(AİHS m. 5, 6)
DAVANIN ESASI
3. 1927 doğumlu bir Alman vatandaşı olan K.H. Wemhoff, doğduğu yer olan Berlin'de ikamet etmektedir. Gözaltına alındığı sırada, mesleği komisyonculuktur.
4. Emniyeti suiistimal (breach of trust) suçlarına karıştığından kuşkulanılan başvurucu 9 Kasım 1961'de gözaltına alınmıştır. Gözaltına alma müzekkeresi veren Berlin-Tiergarten Bölge Mahkemesi, ertesi günü Wemhoff'un tutuklanmasına da karar vermiştir.
Müzekkerede Wemhoff'un Alman Ceza Yasasının 266 ve 48. maddelerine aykırı olarak emniyeti suiistimali teşvik suçunu işlediğinden ciddi olarak kuşkulanıldığı belirtilmiştir: Berlin'deki August-Thyssen Bank'ın müşterisi olan Wemhoff'un, bazı banka görevlilerini çok büyük miktarda parayı zimmetlerine geçirmeleri için teşvik ettiği söylenmiştir. Müzekkerede ayrıca, eğer serbest bırakılacak olursa Başvurucunun kaçabileceği ve delilleri karartmaya teşebbüs edebileceği belirtilmiştir (Alman Ceza Yasasının 112. maddesi). Çünkü:
-büyük bir ceza alması pek muhtemeldir,
-suçlara karışmış olan fakat yetkililerce henüz bilinmeyen kişileri uyarabilir, ve
-başvurucunun henüz ele geçmeyen çalışma dokümanlarını ortadan kaldırma tehlikesi vardır.
Soruşturma sırasında müzekkerenin yerini Bölge Mahkemesinin 28 Aralık 1961 ve 8 Ocak 1962 tarihlerinde verdiği iki tutuklama kararı almıştır. Bu kararlarda Wemhoff'un Ceza Yasasının 263. maddesine aykırı olarak dolandırıcılık, Yasanın 263 ve 49. maddelerine aykırı olarak dolandırıcılığa yardım ve Yasanın 266 ve 49. maddelerine aykırı olarak emniyeti suiistimale teşvik suçlarını işlediğinden ciddi kuşku duyulduğu belirtilmektedir.
5. Başvurucu 1961 ve 1962 yıllarında bir çok kez salıverilmesini istemiş, fakat bu talepler yukarıda sözü edilen gözaltına alma müzekkeresinde yazılı gerekçelerle Berlin mahkemeleri tarafından reddedilmiştir. Başvurucu ayrıca Mayıs 1962'de miktarı belirsiz bir kefalet teklifinde bulunmuştur. Ancak bu kefalet teklifi, delilleri karartma (suppression of evidence) ve kaçma tehlikesini gidermeyeceği ve azaltmayacağı gerekçesiyle, 25 Haziran 1962'de Üst Mahkemece reddedilmiştir. Başvurucu 8 Ağustos 1962'de kefalet için 200 bin Mark önermiş, fakat iki gün sonra bu öneriyi geri almıştır.
6. Wemhoff'un avukatı, il mahkemesinin 20 Mart 1963'de tutuklamanın hukukiliğini re'sen incelemesi sırasında, özellikle kimlik belgelerinin bırakılması karşılığında başvurucunun şartlı olarak salıverilmesini istemiştir. Ancak Mahkeme aynı gün, gözaltına alma müzekkeresinde gösterilen gerekçelerle Başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir.
Başvurucu bu karara karşı 16 Nisan 1963'te, ilk kez Sözleşme hükümlerini ileri sürerek itiraz etmiştir. Başvurucu gerekli görülebilecek bir şartla salıverilmesini isterken, delilleri karartma ve kaçma tehlikesinin bulunmadığını, çünkü ilgili bütün muameleleri aydınlatmak için elinden geleni yaptığını belirtmiştir. Başvurucu bütün bağlarının, eşi ve çocuğu ile birlikte yaşadığı Batı Berlin'de olduğunu ve ailesinin yüz yirmi yıldır sahip olduğu ve babasının çok kısa bir süre sonra kendisine terk etmeyi planladığı bir mücevherat dükkanının burada bulunduğunu eklemiştir. Başvurucu ayrıca, kendisine borçlu olanlara karşı hukuk davaları açtığını ve bu nedenle bir çok Bölge Mahkemesinin önüne haftada en az beş kez davacı olarak çıkması gerektiğini vurgulamıştır. Başvurucu öte yandan, Batı Berlin'den hava yoluyla çıkmasının mümkün olmadığını, çünkü daha önceki yolculukları dolayısıyla Berlin havaalanında çok iyi tanındığı için buradan uçağa binemeyeceğini; Sovyet işgali altındaki Bölgede uzun yıllar hapis kaldığından bu bölgeye ve Doğu Berlin'e giremeyeceğini ifade etmiştir. Son olarak, muamelelerinin Thyssen Bank tarafından 27 Ekim 1961'de farkına varıldığı halde Berlin'de kalmaya devam etmesinin, kaçmaya hiç bir zaman niyetlenmediğini açıkça göstermiştir.
Bu başvuru Bölge Mahkemesince 3 Mayıs 1963'te aşağıdaki gerekçelerle reddedilmiştir:
-başvurucunun iddia edilen suçları işlediğinden kuşkulanılmıştır;
-özellikle çapraşık olan vakıalar henüz tamamen incelenememiştir;
-incelenmekte olan bütün muamelelerde önemli bir rol oynadığı görüldüğünden kendisinin ağır bir ceza alma olasılığı vardır ve bu nedenle kaçmayı tasarladığından kuşkulanılabilir;
-yurtdışı ile önemli bağlantıları bulunduğundan, hazırlık soruşturmasının bu aşamasında, yurtdışında malvarlığı bulunduğu ihtimalini reddetmek mümkün değildir;
-mali durumundaki çöküş kaçma tehlikesini arttırmış, bu tehlike Berlin ile aile bağlarının bulunmasına rağmen zayıflamamıştır;
-delilleri karartma tehlikesinin tutukluluğun devamı için yeterli olup olmadığı kuşkulu olduğu halde, belirli nedenler böyle bir tehlikenin hala varolduğuna işaret etmektedir.
Başvurucu 16 Mayıs 1963 tarihli ikinci itirazda, Doğu Almanya'daki bir yargı yeri tarafından 1953'te on yıllık hapis cezasına mahkum olduğunu ve Kasım 1957'de salıverildiğini belirtmiştir. Komünizme muhalif olduğunu çeşitli vesilelerle açıklamış olduğunu ilave eden Başvurucu, Sovyet İşgali altındaki Mıntıkaya tren veya karayolu ile geçişinin de imkansız olduğunu ifade etmiştir.
Bölge Mahkemesinin 7 Nisan 1965 tarihli kararından (bk. aşağıda parag. 12) anlaşıldığına göre başvurucunun sözünü ettiği mahkumiyet kararı, kerestelerin ve mültecilere ait malların yasadışı yollardan Batı Berlin'e nakline ilişkin olup 7 Mart 1953 tarihlidir.
Tutukluluğa karşı 16 Mayıs 1963 tarihinde yapılan itiraz, Üst Mahkemenin 5 Ağustos 1963 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Mahkeme, delillerin karartılıp karartılamayacağı konusunda bu aşamada hala bir kuşku bulunabileceğini kabul ederken, itiraz edilen karardaki gerekçelere dayanarak, Başvurucunun kaçabileceğine ilişkin hala bir tehlike bulunduğunu ve tutukluluğun devamına ilişkin bu kararın, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının şartlarına aykırı düşmediğini belirtmiştir. Mahkeme, Wemhoff'un tutukluluğu sırasında yaptığı davranışların da teyid ettiği gibi onun kişiliği aleyhinde görüş belirten doktor raporuna dayanarak, adli makamlar huzuruna çıkması için gönderilen celpnamelere uymayacağından çekindiğini de eklemiştir.
7. Başvurucunun 1963 ve 1964 yıllarında şartla salıverilme için yaptığı bir çok başvuru, Üst Mahkemenin 5 Ağustos 1963 tarihli kararındakilere benzer gerekçelerle Berlin mahkemeleri tarafından reddedilmiştir. Berlin Mahkemesi 22 Haziran 1964 tarihli kararında ayrıca, Başvurucunun kaçma riskinin Ağustos 1963 tarihine göre daha fazla olduğunu tespit etmiştir. Bu sırada Savcı, bazıları başvurucunun tutukluluğu döneminde olmak üzere İflas Yasasındaki kimi suçların işlendiği gerekçesiyle başvurucu hakkındaki suçlamalarını genişlettiğinden, daha önce düşünülenden daha ağır bir ceza alma olasılığı belirmiştir. Öte yandan Mahkeme, Başvurucunun mahkum edilmesi halinde Ceza Yasasının 26. maddesine göre cezasının üçte ikisini çektikten sonra şartla tahliye edilip edilmeyeceğinin ve yine mahkumiyeti halinde tutuklulukta geçirdiği sürenin mahkumiyetten sayılıp sayılamayacağının tahmin edilemediğini belirtmiştir.
Başvurucu 13 Kasım 1961 ile 3 Kasım 1964 tarihleri arasında tutukluluk koşulları ile ilgili 41 dilekçe vermiş, bunlardan 16'sı yetkililerce kabul edilmiş, 25'i ise reddedilmiştir.
Başvurucu tutukluluk süresi içinde beş kez disiplin cezası almıştır.
8. Soruşturma 13 kişiyi kapsamaktadır. Soruşturma Berlin Savcılığı tarafından yapılmış ve önemli bir kesinti olmaksızın 9 Kasım 1961'den 24 Şubat 1964'e kadar sürmüştür. Wemhoff 40 kez sorgulanmıştır.
Soruşturma konularından biri, sanıkların yaptıklarından kuşkulanılan çok karmaşık bir çek hilesi ile ilgilidir (Komisyon raporu §57). Bu olay Berlin'deki 13 bankada, Batı Almanya'daki 35 bankada ve İsviçre'deki 8 bankada bulunan toplan 169 banka hesabının incelenmesini kapsamıştır; incelenen kayıtlardaki para miktarı 776 milyon Markı bulmaktadır. Sadece Başvurucunun olayındaki miktar, 1 Ağustos 1960 ile 27 Ekim 1961 tarihleri arasında 26 bankadaki 53 hesabı ilgilendiren toplam 284,2 milyon Markı bulmaktadır.
Federal Cumhuriyette ve başka ülkelerde onlarca tanığın ifadesi alınmıştır. Ayrıca mali kuruluşlardan, muhasebecilerden ve Deutsche Bundesbank'ın emekli Başkanı dahil, 15 uzmandan görüş alınmıştır. İşgünü sayısı 6 bine varmıştır. Sadece mali uzmanların verdikleri raporların sayfa sayısı bin beş yüzü bulmuştur.
Dava dosyası, isnadın mahkemeye sunuluş sırasında 10 bin sayfa dolayında olup, 45 ciltten oluşmaktadır.
9. 23 Nisan 1964'te soruşturma bitirilmiş ve 855 sayfalık iddianame ile Berlin Bölge Mahkemesine dava açılmıştır. İddianame 2 Mayıs 1964'te başvurucuya tebliğ edilmiştir. İddianamede başvurucunun:
-iki olayda emniyeti suiistimale uzun süreli teşvik;
-bu olaylardan birinde uzun süreli dolandırıcılık;
-bir olayda emniyeti suiistimal için uzun süreli teşvik; ve
-İflas Yasasının 239 (1) (i) ve 241. maddelerindeki yedi suçu işlediği iddia edilmektedir.
Emniyeti suiistimale teşvik, dolandırıcılık ve emniyeti suiistimale yardım suçlarının Alman Ceza Kanununun 266 (2) ve 263 (4) Maddeleri anlamında ağır suçlar oldukları kabul edilmiştir.
10. Bölge Ceza Mahkemesi iddianameye dayanarak, 7 Temmuz 1964'te varolan tutuklama kararının yerine geçen ve Wemhoff'un emniyeti suiistimale teşvik suçu işlediğinden ve emniyeti suiistimal ile dolandırıcılık suçlarına iştirak ettiğinden kuşkulanıldığını ve yedi suçtan ikisinin yukarıda sözü edilen İflas Yasasına muhalefet oluşturduğunu belirten bir başka tutuklama kararı vermiştir.
Tutuklama kararında son iki suçla ilgili olarak, Wemhoff'un Cenevre'deki Banque Commerciale SA'daki eşinin adına bir hesaptan 1961 sonbaharında 100 bin Mark çektiğini ve bu parayı bir yere gizlediğini düşünmek için nedenler bulunduğu belirtilmektedir. Kararda aynı şeyin, Wemhoff'un temsilcisinin üzerinde tutulan Berlin'de "Papenberg-Bank"daki bir hesaba 1962 ilkbaharında yatırdığı 140 bin Mark için de en azından kısmen geçerli olduğu eklenmektedir.
Tutuklama kararına göre ceza alma olasılığı nedeniyle, başvurucunun kaçma tehlikesi vardır.
11. Başvurucu ve diğer sekiz sanık Bölge Mahkemesinin 17 Temmuz 1964 tarihli bir kararıyla Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilmişlerdir. Aynı kararla diğer dört sanığın davası ana davadan ayrılmıştır.
Bölge Mahkemesi Wemhoff'un 7 Temmuz 1964 tarihli tutuklama kararında belirtilen suçları işlediğini düşünmek için yeterli neden olduğunu tespit etmiştir.
Başvurucunun işlediğinden kuşkulanılan iflas ile ilgili yedi suçun beşi hakkındaki dava, ana davadan ayrılmıştır. Bunlar daha sonra Ceza Usul Kanununun 154. maddesine göre takip edilmemiştir.
12. Başvurucunun yargılanmasına 9 Kasım 1964'te başlanmıştır. Yargılama sırasında başvurucu, 230 konu hakkında tanıkların dinlenmesi için 117 başvuruda bulunmuştur. Başvurucu, taraflı oldukları gerekçesiyle 3 yargıcı ve 4 mali uzmanı reddetmiştir. Bölge Mahkemesi 97 tanık, 3 tıp uzmanı ve 4 mali uzmanı dinlemiştir. Duruşma tutanakları 600 sayfayı bulan eklerden başka, bin sayfaya yaklaşmaktadır.
Bölge Mahkemesi 15 Şubat 1965'te, 1961 Temmuz başından önce meydana gelen ve Başvurucuya isnat edilen dolandırıcılık olayları ile ilgili davayı Alman Ceza Usul Kanununun 154. maddesine göre tatil etmiştir. Mahkeme 22 Şubat 1965'te Başvurucunun halen kovuşturulduğu İflas Yasasının 239 (1) (i) bendindeki iki suç ile ilgili davayı ana davadan ayırmıştır. Bir kaç ay sonra bunlarla ilgili dava Ceza Usul Kanununun 154. maddesine göre kaldırılmıştır.
Bölge Mahkemesi 7 Nisan 1965'te Wemhoff'u özellikle ağır derecede emniyeti suiistimale uzun süreli teşvik etmekten (Ceza Kanununun 266 ve 49. maddeleri) suçlu bulmuş ve altı yıl altı ay hapis ve 500 Mark para cezasına mahkum etmiş, tutuklulukta geçen süre hapis cezasından sayılmıştır. Mahkeme Başvurucunun 7 Temmuz 1964 tarihli tutuklama kararındaki gerekçelerle tutuklu kalmasına da karar vermiştir.
Hüküm aynı anda diğer altı sanık ile birlikte başvurucuya da tebliğ edilmiştir. Hüküm 292 sayfa tutmaktadır.
13. Mahkumiyet kararından sonra Wemhoff Nisan 1965'te geçici olarak salıverilmesi için yeniden başvurmuş, fakat Bölge Mahkemesi 30 Nisan 1965'te bu başvuruyu reddetmiştir. Wemhoff'un bu karara karşı itirazı, 17 Mayıs 1965'te Üst Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Bu Mahkeme Wemhoff'un büyük miktarda bir parayı saklamış olmasının pek muhtemel olduğunu, kendisinin çok borçlu ve müflis bulunduğunu, bu nedenle kovuşturmadan kurtulmak için şaşırtmacaya başvurma tehlikesinin bulunduğunu belirtmiştir.
14. Başvurucu 16 Ağustos 1965'te, 20 bin Markı nakit ve 30 bin Markı babası tarafından verilecek banka garantisi ile olmak üzere toplam 50 bin Mark karşılığında geçici olarak salıverilmesini talep etmiştir. Wemhoff konuyu Başsavcılıkta görüştükten iki gün sonra, 100 bin Mark önererek talebini değiştirmiştir. Bu öneri 19 Ağustos 1965'te Bölge Mahkemesi tarafından kabul edilmiştir. Ne var ki Başvurucu teminatı yatırmamış ve 30 Ağustos 1965'te babası tarafından karşılanacak olan 25 bin veya 50 bin Marklık bir banka teminatı önermiştir. Bölge Mahkemesi 6 Eylül 1965'te bu öneriyi reddetmiştir. Başvurucu bu karara karşı itiraz etmiş ve 25 bin Marklık bir teminat önermiş, fakat Üst Mahkeme bu itirazı, bu miktarda bir teminatın Wemhoff'un sürmekte olan kaçma tehlikesini ortadan kaldırmayacağı gerekçesiyle 29 Ekim 1965'te reddetmiştir.
Bu işlemler sürerken Wemhoff 19 Ekim 1965'te, Bölge Mahkemesinden gerekirse 100 bin Mark teminat karşılığında salıverilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme 1 Aralık 1965'te başvuruyu reddetmiştir. Mahkeme Wemhoff'un kaçma tehlikesinin hala yüksek bulunduğunu belirtmiştir. Nedeni ise:
- çekilmesi gereken ceza önemli bir süredir;
- Başvurucu müflistir ve muhtemelen durumunu bir daha düzeltemeyecek kadar çok borçludur; ve
- 7 Temmuz 1964 tarihli tutuklama kararında denildiği gibi, kendisinin 200 bin Mark sakladığına dair kuşku, yargılama sırasında daha da güçlenmiştir.
15. Bölge Mahkemesinin verdiği mahkumiyet kararına karşı Başvurucunun Temmuz 1965'te yaptığı temyiz başvurusu (karar tashihi - Revision) Federal Mahkemece 17 Aralık 1965'te reddedilmiştir. 7 Nisan tarihli karardan itibaren hapiste geçirdiği süre üç ayı aştığından, bu süre cezanın bir bölümü olarak sayılmıştır.
16. Cezasının üçte ikisini çeken Wemhoff, Ceza Yasasının 26. maddesine göre Bölge Mahkemesinin 20 Ekim 1966 tarihli kararıyla 8 Kasım 1966'da şartla salıverilmiştir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA
17. Başvurucu 9 Ocak 1964 tarihinde Komisyon'a yaptığı ilk başvuruda, tutukluluk süresinin Sözleşme'nin 5(3). fıkrasındaki makul sürede yargılanma hakkını ve yargılama sürerken salıverilme hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Başvurucu, tutukluluğunu kaldırmayan 20 Mart 1963 tarihli il mahkemesi, 3 Mayıs 1963 tarihli Bölge Mahkemesi ve 5 Ağustos 1963 tarihli Üst Mahkeme kararları aleyhine şikayette bulunmuştur. Uğradığı zarar için tazminat talep etmiş ve talebinin miktarını belirtme hakkını saklı tutmuştur.
Komisyon 2 Temmuz 1964'te başvuruyu Sözleşmenin 5(3). fıkrası ve ayrıca re'sen 6(1). fıkrası bakımından kabuledilebilir bulmuştur.
Wemhoff başvuruyu yaptıktan sonra, üç ayrı şikayette daha bulunmuştur. Komisyon bunlardan birini açıkça dayanaksız olduğu gerekçesiyle 28 Eylül 1964'te kabuledilemez bulmuş; diğer ikisi ise başvurucu tarafından sürdürülmemiştir.
18. İlk başvurunun kabuledilebilir bulunması kararından sonra alt-Komisyon olayları tespit etmiş, fakat dostane çözüme ulaşılamamıştır (Sözleşme'nin 28 ve 29. maddeleri).
19. Başvurucu, Komisyon ve alt-Komisyon önünde, Sözleşmenin 5(3). fıkrasının amacının, soruşturmanın genişliği ve uzunluğu gerekçeleriyle aşırı ölçüde özgürlükten yoksun bırakmayı önlemek olduğunu ileri sürmüştür. Başvurucu, kişi suçlu olsun veya olmasın, tutuklamanın adalet dağıtımını (administration of justice) etkili bir biçimde yapabilmek için kişiye yüklenen "özel bir fedakarlık" olduğunu belirtmiştir. Başvurucuya göre tutuklama, Sözleşmenin 6(2). fıkrasındaki masumluk karinesinden bir sapmayı içerdiğinden, Devletin tutuklamayı kişinin toplumsal durumunu, geçimini, sağlığını, mesleki ve aile yaşamını tahrip edinceye kadar sürdürme hakkı yoktur. Başvurucu, akıbetinin belirsizliğinin tutuklu bir kişi için zaman geçtikçe ağırlaşan ruhsal bir gerilim oluşturduğuna işaret ederek, Sözleşme'nin 3. maddesini de ileri sürmüştür.
Wemhoff ayrıca, aleyhindeki davanın özellikle bölünerek, daha fazla savcıya görev verilerek ve uzmanların çalışmaları hızlandırılarak daha çabuk bir biçimde ele alınabileceğini belirtmiştir. Davanın uzamasına kendisinin sebep olmadığını, tam tersine söz konusu muamelelerin çözülmesi için savcılığa yardımcı olduğunu eklemiştir.
Başvurucu bundan başka, ne kendisine verilmesi beklenen cezanın ne de Thyssen Bank'ın uğradığı zarar için hukuki sorumluluğunun, kaçmasından kuşkulanılması için yeterli neden oluşturmadığını ileri sürmüştür. Kefalet teklifinde bulunması ve Tyssen ile ilişkisinin 17 Ekim 1961'de anlaşılmasından sonra dahi göz altına alınıncaya kadar Berlin'de ailesi ile birlikte kalması, kaçmaya teşebbüs etmediğini göstermiştir.
Wemhoff nihayet yargılanmasının kesin sonucundan bağımsız olarak, Sözleşmenin 5(3). fıkrası ihlal mağduru olduğunu iddia etmiştir; çünkü kendi görüşüne göre tutukluluk süresinin makul olup olmadığına ilişkin bir karar, daha sonra meydana gelecek bir olaya dayanamaz. Başvurucu, tutukluluk şartları hapis cezasının şartlarından daha hafif olsa bile, akıbeti konusundaki belirsizliğin tutuklu kişiye mahkum olmuş kişide bulunmayan bir sıkıntı verdiğini de eklemiştir.
20. Alt-Komisyonun dostane çözüm bulma girişiminin başarıya ulaşamamasından sonra Komisyon Genel Kurulu, Sözleşme'nin 31. maddesinin gereği olarak bir Rapor hazırlamıştır. Rapor 1 Nisan 1966'da kabul edilmiş ve 17 Ağustos 1966'da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine havale edilmiştir. Komisyon Raporunda, daha sonra Mahkeme önünde de tekrarladığı aşağıdaki görüşünü ifade etmiştir:
(a) üçe karşı yedi oyla, Başvurucunun "makul bir sürede" yargılanmadığı veya yargılama sürerken salıverilmediği, sonuç olarak bu davada Sözleşme'nin 5. maddesinin (3). fıkrasının ihlal edildiği;
(b) bire karşı dokuz oyla, 7 Nisan 1965 tarihli kararda tutukluluk süresinin cezanın bir bölümü olarak sayılmasının, varılan bu sonucu etkilemeyeceği;
(c) oybirliğiyle, kaçma tehlikesi bulunduğu ve delilleri karartabileceği gerekçeleri ile yetkili mahkemeler tarafından başvurucunun tutukluluğunun devam ettirilmesinin Sözleşme'nin 5(1)(c) bendi anlamında "hukuki bir tutuklama" olduğu;
(d) oybirliğiyle Komisyon'un, Başvurucunun 5(5). fıkrasına göre tazminat talebini:
(i) yetkili organ, yani Bakanlar Komitesi, 5(3). fıkrasının ihlal edilip edilmediği sorunu hakkında kararını vermeden; ve
(ii) Başvurucu tazminat talebi konusunda, Sözleşme'nin 26. maddesine göre Alman hukukunda kendisine sağlanan iç hukuk yollarını tüketme imkanını kullanmadan
önce ele alamayacağı;
(e) oybirliğiyle, 9 Kasım 1961'den 17 Aralık 1965'e kadar olan süre ele alınsa bile, 6(1). fıkrasının Başvurucuya karşı yürütülen ceza davasında ihlal edilmediği.
Kısaca, Rapor kabul edilirken mevcut bulunan on Komisyon üyesinden çoğunluğu Federal Almanya Cumhuriyetinin tutumunda Sözleşme yükümlülüklerine bir olayda aykırılık bulunduğu diğer olaylarda aykırılık bulunmadığı, üç üyesi ise hiç bir olayda aykırılık bulunmadığı sonucuna varmıştır. Raporda biri aynı yönde üçü ise muhalif olmak üzere, dört bireysel görüş de yer almıştır.
MAHKEMEDEN SON TALEPLER
I. Komisyon ve Hükümetin görüşleri
A. Komisyon'un görüşleri
(21). Komisyon'un görüşüne göre 5(3). fıkrası, Sözleşme'nin 5(1)(c) bendine göre tutulan bir kişinin yargılama sürerken salıverilmesi veya makul bir sürede yargılanması hakkını hükme bağlamaktadır. Eğer kişi tutuklanmış ise, bu süre makul süreyi aşamaz. O halde en önemli sorun, "makul süre" ifadesinin anlamını belirlemektir. Komisyon bu ifadeyi açıklıktan yoksun ve muğlak bulmakta, kesin anlamını soyut olarak belirlemenin mümkün olmadığı ve sadece her bir olayın özel koşullarının ışığında değerlendirilebileceği sonucuna varmaktadır.
1. Tutukluluk süresinin değerlendirilmesi için Komisyonun önerdiği yedi ölçü
(22). Komisyon bu tür bir değerlendirmeyi kolaylaştırmak için tekil olayları genellikle aşağıdaki yedi "ölçü"ye veya "unsur"a göre incelemenin gerekli olduğuna inanmaktadır:
(i) Tutukluluğun gerçek uzunluğu.
Komisyon Raporunda, Sözleşmenin 5(3). fıkrasında geçen "makul süre"yi ele alırken soyut olarak sürenin başlangıç ve bitişini belirtmemektedir. Ancak Komisyon'un Baş delegesi Mahkeme'deki duruşmada, Komisyon'un bu konuda ortaya çıktığını düşündüğü sorunları belirtmiştir. "Makul bir sürede yargılanma ve yargılama sürerken salıverilme hakkına sahiptir" biçimindeki İngilizce metin, dava bidayet mahkemesinde görülmeye başlandığı zaman bu sürenin de bittiği yorumuna yol açarken, "être jugée dans un délai raisonnable, ou libérée" biçimindeki Fransızca metin, hükmün açıklandığı tarihte sürenin biteceğini ifade etmekte ve daha geniş bir süreyi kapsamaktadır. Komisyon bu sorun hakkında kesin bir görüş belirtmemiştir; fakat Komisyon Baş temsilcisi duruşmada, İngilizce metin yerine, anlamı daha açık ve belirgin ve daha çok bireyin lehine olan Fransızca metne dayanan yorumu tercih ettiğini açıkça ifade etmiştir. Komisyon temsilcisi Alman Hükümetinin, İngilizce metnin Devlet egemenliğini daha az ölçüde sınırladığı gerekçesiyle İngilizce metnin kabul edilmesi gerektiği şeklindeki argümanı da reddetmiştir.
Komisyon, Mahkeme'nin bu sorunu çözerken yapacağı yoruma verdiği önemi vurgulamıştır.
(ii) Suçun niteliği, öngörülen ve mahkumiyet halinde verilmesi beklenen ceza ile, verilebilecek cezanın infazından tutukluluk süresinin düşülmesini sağlayan yasal hükümler bakımından tutukluluk süresi.
Komisyon bu konuda tutukluluk süresinin uzunluğunun, söz konusu suçun niteliğine, öngörülen ve verilmesi beklenen cezaya göre değişebileceğini söylemiştir. Bununla beraber, ceza ile tutukluluk süresinin uzunluğu arasındaki ilişkiyi belirlerken, Sözleşme'nin 6(2). fıkrasında güvence altına alınan masumluk karinesini dikkate almak gerekir. Eğer tutukluluk süresi, mahkumiyet halinde verilmesi beklenen cezanın süresine çok yaklaşacak olursa, masumluk karinesi ilkesine tam olarak uyulmamış olur.
(iii) tutuklu kişinin maddi, ahlaki ve diğer açılardan durumu.
(iv) sanığın tavrı:
a) Soruşturma ve yargılamanın gecikmesine veya süratine katkıda bulunmuş mu?
b) Yargılanırken salıverilme, temyiz ve diğer hukuki yollara başvurması sonucu bir gecikme olmuş mu?
c) Kefaletle salıverilme talep etmiş mi, ve duruşmaya gelmek için daha başka teminatlar önermiş mi?
(v) olayın soruşturulmasındaki güçlükler (olayların karmaşıklığı, tanıkların ve suç ortaklarının sayısı, yurtdışından delil elde etme ihtiyacı, vd.).
(vi) soruşturmanın yürütülme tarzı:
(a) uygulanabilir soruşturma sistemi;
(b) soruşturma makamlarının tavrı (bu makamların olayı ele alırken gösterdikleri dikkat ve soruşturmayı organize etme tarzları).
(vii) yargısal makamların tavrı:
(a) yargılama sürerken salıverilme talepleri için yapılan başvuruları ele alırken;
(b) yargılamayı tamamlarken.
(23). Komisyon, böyle bir rasyonel sınıflandırma cetvelinin her olayda keyfilik görünümü vermeyen tutarlı bir yorumu mümkün kılacağını iddia etmektedir. Komisyon bununla beraber belirli bir olaydaki sonucun, söz konusu unsurların bütünsel yorumundan çıkan bir sonuç olacağını belirtmektedir. Bazı ölçülere göre yapılacak olan inceleme tutukluluk süresinin makul olduğu sonucuna yol açsa bile, diğer ölçülerin uygulanması tersi bir sonuca götürebilecektir. Bu suretle kesin ve belirleyici sonuç ölçünün göreli ağırlığına ve önemine dayanacak, fakat bu yöntem hiç bir zaman tek bir ölçünün bazı olaylarda belirleyici bir öneme sahip olmasını önlemeyecektir.
Komisyon, yukarıda belirtilen ölçüler aracılığıyla genellikle tutuklama olaylarında bulunması muhtemel bütün durumları kapsamaya çaba gösterdiğini, fakat Mahkeme'ye sunulmuş davalarda başka ölçülerin incelenmesini de haklı gösterebilecek istisnai durumlar olabileceğinden, bunun sınırlı bir liste olarak kabul edilmemesi gerektiğini de ilave etmiştir.
2. Olayda tutukluluk süresinin "yedi ölçü"ye göre değerlendirilmesi
(24). Komisyon bu davadaki olayları sözü edilen ölçülere göre tespit etmiş ve olayların hukuki nitelemesini aynı yorumlama yöntemiyle yapmıştır.
Komisyon'un ortaya koyduğu vakıaların bazıları, çeşitli ölçülerin ışığında kendisine önemli görünmüştür. Komisyon'un çeşitli noktalar hakkındaki görüşlerinin bir özeti aşağıda yer almaktadır.
(25). Birinci ölçünün uygulanmasıyla, yani Wemhoff'un tutukluluk süresinin uzunluğu ile ilgili olarak Komisyon, 9 Kasım 1961'den (gözaltına alındığı tarih) 9 Kasım 1964'e (Bölge Mahkemesinde davanın başladığı tarih) kadar olan süreyi dikkate almaktadır. Komisyon'a göre bu tutukluluk süresinin fiili uzunluğu (üç yıl), "makul" sürenin aşıldığı sonucuna varmayı gerektirmektedir.
(26). Komisyon, yukarıda belirtilen ikinci ölçünün eldeki olaya uygulanması bakımından aynı sonucun haklı görülebileceği görüşündedir. Komisyon burada, hem Başvurucunun Ceza Yasasının 26. maddesine göre geçici olarak salıverilmesi ihtimalini, hem de tutulma süresinin verilen cezanın bir parçası olarak sayılmasını dikkate almıştır. Komisyon bu son işlemin, "hafifletici koşullar"a (extenuating circumstance) benzer bir unsur oluşturduğunu kabul etmekte, fakat bunun kesin olarak verilen cezanın infazında dikkate alınmış bir süre olsa bile, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasına uygun olmayan ve bu nedenle Sözleşme'yi ihlal eden bir tutuklamanın belirleyici niteliğini hiç bir biçimde değiştirmediğini ifade etmektedir.
(27). Komisyon'un görüşüne göre, başvurucunun evliliğini tahrip ettiği ve anne-babası ile olan yakın ilişkisini zedelediği söylenen bu uzun süreli tutukluluğun aile yaşamına verdiği zarara bakıldığında, diğer ölçüler gibi üçüncü ölçünün uygulanması da tutulma süresinin uzunluğunun aşırı olduğu sonucuna varılmalıdır.
(28). Komisyon dördüncü ölçü konusunda, Başvurucunun tavrının tutulma süresinin uzunluğuna önemli bir katkı yaptığını düşünmemektedir.
(29). Komisyon beşinci ölçüyü değerlendirirken söz konusu olayın, sadece mali muamelelerinin niteliği ve sayısı bakımından değil, dinlenen sanıkların ve tanıkların sayısı ve olayın Almanya'ya ve yurtdışına taşması nedeniyle de çok karmaşık olduğunu düşünmektedir. Komisyon'a göre bu koşullar, tutulma süresinin uzunluğunun makul olduğu sonucunu desteklemektedir.
(30). Komisyon'un görüşüne göre altıncı ve yedinci ölçüler incelendiğinde, Başvurucuya karşı açılan ceza davasının yetkililerin her hangi bir hatası nedeniyle tutukluluğu uzattığı sonucuna varmaya yol açmamaktadır.
(31). Komisyon bu ölçüleri bir bütün olarak değerlendirilmesinin ışığında, ve olayın kendine özgü koşullarını dikkate alarak, tutukluluğun fiili uzunluğuna özel bir önem vermekte ve Başvurucunun "makul" bir sürede yargılanmadığı ve yargılama sürürken salıverilmediği, ve sonuç olarak 5(3). fıkrasının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğu sonucuna varmaktadır.
(32). Komisyon, Başvurucunun kaçma ve delilleri karartma tehlikesi bulunduğu için yetkili mahkemeler tarafından tutukluluğun devamına karar verilmesinin, 5(1)(c) bendi anlamında hukuki olduğu görüşündedir.
(33). Komisyon, Sözleşmenin 5(3). fıkrasında ortaya çıkan yorum sorunlarının bir benzerinin, 6(1). fıkrasında, özellikle bu fıkrada geçen "süre" konusunda ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Bununla beraber Komisyon'un görüşüne göre 5(3). fıkrası ile 6(1). fıkrasının amaçları bakımından sürenin "makul" olup olmadığı ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bireyin fiziksel özgürlüğünü korumayı amaçlayan birincisi, fiilen tutuluşuna bakmaksızın bireyi normal olmayan ölçüde uzun davalara karşı korumayı amaçlayan ikincisinden daha katı bir biçimde uygulanmayı gerektirmektedir. Eldeki olayda ceza davası aşırı ölçüde karmaşık olaylarla ilgilidir; dava Alman adli makamları tarafından gereksiz yere uzatılmamıştır. Bu nedenle Komisyon, söz konusu sürenin 9 Kasım 1961'den 17 Aralık 1965'e kadar sürdüğü düşünülse bile, başvurucunun yargılandığı ceza davasında 6(1). fıkrasının ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır.
(34). Komisyon 9 Ocak 1968 tarihli duruşmada aşağıdaki sunuşları yapmıştır:
Mahkeme'nin,
(1) Wemhoff'un 9 Kasım 1961'den 9 Kasım 1964 veya daha sonraki bir tarihe kadar tutuklu kalmasının Sözleşme'nin 5(3). fıkrasını ihlal edip etmediği;
(2) Wemhoffun gözaltına alındığı 9 Kasım 1961 veya daha sonraki bir tarih ile Berlin Bölge Mahkemesinin karar verdiği 7 Nisan 1965 veya daha sonraki bir tarih arasında yargılandığı ceza davasının süresinin, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasını ihlal edip etmediği,
hakkında karar vermesi talep olunur.
B. Hükümetin görüşü
(35). Alman Hükümeti, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediği yönündeki Komisyon görüşüne katıldığını belirtmektedir.
(36). Hükümet Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının yorumu ve bu olaya uygulanması konusunda ise, Komisyon Raporunda kabul edilen gözaltına alma tarihinde (9 Kasım 1961) dava mahkemesi olan Berlin Bölge Mahkemesinde davanın açılmasına (9 Kasım 1964) kadar geçen sürenin ele alınması gerektiğine inanmaktadır.
Hükümete göre en azından bu davada süreyi, duruşmanın başladığı tarihte sona erdirmeyi ima eden İngilizce metin ("entitled to trial within a reasonable time") yerine, daha uzun (karar tarihine kadar) bir süreyi içeren Fransızca metne ("le droit d'être jugée dans un délai raisonnable, ou libérée") dayanmamak yerinde olur. Aksi halde Sözleşmeci Devletlerin egemenliklerinin fazladan sınırlanmasına yol açılabilir. Dahası, 5(3). fıkrasının Fransızca metninin uygulanması halinde, sanığın usul araçlarını aşırı kullanması sağlanarak bu hükümle tanınan korumayı uzatma imkanı verilecektir. Bu da salıverilme olanağına kadar geçen sürenin artık "makul" olmaması tehlikesi ile birlikte, davanın gereksiz yere uzamasına neden olacaktır.
(37). Genel olarak Hükümet, yedi "ölçü"yü ortaya koyan ve fakat bunların uygulanmasının olayın özelliklerine bağlı olduğunu kabul eden Komisyon'un geliştirdiği bu yönteme karşı önemli çekincelerini ifade etmektedir. Hükümete göre Komisyon vakıaları sert bir biçimde aynı ölçüye sokmakla objektif olmadığı gibi, bir ölçü bakımından değinilen bazı vakıalar, aynı derecede diğerleriyle de ilgili olacaktır.
(38). Hükümet ayrıca Komisyon'un gerekçelerine, Başvurucunun olayında 5(3). fıkrasının ihlal edilmediğini gösterdiğini söylediği aşağıdaki düşüncelerle karşı çıkmaktadır.
(39). Komisyon'un geliştirdiği birinci ölçü, yani tutulmanın gerçek uzunluğu hakkında Hükümet, prensip itirazlarında bulunmaktadır. Hükümetin görüşüne göre "süre" ismini niteleyen "makul" sıfatı, bir görelilik unsuru getirmektedir; bu nedenle fiili tutulma uzunluğunun tanımladığı mutlaklık faktörü, böyle bir uzunluğun "makul" olup olmadığını belirlemek için bir ölçü olarak kullanılamaz. Hükümet ayrıca, Komisyon bakımından Başvurucunun tutuluş süresinin tamamının Sözleşme'nin 5(1)(c) bendi anlamında "hukuki" olduğunu söylemektedir. Hükümet, beşinci ölçüye göre değerlendirme yapan Komisyon'un soruşturmanın karmaşıklığının tutma süresini haklı bulmaya yönelttiğini kabul ettiğini eklemektedir. Bu nedenle Hükümet, tutukluluk süresinin uzunluğunun bir bütün olarak "makul olmadığı" biçiminde görülmesini anlayamamaktadır. Dahası Komisyon, tutukluluk süresinin "makul" olmaktan hangi anda çıktığını belirtmemektedir.
(40). Hükümet, Komisyon'un ikinci ölçü bakımından yaptığı değerlendirmeye de katılmamaktadır. Hükümet, Komisyon görüşünün esas olarak, tutulan kişinin şartla salıverilmesini düzenleyen Ceza Yasasının 26. maddesindeki bir imkana dayandığını vurgulamaktadır. Ancak Hükümete göre, uygulanması mahkemelerin takdirine dayanan bu madde, cezanın kesinleşmesinden, daha açık bir ifadeyle, mahkum olmuş kişi cezasının üçte ikilik bir bölümünü çektikten sonra uygulanabilir. O halde bu madde tutukluluk süresinin uzunluğunun "makul olmadığı" sonucunu haklı kılmaz. Dahası Alman yargısal makamları, Başvurucu cezasının üçte ikilik bölümünü çektikten sonra şartlı olarak özgürlüğünü vermişlerdir. 20 Ekim 1966 tarihli bu kararın bu kadar önce verilebilmesinin nedeni, tutukluluk süresinin cezanın bir bölümü olarak sayılmasıdır.
Cezanın bir parçası veya bütünü olarak sayılsa bile, tutukluluğun ayrı bir durum olduğu hakkındaki Komisyon argümanına karşı Hükümet, hapis cezası ile karşılaştırıldığında böyle bir tutulmanın avantajları olduğunu belirtmekte fakat bu avantajların ne olduğunu söylememektedir. Buradan çıkan sonuca göre tutulma süresinin uzunluğu Başvurucunun lehine işlemektedir: eğer kısa olsaydı, takdir edilebileceği gibi Wemhoff, koşulları ağır olan daha uzun bir süre hapis cezası çekecekti.
(41). Hükümete göre Komisyon üçüncü ölçüyü değerlendirirken, Wemhoff'un tutulması ile ailesinin gördüğü zarar arasında nedensel ilişkinin varlığını doğrulayabilmek için bir sıçrama yapmaktadır. Hükümet, Wemhoff'un daha önce de mahkum olduğunu ve daha uzun süreyle hapis cezası yattığını, mali ve ailevi durum bakımından bu mahkumiyetin sonuçlarının tutulma ile aynı ölçüde, hatta aslında daha fazla zararlı olduğunu ileri sürmüştür. Bundan çıkan sonuca göre, üçüncü ölçünün Komisyon tarafından yapılan değerlendirmesi ikna edici değildir.
(42). Hükümetin görüşüne göre, dördüncü ölçü bakımından Komisyon'un vardığı sonucun ifadesinde belirli bir boşluk vardır. Komisyon Raporuna VIII ve XI sayılı Eklerde gösterilen çok sayıdaki talep, temyiz ve diğer müracaatların, genel olarak Wemhoff'un davanın ilerleyişini yavaşlatmak istediğini düşünmeye imkan vermediği şeklinde kabul edilebilir. Fakat Hükümete göre, davanın bu suretle uzadığından da kuşku duyulamaz. Bu konuda Hükümet, Berlin Bölge Mahkemesinin 19 Ağustos 1965'te, yani mahkumiyet kararından sonra, 100 bin Mark yatırması karşılığında tutuklama kararını kaldırmaya karar vermiştir. Mahkeme, elindeki belgeler ışığında Başvurucunun, bir İsviçre bankasına eşi adına açılan bir hesaba 100 bin Mark yatırdığını ve suçları ortaya çıkınca bu parayı çektiğini tespit etmiştir. Başvurucu dava sırasında yaptığı muameleler hakkında çoğunlukla çelişkili beyanlarda bulunmuş; yargısal makamlar Wemhoff'un söz konusu parayı ne yaptığını tespit edememişlerdir. Durum ne olursa olsun, Başvurucu Mahkemenin kefalet teminatını ödememiştir.
Hükümete göre dördüncü ölçünün uygulanması bakımından, Komisyon'un tutukluluk süresinin makul olmadığını kabul etmesine imkan vermediği sonucuna varılmalıdır.
(43). Beşinci, altıncı ve yedinci ölçülerin uygulanması bakımından ise Hükümet, Komisyon tarafından açıklanan görüşe katıldığını ifade etmektedir.
(44). Hükümet Komisyon'un değerlendirme yönteminin, Wemhoff davasında olduğu gibi, hem vakıalar hem de hukuki bakımdan büyük ve karmaşık ceza davaları görülürken, tutukluluk süresinin Sözleşme'nin 5(3). fıkrası anlamında makul olup olmadığının ve "makul olan" ile "makul olmayan" arasındaki çizginin çizilebileceği anın, objektif olarak belirlenmesine imkan vermediğini düşünmektedir.
Hükümet ayrıca, Komisyon'un "ölçüler" sistemini izlerken, yargısal makamlara göre tutukluluğun devamını gerekli kılan nedenleri inceleme fırsatını yitirdiği için üzüntülerini ifade etmektedir. Başvurucunun, sadece olası cezasının ağırlığı ve bunun hukuki sorumluluğu üzerindeki etkisi bakımından değil, fakat aynı zamanda mali yolsuzlukları ve özellikle de İsviçre bankasındaki eşinin adına bulunan hesaptan 100 bin Markın açıklanamayan bir biçimde çekilmesi nedeniyle de kaçma tehlikesinin gerçek olduğunu söylemektedir.
(45). Hükümet 9 Şubat 1968 tarihli duruşmada şu sunuşta bulunmuştur:
Mahkeme'nin:
Alman makamları tarafından verilen kararların ve alınan önlemlerin Federal Cumhuriyetin Sözleşme'nin 5(3). fıkrası ve 6(1). fıkrası ile üstlendiği yükümlülüklere uygun olduğuna karar vermesini talep ediyoruz.
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlali iddiası
(46). Wemhoff Komisyon'a yaptığı 9 Ocak 1964 tarihli başvuruda, başka şeylerle birlikte, gözaltına alındığı 9 Kasım 1961'den beri tutulu bulunduğunu belirtmiştir. Başvurunun sadece bu kısmı Komisyon tarafından kabuledilebilir bulunduğu için, Mahkeme'den, Wemhoff'un şikayetçi olduğu vakıalar bakımından Sözleşme ihlalinin mağduru olup olmadığına karar vermesi istenmiştir.
(47). Mahkeme Wemhoff'un bir suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine ve suç işledikten sonra kaçmasını önlemek için tutulmasını gerektiren makul nedenler bulunduğu kanısıyla, kanunen yetkili makam önüne çıkarmak amacıyla Sözleşme'nin 5(1)(c) bendine göre gözaltına alındığını ve tutulduğunu saptamaktadır. Gözaltına alınma nedenleri konusundan hemen bilgilendirilmediği veya bir yargıç önüne hemen çıkarılmadığı itirazı yapılmamıştır. Sonuç olarak bu olayda Sözleşme'nin 5(1)(c) bendinin ve 5(3). fıkrasının birinci kısmının ihlal edilmediği açıktır.
(48). Ancak, Alman yargısal makamları tarafından Sözleşme'nin diğer iki hükmüne, yani 5(1)(c) bendi hükmüne göre gözaltına alınan veya tutulan herkesi n "makul bir sürede yargılanma" veya "duruşmada hazır bulunması için güvence" alınarak "yargılama sürerken salıverilme" hakkına sahip olduğunu belirten 5(3). fıkrasının ikinci kısmına ve, "hakkındaki bir suçlamanın karara bağlanmasında" herkesin "bir yargı yeri tarafından makul bir sürede" yargılanma hakkına sahip olduğunu belirten 6(1). fıkrasına aykırı davranıp davranmadıkları sorunları ortaya çıkmaktadır.
A. Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının hakkında
(49). Mahkeme bu hükmün alanının açıkça belirlenmesinin çok büyük bir önemi olduğunu kabul etmektedir. "Makul" sözcüğü, yargılanma hakkına sahip olan kişinin yargılanma süresine uygulanacağından, tam anlamıyla dilbilimsel bir yorum, yargılama makamlarını iki yükümlülük arasında bir tercih yapma ile karşı karşıya bırakır: hüküm verilinceye kadar davayı makul bir sürede görme veya yargılama sürerken gerekirse belirli bir teminat ile sanığı salıverme.
(50). Mahkeme böyle bir yorumun Sözleşmeci Tarafların amaçları ile bağdaşmayacağından emindir. Sözleşmeci Tarafların kendi yargısal makamlarına, sanığın salıverilmesi karşılığında davayı makul bir sürenin ötesinde uzatma imkanı vermeyi amaçladıkları düşünülemez. Dahası bu yorum, yukarıda alıntılanan 6(1). fıkrasına da açıkça aykırı düşecektir.
Söz konusu hükmün kesin alanını anlayabilmek için onu kendi bağlamına yerleştirmek gerekir.
Herkesin kişi özgürlüğüne ve kişi güvenliğine hakkı bulunduğunu belirterek başlayan 5. madde, bu prensipten, özellikle suçların cezalandırılmasını gerektiren kamu yararını koruma anlayışıyla uzaklaşmanın mümkün olduğu durumları ve şartları belirterek devam etmektedir. Kovuşturulan kişinin tutulması halinde, esas olarak ulusal mahkemeler ve daha sonra da Avrupa Mahkemesi, sanık hakkında verilen hükümden önce geçen zamanın, hangi nedenle olursa olsun belirli bir aşamada makul süre sınırını aşıp aşmadığını, yani masum olduğu varsayılan bir kişiye, olayın şartları içinde normal olarak beklenebileceğinden daha fazla bir fedakarlık yüklenip yüklenmediğini belirlemelidir.
Başka bir deyişle, 5(3). fıkrasına göre makul süreyi aşmaması gereken, sanık kişinin geçici olarak tutulduğu süredir. Bu aynı zamanda Alman Hükümetinin ve Komisyon'un da metne verdiği anlamdır.
(51). Mahkeme'deki duruşma sırasında 5(3). fıkrasının yorumu ile ilgili olarak ortaya atılan bir başka sorun, "makul süre" şartının kapsadığı tutulma süresidir. Komisyon'un Raporda açıkladığı görüşe göre sanığın dava mahkemesinin önüne çıktığı tarih, yani eldeki olayda 9 Kasım 1964 tarihi, değerlendirmeye alınabilecek tutulma süresinin da sonu olarak kabul edilmelidir. Oysa Komisyon Başkanı, Wemhoff'un tutukluluğunun Berlin Bölge Mahkemesi önüne çıktıktan sonra da devam ettiğini hatırlatarak ve Komisyon içinde azınlığın karşı görüşüne dayanarak, Mahkeme'den 9 Kasım 1961'den 9 Kasım 1964'e 'veya daha sonraki bir tarihe' kadar süren tutmanın hukukiliği hakkında karar vermesini talep etmiştir.
Alman Hükümet temsilcisi, sanığın dava mahkemesi önüne çıktığı anda 5(3). fıkrası ile ilgili sürenin de sona ereceğine ilişkin Komisyon'un kabul ettiği yoruma katılması ile ilgili gerekçelerini açıklamıştır.
(52). Mahkeme bu kısıtlayıcı yorumu kabul edemez. Sözleşme'nin İngilizce metninin bu tür bir yoruma olanak tanıdığı doğrudur. Fıkrada iki kez geçen "yargılama" (trial) sözcüğü, mahkeme önündeki davanın sadece başlangıcına değil, bütününe işaret etmektedir. "Yargılanma hakkına sahiptir" sözcükleri, "yargılama sürerken" ("pending trial") bağlamında bir bütün olarak düşünülen yargılamadan önce salıvermeyi gerektirir görünse bile, "duruşmaya çıkarılma hakkına sahiptir" (entitled to be brought to trial) sözcükleriyle anlamdaş görülmesi gerekmez.
İngilizce metin iki yoruma da olanak tanırken aynı ölçüde geçerli olan Fransızca metin sadece bir yoruma olanak tanımaktadır. Fransızca metne göre bir sanığı makul bir sürede salıverme yükümlülüğü, bu kişinin "jugée" edilmesine kadar, yani yargılamayı sona erdiren hükmün verildiği güne kadar devam etmektedir. Dahası sanık, hem yargılamayı hem de ilk soruşturmayı şüphe götürmez bir biçimde kapsayacak kadar geniş bir ifade olan "pendant la procédure" ile salıverilmelidir.
(53). Böylece bir Sözleşme'nin aynı ölçüde geçerli ve fakat tamamıyla aynı olmayan iki metni ile karşılaşan Mahkeme, uluslararası hukukun yerleşmiş içtihatlarını izleyerek, bunları mümkün olduğu kadar uzlaştırıcı bir biçimde yorumlamalıdır. Ayrıca, bunun bir hukuk yaratan (law-making) sözleşme olduğunu göz önünde bulundurarak, Sözleşmeci Tarafların üstlendikleri yükümlülükleri mümkün olduğu ölçüde sınırlayacak bir yorumu değil, Sözleşme'nin amacını gerçekleştirmek ve hedefine varmasını sağlamak için en uygun yorumu gözetmesi gereklidir. 5. maddenin bir suç nedeniyle kuşkulanılan kişileri gereksiz yere uzun tutuklamaya karşı korumasının, neden hükmün verilişine kadar devam ettirilmeyip de duruşmanın başladığı anda bitirileceğini anlamak mümkün değildir.
(54). Geriye, Sözleşmenin 5(3). fıkrasındaki tutulma süresinin, mahkumiyet kararının kesinleştiği gün mü, yoksa İlk Derece Mahkemesi tarafından olsa bile sadece suçlamanın karara bağlandığı gün mü sona erdiğini, saptamak kalıyor.
Mahkeme ikinci yoruma katılmaktadır.
Bir nokta Mahkeme'ye çok önemli görünmektedir: Bu da, tutulu bulunsun veya bulunmasın, İlk Derece Mahkemesinde mahkum olan bir kişinin, 5(1)(a) bendinde "mahkumiyet kararı vermesinden sonra" özgürlüğünden yoksun bırakılması öngörülen kişi durumunda olmasıdır. Mahkumiyet kararının verilmesinden sonra ifadesi, kesinleşmiş mahkumiyet kararından sonra ifadesi olarak sınırlanamaz; çünkü aksi takdirde bu ifade, kendisine tanınan hukuki yollar açık olsa da henüz serbest olduğu halde duruşmaya gelen ve mahkum edilen kişinin gözaltına alınmasını dışarıda bırakır. Sözleşmeci Devletlerin sıkça izlemiş oldukları bu uygulamadan şimdi vazgeçmeye niyetlendiklerine inanmak mümkün değildir. Dahası, temyiz veya denetim muhakemesi sırasında tutulan kişinin suçunun, 6. maddenin gereklerine göre yapılmış bir yargılama ile tespit edildiği gözden uzak tutulamaz. Bu noktada mahkumiyet kararından sonra gelen tutmanın, hükme dayanarak veya Federal Almanya Cumhuriyetinde olduğu gibi tutuklama kararını teyid eden özel bir kararla yapılması arasında bir fark yoktur. Mahkumiyet kararından sonra temyizin sonuçlandırılmasındaki gecikmeden ötürü tutukluluğunun devamından şikayetçi olan bir kimse, Sözleşmenin 5(3). fıkrasını kullanamayacak, fakat muhtemelen 6(1). fıkrasında düzenlenen "makul süre"ye aykırılık iddiasında bulunabilecektir.
O halde bu davada Mahkeme'den makul olup olmadığı hakkında karar verilmesi istenen süre 9 Kasım 1961'den 7 Nisan 1965 tarihine kadar sürmektedir.
(55). Her olayda sanık kişinin tutukluluğun devamının makul olup olmadığı o olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Göz önünde tutulabilecek faktörler çok çeşitlidir. Bu nedenle, belirli bir tutmanın makul olup olmadığının değerlendirilmesinde geniş görüş farklılıklarının bulunması da mümkündür.
(56). Komisyon Başkanının Mahkeme'ye yaptığı sunuşta ortaya koyduğu gibi Komisyon, görüş farklılıklarındaki genişliği ve tehlikeyi azaltabilmek için bir düşünsel disiplin tedbiri olarak, tutuklamanın uzunluğunun lehinde veya aleyhinde bir değerlendirmeye varmak üzere uygulanmasının uygun olduğu söylenen yedi ölçülük bir dizgeyi içeren bir yaklaşım getirmiştir. Olayın çeşitli yönlerinin bu ölçüler ışığında incelenmesinin, onun özelliklerinin bir bütün olarak değerlendirilmesini sağlayacağı düşünülmüştür; her bir ölçünün göreli önemi olayın koşullarına göre değişebilecektir.
(57). Mahkeme bu yöntemi kabul edebileceğini sanmamaktadır. Sözleşmenin 5(3). fıkrasını ihlal iddiaları, Sözleşmeci Taraflarca üstlenilen taahhütlerin yerine getirilmesini sağlamak için Sözleşme'yle kurulmuş organların önüne getirilmeden önce, iç hukuk yollarının ve bu suretle ulusal yargısal makamların verdiği gerekçeli kararların konusu olmak zorundadırlar. Bir suç nedeniyle kuşkulanılan bir kişinin mahkum edilmeden önce kamu yararı bakımından tutulmasının gerekliliğine kendilerini ulaştıran koşulları belirtmek, ulusal yargısal makamların görevidir. Aynı şekilde, bu durumdaki bir kişi iç hukuk yollarını kullanırken, yetkililerin tespit ettikleri olaylardan çıkarttıkları sonuçları çürütmeye yönelik gerekçelerini ve salıverilmesinin lehine olan nedenleri ileri sürmüş olmalıdır.
Bu işaretler ışığında Mahkeme, tutukluluğun sürdürülmesini haklı kılmak ve tutukluluğun makul olmayan sebeplerle uzatılmadığını ve Sözleşme'nin 5(3). fıkrasına aykırı olmadığını göstermek için ulusal makamlar tarafından verilen gerekçelerin açıklayıcı ve yeterli olup olmadığına karar vermelidir.
(58). Wemhoff için verilen 9 Kasım 1961 tarihli gözaltına alma müzekkeresi, eğer kendisi serbest bırakılacak olursa, kaçabileceği ve özellikle olaya karışan kişilerle irtibat kurarak hakkındaki delilleri ortadan kaldırabileceği kaygısına dayanmaktadır. 5 Ağustos 1963 tarihine kadar bu gerekçeler, Wemhoff'un salıverilmek için yaptığı başvuruları reddeden mahkeme kararlarında belirtilmiştir.
Ancak o tarihte Üst Mahkeme, soruşturma henüz tamamlanmadığı halde, delilleri karartma tehlikesinin hala var olup olmadığı konusunda biraz kuşku bulunduğunu kabul etmiş, fakat diğer gerekçenin hala geçerli olduğunu düşünmüştür. Aynı gerekçeler, Başvurucunun temyiz başvurularını reddeden sonraki kararlarda da yinelenmiştir.
(59). Delilleri karartma tehlikesinin varlığı konusunda Mahkeme, Wemhoff'un işlediğinden kuşkulanılan suçların niteliğini ve olayın aşırı ölçüde karmaşıklığını göz önünde tutarak, Alman mahkemelerinin endişe duymalarını haklı görmektedir.
Kaçma tehlikesi konusunda ise Mahkeme şöyle düşünmektedir: Mahkumiyeti halinde alabileceği cezanın ağırlığı haklı olarak, sanığı kaçmaya teşvik edici bir faktör biçiminde görülebilir; ama bu kaygının etkileri tutukluluk sürdükçe zayıflar ve sonuç olarak sanığın almayı bekleyebileceği cezanın ağırlığı azalır. Öte yandan cezanın ağır olması ihtimali tutuklama için yeterli değildir. Bununla beraber Alman mahkemeleri kaçma tehlikesinin bulunduğuna dair kararlarını gerekçelendirirken muhakemenin ilk aşamalarında, sanığın maddi durumu ile ilgili şartlara ve onun tutumuna dayanarak dikkatli davranmışlardır.
(60). Bununla beraber Mahkeme, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının son hükmünün, tutukluluğun devamına karar verilmesi, sadece sanığın kaçması ve bu suretle duruşmaya gelmemesi kaygısına dayandığı zaman salıverilmesinin, mümkünse duruşmaya gelmesi için teminata bağlanabilmesini düzenlediğini vurgulamaktadır.
Wemhoff'un karıştığı büyüklükteki mali bir olayda temel güvencelerden biri kendisinin verebileceği yüksek meblağda bir kefalet veya gösterebileceği bir teminat olabilirdi. Bu konuda aldığı tavırlar, bu tür bir güvenceyi yerine getirebileceğini göstermemektedir.
(61). Bu koşullarda Mahkeme, Wemhoff'un 9 Kasım 1961 ile 7 Nisan 1965 tarihleri arasında tutulu kaldığı sürenin uzunluğu açısından, (a) 1964 Şubat sonunda tamamlanabilen soruşturmanın yavaşlığına, veya (b) soruşturmanın kapanması ile iddianameye geçilmesi (Nisan 1964) veya duruşmanın açılması (9 Kasım 1964) arasında geçen zamana, ve son olarak (c) 7 Nisan 1965'e kadar süren duruşmanın uzunluğuna bağlanamadığından, Sözleşmenin 5(3). fıkrasınca üstlenilen yükümlülüklere aykırılık bulunduğu sonucuna varamamıştır. Bir sanık, sebebi ne olursa olsun, başlangıçta kamu yararı gerekçesiyle makul olarak tutulmuş olsa bile, muhakeme uzun bir zaman sürmüş ise, Sözleşmenin 5(3). fıkrasını ihlal edilebilir.
(62). Bu konuda Mahkeme, yargılama makamlarının tavrının eleştirilemeyeceği hakkındaki Komisyon görüşüne katılmaktadır. Olayın olağanüstü karmaşıklığı ve gecikmeye neden olan diğer kaçınılmaz sebepler, soruşturmanın ve yargılamanın olağanüstü uzunluğunu haklı kılmaktadır.
Tutuklu sanığın kendi davasına öncelik ve özel hız verilmesi hakkına sahip olmasının, savunma ve iddia makamına ellerindeki tüm delilleri ortaya koymalarına ve görüşlerini ifade etmelerine olanak vermek ve suçun gerçekten işlenip işlenmediği ve cezası üzerinde dikkatlice düşündükten sonra kararını açıklamak için, olayın tüm ayrıntıları ile aydınlatılmasını isteyen yargıçların çabalarını engellememesi gerektiği gözde uzak tutulmamalıdır.
B. Davanın makul sürede görülmesi hakkını tanıyan 6(1). fıkrası hakkında
(63). Mahkeme bu hükmün esas amacının, sanığın uzun süre isnat altında kalmamasını ve isnadın mümkün olduğunca en kısa sürede karara bağlanmasını sağlamak olduğu görüşündedir.
Bu nedenle bu hükmü uygularken dikkate alınması gereken süre, temyiz başvurusu sonunda ulaşılmış olsa bile beraat veya mahkumiyet kararının verilmesine kadar sürer. Ayrıca, yargılamanın gecikmesine karşı söz konusu kişiye tanınan korumanın davadaki ilk duruşmada sona ermesi için hiç bir neden yoktur: İlk Derece Mahkemelerinin davayı mazeretsiz ertelemesinden veya aşırı gecikmesinden de çekinmek gerekir.
(64). Dikkate alınacak sürenin başlangıcı konusunda Mahkeme, Wemhoff'a ilk kez suçlamanın isnat edildiği ve gözaltına alınmasına karar verildiği tarih olan 9 Kasım 1961'den başlaması gerektiği görüşündedir.
İşte bu tarihte, Wemhoff hakkındaki suç isnatlarının karara bağlanacağı makul bir sürede yargılanma hakkı başlamaktadır.
(65). Wemhoff davasında 6(1) fıkrasına uyulup uyulmadığını denetlemek için dikkate alınacak sürenin büyük bir bölümü, 5(3). fıkrasına giren tutulma süresiyle örtüşmektedir. Bu nedenle Mahkeme, bu hükme göre görevlerini özel bir dikkatle yapan yargısal makamların hiç bir kusurunu bulamadığından, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasındaki yükümlülüğe aykırılık olmadığını da a fortiori (evleviyetle) kabul etmelidir. Temyiz muhakemesi (karar tashihi - Revision) dikkate alınsa bile, makul süre sınırı aşılmamıştır.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
1. Bire karşı altı oyla, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlal edilmediğine;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
3. Buna göre olayın Sözleşme'den kaynaklanan yükümlülüklerine Federal Almanya Cumhuriyeti'nin bir aykırılıkta bulunduğunu ortaya koyamadığına;
4. Böylece, bir aykırılıktan ötürü Wemhoff'un tazminat hakkı bulunmadığına,
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy