(AİHS m. 6, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 169) (3713 S. K. m. 5) (1412 S. K. m. 324) (BİRDAL - TÜRKİYE DAVASI) (TAYFUN KOÇ VE MUSA TAMBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SALDUZ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 22922/03)
KARAR
STRAZBURG
22 Eylül 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 22922/03 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Halil Kayanın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 4 Şubat 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde Adana Barosu avukatlarından K. Derin tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
Başvuran, 1983 doğumludur ve Adanada yaşamaktadır.
31 Aralık 2000 tarihinde 00.15te, sözkonusu tarihte on yedi yaşında olan başvuran, lehinde sokaklarda sloganlar atmak ve araba lastiği yakmak suretiyle yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık etmekten Adanada gözaltına alınmıştır. Aynı gün, avukat gıyabında, sırasıyla polis ve Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Dava dosyasındaki bilgilerden, başvuranın gözaltına alındığı ikinci gün serbest bırakıldığı anlaşılmaktadır.
10 Ocak 2001de Adana DGM Cumhuriyet Savcısı, başvuranı ve diğer üç kişiyi, Ceza Kanununun 169. maddesi ve Terörle Mücadele Kanununun 5. maddesi (3713 nolu Kanun) bağlamında suç teşkil eden, yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık etmekle suçladığı bir iddianame yayımlamıştır.
10 Ocak ve 13 Ağustos 2001 tarihleri arasında mahkeme, başvuranın bir avukat tarafından temsil edilmediği otuz dört duruşma düzenlemiştir. 3 Eylül 2001 tarihli duruşma için başvurana, avukat tayin edilmiştir.
3 Aralık 2001de DGM, kararını vermiştir. Başvuranı suçlu bularak iki yıl altı aylık hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, başvuranı mahkum ederken avukat gıyabında polise ve Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadeleri göz önüne almıştır. 8 Temmuz 2002de Yargıtay, esasa ilişkin bir duruşma düzenlemeksizin başvuranın itirazını reddetmiştir. 8 Temmuz 2002 tarihli karar, 21 Ağustos 2002de Adana DGM sekretaryasına tevdi edilmiştir. Müteakiben, 11 Eylül 2002de başvuran, cezasını çekmek üzere cezaevine gönderilmiştir.
Bu süre zarfında 30 Temmuz 2003te Ceza Kanununun 169. maddesinde değişiklik yapan 4963 nolu Kanun yürürlüğe girmiştir. Yeni kanunun, başvuran için daha avantajlı maddeleri bulunduğunu gerekçe gösteren yasal temsilci, yargılamanın yeniden yapılmasını talep etmiştir. 15 Eylül 2003te Adana Ceza Mahkemesi davayı yeniden açmaya karar vermiş ve başvuranın serbest bırakılmasını öngörmüştür. Buna bağlı olarak, konu Adana Ceza Mahkemesi tarafından yeniden incelenmiş ve Ceza Kanununun 169. maddesinin yeni ifade biçimini göz önüne alan mahkeme, 7 Ekim 2004te başvuranın 169. madde bağlamında değil 312. madde bağlamında mahkum edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, başvuran üç ay on gün hapis cezasına çarptırılmış ve cezası, para cezasına çevrilmiştir. Ayrıca, 647 nolu Kanun uyarınca cezasının infazı ertelenmiştir. Başvuran, 7 Ekim 2004te temyize başvurmuştur.
19 Aralık 2005te Yargıtay Başsavcısı, dava dosyasının yeniden incelenmek üzere Adana Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Savcı kararında 12 Ekim 2004te yürürlüğe girerek Ceza Kanununu bir kez daha değiştiren yeni yasaya atıfta bulunmuştur. Savcı ayrıca 31 Mart 2005te 5326 nolu Kanunda kabahatlere ilişkin getirilen yeni bir değişikliğe dikkat çekmiştir.
Adana Ceza Mahkemesi, başvuranın davasını bir kez daha son hukuki değişiklikleri göz önüne alarak incelemiştir. Son olarak, 8 Mayıs 2006ta mahkeme, başvuranı 5326 nolu Kanunun 215. maddesi uyarınca suçlu bularak yirmi beş günlük hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme ayrıca sözkonusu cezayı, para cezasına çevirmiş ve 5395 nolu Çocuk Koruma Kanunu uyarınca davanın hükme bağlanmasını ertelemeye karar vermiştir. Sözkonusu karar, 20 Haziran 2007de Adana Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıştır.
HUKUK
AİHSnin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendini dayanak olarak gösteren başvuran, sözkonusu tarihte reşit olmadığı halde, polis tarafından göz altına alındığı sırada avukat yardımı alamadığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet, ulusal yargılama sürecinde, polis tarafından gözaltına alındığı sırada avukat yardımı alamadığını gerekçe olarak göstermemesi nedeniyle öncelikle başvuranın AİHSnin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, yargılanması sırasında 3 Eylül 2001 tarihinden sonra bir avukat tarafından temsil edilmeye başlanması nedeniyle başvurunun, altı aylık süre sınırı aşıldıktan sonra yapıldığını belirtmiştir. AİHMnin Okul/Türkiye kararındaki (no. 45358/99, 4 Eylül 2003) içtihadını dayanak olarak gösteren Hükümet, altı aylık sürenin, Yargıtayın kararını verdiği 8 Temmuz 2002den itibaren başlaması gerektiği kanaatindedir.
AİHM, 3842 nolu Kanunun 31. maddesi uyarınca başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik olduğunu ve devlet güvenlik mahkemelerinin yetki alanına giren bir suçla bağlantılı olarak gözaltına alınan herkese uygulandığını kaydeder. Sonuç olarak, sözkonusu kısıtlama mutat olarak uygulanmış ve başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu süre içerisinde avukat yardımı hakkından yararlanmayı talep edememiştir. Dolayısıyla, AİHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin ilk itirazını reddeder. AİHM, Hükümetin altı aylık süre kuralına uyulmamasına ilişkin iddiası hususunda, bir yargılamanın adil olup olmadığı değerlendirilirken, yargılamanın bütünüyle göz önüne alınması gerektiğini hatırlatır (bkz. John Murray/İngiltere, 8 Şubat 1996, 63. paragraf, Hüküm ve Karar Raporları 1996-I). Ayrıca, Hükümetin atıfta bulunduğu Okul kararında AİHM, Yargıtayın duruşma düzenlemesi halinde, kararını sözkonusu duruşmayı müteakiben bir hafta içerisinde vermesi gerektiği kaydedilen CMKnın 324. maddesine atıfta bulunmaktadır. Ancak, mevcut davada Yargıtay, davanın esasına ilişkin bir duruşma düzenlememiştir.
AİHM, başvuranın kendisine nihai iç hukuk kararının ex officio (resen) tebliğ edilmesi hakkına sahip olmadığı ve mevcut davada olduğu gibi ulusal yargılama sürecinde, bir avukat tarafından temsil edildiği durumlarda, nihai iç hukuk kararının birinci derece mahkemesi sekretaryasına tevdi edildiği tarihin, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca başlangıç tarihi - başvuranın ya da yasal temsilcisinin, nihai kararın içeriğini öğrenebildiği en son tarih - olarak olarak kabul edilmesi gerektiğini yineler (bkz. İpek/Türkiye (karar), no. 39706/98, 7 Kasım 2000). Mevcut davada 8 Temmuz 2002 tarihli karar Adana DGM sekretaryasına 21 Ağustos 2002de tevdi edilmiştir. Başvuranın, AİHMye 4 Şubat 2002de başvuruda bulunması nedeniyle AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi başvurusunu altı aylık süre içerisinde sunmuş olduğu kanaatindedir. Sonuç olarak Hükümetin itirazı onaylanamaz.
AİHM bu noktada AİHMye mevcut başvuruda bulunulması ardından başvuran aleyhindeki cezai takibatın, ulusal mevzuatta yapılan birçok değişikliği müteakiben yeniden başlatıldığını gözlemler. Ulusal mahkemeler, yargılama sonunda başvuranı, 5326 nolu Kanunun 215. maddesi uyarınca suçlu bulmuş ancak hakkında hüküm verilmesini ertelemiştir. Sonuç olarak, başvuran beş yıl boyunca gözetim altında tutulmuş ve mahkumiyeti, sabıka kaydına geçmemiştir. Ancak, sözkonusu karardan önce başvuran, 11 Eylül 2002 ve 15 Eylül 2003 tarihleri arasında cezasını çekmiştir. Sonuç olarak, başvuran halen AİHSnin 34. maddesi bağlamında mağdur olarak kabul edilebilir (bkz., mutatis mutandis (üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra), Birdal/Türkiye, no. 53047/99, 24. paragraf, 2 Ekim 2007; a contrario, Koç ve Tambaş (karar), no. 46947/99, 24 Şubat 2005).
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun kalan kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.
AİHM, esasa ilişkin olarak Salduz/Türkiye kararında aynı şikayeti incelemiş ve AİHSnin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal edildiği sonucuna varmış olduğunu gözlemler ((BD), no. 36391/02, paragraflar 56-62, 27 Kasım 2008). AİHM sözkonusu kararda, avukata erişim hakkına getirilen kısıtlamanın sistematik olduğu ve devlet güvenlik mahkemelerinin yetki alanına giren bir suçla bağlantılı olan ve bu süreçte polis tarafından gözaltında tutulan herkese - yaşlarından bağımsız olarak - uygulandığı sonucuna varmıştır. AİHM mevcut davayı incelemiş ve yukarıda anılan Salduz kararında vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel koşullar tespit etmemiştir.
AİHM, mevcut davanın spesifik unsurlarından birinin başvuranın yaşı olduğunu kaydeder. Polis tarafından gözaltında tutulan ve reşit olmayanlara yapılan avukat yardımı hususunda ilgili uluslararası hukuk belgelerini göz önüne alan AİHM (bkz. Salduz, paragraflar 32-36), bu tür bir hizmetin esas önemini vurgular.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, mevcut davada AİHSnin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Başvuran, AİHSnin 41. maddesi bağlamındaki adil tatmine dayanarak 40,000 Euro maddi tazminat ve 40,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir. Ayrıca, avukat ücreti için 5,000 Euro ve mahkeme masrafları için 300 Euro talep etmiştir. Taleplerine gerekçe olarak, bir tercümandan aldığı 200 Euroluk faturayı sunmuştur. Hükümet, sözkonusu taleplere itiraz etmiştir.
Tespit edilen ihlal ve talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını tespit eden AİHM, sözkonusu talebi reddeder. Başvurana manevi tazminat olarak, hakkaniyet temelinde, 1,500 Euro ödenmesine karar vermiştir.
AİHM ayrıca en uygun tatmin şeklinin, başvuranın talep etmesi halinde, AİHSnin 6/1 maddesi gerekleri uyarınca yeniden yargılanması olacağı kanaatindedir (bkz. Salduz, 72. paragraf).
AİHM içtihadına göre, başvuran ancak gerçekten ve gerekli olduğu için yapıldıklarını ve miktarın makul olduğunu kanıtlaması durumunda masraflarının tazmin edilmesine hak kazanır. Mevcut davada sahip olduğu bilgileri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önünde bulunduran AİHM, başvurana bu başlık altında 200 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE
1. Başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu süreçte avukat yardımı alamaması hususunda AİHSnin 6. maddesinin 3. paragrafının (c) bendinin, 6/1 madde ile birlikte ihlal edildiğine;
3. (a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Sorumlu Hükümetin ulusal para birimine çevrilmek üzere Sorumlu Devlet tarafından başvurana aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;
(i) Manevi tazminat olarak 1,500 Euro (bin beş yüz Euro) ve ödenebilecek her tür vergi;
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için toplam 200 Euro (dokuz yüz Euro) ve başvurana uygulanabilecek her tür vergi;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy