bir yara ve darp izi bulunmadığı bildirilmiştir.
27 Kasım 1998 tarihinde hakim önüne çıkarılan başvuran Çamçi tahliye edilmiştir. Bu vesileyle Diyarbakır E Tipi Cezaevi doktoru tarafından bir kez daha muayene edilen başvuranın vücudunda darp izine rastlanmamıştır.
15 Aralık 1998 tarihinde, cezaevi yönetiminin talebi üzerine Bay Çamçi Adli Tıp Kurumunda bir kez daha muayene edilmiş ve bu muayene sonrasında 27 Kasım tarihli rapor sonuçları doğrulanmıştır.
3 Mayıs 1999 tarihinde başvuran Tekin davacı sıfatıyla Savcı tarafından dinlenmiştir.
Bay Çamçi, 11 Mayıs 1999 tarihinde kendisini dinleyen savcıya verdiği ifadede dayak yediğini, falakaya yatırıldığını ve testislerinin ezildiğini iddia etmiştir.
Savcı, sırasıyla 29 Haziran, 4 Ekim ve 22 Aralık 1999 ve 4 Şubat 2000 tarihlerinde polis memurları Ü.Ö., E.Y., B.D. ve H.D.yi başvuranın iddialarıyla ilgili olarak sorgulamıştır. H.D., 1 Mart 2000 tarihinde bir kez daha sorgulanmıştır. Polis memurları suçlamaları kesin olarak reddetmişler ve terör örgütü mensuplarının polisi zor durumda bırakmak için bu tür aldatıcı şikâyetlere sıkça başvurduklarını kaydetmişlerdir.
Adli Tıp Kurumu Diyarbakır Şube Müdürlüğü 3 Mart 2000 tarihli raporunda, başvuran Tekin hakkında düzenlenen ve üç gün istirahat öngören 17 Kasım 1998 tarihli raporu teyit etmiştir.
27 Mart 2000 tarihinde Savcı, suçlanan polis memurları hakkında soruşturma başlatılması için Diyarbakır Valiliğinden izin istemiştir. Savcı bu talebini 11 Eylül 2000 ve 7 Haziran 2001 tarihlerinde tekrarlamıştır.
Bunun üzerine Vali, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde polis komiseri olarak görev yapan B.Y.yi dava hakkında ilk soruşturmayı yürütmek üzere raportör olarak görevlendirmiştir.
14 Haziran 2001 tarihinde raportör tarafından sorgulanan polis memurları Ü.Ö., E.Y. ve İ.U., haklarındaki suçlamaları reddetmişlerdir. Raportörün aynı gün dinlediği başvuranlar da daha önceki ifadelerini tekrarlamışlardır. Bay Eroğlu, müdahale sırasında il binasındaki sorumluların arama emri göstermeden polise kapıyı açmak istemediklerini kabul etmiştir.
Diyarbakır Valisi 17 Temmuz 2001 tarihli valilik kararında, raportörünün kanaatini teyit etmiş ve elde edilen tıbbi raporların başvuranların iddialarını desteklemediği ve Bay Tekinin vücudunda görülen izlerin tutuklanma sırasında gösterdiği direnişten kaynaklandığı gerekçesiyle kovuşturmaya gerek olmadığına hükmetmiştir.
Bu karar, idare mahkemeleri önünde yapılacak itiraza açıktır.
27 Temmuz 2001 tarihinde Savcı, kovuşturmaya izin verilmediğini ve her halükârda başvuranların iddialarının elle tutulur bir kanıtı bulunmadığını bildirerek takipsizlik emri vermiştir.
Yazılış tarzı göz önüne alındığında, bu kararın aynı yetkilere sahip ağır ceza mahkemesi başkanlığına yapılacak itirazlara açık kaldığı anlaşılmaktadır.
10 Ağustos 2001 tarihinde avukat Elçi, 17 Temmuz 2001 tarihli karara karşı Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi önünde itiraz davası açmıştır.
Mahkeme, 25 Aralık 2001 tarihinde verdiği kararda, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle bu itirazı reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. İhtilafın konusu
AİHSnin 3, 6 ve 13. maddelerine atıfta bulunan avukat Elçi, müvekkillerine kötü muamele uygulandığını ileri sürerek aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
«Başvuranlar (...) 16 ve 17 Kasım 1998 tarihleri arasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görev yapan polisler tarafından gözaltında tutulmuşlardır. Terörle Mücadele Şubesinde geçirdikleri on gün içerisinde başvuranlar, çıplak bir vaziyette üzerlerine tazyikli su fışkırtılarak, testisleri ezilerek, kafalarına torba geçirilmek suretiyle nefessiz bırakılarak, falakaya yatırılarak, elektroşok uygulanarak, uzun süre ayakta durmaya zorlanarak, gözleri bağlanarak çeşitli işkence uygulamalarına ve kötü muameleye maruz kalmışlardır.»
Başvuranlar ayrıca, yetkili makamların şikâyetlerle ilgili etkili ve bağımsız bir soruşturma yapmadıklarını ileri sürmektedir.
Hükümet bu iddiayı reddetmektedir.
Başlangıç olarak AİHM, etkili soruşturma yapılmamasına ilişkin AİHSnin 6. ve 13. maddeleri ileri sürülerek yapılan şikayetin, kötü muamele iddiaları gibi bir tek AİHSnin 3. maddesinin usuli koruması bakımından incelenmesi gerektiği kanaatindedir (Türkiye aleyhine Hüseyin Şimşek davası, no 68881/01, prg. 49, 20 Mayıs 2008):
B. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Tarafların argümanları
Hükümet, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen takipsizlik kararına karşı açık olan iç hukuk yollarının kullanılmadığını belirterek, iç hukuk yollarının tamamen tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet ayrıca, başvuranların ellerinde bulunan «farklı itiraz yolu imkânlarını (hukuki, cezai ve idari)» kullanmadıklarını ileri sürmektedir.
Hükümet bunlara ilave olarak, söz konusu kararın 27 Temmuz 2001 tarihinde verildiğini hatırlatarak, AİHMne 10 Mayıs 2002 tarihinde sunulan dava dilekçesinin gecikmiş olduğunu savunmaktadır.
Başvuranlar, takipsizlik kararına Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi önünde itiraz ettiklerini ve bu suretle AİHSnin 35. maddesine uygun davrandıklarını kaydederek, bu iddiaları reddetmektedir. Bu konuyla ilgili olarak başvuranlar, idari makamın kovuşturma açılmasını reddettiği durumlarda şikâyet için başvurulan savcılığın da bu red kararını onamak zorunda kaldığını ve adı geçen devlet görevlileri hakkında kovuşturma açılmasına imkân sağlayan başka hiçbir cezai hukuk yolunun bulunmadığını ileri sürmektedirler.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHMnin daha önce de dile getirdiği üzere, mevcut davada olduğu gibi Cumhuriyet Savcıları tarafından verilen takipsizlik kararına karşı Türk ceza hukukunda öngörülen itiraz yolu AİHSnin 35. maddesi anlamında başvurulması gereken iç hukuk yolları olarak kabul edilmektedir (bakınız Türkiye aleyhine Epözdemir davası, no 57039/00, 31 Ocak 2002; Türkiye aleyhine Şen davası, no 41478/98, 30 Nisan 2002 kararları ve orada verilen referanslar). Nitekim AİHM baktığı birçok davada, bu itiraz yolunun kullanılması suretiyle devlet memurları hakkında, ister bu davada olduğu gibi ülkenin güneydoğusunda görev yapsınlar ister başka yerde, cezai kovuşturma başlatılmasının mümkün olduğunu gözlemlemiştir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Fidan davası (karar), no 24209/94, 29 Şubat 2000) veya bir diğeri (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Toktaş davası, no 38382/97, 5 Mart 2002).
AİHMnin görevi, olayların meydana geldiği dönemdeki mevcut yasal durumu göz önüne alarak, başvuranların bu itiraz yolunu kullanmamakla itham edilip edilemeyeceğini tespit etmektir.
Dava dosyasından da anlaşıldığı üzere, devlet görevlilerinin kovuşturulmasıyla ilgili 2 Aralık 1999 tarih ve 4483 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, bir idari soruşturma makamı tarafından alınan takipsizlik kararına sadece idari mahkemeler önünde itiraz edilebilmektedir (adı geçen yasanın 9. maddesi). Uygulamada, yapılan şikâyetleri ilgili makamlara sevk etmekle sınırlı bir yetkiye sahip olan savcılık, bu makamlar tarafından devlet görevlisi hakkında bir kovuşturmanın açılmasına izin verilmemesi durumunda, soruşturma dosyasını kapatmak zorunda kalmaktadır.
Oysa, AİHMnin geçmişte de belirttiği üzere, mevcut davada olduğu gibi itiraz davasının sadece davaya usulden bakabilen ve esasa giremeyen idare mahkemelerinde açılabilmesi uygun olarak nitelenemez ve her halükarda bu hukuk yolu, daha önce birçok başvuruda dile getirdiği, soruşturma ile görevlendirilen organların idare nezdindeki bağımsızlıkları konusunda duyduğu, ciddi şüpheleri ortadan kaldırmamaktadır (Türkiye aleyhine Uyan davası (no 2), no 15750/02, prg. 49, 21 Ekim 2008 ve özelikle belirtilen referanslar; yine bakınız Türkiye aleyhine Sultan Öner ve diğerleri davası, no 73792/01, prg. 143, 17 Ekim 2006; Türkiye aleyhine Kanlıbaş davası, no 32444/96, prg. 50, 8 Aralık 2005; Türkiye aleyhine Sunal davası, no 43918/98, prg. 60, 25 Ocak 2005; Türkiye aleyhine Nazif Yavuz davası, no 69912/01, prg.49, 12 Ocak 2006).
AİHM, 2 Ocak 2003 tarih ve 4778 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra kötü muamele uygulayan ve orantısız güç kullanan devlet görevlileri hakkında kovuşturma açma yetkisinin Cumhuriyet Savcılarına verilmesine kadar, AİHSnin 3. maddesinin alanına giren bu tür uygulamaların büyük bir bölümünde, yukarıda belirtilen yasal durumun devam ettiğini gözlemlemektedir.
Dolayısıyla, 2 Aralık 1999 ile 2 Ocak 2003 tarihleri arasındaki dönem içerisinde Türk hukuk sisteminin sunduğu itiraz yolları AİHSnin 3. maddesi uyarınca yapılan bir şikayet açısından uygun ve etkili kabul edilemez.
Ancak, bu tespit, etkili başka bir ulusal itiraz yolu bulunmaması nedeniyle idari soruşturma makamının takipsizlik kararı verdiği tarihin bu dönemle ilgili altı aylık sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edilmesini gerektirmez (Birleşik Krallık aleyhine Walker davası (karar), no 34979/97, CEDH 2000-I). Neticede, bu dönemde 4483 sayılı Yasanın 9. maddesinde öngörülen yargılama usulünün hayata geçirilmesi konusunda bazı belirsizliklerin ortaya çıktığı görülmektedir. Başvuranların suç duyurusunda bulundukları savcılık gibi bazı savcılıklar, takipsizlik kararı metninde aynı yetkilere sahip ağır ceza mahkemesi başkanlığına itiraz etme imkânı olduğunu belirtmeye devam etmişlerdir, oysa Yargıtayın içtihadına göre savcılığın görevi yalnızca soruşturma dosyasını kapatmakla sınırlı kalmalıdır.
AİHM, 4478 sayılı Yasanın öngördüğü hukuk yolları uygulanırken başvuranın böyle bir yargı kargaşasına maruz bırakılmaması gerektiği kanaatindedir.
Bununla birlikte, 2 Ocak 2003 tarihinden önceki olaylarla ilgili olarak AİHM, genel kural olarak, savcılık tarafından takipsizlik kararı verildiğinde ceza muhakemesi kanununun öngördüğü itiraz yolunun AİHSnin 35. maddesi anlamında kullanılması gerektiğini ve bu durumda davacıya itirazıyla ilgili kararın tebliğ edildiği tarihin altı aylık sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edileceğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak, 2 Aralık 1999 ile 2 Ocak 2003 tarihleri arasında meydana gelen olaylar için AİHM, bir başvuranın en erken idari soruşturma makamının kovuşturma iznini reddetmesinden sonra altı ay içerisinde ve en geç, savcılığın takipsizlik kararında yanlışlıkla da olsa ağır ceza mahkemesinde itiraz edebileceğinin belirtildiği durumlarda, ağır ceza mahkemesinin kararından sonra altı ay içinde başvurusunu yapabileceğini kabul etmek durumundadır.
Mevcut davada ihtilaflı olayların yukarıdaki dönem içerisinde meydana gelmiş olması nedeniyle AİHM, cezai itiraz yolunun tüketilmediği yönündeki iddiaları reddetmektedir. Diğer taraftan AİHM, bir suç duyurusunda bulunan ve teorik olarak var olan idari itiraz yolunu kullanarak idare mahkemesinde karara itiraz eden başvuranların, ayrıca başka idari ve hukuki telafi mekanizmalarına başvurmalarının zorunlu olmadığı kanaatindedir (yukarıdaki ilgili paragraf-bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Kızıl davası, no 29098/03, prg. 28, 17 Temmuz 2008).
Mevcut davada altı aylık sürenin uygulanmasıyla ilgili daha önce vardığı sonuca (yukarıdaki ilgili paragrafın sonunda) atıfta bulunan AİHM başvuranların idari makamlara yaptıkları itirazın 25 Aralık 2001 tarihinde reddedildiğini, dolayısıyla, 10 Mayıs 2002 tarihinde sunulan mevcut başvuru dilekçesinin gecikmiş olmadığını kaydetmektedir.
Ayrıca AİHM, AİHSnin 35. maddesi anlamında başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmayan bu başvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.
C. Esasa ilişkin
1. Tarafların argümanları
Hükümet, başvuranların iddialarının dosyadaki unsurlarla desteklenmediğini, ilgili şahısların gözaltına alınmasından önce ve sonra gerçekleştirilen tıbbi muayene raporlarında kendilerinin AİHSnin 3. maddesinde belirlenen ciddiyet eşiğini aşan bir davranışla karşılaştıklarını gösteren herhangi bir bulguya rastlanmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran Tekinin vücudunda gözlemlenen birkaç bere izinin ise polislerin ilgili şahsı yakalamak için kullandıkları orantılı güç sırasında meydana geldiğini savunmaktadır.
Usul bakımından ise Hükümet, başvuranların iddialarıyla ilgili soruşturmanın etkin bir şekilde yürütüldüğünü ancak, ceza soruşturmasının açılmasını gerektirecek herhangi bir kanıtın tespit edilemediğini ileri sürmektedir.
Avukat Elçi, Hükümetin öne sürdüğü bu raporların tıbbi rapor denemeyecek nitelikte olmalarına rağmen, en azından, başvuran Tekinin işkenceye maruz kaldığı iddialarını desteklediğini ileri sürmektedir. Avukata göre, başvuranın vücudunda gözlemlenen izler polise karşı direniş gösterdiği sırada meydana gelmiş olamaz, zaten bu nedenle başvuran hakkında hiçbir zaman emniyet güçlerine direnmek suçundan kovuşturma açılmamıştır.
İhtilaflı soruşturmayla ilgili olarak başvuranlar, gözaltında bulundukları sürede olanlarla ilgili soruşturmayı yürüten polis müfettişi B.Y.nin Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesindeki en üst rütbeli polis olduğunu, dolayısıyla emrinde çalışan polis memurları hakkında yürütülen soruşturmada tarafsız davranmasının mümkün olamayacağını iddia etmektedirler.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, kötü muamele iddialarının uygun kanıt belgeleriyle desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). Olayların tespit edilmesi için AİHM her türlü makul şüphenin ötesinde delil kıstasına başvurur. Böylesi bir delil itirazı kabil olmayan yeterince ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (Birleşik Krallık aleyhine Irlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 161, seri A no 25; Fransa aleyhine Selmouni davası (GC), no 25803/94, prg. 88, CEDH 1999-V).
Bu bağlamda AİHM, Bay Çamçi ve Eroğlu ile ilgili işkence iddialarının elde bulunan unsurlarla desteklenmediğini kaydetmektedir.
Hükümet, başvuran Tekinin yakalandıktan hemen sonra vücudunda tespit edilen lezyonların ilgili şahsın sert ve şiddetli davranışlarına karşı polislerin kullanmak zorunda kaldıkları güç sonrasında meydana geldiğini ileri sürmektedir. AİHMnin kanaatine göre, söz konusu lezyonların cins ve adedi ile göstericilerin polisi binaya sokmamaları üzerine yapılan müdahale sırasında ortaya çıkabilecek gerginlik göz önüne alındığında, bu lezyonların yakalama sırasındaki kargaşa nedeniyle oluştuğu tezi güçlenmektedir.
Bununla birlikte, 17 Temmuz 2001 tarihli valilik kararında belirtilenin dışında (yukarıdaki ilgili paragrafı sonunda), dosyada, olaya karışanlar yani başvuranlar ile polis arasında bir boğuşma olduğunu gösteren hiçbir resmi belge bulunmamaktadır.
Hükümetin mevcut davada Bay Tekine uygulandığı ileri sürülen fiziki gücün nedenini açıklayan bir belge sunma zorunluluğunu tam olarak yerine getiremediği açıktır (ilke bakımından bakınız, Türkiye aleyhine Gömi ve diğerleri davası, no 35962/97, prg. 71-72, 21 Aralık 2006; Selmouni, ilgili bölüm, prg. 95 ve 99; Türkiye aleyhine Tekin davası, 9 Haziran 1998, prg. 52 ve 53, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-IV).
Buna rağmen AİHM, bu konuda mevcut ihtilafın kapsamını hiçe sayarak aceleci hüküm vermeyecektir. Başvuranlar aslında, hem ceza mahkemeleri önünde (yukarıdaki ilgili paragraf sonunda) hem AİHM önünde şikâyet ettikleri olayların gözaltına alındıkları tarihte başladığını ve Diyarbakır Devlet Hastanesinde yapılan muayeneler sırasında devam ettiğini ileri sürmektedirler. Buradan anlaşıldığına göre, başvuranlar operasyona katılan polisleri değil sorgulamaya katılan polisleri suçlamaktadırlar; kuşkusuz bu nedenle müfettiş tarafından başvuranların sorgulanmasından sorumlu polisler sorgulanmış ve onlar da tutuklamayla ilgili herhangi bir açıklama yapmamışlardır.
Bu şartlarda AİHM, olayların AİHSnin 3. maddesini esas bakımdan ihlâl edecek derecede gelişmediği kanaatine varmaktadır. Buna göre, 3. madde esastan ihlâl edilmemiştir.
Yine de, özellikle mevcut davada meydana gelen olay sırasında gerginliğin had safhada olduğu kabul edilirse, başvuranların iddiaları da «savunulabilir» hale gelmektedir.
Ancak AİHM, belirleyici olguları tespit etme olanaksızlığı içinde olmasının, yetkili savcılığın dikkatine getirilen iddiaların yetkili makamlar tarafından etkin bir şekilde soruşturulmasından imtina edilmiş olmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştıracaktır (yukarıdaki ilgili paragraf - Türkiye aleyhine Gürü Toprak davası, no 39452/98, prg. 43, 20 Şubat 2007; İtalya aleyhine Labita davası (GC), no 26772/95, prg. 131, CEDH 2000-IV), (voir, parmi beaucoup d'autres, Slimani c. France, no 57671/00, §§ 30 et 31, CEDH 2004-IX (extraits); Assenov et autres c. Bulgarie, 28 octobre 1998, § 102, Recueil 1998-VIII).
Mevcut davada, başvuranların suç duyurusunda bulunmalarından sonra Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı bir soruşturma açılması için valilikten izin istemiştir. Bunun üzerine vali yerel emniyet mensuplarından komiser B.Y.yi emri altındaki polis memurları hakkında yürütülecek soruşturmanın sorumlusu olarak atamıştır. Valinin, B.Y. tarafından sunulan görüş doğrultusunda talep edilen izni vermemesi dolayısıyla, ceza hukuku çerçevesinde hiçbir soruşturma yürütülememiştir.
Bu açıdan bakıldığında, mevcut dava şartlarını, örneğin Kızıl davası kararında olduğu gibi, diğer dava şartlarından farklı kılacak bir unsur bulunmamaktadır. İdari soruşturma makamlarının bağımsızlığıyla ilgili tespitlerini dikkate alan AİHM, mevcut davada daha önceki davalarla ilgili kanaatini değiştirecek herhangi bir unsur görmediğini kaydetmektedir. AİHM, yukarıda adı geçen kararın gerekçelerini aynen benimsemekte ve mevcut davada en fazla başvuran Tekinin zarara uğradığını kaydederek üç başvurana karşı AİHSnin 3. maddesinin usul bakımdan ihlâl edildiği kanaatine varmaktadır.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN
A. Tazminat
Başvuranların her biri 30.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir. Hükümet bu meblağın aşırı olduğunu değerlendirmektedir.
AİHM bu konudaki yerleşik içtihadını (Bkz. diğer birçokları arasında, ibidem prg. 49) dikkate alarak manevi tazminat olarak başvuran Tekine 4.000 Euro, başvuran Çamçi ve Eroğlunun her birine 2.000 Euro olmak üzere toplam 8.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar iç hukuktaki mahkemeler nezdinde yapılan giderler için 1650 Euro ve AİHM önündeki süreçte saati 150 Eurodan on saatlik çalışma ücretinin karşılığı olarak 1500 Euro olmak üzere toplam 3.250 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu talebin hiçbir surette ispat edilmediğini belirtmektedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM sunulan belgeler ve yerleşik içtihat ışığında, ispat edici kanıtlayıcı herhangi bir belgenin yokluğunda başvuranların talebini reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara:
i. manevi tazminat olarak Mehmet Can Tekine 4.000 (dört bin) Euro, başvuranlar Mehmet Şerif Çamçi ve Hasan Hayri Eroğlunun her birine 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
ii. belirtilen meblağların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 24 Şubat 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy