(AİHS m. 6, 10, 34, 35, 41, 44) (1412 S. K. m. 317) (3713 S. K. m. 8) (765 S. K. m. 59) (JUHNKE - TÜRKİYE DAVASI) (UZUN - TÜRKİYE DAVASI) (GETİREN - TÜRKİYE DAVASI) (SALDUZ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 25381/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
28 Temmuz 2009
NİHAİ
28.10.2009 İşbu kararın şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 25381/02 nolu davanın nedeni, Seyithan Demir (başvuran) adlı T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 21 Mart 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İzmir Barosu avukatlarından T. Aslan tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI
1980 doğumlu başvuran Antalyada ikamet etmektedir.
Başvuran 24 Mayıs 2000 tarihinde zorunlu askerlik hizmetini yapmaya başlamıştır.
10 Temmuz 2000 tarihinde, Karaman ve Gezici adlı iki er, üstlerine ve diğer askerlere, başvuranın kendilerine uygunsuz yorumlarda bulunduklarını söylemişlerdir.
Karaman, başvuranın Türkiye haritasını göstererek, Kürdistan Devleti kurup, bayrağını dikeceklerini söylediğini, ayrıca özel timle askerlerin onların insanlarını ve masum çocuklarını öldürdüklerini söylediğini iddia etmiştir. Karamana göre başvuran ayrıca Atışlarda hiçbir zaman vurmayacağız. İstesek üçte üç vururuz, demiştir.
Gezici, başvuranın ısrarla Kürdistan Devletini kuracaklarını ve Gezicide komando fiziği olduğunu belirttiğini, onu kampa götürmeyi teklif ettiğini iddia etmiştir.
Aynı tarihte askeri birlik komutanı başvuran, Karaman, Gezici, Dere ve Sancının ifadelerini almıştır.
Başvuran bu tür yorumlar yapmadığını, bunların yalan ve iftiradan ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Kendisini suçlayanlarla hiç münakaşaya girmediğini ifade etmiştir.
Peşinden, 15 Aralık 2000 tarihinde İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, bu mahkemeye, başvuranı Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesinde tanımlanan ayrılıkçı propaganda yapma suçuyla itham eden bir iddianame sunmuştur.
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 18 Aralık 2000 tarihinde bir hazırlık duruşması yapmış, başvuran ve tanıkların ifadelerini güvence altına almak için çeşitli makamlara talimatlar vermek gibi usuli konularda kararlar vermiştir. Bir sonraki duruşma için 6 Şubat 2001 tarihi belirlenmiştir.
Başvuran 2 Şubat 2001 tarihinde, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi huzuruna çıkmıştır. İddianame kendisine okunmuştur. Başvuran hakkındaki iddiaları reddetmiş, tartıştığı Karamanın yalan söylediğini öne sürmüştür. İddianamede yer alan sözleri hiç söylemediğini öne sürmüştür. Duruşma kayıtlarında, başvuranın duruşmadan vareste tutulma talebinde bulunduğu kaydedilmiştir. Başvuran avukat tarafından temsil edilmemiştir.
İstinabe mahkemeleri değişik tarihlerde Sancı, Gezici, Karaman ve Dereyi dinlemiştir. Sancı ve Dere, ifadelerinde, diğer hususlar meyanında, başvuranı dava konusu yorumlarda bulunurken duymadıklarını ancak bundan Gezici ve Karaman aracılığıyla haberdar olduklarını belirtmişlerdir.
Gezici, ifadesinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın kendisine Sende komando tipi var. Seni kampa gönderelim, dediğini iddia etmiştir. Bunları söylerken başvuranın güldüğünü ve bunu şaka gibi söylediğini belirtmiştir. Öte yandan başvuranın Karamana söylediklerini duyunca, bu sözleri ciddiye almaya başlamış ve başvuranı üstlerine şikayet etmeye karar vermiştir.
Karaman, ifadesinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın çeşitli kereler Türk askeri haindir, bizim insanlarımızı öldürdü, özel tim bizim insanlarımızı öldürdü, mahsus bizim üzerimize atıyorlar, ben askerden önce kampta duruyordum, kampta eğitim görüyordum, dediğini iddia etmiştir. Ayrıca başvuranın Türkiye haritasında doğuyu işaret ederek Türkiyeyi böleceğiz, Kürdistan Devleti kuracağız, dediğini ileri sürmüştür.
İlk derece mahkemesi 6 Şubat, 27 Mart, 10 Mayıs ve 26 Haziran 2001 tarihlerinde duruşmalar yapmış, başvuran bunlara katılmamıştır. Başvuran ve tanıklardan ikisinin istinabeyle alınan ifadeleri sesli olarak okunmuştur.
Yargılama sırasında başvuran Erzurumda askerlik yapmaktaydı.
4 Eylül 2001 tarihinde yapılan duruşmada, ifadeleri istinabeyle alınan diğer iki tanığın ifadesi sesli olarak okunmuştur. Savcı ek soruşturma talebinde bulunmamış, davanın esasına ilişkin görüşlerini okumuştur. Aynı tarihte mahkeme, tanık ifadelerine dayanarak, ayrılıkçı propaganda yaptığı sonucuna varıp, başvuranı mahkum etmiştir. Başvuran bir yıl hapis ve ağır para cezasına çarptırılmıştır. Bu karar başvurana 24 Eylül 2001 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Başvuran 28 Eylül 2001 tarihinde karara itiraz etmiştir.
8 Ekim 2001 tarihinde avukat tutmuştur.
Başvuranın avukatı 31 Ekim 2001 tarihinde karara itiraz etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 8 Ocak 2002 tarihinde, tebliğnamesini sunmuştur. Savcı, mahkemeden, başvuranın avukatının itirazını, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 317. maddesi uyarınca, yasal süre içinde sunulmadığı gerekçesiyle reddetmesini istemiştir. Bu görüş başvurana bildirilmemiştir.
Yargıtay 28 Ocak 2002 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Mahkeme, kararında, diğer hususlar meyanında, deliller ve başvuranın mahkumiyeti ve ilk derece mahkemesinin soruşturmasının sonuçlarıyla uyumlu değerlendirmesi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın mahkumiyetinin usul ve yasalarla uyumlu olduğunu ifade etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 17 Nisan 2002 tarihinde, başvuranın avukatının, Yargıtay kararının düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
Başvuran 7 Mart 2003 tarihinde hapis cezasını çekmeye başlamıştır.
Başvuran para cezasını 26 Mart 2003, 29 Nisan 2003 ve 27 Mayıs 2003 tarihlerinde olmak üzere üç taksitte ödemiştir.
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Temmuz 2003 tarihli ek kararla, 4928 Sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılan 3713 Sayılı Kanunun 8. maddesini göz önünde bulundurarak, başvuranın mahkumiyetini iptal etmiş ve hemen serbest bırakılmasına karar vermiştir. Başvuran aynı tarihte serbest bırakılmıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran AİHSnin 6/1 ve 6/3 maddesi uyarınca, ulusal mahkemelerin savunma hakkına saygı göstermemeleri nedeniyle adil yargılanmaktan mahrum edildiğini savunmuştur. Bu bağlamda başvuran, duruşmalara katılma hakkından ve iddia makamının tanıklarını sorguya çektirme, kendi adına tanık çağırma veya delil gösterme olanağından mahrum bırakıldığını belirtmiştir. Bu bakımdan, ilk derece mahkemesi tarafından, kendisi ve iddia makamının tanıkları dinlenmeden mahkum edildiğini ifade etmiştir. Ayrıca ne Cumhuriyet Savcısının ilk derece mahkemesinde açıkladığı görüşlerin ne de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşlerinin kendisine gönderilmediğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran ek olarak, davasında ilk derece mahkemesinin Türk Ceza Kanununun 59. maddesini keyfi biçimde uygulamadığını ve Yargıtay, avukatının sunduğu itirazları gerekçe göstermeden incelemediğinden, avukat yardımından mahrum edildiğini ileri sürmüştür.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHMden, başvuranın ilk derece mahkemesinde yapılan duruşmalara katılamamasına ilişkin şikayetini, başvurusunu istinabe mahkemesine çıktığı tarihten itibaren altı ay içinde yapmadığı için, altı ay kuralıyla örtüşmediğinden reddetmesini talep etmiştir.
AİHM, yargılamanın adil olup olmadığını belirlerken, kovuşturmanın bütününün göz önünde bulundurulması gerektiğini yineler (bkz. John Murray - İngiltere). Mevcut davada başvuran, AİHMye başvurusunu Yargıtayın davaya ilişkin nihai kararını vermesinden itibaren altı ay içinde yapmıştır. Bu nedenle AİHMye başvurusunu AİHSnin 35/1 maddesinin de gerektirdiği gibi altı aylık süre içinde yapmıştır. Sonuç olarak Hükümetin itirazı kabul edilemez.
Ayrıca AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurunun bu kısmı kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Tarafların gözlemleri
Hükümet başvuranın yargılamasının adil olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, örnekler vererek, Türkiyedeki cezai usulün savunmayla iddia makamına eşit haklar verdiğini belirtmiştir. Hükümet özellikle, başvuranın duruşmadan vareste tutulmayı talep ettiğini ve ilk derece mahkemesinde dinlenmek üzere tanık çağrılmasını talep etmediğini iddia etmiştir.
Başvuran önceki iddialarını yinelemiştir. Özellikle, yargılamanın kendisinin yokluğunda sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bu bağlamda, yargılama esnasında askerliğini yaptığından kışladan ayrılamadığını, duruşmaya katılımını sağlamanın davayı gören mahkemeye bağlı olduğunu işaret etmiştir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, 6. maddenin 1. fıkrasında açıkça belirtilmemesine karşın, bütün olarak bakıldığında bu maddenin hedef ve amacının, bir suç ile itham edilen kimselerin duruşmaya katılma hakları olduğunu yineler. Ayrıca, 3. fıkranın (c), (d) ve (e) bentleri, bir suç ile itham edilen herkese, kendini bizzat savunma, iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme ve duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanma haklarını sağlar. Başvuranın duruşmalara katılmadan bu haklardan nasıl yararlanacağını anlamak ise güçtür (bkz. Sejdovic - İtalya (BD), 56581/00).
Bu bağlamda AİHM ayrıca, AİHSnin 6. maddesinin ne lafzının ne özünün, kişinin adil yargılanma hakkından, kendi isteği ile, açıkça veya zımnen vazgeçmesini engellemediğini yineler (bkz. Kwiatkowska - İtalya, 52868/99). Öte yandan, bu yönde bir feragatin AİHSnin amaçları doğrultusunda etkili olabilmesi için, kişinin duruşmada hazır bulunma hakkından net bir biçimde feragat etmesi ve feragatin önemiyle mütenasip asgari teminatlarla donatılmış olması gereklidir (bkz. Poitrimol - Fransa). Ayrıca, feragat hiçbir önemli kamusal menfaate ters düşmemelidir (bkz. Håkansson ve Sturesson - İsveç). AİHM ayrıca, bir sanığın, AİHSnin 6. maddesi ile güvence altına alınan önemli bir haktan, kendi eylemleri vasıtasıyla, zımnen vazgeçtiğinin kabul edilebilmesi için, kişinin sözkonusu eylemlerinin sonuçlarını makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerektiğine kanaat getirmektedir (bkz. Jones - İngiltere, 30900/02).
AİHSnin 6. maddesinin 3. fıkrasıyla sağlanan güvenceler 1. fıkrada zikredilen adil yargılanma hakkının özel unsurlarını teşkil ettiğinden, AİHM başvuranın şikayetlerinin her iki fıkra açısından da incelenmesinin uygun olacağı hükmüne varmaktadır (diğerlerinin yanı sıra bkz. Van Geyseghem - Belçika (BD), 26103/95).
Mevcut davada AİHM, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesindeki ceza davası esnasında başvuranın Erzurumda zorunlu askerlik hizmeti vermekte olduğunu gözlemler. Ayrıca, başlangıçta, kendisini yargılayıp mahkum eden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesindeki duruşmalara çağrılmadığını gözlemler. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, verdiği yetkiyle, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinden savunması için başvuranın ifadesinin alınmasını istemiştir.
AİHM ayrıca, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2 Şubat 2001 tarihinde yaptığı duruşma kayıtlarına göre, başvuranın bu mahkemeye delil sunduğunu ve duruşmadan vareste tutulma talebinde bulunduğunu gözlemler. AİHM, başvuranın istinabe mahkemesi tarafından ifadesi alındığında itiraz etmemesinin, kendini savunma veya İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine çıkma hakkından zımnen feragat ettiği anlamına gelmediğine işaret eder (örn. bkz. Kahraman - Türkiye, 42104/02). Ayrıca, başvuranın avukat yardımı almadığı ve istinabe mahkemesinin, avukat tutma hakkı da dahil olmak üzere başvurana haklarını okumadığı ve böyle bir talebin sonuçlarına ilişkin başvurana bilgi vermediği göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, avukatlık mesleğine mensup olmayan başvuranın, böyle bir talebin, yokluğunda yargılanması ve mahkum edilmesiyle sonuçlanacağını anlamasının beklenemeyeceği kanısındadır. Dolayısıyla, başvuranın kararını çevreleyen koşullar, bu kararı AİHS bakımından geçersiz kılmıştır. Bu nedenle bu koşullarda, başvuranın 6. madde kapsamındaki haklarından net bir biçimde ve bilinçli olarak feragat ettiği söylenemez (bkz. Jones ve mutatis mutandis, Pfeifer ve Plankl - Avusturya).
Üstelik AİHM, adil yargılanma hakkının demokratik toplumlardaki önemi göz önünde bulundurulduğunda, AİHSnin 6. maddesinin, sanığın, aleyhinde yürütülen davanın duruşmalarına katılma olanağının bulunup bulunmadığını -bu yöndeki iddiaların, sözkonusu başvuruda olduğu gibi, açıkça esastan yoksun olduğu derhal anlaşılmayan gerekçelerle ileri sürüldüğü durumlarda- kontrol etmeyi her ulusal mahkeme için zorunlu hale getirdiği kanısındadır. (bkz. mutatis mutandis, Somogyi - İtalya, 67972/01). Mahkemenin kararından, Yargıtayın yalnızca başvuranın itirazının sebeplerini inceleyip, avukatının yaptığı itirazları göz ardı edip etmediği açıkça anlaşılmamaktadır. Bununla birlikte AİHM, kararda, mahkemenin, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 320/1 maddesi uyarınca resen, başvuranın duruşmaya çıkma hakkından net bir biçimde feragat edip etmediğini veyahut başvurana aleyhindeki tanıklara itiraz etmek ve onlara sorular sormak için yeterli ve uygun imkanların tanınıp tanınmadığını belirlemeye yönelik herhangi bir incelemede bulunduğuna ilişkin emare görmemektedir. Bu bağlamda AİHM, bir mahkumiyetin, yalnızca ya da belirleyici bir oranda, sanığın soruşturma veya kovuşturma sırasında sorguya çekme veya çektirme olanağının bulunmadığı kimseler tarafından verilen tanık ifadelerine dayandığı durumlarda, savunma tarafının haklarının, 6. maddenin öngördüğü güvencelerle uyumlu olmayacak derecede sınırlandığını yineler (bkz. Sadak ve Diğerleri - Türkiye, 29900/96). Bu durum özellikle, mahkumiyet kararında ifadelerine dayanılan tanıklar, başvuranı mahkum eden mahkeme önünde ifade vermediklerinde sözkonusu olmaktadır. Bu koşullar altında, AİHM, takip eden temyiz sürecinin, ilk derece mahkemesinde görülen duruşmaların -başvuranın mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından feragat ettiği veyahut mahkemeden kaçma niyetinde olduğu tespit edilmemesine karşın- başvuran olmadan yapıldığı gerçeğini değiştirmediği kanısındadır.
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, mevcut davada, AİHSnin 6/3(c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiği kanısına varır.
Yukarıda tespit edilen ihlaller ışığında, AİHM, başvuranın AİHSnin 6. maddesi kapsamında geri kalan şikayetlerini incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (örn. bkz. Sejdovic ve Juhnke - Türkiye, 52515/99).
II. MEYDANA GELDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS İHLALLERİ
Başvuran başvuru formunda ayrıca, 3713 Sayılı Kanunun 8. maddesinin AİHSnin 10. maddesiyle bağdaşmadığından ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğinden şikayetçi olmuştur.
Başvuran ayrıca aynı madde kapsamında, devlet güvenlik mahkemelerinde gerçekleştirilen yargılamada uygulanabilecek farklı usul kuralları bulunması ve Türkiyede hakimlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından atanması nedeniyle, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanma hakkından yoksun bırakıldığından da şikayetçi olmuştur. 8 Ağustos 2008 tarihli görüşlerinde, başvuran, 34. madde kapsamında, Yargıtayın kararı kendisine tebliğ edilmediği için bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edildiği şikayetine ilişkin olarak AİHM, bu şikayetin, önceki paragrafta incelenen hususla bağlantılı olduğu cihetle benzer biçimde kabuledilebilir olduğunu kaydeder. Öte yandan, davanın olayları, tarafların savları ve AİHSnin 6/1 ve 6/3(c) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesi dikkate alındığında, AİHM bu başvuruda dile getirilen ana hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Bu nedenle başvuranın AİHSnin 10. maddesi kapsamındaki şikayetine ilişkin ayrı bir karar vermesinin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır (örn. bkz. Kamil Uzun - Türkiye, 37410/97; Getiren - Türkiye, 10301/03 ve Juhnke).
AİHM, başvuranın, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete adil olarak yargılanmadığı savıyla ilgili olarak, sahip olduğu tüm bilgi ve belgeler ışığında, AİHS ve Protokollerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine ilişkin bir emare görmemektedir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun ve AİHSnin 35. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkraları bağlamında kabuledilemez olduğuna karar verilmiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat ve yargılama giderleri
Başvuran toplam 7500 Euro maddi tazminat talep etmiştir. Bu meblağ hapis cezasını çektiği sırada meydana gelen kazanç kaybına ve mahkumiyeti dolayısıyla ödediği ağır para cezasına ilişkindir. Ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHMde meydana gelen yargılama giderleri için toplam 4150 Euro talep etmiştir. Bu talebini desteklemek için İzmir Barosunun ücret çizelgesine atıfta bulunmuş, avukatının hazırladığı bir mesai çizelgesi sunmuştur. Ek olarak, başvuran 30.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.
Hükümet meblağlara itiraz etmiştir.
Maddi tazminat konusuna ilişkin olarak, AİHM öncelikle, 6/1 ve 6/3(c) maddeleri uyarınca yapılacak yargılamanın sonuçlarının ne olabileceği konusunda tahmin yürütemeyeceği sonucuna varmıştır. AİHM bu nedenle maddi tazminata hükmedilmemesine karar vermiştir.
AİHM, manevi tazminata ilişkin olarak, hakkaniyete uygun surette başvurana 2000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir (bkz. Kahraman).
Ayrıca AİHM, en uygun tazmin biçiminin, başvuran talep ettiği takdirde, AİHSnin 6. maddesinin gereklerine uygun surette yeniden yargılanması olduğu kanaatindedir (bkz. Salduz - Türkiye (BD), 36391/02).
Yargılama giderlerine ilişkin olarak, AİHM, yargılama giderlerinin, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödendiğini yineler. Bu davada, AİHM, sahip olduğu bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, ulusal mahkemelerden doğan yargılama giderlerine ilişkin talebi reddeder, AİHM önünde meydana gelen giderler için başvurana 1000 Euro ödenmesine hükmeder.
B. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Ulusal mahkemelerin başvuranın savunma hakkını ihlal etmeleri nedeniyle adil yargılanmadığı ve ifade özgürlüğüne müdahale edildiği iddialarına ilişkin şikayetlerin kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. İlk derece mahkemelerinde görülen duruşmaların başvuran olmadan yapılması nedeniyle AİHSnin 6/3(c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranın AİHSnin 6. ve 10. maddelerine ilişkin geri kalan şikayetlerinin incelenmesinin gerekli olmadığına;
4. (a) Savunmacı Devletin, başvurana, AİHSnin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, uygulanabilecek her tür vergiyle beraber, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilerek:
(i) Uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 2000 Euro (iki bin Euro) manevi tazminat;
(ii) Yargılama giderleri için, uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 1000 Euro (bin Euro) ödemesine;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
5. Başvuranların adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy