(4721 S. K. m. 1007) (AİHS. m. 6, 34, 35, 41, 44, I NOLU PROTOKOL) (20. HD. 05.07.1993 T. 1992/11290 E. 1993/5824 K.) (RİMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 9580/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
(Esas)
STRAZBURG
26 Ocak 2010
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (9580) numaralı başvurunun nedeni otuz dört T.C. vatandaşı Rifat Gümrükçüler (1950 doğumlu), Yaşar Tepealan (1939), Süleyman Alanay (1942), Ahmet Demirci (1341), Mustafacan Gümrükçüler (1996), Saadettin Gümrükçüler (1957), Mehmet Tevfik Gümrükçüler (1953), Ahmet Alanay (1964), Saadettin Gümrükçüler (1948), Uğur Alanay (1948), Mehmet Nevzat Alanay (1953), Mehmet Tevfik Gümrükçüler (1952), Kerim Gümrükçüler (1962) et Numan Gümrükçüler (1948), Ülfet Raşitoğlu (1944), Emine Turgut (1942), Sema Gümrükçüler (1961), Emine Tavlı (1960), Fatma Mahigül (1955), Saadet Gönüllü (1946), Latife Ağaoğlu (1944), Hatice Saba Arman (1932), Emine Aydan Alanay (1946), Candan Sarıkadıoğlu (1950), Akgül Latife Aydoğan (1940), Ayşe Alanay (1338), Günay Baykara (1934), Müge Gücüoğlu (1969), İnci Alanay (1942), Serpil Özgen (1946), Hayriye Alanay (1927), Fatma Hafize Gümrükçüler (1911) Ayşe Gümrükçüler (1958) ve Hafize Sema Çağırıcı (1956) tarafından (başvuranlar) 15 Ocak 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan başvurudur.
Başvuranlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından M. İ. Turgut tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Alanya, İstanbul, Ankara, Manavgat ve İzmirde ikamet etmektedir.
1968 yılındaki kadastro çalışmaları sırasında Alanyanın (Antalya) Tepe semtinde bulunan ve sırasıyla 160.878 m2 ve 97.332 m2 yüzölçümündeki iki arazi 2 (ada no: 126) ve 12 (ada no: 94) parsel numaraları ile başvuranların ataları adına tarım arazisi olarak kaydedilmiştir. 19 Haziran 1970 tarihinde kısıtlayıcı herhangi bir şerh düşülmeksizin her iki mülkiyet de ilgililerin adına tescil edilmiştir. Başvuranlar aralarının ölümünün ardından sözü edilen parsellerin mirasçıları olmuşlardır.
Orman Genel Müdürlüğü (Genel Müdürlük) 10 Ağustos 1994 tarihinde Alanya Asliye Hukuk Mahkemesine (Mahkeme) 12 ve 2 numaralı parsellerin tapu senedinin iptal edilerek kendi adına tescil edilmesi yönünde dava açmıştır. Bu iki dava mahkeme kayıtlarında 1994/342 ve 1994/346 olarak geçmiştir.
20 Nisan 1995, 20 Ekim 1995 ve 10 Ekim 1995 tarihlerinde başvuranlardan bazıları Mahkemeye müdahil taraf olarak katılmak istediklerini beyan etmişlerdir.
Başvuranların bir kısmı 31 Ocak 1996 tarihinde aynı mahkemede karşı dava açma talebinde bulunmuştur. Başvuranlar sözü edilen arazilerin mülkiyetinin uzun bir süreden bu yana atalarında olduğunu ve tapularının bulunduğunu öne sürerek Mahkemeden ihtilaf konusu arazilerin ormanlık alanın bir bölümünde olmadığı yönünde bir karar vermesini talep etmişlerdir. Mahkeme 9 Nisan 1996 tarihinde bu davayı diğer iki davayla birleştirmiştir.
Mahkeme tarafların ve bilirkişilerin huzurunda olay yerinde üç ayrı inceleme yapmıştır. 22 Mayıs 1995 ve 10 Temmuz 1996 tarihlerinde dava dosyasına eklenen bilirkişi raporlarına göre taşınmazların ormanlık alan vasfına sahip olduğu konusunda çelişkiler bulunduğundan, Mahkeme üçüncü bir bilirkişi incelemesi yapılmasını istemiştir. 21 Kasım 1997 tarihinde hazırlanan üçüncü bilirkişi raporu dosyaya eklenmiş, bu son rapora göre 2 numaralı parselin 114.872,35 m2si ve 12 numaralı parselin 82.290,53 m2si orman alanının bir bölümü olarak değerlendirilmiştir.
Mahkeme 5 Mayıs 1998 tarihinde 1994/342-118 ve 1994/346-118 numaralı iki davaya ilişkin iki karar almıştır. Buna göre Orman Genel Müdürlüğünün taleplerini kısmen yerinde bularak başvuranların 2 numaralı parseldeki 114.872,35 m2 ve 12 numaralı parseldeki 82.290,53 m2lik taşınmazların tapu senedinin iptal edilerek Genel Müdürlük adına tescil edilmesine ve buna değin açılan karşı davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme taşınmazların kalan kısımlarının başvuranlara bırakılmasına ve bu bağlamdaki karşı dava taleplerinin reddedilmesini kararlaştırmıştır. Mahkeme 11 Kasım 1949 tarihinde kaydedilen tapu senedinin sözü edilen arazinin doğu, batı ve kuzey istikametindeki alanlara karşılık geldiğini fakat güney bölümünde belirsizliklerin olduğunu, arazi üzerinde 60-70 yıllık ağaçların bulunduğunu ve 8 Şubat 1937 tarih ve 3166 sayılı Orman Kanununa göre taşınmazın orman alanının bir bölümü olarak sayılması gerektiğini, 24 Mart 1950 tarih ve 5658 sayılı Orman Kanununa göre taşınmazların imara açık alanlar kapsamına girmediğini ve 2896 (1983) ve 3373 (1987) sayılı yasalar ile değiştirilen 31 Ağustos 1956 tarih ve 6831 sayılı Kanuna göre ise ormanlık arazi olarak sayılması gerektiğini ifade etmiştir. Mahkeme ayrıca Yargıtayın 5 Temmuz 1993 tarihli (1992/11290 E ve 1993/5824 K) kararına atıfta bulunarak, buna göre tapu sicilinde yer alan ibarelere göre taşınmazların orman arazisi dışında vasıflandırıldıklarında ancak tapudaki tescilin geçerli olacağına itibar etmiştir.
Yargıtay 18 Şubat 2002 tarihinde temyizine gidilen kararları onamıştır.
Yargıtay 24 Haziran 2002 tarihinde başvuranlar tarafından yapılan karar düzeltme taleplerini reddetmiştir. Yargıtayın kararları başvuranlara sırasıyla 24 Haziran 2002 ve 18 Temmuz 2002 tarihlerinde tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. AİHSYE EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesine ve AİHSnin 6. maddesine atıfta bulunan başvuranlar kamu yararı olmaksızın ve tazminat ödemeden tapu senetlerinin iptal edilmesinin mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahaleyi teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Yapılan bu şikayet ışığında AİHM, başvurunun Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi bakımından inceleneceğini ifade etmektedir.
A. Kabuledilebilirlik hakkında
Hükümet başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediklerini savunmaktadır. Başvuranlar tazminat davasına dair iki başvuru yolunu kullanmamışlardır. Başvuranlar Medeni Kanunun 1007. maddesine dayalı olarak tapu kaydının tutulmasından ileri gelen Devletin sorumluluğuna karşı her türlü tazminat davası açabilir, öte yandan Borçlar Kanununun genel hükümlerine uygun olarak tazminat talebinde bulunabilirlerdi. Hükümet bu çerçevede özellikle tapu sicil kayıtlarının tutulmasından ileri gelen Devletin objektif sorumluluğu hakkındaki ulusal içtihadı hatırlatarak, diğer hükümlerin yanı sıra İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinin 8 Nisan 2004 tarihinde almış olduğu ve Yargıtayın 21 Şubat 2005te onadığı kararına atıfta bulunmaktadır. İzmir Asliye Hukuk Mahkemesinde benzer koşulları içeren ve Orman Genel Müdürlüğünün talebi üzerine tapusu yargı kararı ile iptal edilerek Hazine adına tescili konu edilen bir davada, davayı açan kimse tazminat elde edebilmiştir. 20 Eylül 2001 tarihli bu davada, Mahkeme Hazinenin bizzat bahse konu taşınmazın niteliğini göz önünde bulundurmaksızın satışını gerçekleştirmesi dolayısıyla ilgiliye tazminat ödemesi gerektiğine hükmetmiştir.
Başvuranlar Hükümetin savlarına karşı çıkmakta, Hükümetin söylediğinin aksine Yargıtayın Medeni Kanunun 1007. maddesini değerlendirmediğini ileri sürmektedir. Başvuranlara göre Hükümetin vermiş olduğu örnek bu aşamada uygulanamaz. Başvuranlar taşınmazlarının kamulaştırılması sözkonusu olduğunda iç hukukta etkili herhangi bir başvuru yolunun mevcut olmadığını iddia etmektedir.
AİHM, daha önce de benzer itirazların dile getirildiğini ve bunların reddedildiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında, Rimer vd.-Türkiye kararı). Mevcut başvuruda benimsediği bu kararın dışına çıkılmasını gerektirecek herhangi bir özel durumun sözkonusu olmadığını belirtir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa dair
AİHMnin bu konudaki yerleşik içtihadına (Bkz., diğerleri arasında, Kopecky-Slovakya kararı, no: 44912/98 ve Özden-Türkiye (no1) kararı no: 11841/02, 3 Mayıs 2007) göndermede bulunan Hükümet başvuranların Ek 1 nolu Protokolün 1 maddesi uyarınca ne «mevcut bir mülke» sahip olduklarını ne de «meşru bir beklentiyi» öne sürebileceklerini savunmaktadır. Hükümet bu bağlamda kamusal ormanlık alanların özel bir mülkiyetin konusunu teşkil edemeyeceğini belirten Anayasanın 169. maddesini hatırlatmaktadır.
Hükümet başvuranlara getirilen sınırlamanın Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci paragrafı gereğince genel menfaatler çerçevesinde tabiatın ve ormanların korunması amacını güttüğünün altını çizerek, başvuranların talep etmeleri halinde iç hukukta tazminat yoluna gidebilmelerinin mümkün olması ölçüsünde bu tür bir sınırlamanın orantısız olarak nitelendirilemeyeceğini savunmaktadır.
Başvuranlar Hükümetin bu tespitlerine karşı çıkmakta ve taşınmaz bir mülke sahip olduklarını, bunu iç hukuka uygun olarak edindiklerini ve yetkili merciler aracılığıyla taşınmazı tapu sicilinde tescil ettirdiklerini iddia etmektedir. Başvuranlara göre mevcut başvuruda ihtilaf konusu bir mülkün mevcut olup olmadığından değil, Devletin kamu yararı bulunmadan kamulaştırma yapmasından ve kendilerine herhangi bir kamulaştırma bedeli ödememesinden kaynaklanmaktadır. Başvuranlara göre kadastro çalışmalarına itiraz etmemeleri mülkiyet haklarına hiçbir surette etki etmemektedir. Bu nedenledir ki Hazine tapu senedinin iptali istemiyle dava açma gereğini duymuştur.
AİHM bir başvuranın «mülkü» ile ilişkili olmadığı müddetçe Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini öne süremeyeceğini hatırlatır. Mülk kavramı «mevcut malları» olduğu kadar bir başvuranın mülkiyet hakkından etkili şekilde istifade etme «meşru beklentisini» ileri sürmesine neden olacak, alacaklar da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. Buna karşın etkili bir şekilde istifade etmenin olanaksız olduğu mülkiyet hakkının tanınması Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi uyarınca bir mülkü teşkil etmez ve bahse konu bu koşulun gerçekleşmemesi ile birlikte şarta bağlı bir alacağı oluşturur (Bkz. Prince Hans-Adam II Liechtenstein-Almanya kararı no: 42527/98 ve Gratzinger ve Gratzingerova-Çek Cumhuriyeti no: 39794/989). AİHM «meşru beklenti» kavramının bir alacakla ilintili mamelek menfaat sözkonusu olduğunda «mamelek değerin» iç hukuktaki mahkemelerin yerleşik içtihadı ile oluşturulmuş yeterli bir dayanağa sahip olması gerektiğini hatırlatır (Bkz. sözü edilen, Kopecky-Slovakya).
Bununla birlikte bu argümana göre, ihtilaf konusu taşınmazı ilk edinenlerin malik sıfatının bulunmaması nedeniyle başvuranların Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi uyarınca güncel ve öne sürülebilir somut bir alacağa dayalı ne «mevcut malı» ne de «meşru beklentileri» vardır, AİHM bu durumda Hükümetin savını reddetmektedir. AİHM mezkur mamelek değerin bir alacak konusunu teşkil edemeyeceği saptamasında bulunarak; mevcut halde geçerli bir mülkiyete dayanan bir malikin iki taşınmazı sözkonusu olduğunu ifade etmektedir. Sözü edilen bu araziler 1970 yılında başvuranların atalarının adına tescil edilmiştir.
Başvuranlar iptal kararını veren yargı hükümlerine dek, mülkiyet hakkı itiraz konusu edilmeyen, tapu sicilinde kayıtlı ve geçerliliği bulunan bir mülkün «hukuki» emniyetine sahip olduklarını düşünmekteydiler. Yürürlükteki kimi anayasal ve yasal hükümlerin orman alanlarının bir bölümünü oluşturan taşınmazların mutlak surette özel bir mülkiyetin konusunu teşkil edemeyeceği yönünde kısıtlamalar getirdiği doğru kabul edilse bile, kaydı usulüne uygun olarak yapılan tapuların malikleri olan kişilerin mülkiyet hakkını güvence altına alan diğer yasal hükümlerin de mevcut olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Nihai bir yargı kararını gerçekleştirmek adına yetkili makamlar tarafından tapu senetleri iptal edilinceye dek sözkonusu mülkiyetin geçerli olacağı kabul edilmelidir.
Halihazırda AİHM, Ek 1 nolu Protokolün birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında başvuranların mülkiyet haklarına yönelik mülkten yoksun bırakma olarak değerlendirilmesi gereken bir müdahalenin var olduğunu tespit etmektedir (bkz. mutatis mutandis, Brumarescu, adı geçen, prg. 77).
Ulusal mahkemeler tarafından öne sürülen gerekçeler ışığında, AİHM başvuranların mülkiyetinden yoksun bırakılması işleminin Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci paragrafı gereğince genel menfaatler çerçevesinde tabiatın ve ormanların korunması amacını güttüğü kanısındadır (Bkz. diğerleri arasında, sözü edilen Rimer vd.-Türkiye kararı).
AİHM, başvuranların dile getirdiği şikayete benzer bir şikayeti daha önce de incelediğini ve Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatır. Bunun yanı sıra, AİHM taşınmazın değeri ile uyuşmayan makul bir meblağ ödemeksizin mülkiyetten yoksun bırakmanın aşırı bir müdahaleyi oluşturduğunu ve istisnai koşullarda toplam bir tazminatın yokluğunun Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi ile bağdaşmadığını dile getirmektedir (Bkz. sözü edilen Turgut vd.-Türkiye ve Rimer vd.-Türkiye kararı). Mevcut başvuruda, başvuranlar taşınmazlarının orman Genel Müdürlüğüne devredilmesini müteakip her hangi bir tazminat elde edememişlerdir. AİHM, Hükümetin bu davanın farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını tespit etmiştir (Bkz. sözü edilen Turgut vd.-Türkiye ve Rimer vd.-Türkiye).
Bu nedenle Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar yargılama sürecinin uzunluğu ile AİHSnin 6/1 maddesinde öngörülen «makul süre» ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
Hükümet başvuranların bu iddiasına karşı çıkmakta, davaların karmaşık bir yapısının ve başvuranların sayısının bir hayli fazla olduğunu savunmaktadır.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
Esasa gelince, AİHM başvuranların yakındıkları yargılama süreçlerinin davaların açıldığı 10 Ağustos 1994 tarihinde başlayıp Yargıtayın 24 Haziran 2002 tarihli kararı ile sona erdiğini saptamaktadır; iki dereceli mahkemede görülen davalar sekiz yıldan fazla sürmüştür. Zira, AİHM daha önce de buna benzer sorunları ortaya koyan birçok başvurunun incelediğini ve mahkemenin bu konudaki yerleşik içtihadı ışığında «makul süre» ilkesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında Frydlender-Fransa kararı no: 30979/96).
Bu başvuruda farklı bir sonuca ulaşılmasını sağlayacak herhangi bir unsurun yokluğunda, AİHM aynı gerekçelere dayalı olarak AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGLANMASI HAKKINDA
Başvuranlar maddi zarara uğradıklarını öne sürerek taşınmazdan yoksun kaldıkları 24 Haziran 2002 tarihindeki değerinin 55.485.577 Euro olduğunu, 21.918.453,58 Euro tutarında gelir kaybına uğradıklarını ve bunun 29.800.551 Eurosunun gecikme faizi olduğunu belirterek toplam 107.204.581,58 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Başvuranlar bu sonuca ulaşmak için birçok unsuru dayanak göstermektedir.
Başvuranlar öncelikle, iç hukuktaki mahkemelerin taşınmazların maliki olmadıkları değerlendirmesini yapmaları üzerine, Alanya Asliye Hukuk Mahkemesinden ihtilaf konusu taşınmazların değerini tespit etmek bakımından komşu arazi üzerinde bir bilirkişi incelemesi yapılmasını talep ettiklerini belirtmektedir. Başvuranlar bunun üzerine Alanya Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 26 Ekim 2007 tarihinde tayin edilen bilirkişi incelemesinin saptamış olduğu değeri dayanak noktası almaktadırlar. Bilirkişinin 6 Kasım 2007 tarihli raporunda Alanyanın Tepe semtinde bulunan taşınmazın TL/m2 değeri 280 TL.dır (yaklaşık 164,91 Euro/m2 ). Bu birim fiyattan yola çıkılarak yapılan hesaplamaya göre taşınmazın 6 Kasım 2007 tarihindeki değeri 32.514.130.00 Euroya tekabül etmektedir.
Başvuranlar Alanya Kaymakamlığı Malmüdürlüğü tarafından düzenlenen ve Tepeye komşu Bektaş semtinde açık artırmayla satışa sunulan taşınmaz malların değerini içeren belgeyi kanıt olarak sunmaktadır. Bu belgeye göre başvuranlar tarafından örnek olarak gösterilen on iki arazinin metre kare fiyatı 194 Euro/m2 ve 281 Euro/m2 arasında değişmektedir. Bu rakamlara göre başvuranların taşınmazlarının değeri 38.299.967,00 Euro ve 55.595.988,00 Euro arasında bulunmaktadır.
Başvuranlar ayrıca, üç taşınmazın satış değerine ilişkin değerlendirmeyi dosyaya ilave etmektedir. Bu değerlendirmeye göre taşınmazların 2002deki değeri sırasıyla 31.546.06,00 Euro, 28.588.616,00 Euro ve 29.574.431,00 Eurodur.
Başvuranlar son olarak, Alanyanın çok rağbet gören turistik bir şehir olduğunu ve son yıllarda taşınmaz malların oldukça değer kazandığını iddia etmektedir. Bu amaçla 128,350.88 m2 üzerine inşa edilen 342 adet lüks villanın % 35lik payı belediyeye bırakıldıktan sonra 2002 yılı rakamlarına göre taşınmazların değeri 55.485.577 Euroyu bulmuştur. Başvuranlar buna 21.918.453,58 Euroluk gelir kaybını ve 29.800.551 gecikme faizini eklemektedir.
Başvuranlar AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edilmesi dolayısıyla 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Başvuranlar kişi başı 50.000 Euro olmak üzere toplamda 1.700.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Yargılama masraf ve giderleri ile ilgili olarak başvuranlar Ankara Barosunun ücret tarifesine dayalı olarak temsil giderleri için 5.500 TL (yaklaşık 2.500 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar yine 16.335.687,23 Euroluk tazminat üzerinden % 15lik oranı temsil giderleri olarak talep etmektedir.
Hükümet AİHMyi dayanaktan yoksun olarak değerlendirdiği bu meblağları reddetmeye davet etmektedir. Hükümete göre dosyaya eklenen raporlar gerçek dışı ve herhangi bir kanıt değeri yok. Kanıt unsurlarının iç hukuk sürecinde elde edilmesi gerekmekteydi.
Mevcut dava koşullarında, Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma ihtimalini göz önünde bulunduran AİHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada uygulanamayacağına kanaat getirmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanamayacağına ve sonuç itibarıyla,
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümet ve başvuranların, AİHSnin 44/2 maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren üç ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 26 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy