(AİHS m. 5, 35, 41)
Başvuru no: 1936/63
USUL VE ESAS (Özet)
Mahkeme esas hakkında verdiği 27 Haziran 1968 tarihli kararında (bk. sıra no. 07), başvurucunun tutuklu kaldığı sürenin makul süreyi aştığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Başvurucu daha sonra ağır dolandırıcılık suçundan Viyana Bölge Ceza Mahkemesince beş yıl ağır hapis cezasına mahkum edilmiş, tutuklulukta geçen süre hapis cezasının süresinden indirilmiştir. Başvurucu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin Sözleşme'yi ihlal tespit eden Esas hakkındaki kararına dayanarak, Avusturya Adalet Bakanlığından 3 milyon 500 Şilin tazminat istemiş, ancak Bakanlık yasadaki koşullara uymadığı gerekçesiyle bu talebe olumsuz yanıt vermiştir.
Başvurucu Sözleşmenin 5. maddesinin beşinci fıkrasına (5) fıkrasına ve 50. maddesine dayanarak tazminat talebiyle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu'na başvurmuş, Komisyon da bu talebi Mahkeme'ye sevk etmiştir. Konu Mahkeme'nin önündeyken, başvurucu ile Hükümet arasında bir dostane çözüm girişimi olmuştur. Buna göre başvurucunun tazminat talebinden vazgeçmesi karşılığında, geri kalan hapis cezasının çektirilmemesi için Avusturya Devlet Başkanı tarafından cezası affedilmiştir. Ancak başvurucu, Mahkeme önündeki tazminat talebinden vazgeçmemiştir.
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 41, 35 (Eski 50, 25) ve 5(5). maddeleri
Hükümete göre, başvurucunun tazminat talebinin Komisyon tarafından doğrudan Mahkeme'ye havale edilmesi yanlıştır; Komisyon bu talebi Sözleşme'nin 25. maddesine göre yeni bir başvuru olarak nitelendirmeli ve buna göre işlem yapmalıdır. Çünkü Sözleşmenin 50. maddesindeki adil karşılık hükmü genel bir kuraldır; 5(5). fıkrası ise gözaltı ve tutukluluk konusunda özel bir tazminat kuralıdır. Bu nedenle kişi özgürlüğünün ihlal edilmesi durumda, 50. maddedeki genel kural değil, bu fıkradaki özel kural uygulanmalıdır. Ayrıca başvurucu yeni dilekçesinde, açıkça 5(5). fıkrasına dayanarak, taleplerinin Komisyon tarafından kabul edilmesini istemiştir; bu talepler Komisyon'dan kabuledilebilirlik kararı verilmesini istemek anlamına gelir.
Mahkeme'ye göre ilkin başvurucu Komisyon'a gönderdiği dilekçesini başvuru olarak değil, talep olarak adlandırmıştır. Ayrıca başvurucu, Sözleşme'nin 5(5). fıkrasını zikrettiği halde, bu fıkranın açıkça ihlal edildiğini belirtmemiş, adil bir karşılık alabilmek için 50. maddeyi belirtmiştir. Mahkeme, Hükümetin ileri sürdüğü 50. maddeye göre 5(5). fıkrasının özel bir kural olduğu şeklindeki görüşünü, Ringeisen davasında tazminata hükmederek dolaylı yoldan reddetmiştir. Bu davada 50. madde ile 5(5). fıkrası arasındaki ilişki daha açıklıkla belirlenmelidir.
Mahkeme'ye göre, Sözleşme'nin hem 5(5). fıkrası ve hem de 50. maddesi tazminat sorunu ile ilgili oldukları halde, her ikisi de farklı yerlerde düzenlenmiştir. Birincisi, Sözleşme'nin I. Bölümünde düzenlenmiş olup maddi bir hak getirmektedir. Bu hakkın yerine getirilmesini sağlamak, öncelikle Sözleşmeci Devletlerin yükümlülüğüdür. Sözleşme'nin IV. Bölümünde yer alan 50. madde ise bir yetki kuralı olup, belirli koşullar altında zarar gören tarafa adil karşılık verilmesine hükmetmesi konusunda Mahkeme'ye yetki vermektedir. Sözleşme'nin 50. maddesindeki koşullardan biri, davalı Devletin Sözleşme'deki yükümlülüklerinden birine aykırı bir ulusal karar veya tasarrufun bulunmasıdır; 50. maddede, 5. maddenin ilk dört fıkrasına ilişkin ihlallerin Mahkeme tarafından dikkate alınmasını önleyen ve kişi özgürlüğü ihlallerine 50. maddenin uygulanmasını engelleyen bir hüküm yoktur. Buradan çıkan sonuca göre Mahkeme, 50. madde ile kendisine verilen geniş yetkiyi kullanırken, diğer koşullarla birlikte, 5(5). fıkrasındaki maddi kuralı da dikkate alır. Hükümetin görüşünün kabul edilmesi, Sözleşme'nin amacına uygun düşmeyen sonuçlara yol açar. Çünkü bu durumda kişi özgürlüğü ihlal edilen kimsenin, tazminat alabilmek için Komisyon'a arka arkaya iki başvuru yapması gerekecek ve karar verilinceye kadar yıllar geçecek; Sözleşme'nin kurduğu koruma sistemi, 5. madde ile ilgili davalarda çok yavaş işleyecektir. Bunu da insan haklarının etkili bir biçimde koruma düşüncesiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Bu düşüncelerle Mahkeme bu davadaki işlemlerin Sözleşme'nin III. Bölümüne değil, ve fakat Mahkeme önüne getirilen bir davanın son aşaması olarak, Sözleşme'nin IV. Bölümüne girdiği sonucuna varmaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme, tazminat talebinin yeni başvuru olarak ele alınması isteğinin reddine karar vermiştir.
II. Sözleşmenin 50 ve 19. maddeleri
Hükümete göre başvurucu, yatmadığı hapis cezası affedilecek olursa, uğradığı maddi ve manevi zararlardan ötürü tazminat talebinden feragat edeceğini kendi iradesiyle belirtmiştir. Ayrıca, Devlet Başkanı tarafından kalan süresinin affedilmesi, Hükümet ile başvurucu arasındaki anlaşmadan bağımsız olarak, Sözleşme'nin 50. maddesi anlamında bir adil karşılık oluşturur. Bu nedenle başvurucunun tazminat talebi reddedilmelidir.
Mahkeme'ye göre Sözleşme'nin 19. maddesindeki sorumluluğu göz önünde tutulduğunda, bir kimsenin Sözleşme'deki haklarından feragat ettiğine dair Hükümete sadece bir beyanda bulunması, Mahkeme'yi bu maddedeki görevinden kurtarmaz. Mahkeme bu davada başvurucunun taleplerinden feragat ettiği sonucuna ulaşacak olsa bile, Sözleşme'nin 50. maddesinin amaçlarının yerine getirilmiş olduğuna kanaat getirmeden, yargılamayı sona erdirip, davanın düşmesine karar veremez. Öte yandan başvurucunun bir tarihte, Hükümetten adil karşılık alması halinde uzlaşmaya gideceğini beyan etmiş olması, bu karşılığın 50. madde anlamında adil olup olmadığının Mahkeme tarafından değerlendirilmesi sırasında önemli ve hatta belirleyici olabilir. Bu nedenle Mahkeme, önce başvurucunun feragat edip etmediğini belirlemek zorundadır.
Hükümete göre, başvurucunun 12 Mayıs 1972 tarihli görüşmede yaptığı feragat beyanı, 12 Mayıs 1972deki af talebi ve 2 Hazirandaki ilave sözler, bu feragati sarih hale getirmektedir. Devlet Başkanı'nın 14 Şubat 1973te af kararı, başvurucunun tatmin edilmesi sonucunu vermiştir. Ancak başvurucu 16 Mart 1973te yeni taleplerde bulunmuş, böylece sözünde durmamış, Hükümet temsilcisinin iyi niyetinden haksız bir avantaj elde etmiştir. Komisyon ise, Mayıs 1972de varılan anlaşmanın, başvurucunun tazminat talebinin önünde hukuki bir engel olmadığı görüşünü savunmuştur.
Mahkeme'ye göre Sözleşme'deki haklardan birinden feragatte bulunmak, hatta bir miktar para konusundaki bir haktan dahi feragatte bulunmak, sarih bir beyan veya bir belgede yer almalıdır. Oysa bu davada durum böyle değildir. 26 Mayıs 1972 tarihli af talebi de dahil, bu davanın bütün koşulları dikkate alındığında, Mahkeme başvurucu tarafından bir feragatte bulunulmadığı sonucuna varmıştır. Ancak Neumeisterin tutumu, tazminat talebinin esasının incelenmesi ile ilgilendirir. Bu nedenlerle Mahkeme, tazminat talebinden feragat nedeniyle davanın düşmesi gerektiği itirazının reddine karar vermiştir.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Mahkeme tazminat konusundaki talebin esasına girmeden önce, ele alacağı ikinci tutukluluk döneminin (12 Temmuz 1962 - 16 Eylül 1964) hangi gününde 5(3). fıkrasına göre makul süreyi aştığını tespit etmelidir. Mahkeme, Esas hakkındaki kararda buna açıkça yer vermemiştir; çünkü o tarihte başvurucu tazminat talebinde bulunmamıştır. Mahkeme'nin Esas hakkındaki kararında, başvurucunun görüşünün aksine, ikinci tutukluluk döneminin başlangıçtan itibaren 5(3). fıkrasına aykırı olduğuna işaret etmemiştir. Mahkeme bu kararında ulusal mahkemelerin gösterdiği kaçma tehlikesi gerekçesine az önem vermiş, ancak kaçma tehlikesinin hiç bulunmadığı sonucuna varmamıştır. Mahkeme yine Esas hakkındaki kararında başvurucunun kefaletle salıverilmeyi önerdiği tarihten itibaren tutukluluğun makul süreyi aştığı sonucuna da varmamıştır. Mahkeme, teminat için gösterilen miktarlardan hangisinin başvurucunun salıverilmesi için makul olduğunu hesaplama durumda da değildir. Her halükarda, kefalet önerisinin yapıldığı gün Avusturya makamlarının buna yanıt vermeleri beklenemez; bu öneriyi incelemeleri ve karar vermeleri için zamana ihtiyaçları vardır. Ne var ki, Bölge Ceza Mahkemesi ile Temyiz Mahkemesi verdikleri kararlarda, başvurucunun başlangıçta önerdiği kefalet miktarlarını, bu sorunun incelenmesine gerek olmadığına diyerek reddedecekleri yerde, kendilerinin uygun gördükleri miktarı belirtmeleri gerekirdi. Avusturya hukukuna da uygun olan böyle bir adım, başvurucunun salıverilmesini, Sözleşme'nin ruhuna uygun olarak hızlandıracaktı. Kaçma tehlikesiyle ilgili faktörler değerlendirilirken, bu unsurlar takdir edilebilirdi. Ulusal makamların kefalet miktarı üzerinde başvurucuyla tam olarak hangi tarihte anlaşabileceklerini tespit etmek zordur. Ancak, başvurucunun yaptığı öneriden yaklaşık dört ay sonra, kefaletin kabul edilmesi uygun görünmektedir. Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucunun yedi buçuk ay tutuklu kaldıktan sonraki tutukluluk dönemini, makul olmayan tutukluluk dönemi olarak kabul etmiştir.
Başvurucu uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zararlar için milyonlarca Şilin tazminat istemiş, Hükümet ise, başvurucunun geri kalan hapis cezasının affedilmiş olmasının tam bir giderim oluşturduğunu belirtmiştir.
Mahkeme'ye göre, maddi zararları kanıtlama külfeti başvurucuya aittir. Başvurucu sadece zarara uğradığını değil, Mahkeme'nin Esas hakkındaki kararında tespit edilen ihlal ile uğradığını iddia ettiği zarar arasında nedensellik ilişkisinin bulunduğunu da ispat etmelidir. Başvurucunun tutuklanması, kendisinin gelir elde etmesini önlemiş ve iş hayatında sıkıntılar doğurmuştur. 1 Mart 1963 tarihine kadar süren tutukluluk makul süreyi aşmadığından için Sözleşme'ye uygun olduğundan, başvurucu bu dönem için giderim hak etmemiştir. Bundan sonra ise başvurucu yaklaşık bir buçuk yıl, makul süreyi aşacak şekilde tutuklu kalmıştır; eğer salıverilmiş olsaydı, mahkumiyet aldıktan sonra yaklaşık aynı dönem için hapis yatacaktı. Özgürlüğünden yoksun kalacağı bu iki ayrı dönemde uğrayabileceği zararlar açısından bir fark yoksa, 50. madde uygulaması bakımından makul süreyi aşan tutukluluk dönemi dikkate alınmaz. Başvurucunun geri kalan hapis cezasının affedilmesinden doğan yarar, tutukluluk süresinin aşırılığı ile doğan maddi zararlar bakımından adil bir karşılık oluşturmaktadır. Geri kalan cezanın affı, tutukluluk süresinin indirilmesi gibi, gerçek bir zararın tam olarak giderilmesi (restitutio in integrum) oluşturmasa bile, işin doğası gereği buna mümkün olduğu kadar yaklaşmaktadır. Ayrıca başvurucu başlangıçta bu yaklaşıma katılmıştır. Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
Mahkeme'ye göre, başvurucu makul süreyi aşan on sekiz buçuk aylık tutukluluk döneminde hiç kuşku yok ki manevi zarara uğramıştır. Başvurucu bu başlık altında tazminat veya adil karşılık hak etmektedir. Ancak Sözleşme'nin 50. maddesi, Mahkeme'nin ancak gerekli bulması halinde buna hükmetmesini öngörmektedir. Başvurucunun tutuklu kaldığı süre, mahkumiyet süresinden sayılarak düşülmüş, ayrıca kalan hapislik süresi, kendisinin de en iyi giderim yolu olarak nitelendirdiği şekilde affedilmiştir. Bu şartlar, şikayetçi olduğu manevi zararlara ağır basmaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucunun manevi tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
Başvurucu, ikinci tutukluluk dönemi ile Komisyon ve Mahkeme önünde vekilliğini yapan beş avukata ücret olarak ödediğini söylediği 250 bin Şilinin, kendisine geri ödenmesini istemiştir. Başvurucu Avrupa Konseyi'nden adli yardım almamıştır.
Mahkeme, başvurucunun maddi ve manevi zararları için belirtilen adil karşılıktan bağımsız olarak, hukuki giderlerin yeterli bir biçimde tazmin edilip edilmediğine karar verebilir. Bu davada, Sözleşme'nin ihlali nedeniyle uğranılan zarar ile, başvurucunun Sözleşme'deki haklarını korumak için yaptığı gerekli harcamaları birbirinden ayırmak gerekir. Kalan ceza süresinin affı, başvurucunun hukuki giderler bakımından adil bir karşılık oluşturmadığından, başvurucuya hukuki giderler bakımdan bir tazminat ödenmelidir.
Bu davanın şartları bakımından Mahkeme, Komisyon tarafından kullandırılan adli yardım tarifesine göre yapılacak ödemeyi temel alır. Mahkeme ayrıca, salıverilme talebinin yapıldığı 26 Ekim 1962 tarihinden itibaren yapılan işlemleri de dikkate alır. Bu nedenlerle Mahkeme, masrafların ödenmesi talebini kabul ederek, Avusturya Hükümeti tarafından başvurucuya 30 bin Şilin ödenmesine karar vermiştir.
Bu Gerekçelerle Mahkeme Oybirliğiyle,
1. Sözleşme'nin 50. maddesinin bu davada uygulanabilir olduğuna;
2. Yukarıdakilere göre başvurucunun tazminat taleplerinin yerinde olmadığına;
3. Avusturya Cumhuriyeti'nin başvurucuya avukat masrafları olarak 30 bin Şilin ödemesine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy