(AİHS m. 5, 35, 41, 46, 50)
Başvuru no: 2614/65
USUL VE ESAS (Özet)
Mahkeme esas hakkında verdiği 16 Temmuz 1971 tarihli kararında (bk. sıra no. 15), başvurucunun tutukluluğunun makul süreyi aştığına ve bu nedenle Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermişti.
Başvurucu, İlk Derece Mahkemesi tarafından ağır dolandırıcılık suçundan mahkum edilmiş, kararı temyiz etmesinden sonra sonuç olarak iki yıl dokuz ay hapis cezası almıştır. Başvurucunun tutuklulukta geçirdiği sürenin tamamı aldığı hapis cezasından düşülmüştür.
Başvurucu daha sonra, tutukluluğun aşırı uzun sürmesi nedeniyle İnsan Hakları Avrupa Komisyonu'na başvurarak, Sözleşme'nin 50. maddesindeki adil karşılık hükmüne dayanmış, maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Komisyon, başvurucunun bu talebini doğrudan Mahkeme'ye sevk etmiştir.
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 41, 35 ve 46 (Eski 50, 25 ve 52). maddeleri
Hükümet, Mahkeme'nin 16 Temmuz 1971 tarihli kararında tespit edilen ihlal nedeniyle başvurucunun tazminat taleplerinin Mahkeme tarafından doğrudan ele alınamayacağını ileri sürmüştür. Hükümete göre, başvurucunun başvurusu üzerine Komisyon'un açtığı dava, Mahkeme'nin Esas hakkındaki kararıyla sona ermiştir. Mahkeme'nin başvurucunun tazminat taleplerini ele alabilmesi için, Sözleşme'nin 25. maddesine göre Komisyon tarafından incelenecek yeni bir başvurunun yapılması gereklidir. Hükümet ayrıca, Sözleşmenin 52. maddesindeki Mahkeme kararları kesindir hükmüne dayanmıştır.
Mahkeme'ye göre adaletin gereği gibi dağıtılması için, Sözleşme'nin ihlal edilmesinden kaynaklanan zararın onarılması ile ilgili sorunun, söz konusu ihlali tespit eden yargısal organ tarafından ele alınması tercih edilir. Oysa, Hükümetin yeni bir dava açılması gerektiği yönündeki görüşü kabul edilecek olursa, Mahkeme 50. maddenin uygulanmasıyla ilgili sorunu, halen varolan kompozisyonuyla ele alamayacaktır. Çünkü, Sözleşme'nin 43. maddesine göre her yeni dava için yeni bir daire kurulması gerekir. Bu iki nokta arasındaki ilişki, bir ihlal mağduru olduğunu iddia eden bir kimseye hiç geciktirmeden adil karşılık verilmesi konusunda Mahkeme'yi yetkilendiren 50. maddenin amacı bakımından da büyük önem taşır.
Mahkeme'ye göre Sözleşme'nin 52. maddesinin tek amacı, Mahkeme kararlarının başka makamlar önünde temyize tabi olmadığını belirtmektir. Mahkeme'nin ihlal tespit ettiği karar ile birlikte 50. maddeyi uygulaması veya bu kararında 50. maddenin uygulanması ile ilgili sorunun açık bırakıldığını belirtmesi dışında, 50. maddenin uygulanamayacağı yönündeki biçimselci bir tavır, uluslararası hukuka yabancıdır. Mahkeme'nin önceki kararında başvurucunun adil bir karşılık için başvurma hakkı bulunduğu yönündeki ifade tarzının amacı, başvurucunun, eğer gerekli ise, Mahkeme'den adil bir karşılık isteyebileceğine dikkat çekmektir. Başvur ucunun Mahkeme önünde taraf olma kabiliyeti (locus standi) yoktur. Bu durumda talebini Komisyon'a yöneltmesi normaldir. Komisyon da başvurucunun talebini Mahkeme'ye havale ederek, gerektiği şekilde hareket etmiştir. Bu nedenlerle Mahkeme, adil karşılık talebini yeni başvuru yapılmadan inceleme yetkisi bulunduğu sonucuna varmıştır.
II. Sözleşmenin 41 ve 35 (Eski 50 ve 26). Maddeleri
Hükümet, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlalinin, iç hukukta tam olarak giderilmesinin mümkün olduğunu ve aslında Bölge Mahkemesinin 24 Nisan 1968 tarihli kararında tutuklu kalınan süreyi hapis cezasından indirilmesiyle, bunun gerçekleştiğini ileri sürmüştür.
Mahkeme bu görüşe katılmamıştır. Tutuklulukta geçen sürenin hapis cezasından indirilmesi, tutukluluğun uzun sürmesinden kaynaklanan zararın boyutlarını değerlendirirken dikkate alınabilir; ancak bu indirimle, zarar tam olarak giderilmiş sayılamaz; çünkü hukuka aykırı olarak elden alınan bir özgürlüğün yerine başka bir özgürlük verilemez. Öte yandan Hükümetin bu yaklaşımı, Sözleşmenin 5(3). fıkrasını etkili olmaktan çıkaracak sonuçlara yol açar. Özellikle, makul bir süreyi aşacak şekilde tutuklu kalan kimsenin daha sonra suçlu bulunması halinde böyle olacaktır; çünkü böyle durumlarda, 50. maddenin uygulanmasını önlemek için, tutuklulukta geçen sürenin, verilen cezadan az olması ve indirim yapılması yeterli olacaktır. Ayrıca olayda, eğer başvurucu, en azından müflis ilan edildiği 14 Mayıs 1965 tarihinde salıverilmiş olsaydı ve hüküm verildikten sonra cezasını çekmesi için hapsedilseydi, hapis cezasının üçte birlik süresini çektikten sonra şartla tahliye imkanından yararlanacak ve sadece 22 ay özgürlüğünden yoksun kalmış olacaktı. Oysa toplam tutukluluk süresi 29 ay sürmüştür.
Hükümete göre ayrıca, başvurucu uzun tutukluluğundan doğan zararının giderilmesi için başka taleplerde bulunabilirdi; Avusturya hukuku kendisine çeşitli giderim yolları sağlamaktadır; oysa kendisi, bu konuda hiç bir yetkisi bulunmayan Adalet Bakanlığına başvurmakla yetinmiştir. Hükümet bu bağlamda iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüş ancak Mahkeme'nin adil karşılık talebini incelemeden önce iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiği tezinde ısrar etmemiştir. Ancak Hükümete göre, iç hukuk yollarının kısmen kullanılması hiç bir amaca hizmet etmemektedir.
Mahkeme bu konuda De Wilde, Ooms ve Versyp kararındaki görüşüne atıfta bulunmuştur. Mahkeme'nin 50. maddeyi uygulayabilmesi için, bir gereklilik bulunması lazımdır; davalı Hükümet başvurucuya giderim vermeyi reddettiği zaman bu gereklilik doğmuştur. Başvurucunun başka bir makama başvurmayıp Adalet Bakanlığına yazmasının nedeni, tutukluluk konusunda tazminat alabilmek için 18 Ağustos 1918 tarihli Yasanın 4. maddesinde bu yolun öngörülmüş olmasıdır.
III. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Başvurucu, makul olmayan süre tutuklu kalması nedeniyle uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zararların tam olarak giderilmesi için tazminata hükmedilmesini istemiştir.
Mahkeme'ye göre başvurucu, tutuklu kaldığı dönem içinde mali kayıplara uğradığını iddia etmiş ancak bu iddialarını destekleyecek her hangi bir kanıt gösterememiştir. Kaldı ki, iddia konusu mali kayıplardan her hangi biri, tutuklu kalmasının bir sonucu olarak görünmemektedir. Bu nedenle Mahkeme, başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar vermiştir.
Başvurucu tutuklu kaldığı için sağlık durumunun bozulduğunu iddia etmiştir. Ancak, salıverilmesinden bir ay kadar önce Linz hapishanesi sağlık biriminin verdiği rapora göre başvurucunun sağlık durumu iyidir. Son bir ayda sağlık durumunun bozulduğuna dair her hangi bir belge gösterememiştir.
Mahkeme'nin 16 Temmuz 1971 tarihli kararında tespit ettiği gibi, başvurucunun tutukluluk süresinin 22 aylık bölümü, Sözleşmenin 5(3). fıkrasında belirtilen makul tutukluluk süresinin sınırını aşmıştır. Şimdi bu konu incelenmelidir. Başvurucunun suçlu bulunduğu ve tutuklu kaldığı süreden daha uzun bir süre hapis cezasına mahkum olduğu, tutuklu kaldığı sürenin hapis cezasından indirilmiş olduğu, tutuklu kaldığı süre içinde hapis cezası çekenlere göre kendisine daha hafif bir rejim uygulandığı gözden uzak tutulamaz. Bu koşullar, kendisinin şikayetçi olduğu zararların karşılanmasında birer unsurdur. Ancak başvurucu, ısrarla masum olduğunu belirtmiş ve bu denli uzun bir süre tutukluluğun büyük bir adaletsizlik olduğunu düşünmüştür. Tutukluluk daha fazla dayanılmaz hale gelmiş olmalıdır ki, iflası durdurmak için bir düzenleme yapmak çok güçleşmiştir. Bu nedenlerle Mahkeme, adil karşılık olarak kendisine 20 bin DM ödenmesine hükmetmiştir.
Bu gerekçelerle mahkeme oybirliğiyle,
Avusturya Cumhuriyeti'nin, başvurucu Michael Ringeisen'e tazminat olarak 20 bin Alman Markı ödemesine
Karar vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy