(AİHS m. 5, 34, 41, 44) (TANLI - TÜRKİYE DAVASI) (BROGAN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (FOX, CAMPBELL VE HARTLEY - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KEKLİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 39686/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
23 Haziran 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşları İsa Oral ve Ahmet Atabay (başvuranlar) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 11 Eylül 2002 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 18257/04 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Beştaş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1973 ve 1967 doğumlu olup Şırnakta ikamet etmektedir.
12 Mart 2002 tarihinde, PKK terör örgütüne yardım ve yataklık eden on sekiz kişi hakkında istihbarat alan Şırnak Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesi, Şırnak savcılığından şüphelilerin oturdukları ev için arama emri çıkarılmasını istemişlerdir. Savcılık derhâl arama emrini çıkarmış ve Anayasanın 21. maddesi uyarınca dosyayı incelemesi için Şırnak Sulh Mahkemesine göndermiştir.
Polis, 13 Mart 2002 tarihinde sırasıyla başvuranlardan İsa Oralın evini saat 2:45te ve diğer başvuran Ahmet Atabayın evini ise saat 04:00te aramıştır. Başvuranların hazırlayıp imzaladığı arama ve yakalama tutanaklarına bakıldığında, operasyonun PKK terör örgütüyle mücadele kapsamında düzenlendiği ve ilgili şahısların bu terör örgütüne üye olduklarından şüphelenildiği anlaşılmaktadır.
Yine arama tutanaklarından anlaşıldığına göre, başvuranların evinde çok sayıda av tüfeği mermisi ele geçirilmiş ve bu nedenle Şırnak Emniyet Müdürlüğüne sevk edilerek gözaltına alınmışlardır. Başvuranlar, PKK terör örgütüne yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle gözaltına alındıklarını belirten formları imzalamışlardır. Başvuranlar gözaltı sırasında avukat yardımı istememişlerdir.
14 Mart 2002 tarihinde, Şırnak Emniyet Müdürlüğü savcılıktan başvuranlarla birlikte diğer dört kişinin gözaltı sürelerinin uzatılmasını istemiştir. Bu taleple birlikte ilgili şahısların sabıka kaydı bilgilerini içeren bir açıklama notu sunulmuştur. Sabıka kayıtlarında, İsa Oralın 1994 ve 1997 yıllarında PKK terör örgütüne yardım ve yataklıktan ve Ahmet Atabayın ise 1991 yılında hırsızlıktan tutuklandıkları görülmektedir.
Yine 14 Mart 2002 tarihinde, başvuranların gözaltı süresi, dava dosyasına bakan Şırnak Cumhuriyet Savcısı tarafından 17 Mart 2002 tarihine kadara uzatılmıştır. Savcı, uzatma kararında «isnad edilen suçun niteliği ve içeriğini, çok sayıda şüphelinin bulunmasını ve delil durumunu» dikkate almıştır.
Polis, 15 ve 16 Mart 2002 tarihlerinde sırayla Ahmet Atabay ve İsa Oralı PKK terör örgütüne üyelikleriyle ilgili olarak sorgulamıştır.
17 Mart 2002 pazar günü, başvuranlar - Ahmet Atabay saat 6:20de ve İsa Oral saat 6:30da- Şırnak Emniyet Müdürlüğünden ayrılmışlardır. Aynı gün başvuranlar, alınan ifadelerde belirtilmeyen bir saatte, Cumhuriyet savcısının ve daha sonra Şırnak Sulh Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. İki başvuran Cumhuriyet savcısına verdikleri ifadeleri Sulh mahkemesi önünde de doğrulamışlar ve Şırnak Emniyet Müdürlüğünde kayıt altına alınan ifadelerini inkâr etmişlerdir. Başvuranlar kötü muamele görmediklerini bildirmişlerdir. Hakim, Ahmet Atabayın tutuklanmasına ve İsa Oralın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
18 Mart 2002 tarihinde, savcılığın itirazı üzerine, Şırnak Ceza Mahkemesi İsa Oral hakkındaki salıverme kararını bozmuştur. İlgili şahsın gözaltı sırasında verdiği ifade doğrultusunda mahkeme, gıyaben tutuklama emri vermiştir.
19 Mart 2002 tarihinde, İsa Oral saat 00:50de evindeyken yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Sabah saat 10:35te başvuran gözaltına alındığı binadan alınarak ceza mahkemesine sevk edilmiştir. Gıyabında verilen tutuklama emri hakim tarafından kendisine tebliğ edilmiş ve bunun üzerine başvuran tutuklanarak cezaevine konulmuştur.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 10 Nisan 2002 tarihli iddianamesinde, Devletin sınırlarını bölmek amacıyla PKK terör örgütünün silahlı eylemlerine katılmak suçundan başvuranlar aleyhine ceza davası açmıştır.
DGMlerin kaldırılmasını öngören Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra dava, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanmıştır.
25 Kasım 2004 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların tahliyesine karar vermiştir.
Başvuranlar, 23 Mart 2006 tarihinde beraat etmişlerdir.
Savcı kararı temyiz etmiştir. Dava 14 Mart 2008 tarihinden itibaren Yargıtay önünde derdesttir.
HUKUK
I. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 1 VE 2. PARAGRAFLARININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA
Başvuranlar, cezai bir suç işlediklerini gösteren makul bir gerekçe olmadığını ileri sürerek, kendilerine isnat edilen suçlar hakkında bilgilendirilmediklerinden şikâyetçi olmaktadır. Gözaltı sürelerinin uzunluğu ile bu tedbirin yasallığını kontrol etme imkânı veren bir itiraz ya da tazminat yolunun yokluğunu eleştiren başvuranlar, AİHSnin 5. maddesinin 1c ve 2. paragraflarına atıfta bulunmaktadır:
A. AİHSnin 5. maddesinin 1c paragrafı
Hükümet, başvuranların tutuklanmasının yasalara dayandığını ve mevzuata uygun olduğunu ileri sürmektedir. Başvuranların tutuklanma nedenlerinin evleri aranırken ve gözaltına alınmaları sırasında kendilerine bildirildiğini kaydeden Hükümet ayrıca, başvuranlar tarafından imzalanan gözaltı tutanaklarında PKK terör örgütüne yardım ettikleri ve lojistik destek verdikleri gerekçesiyle tutuklandıklarının açıkça belirtildiğini vurgulamaktadır.
Başvuranlar bu tezi reddetmektedir.
AİHM, önce tüm özgürlük kısıtlamalarının hem ulusal hukuk kuralları ile uyum içinde olması, hem bireylerin keyfi ve kanun dışı olarak gözaltına alınmasını önlemeyi amaçlayan 5. maddeye uygun olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Tanlı davası, no 26129/95, prg. 164, CEDH 2001-III).
AİHM ayrıca, AİHSnin 5. maddesinin 1. paragrafında yeralan «yasada belirlenen yollar» ifadesinde aslında ulusal yasaların esas ve usul normlarına uyma zorunluluğunun kastedildiğini hatırlatmaktadır. AİHM bu durumda, iç hukuka - yasa hükümleri veya içtihada - uyulup uyulmadığını araştırmak zorundadır (Polonya aleyhine Baranowski davası, no 28358/95, prg. 50, CEDH 2000-III). Son olarak AİHM, tutuklamanın arkasında makul nedenler olup olmadığına bakacaktır.
Bu açıdan AİHM, başvuranların tutuklanmalarının «mevzuat bakımından yasalara uygunluğu» ve özellikle AİHSnin 5. maddesi anlamında «yasada belirlenen yollara» uygun olarak yapıldığına itiraz etmediklerini gözlemlemektedir.
Buna karşın, başvuranlara göre, AİHSnin 5. maddesinin 1c paragrafı anlamında bir suç isnadı için makul bir gerekçe bulunmamaktadır.
Şüphenin düzeyi ile ilgili olarak AİHM, Brogan ve diğerleri kararında vardığı sonucu yinelemekte ve AİHSnin 5/1 maddesinin c) paragrafı kapsamında gözaltı sırasında yapılan sorgulamanın, yakalamanın dayanağı olan şüpheleri doğrulayan veya ortadan kaldıran, cezai soruşturmanın tamamlayıcı unsuru olduğunu, şüphe doğuran olguların bir cezai soruşturmanın daha ileriki safhalarını oluşturan dava açılmasını veya mahkûmiyeti haklı göstermek için gerekli olgularla aynı düzeyde olması gerekmediğini kaydetmektedir (Birleşik Krallık aleyhine Brogan ve diğerleri davası, 29 Kasım 1988, prg. 53, seri A no 145-B).
Mevcut davada AİHM, başvuranların PKK terör örgütüne yardım ve yataklık ettiğinden şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvuranların yakalanması programlı bir operasyon çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. AİHM, yetkili makamların - evlerinde ele geçirdikleri av tüfeği mermileri gibi - bazı kanıtları başvuranlardan şüphelenmek için makul bir gerekçe olarak kabul etmelerinin AİHSnin 5. maddesinin 1c paragrafındaki kıstaslara ters düşmediği kanaatindedir (mutatis mutandis, Birleşik Krallık aleyhine O'Hara davası, no 37555/97, prg. 42, CEDH 2001-X).
Başvuranların üzerindeki şüpheler, somut dayanağı olması nedeniyle AİHSnin 5. maddesinin 1c paragrafının gerektirdiği düzeye erişmiş olarak değerlendirilmelidir. Bu itibarla, özgürlük kısıtlaması, şüpheleri doğrulamak ya da ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
AİHM, İsa Oralın 19 Mart 2002 tarihinde ikinci kez tutuklanmasıyla ilgili olarak, hakkında tutuklama emri bulunması dolayısıyla bu tutuklamanın AİHSnin 5. maddesinin 1 b paragrafına uygun olarak gerçekleştirildiğini ve bu yönde herhangi bir sorunun bulunmadığını gözlemlemektedir.
Bunun sonucu olarak, dava dilekçesinin bu bölümü açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. AİHSnin 5. maddesinin 2. paragrafı
AİHM, 5. maddenin 2. paragrafının temel bir güvence içerdiğini ve tutuklanan bir kimsenin hangi gerekçeyle tutuklandığını bilme hakkı olduğunu hatırlatmaktadır. AİHSnin 5. maddesinin sunduğu koruma sistemiyle birleşen bu güvence, 4. paragraf gereğince yasallığın mahkeme önünde tartışılabilmesi için ilgili şahsa anlayacağı bir dilde özgürlüğünün hangi hukuki ve somut gerekçelerle kısıtlandığının açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. İlgili şahıs, bu bilgileri « mümkün olan en kısa süre içerisinde» almalıdır, ancak onu tutuklayan polis bu bilgilerin tümünü hemen orada kendisine veremeyebilir. İlgili şahısın kendisine isnad edilen suçlar hakkında yeterince ve kısa zamanda bilgilendirilip bilgilendirilmediğinin belirlenmesi için, davanın koşullarına bakmak gerekir (Birleşik Krallık aleyhine Fox, Campbell ve Hartley davası, 30 Ağustos 1990, prg. 40, seri A no 182).
AİHM ayrıca, başvuranların evlerinde yapılan arama sırasında ilgili şahısların PKK terör örgütüne yardım ve yataklık ettiklerinden şüphelenildiğini yazan tutanakları imzaladıklarını gözlemlemektedir. Öte yandan, başvuranların gözaltına alındıkları sırada imzaladıkları kayıtlarda da yine adı geçen terör örgütüne yardım ve yataklık ettiklerinden şüphelenildiği belirtilmektedir.
Bu nedenle, başvuranların gözaltı formu ile diğer tutanakları imzalamaları, tutuklanma gerekçeleri hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarını kanıtlamaktadır (Türkiye aleyhine Veske davası, no 11838/02, prg. 21, 20 Şubat 2007).
Bunun sonucu olarak, AİHSnin 5. maddesinin 2. paragrafıyla ilgili şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AİHSnin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 3. PARAGRAFININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Başvuranlar, gözaltı süresinin uzunluğundan şikâyetçi olmakta ve bu tedbirin yasallığını kontrol etme imkânı veren bir itiraz ya da tazminat yolunun yokluğunu eleştirmektedir. Başvuranlar, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafına atıfta bulunmaktadır:
Hükümet, gözaltı süresinin Brogan ve diğerleri kararındaki içtihatla ortaya çıkan sınırları aşmadığını ve dolayısıyla bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olduğunu kaydederek, AİHMnin bu şikâyeti reddetmesi gerektiğini savunmaktadır. Hükümet ayrıca, bir terör örgütüyle ilişkilendirilen bu davanın karmaşıklığına, suçların ciddiyetine, bölgede terörist eylem tehditlerinin devam ettiğine ve kamu yararına dikkât çekerek, başvuranların gözaltı sürelerinin uzatılmasının haklı nedenleri olduğunu vurgulamaktadır. Son olarak Hükümet, gözaltı sürelerinin ağır suçlarla ilgili soruşturmaların iyi yürütülmesi için gerekli sınırları aşmadığını ve yürürlükteki yasalara uygun olduğunu ileri sürmektedir.
Bununla birlikte AİHM, söz konusu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM, öte yandan şikâyetin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını ve dolayısıyla kabuledilebilir ilan edilmesinin uygun olacağını kaydetmektedir.
B. Esasa ilişkin
AİHM, AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafındaki zorunlulukların yerine getirilmesi için gözaltıların otomatik olarak adli denetime tabi tutulması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu denetim, gözaltına alınan kişinin önceden talep etmesine bağlı olmamalıdır (Malta aleyhine Aquilina davası (GC), no 25642/94, prg. 49, CEDH 1999-III ve Romanya aleyhine Samoila ve Cionca davası, no 33065/03, prg. 48, 4 Mart 2008). Zira böyle bir zorunluluk, gözaltına alınan kişiye avukatı aracılığıyla bir mahkemede gözaltının yasal olup olmadığının incelenmesini isteme hakkı öngören AİHSnin 5/4 maddesinden farklı olan 5/3 maddesindeki güvencenin doğasını değiştirecektir (Aquilina, ilgili bölüm ve Samoila ve Cionca, ilgili bölüm).
Tutuklama ve gözaltıyla ilgili ilk otomatik denetimin yasalara uygunluğunu incelemeye imkân vermesi ve tutuklanan kişinin bir suç işlediğinden şüphelenilmesinin makul nedenleri olup olmadığını, yani gözaltının AİHSnin 5. maddesinin 1c paragrafında sıralanan itirazlarla örtüşüp örtüşmediğini ortaya koyması gerekmektedir. Bu kıstasların yerine getirilmediği durumlarda, hakimin serbest bırakma kararı alma yetkisi bulunmalıdır (mutatis mutandis, Birleşik Krallık aleyhine McKay davası (GC), no 543/03, prg. 40).
Mevcut davada AİHM, AİHSnin 5/3 maddesi anlamında tutukluluğun yasallığı ile ilgili ilk denetimin, iki başvuranın dört gün iki saat (Ahmet Atabay) ve dört gün dört saat (İsa Oral) gözaltında tutulduktan sonra sulh hakiminin önüne çıkarıldıkları 17 Mart 2002 tarihinde gerçekleştiğini gözlemlemektedir.
Bu durumda, dört gün dört saat ve dört gün iki saatlik gözaltı sürelerinin « ivedilik » kıstasına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Her ne kadar Hükümet, Brogan ve diğerleri (ilgili bölüm, prg. 62) davasında dört gün altı saatten daha uzun bir gözaltı süresi için ihlâl tespit edildiğini hatırlatsa da, bu karara bakılarak birkaç saat ve hatta birkaç dakika daha kısa süreli gözaltılarda hiçbir ihlâl olmadığı sonucu çıkarılamaz. AİHM, dört günü aşan her gözaltı süresinin, terörle mücadele kapsamında dahi olsa prima facie çok uzun olduğu kanaatindedir (Brogan ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 62). Bununla birlikte AİHM, çocuk yaştakilerle ilgili daha kısa süreli gözaltılar (Türkiye aleyhine İpek ve diğerleri davası, no 17019/02 ve 30070/02, prg. 36, 3 Şubat 2009) ve bazı suçlar (Bulgaristan aleyhine Kandzhov davası, no 68294/01, prg. 66, 6 Kasım 2008) için bu hükmün ihlâl edildiği yönünde karar verdiğini hatırlatmaktadır.
Dolayısıyla, mevcut davada olduğu gibi yasallığın uygun ve hızlı bir şekilde denetlenmediği durumlarda AİHM, Ahmet Atabay vakasında dört gün iki saat ve İsa Oral vakasında dört gün dört saatlik gözaltı sürelerinin AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafının ilk cümlesinde belirtilen « ivedilik » zorunluluğuna uymadığı kanaatindedir. Bu itibarla, iki başvuranla ilgili durumda AİHSnin 5/3 maddesi ihlâl edilmiştir.
III. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 4. PARAGRAFININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Gözaltının yasallığı hakkında bir itiraz yolunun olmadığından yakınan başvuranlar, AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmakta ve AİHMnin başvuruyu reddetmesini istemektedir. Hükümete göre, başvuranlar Ceza Muhakemesi Kanununun 128. maddesi uyarınca gözaltı sürelerinin uzatılma kararına itiraz etmemişlerdir.
AİHM, mevcut davanın özel koşulları göz önüne alındığında, yapılan itirazın AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafına dayandırılan şikâyetin meşruluğu ile yakından ilgili olduğu ve esastan incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği konusunun esas ile birleştirilerek incelenmesi gerekmektedir. Öte yandan, söz konusu şikâyet AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmayıp, başka bir kabuledilemezlik gerekçesi de bulunmamaktadır (Veske, ilgili bölüm, prg. 23). Bu itibarla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
AİHM, Ceza Muhakemesi Kanununun 128. maddesi değiştirildikten sonra bir tutuklamanın, gözaltının ve bu sürelerin uzatılmasının yasallığı hakkındaki denetimin dosya üzerinde hüküm veren sulh hakiminin yetkisinde olduğunu gözlemlemektedir.
AİHMnin kanaatine göre, değişik 128. maddede öngörüldüğü gibi dosya üzerinden inceleme yapılması AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafındaki zorunluluklara cevap vermemektedir. 5/4 maddesinin gereklilikleri çerçevesinde ilgili şahıs bizzat kendisi veya gerektiğinde bir temsilci aracılığıyla dinlenme imkânı bulmalıdır, aksi takdirde özgürlüğün kısıtlanması alanındaki temel güvencelerden yararlanamaz (Türkiye aleyhine Keklik ve diğerleri davası, no 77388/01, prg. 46- 47, 3 Ekim 2006).
Mevcut davada AİHM, bu sonucu değiştirecek herhangi bir neden görememektedir.
Bu itibarla AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki iddialarını reddetmekte ve yukarıda açıklanan gerekçelerle AİHSnin 5. maddesinin 4. paragrafının ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.
IV. AİHSNİN 5. MADDESİNİN 5. PARAGRAFININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, tazminat talep etme imkânı tanıyan bir itiraz yolunun olmamasını eleştirmekte ve AİHSnin 5. maddesinin 5. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
AİHM, şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun ilan edilemeyeceğini ve başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla AİHM, şikâyeti kabuledilebilir ilan etmektedir.
AİHM, 5. maddenin 1., 2., 3. veya 4. fıkralarına aykırı koşullarda uygulanan bir özgürlükten yoksun bırakma sonucunda tazminat için başvuruda bulunmanın mümkün olduğu hallerde AİHSnin 5/5 maddesine uyulduğunu hatırlatır (Hollanda aleyhine Wassinki davası, 27 Eylül 1990, prg. 38, seri A no 185-A). AİHM ayrıca, 5. maddenin 5. paragrafının yalnızca bir tazminat hakkının varlığını güvence altına aldığını, bu hakkın kullanılmasına ilişkin herhangi bir usul şartlarını tespit etmediğini kaydetmektedir (Fransa aleyhine Francisco davası (karar), no 38945/97, 29 Ağustos 2000).
5. fıkrada öngörülen tazminat hakkı, 5. maddenin önceki fıkralarından birinin ihlal edildiğinin ulusal bir makam ya da AİHM tarafından tespit edilmiş olmasını gerektirir (Fransa aleyhine Bouchet davası, no 33591/96, prg. 50, 20 Mart 2001).
Mevcut davada durum böyle olduğu için, başvuranların mağduriyetlerine karşı tazminat talep etme imkânlarının olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
AİHM, Türk hukukunun, hakkında beraat kararı veya kesin karar verilen kişilere tazminat talep etme imkânı tanıdığını gözlemlemektedir. AİHM, yine söz konusu tazminatın, beraat eden veya - en kısa zamanda hakim önüne çıkarılıp çıkarılmadığı ve tutukluluğu yasal olup olmadığı incelenmeden- kanuna aykırı bir şekilde gözaltına alınan yargılanabilir kişilere uygulandığını tespit etmektedir. AİHM, tazminat usulünün incelemesindeki bu yetersizliği daha öncede AİHSnin 5. maddesindeki zorunluluklara aykırı bulduğunu hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Saraçoğlu ve diğerleri davası, no 4489/02, prg. 52, 29 Kasım 2007; Türkiye aleyhine Medeni Kavak davası, no 13723/02, prg. 34, 3 Mayıs 2007 ve Türkiye aleyhine Sinan Tanrıkulu ve diğerleri davası, no 50086/99, prg. 50, 3 Mayıs 2007).
Sonuç olarak AİHM, Türk hukukunun başvuranlara iddia edilen ihlâller için telafi imkânı tanıdığı konusunda ikna olmamıştır. Dolayısıyla, AİHSnin 5. maddesinin 5. paragrafı ihlâl edilmiştir.
A. Tazminat
Başvuranların her biri 13.057 TL (yaklaşık 7.335 Euro) maddi ve 50.000 TL. (yaklaşık 28.089 Euro) manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet aşırı olarak nitelendirdiği bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHM tespit edilen ihlaller ile öne sürülen maddi tazminat arasında herhangi bir illiyet bağı kuramamakta dolayısıyla bu talebi reddetmektedir. AİHM manevi tazminat hususunda ise davanın mevcut koşulları göz önüne alındığında, başvuranların her birine 500 Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar AİHM önünde yapmış oldukları yargılama masraf ve giderleri için 12.700 TL (yaklaşık 7.134 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar kanıtlayıcı belge olarak avukatları tarafından hazırlanan dekontu vermekle yetinmekte, bunun haricinde bu taleplerini destekler mahiyette herhangi bir belge sunmamaktadırlar.
Hükümet bu talebin aşırı olduğunu belirtmektedir.
AİHM, AİHSnin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekliği, gerekliliği ispat edilen makul miktarlardaki yargı giderlerinin elde edilebileceğini hatırlatır (Bkz. Iatridis-Yunanistan (dostane çözüm) no 31107/96 ve Nikolova-Bulgaristan, no 31195/96). Bu bağlamda başvuranların herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadıklarını not eden AİHM, başvuranlara bu yönde bir ödeme yapılmasını gerekli görmemektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 5. maddesinin 1c) ve 2. fıkraları yapılan şikayetlerin kabuledilemez olduğuna;
2. Hükümetin AİHSnin 5/4 maddesine yönelik ön itirazının esasla birleştirilmesine ve başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
3. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
4. Ön itirazın reddine ve AİHSnin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSnin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvuranların her birine manevi tazminat olarak 500 (beş yüz) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 23 Haziran 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy