(AİHS m. 5, 6, 26, 27, 50)
Başvuru no: 2614/65
DAVANIN ESASI (Özet)
Dava Konusu Olaylar
Avusturya vatandaşı olan başvurucu 1958 ile 1963 yılları arasında sigortacılık yapmış, kredi ve taşınmaz işleri ile uğraşmıştır.
Başvurucu, Roth çiftinin sahip oldukları bir arazinin kendi adlarına bölünmesi, kiralanması, satışı ve devri için vekalet almıştır. Başvurucu ile Roth çifti arasında ayrıca, 400 bin Şilin karşılığında bu arazi için satış sözleşmesi yapılmıştır. Satış sözleşmesi mevzuat gereği Vilayet Taşınmaz Muameleler Komisyonunun onayına sunulmuştur. Ancak Komisyon bu satış sözleşmesini onaylamamıştır. Komisyon, bu taşınmazın bir çiftçi ailesinin geçimini sağlamak için kullanılabileceğini, oysa başvurucunun çiftçi olmayıp sigortacı olduğunu, bu satış sözleşmesinin açıkça arazi üzerinde bir spekülasyon sağlama amacı bulunduğunu, başvurucunun 34 parseli inşaat için ayırdığını belirtmiştir.
Bu arada başvurucu bazı parselleri satmaya başlamış, Vilayet Planlama Müdürlüğünden bilirkişi raporu aldıktan sonra, Vilayet İdaresinden parseller üzerinde inşaat ruhsatı almıştır. Başvurucu daha az vergi ödemek amacıyla, parselleri alanlara Roth çiftinin vekaleti ile bu arazileri satmakta olduğunu söylememiştir. Başvurucu alıcılara inşaat ruhsatının yakında alınacağını söylemiş, bunun için Vilayet Taşınmaz Muameleler Komisyonunun izni gerektiği sözleşmelerde yazılı olmasına rağmen, sadece bunun bir formalite olduğunu belirtmiştir. Roth çifti, başvurucuya verdikleri vekaleti geri istemişler, başvurucu buna itiraz etmiş, nihayet mahkeme kararıyla geri alabilmişlerdir.
Başvurucu Vilayet Komisyonunun satış sözleşmesiyle ilgili kararı aleyhine Bölge Komisyonuna başvurmuştur. Bölge Komisyonu bu başvuruyu reddetmiştir. Komisyon, başvurucunun araziyi kullanma amacına ilişkin çelişkili ifadeler verdiğini, tarım bakımından verimli olan bu arazinin 50 kadar parselini sattığını, spekülatif girişimlerde bulunduğunu belirtmiştir.
Başvurucu Bölge Komisyonunun kararı aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucu bu kararın hukuk önünde eşit haklara sahip olma ilkesini ve hukuken kurulmuş bir mahkeme önünde yargılanma hakkını ihlal ettiğini, Bölge Komisyonunun sonraki toplantısına, daha önceki bir veya iki toplantıda bulunmayan iki üyenin katılarak oy verdiğini iddia etmiştir. Anayasa Mahkemesi daha önceki içtihatlarını izleyerek, Komisyonun hukuki kompozisyonu sorununu ele almış ve hukuken kurulmuş bir mahkeme tarafından yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etmiş, bu nedenle Bölge Komisyonunun kararını iptal etmiştir.
Başvurucu Bölge Komisyonu önünde, yeni davanın açılması sırasında Komisyon başkanının Komisyonu Anayasa Mahkemesi önündeki davada temsil ettiği, iki üyenin bu davada tanık olarak dinlendiği, bir üyenin bu satış sözleşmesine karşı olduklarını daha önce söyledikleri, iki üyenin de Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği karara katılmış oldukları, diğer bir çok üyeyi de tarafgir oldukları gerekçesiyle reddetmiştir. Bölge Komisyonu başvurucunun bu itirazını, ayrıca Vilayet Komisyonunun kararına karşı yaptığı temyizi de reddetmiştir. Başvurucu bu red kararı aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurmuş, Bölge Komisyon üyelerinin reddini istemiş ve diğer taleplerini tekrarlamıştır.
Anayasa Mahkemesi 27 Eylül 1965te, reddedilen üyeler hakkındaki iddialar doğru olsa bile, başvurucunun hukuken kurulmuş bir mahkemede yargılanma hakkının etkilenmediği, taraflardan birinin bu kuruluşun yetkisine itiraz edemeyeceği, üyelerinden bazılarının davada yer alması nedeniyle Komisyonun yetkisiz kalmadığı gerekçesiyle, olayda gerçekten tarafgirlik bulunup bulunmadığı sorununun esasını incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir.
Öte yandan başvurucu hakkında dolandırıcılık ve hileli iflas suçlarından kovuşturmalar yapılmıştır. Dolandırıcılık ile ilgili kovuşturma Roth çiftinin başvurucunun vekalet yetkisini kötüye kullandığı ve kendilerine ait olan araziyi hukuka aykırı olarak sattığı için Savcılığa yaptıkları şikayetle başlamıştır. Savcılık başvurucu hakkında bir hazırlık soruşturmasının açılmasını istemiş, başvurucu soruşturma yargıcına ifade vermiştir. Başka şikayetlerden sonra savcı başvurucunun Ceza Kanununun 197 ve 205c maddelerindeki suçları işlediğinden kuşkulanıldığı gerekçesiyle Bölge Mahkemesinden bir hazırlık soruşturulması açılmasını istemiş, Roth çiftinin başvurucuya verdiği vekaletin geri alınmasını, bu mümkün olmadığı takdirde suçta tekerrür tehlikesi bulunduğu için kendisinin tutuklanmasını talep etmiştir. Yerel mahkeme başvurucunun vekaletini geri vermesine hukuk mahkemesi tarafından karar verildiği bildirilmiştir.
Bir gün sonra, satılan arazinin on parselini alan kişilerin avukatı, başvurucunun satış paralarını kendi üzerine geçirdiği ancak satılan parselleri alıcılara devretmediği gerekçesiyle Savcılığa şikayette bulunmuştur. Bu bilgi üzerine Savcılık, hazırlık soruşturmasının genişletilmesini istemiştir. Daha sonra bu konudaki şikayetler artmış ve soruşturmalar genişletilmiştir. Bu konuda hazırlanan iddianamede başvurucu, 78 kişiyi 1 milyon 400 bin Şilin zarara uğrattığı gerekçesiyle ağır dolandırıcılık suçu işlemekle suçlanmıştır. Yapılan yargılama sonunda başvurucu üç yıl hapis cezasına mahkum olmuştur. Kararın temyiz edilmesinden sonra Yüksek Mahkeme kararı kısmen bozmuş, yeniden yapılan yargılama sonucunda başvurucu beş yıl ağır hapis cezasına mahkum edilmiştir. Yüksek Mahkeme daha sonra verdiği kararla başvurucunun cezasını iki yıl dokuz aya düşürmüştür.
Öte yandan başvurucu hakkında hileli iflastan kovuşturma başlatılmıştır. Bu konudaki başka bir mahkemede açılan ceza davasında başvurucu Ceza Kanununun 205a maddesindeki hileli iflas suçunu işlemekle suçlanmıştır. Ancak Savcılık, başvurucuya dolandırıcılık davasında verilen ceza üzerine, hileli iflas konusundaki iddialarını geri aldığını belirtmiştir. Yerel mahkeme hileli iflastan açılan davanın devam etmemesine karar vermiştir.
Başvurucu iki ayrı kovuşturmadan dolayı iki kez tutuklanmıştır. Başvurucunun birinci tutukluluğu dört buçuk ay kadar sürmüştür. Dolandırıcılık soruşturması ile ilgili bu tutuklama kararında soruşturma yargıcı, suçta tekerrür tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle Ceza Usul Kanununun 175(1) ve (4) fıkralarına göre başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Bu kararda başvurucunun Bölge Komisyonunun satış sözleşmesini onaylamayı reddettiğini bilmesine rağmen, arazi satışı ile ilgili ilanlar vermeye devam etmiş olması nedeniyle cezalandırılabilir hareketlerde bulunduğunu belirtmiştir. Başvurucu tutuklama kararına Bölge Mahkemesinde itirazda bulunmuş, mahkeme hem suçta tekerrür tehlikesi ve hem de delilleri karartma tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle itirazı reddetmiştir. Bu karar aleyhine Bölge Üst Mahkemesinde yapılan itiraz, başvurucunun davranışlarında suçta tekerrür ve delilleri karartma tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.
Başvurucu bir buçuk ay kadar sonra salıverilmek için yeniden başvurmuş, bu talep aynı gerekçelerle soruşturma yargıcı tarafından reddedilmiş, bu karara karşı yapılan itirazda yerel mahkeme tarafından reddedilmiştir. Ancak bu mahkemenin kararına karşı Üst Mahkemede yapılan itiraz kabul edilmiş ve başvurucunun salıverilmesine karar verilmiştir. Üst Mahkeme bu kararına gerekçe olarak, başvurucunun vekaleti geri vermesi konusundaki tedbir kararının uygulandığını, sanığın söz konusu arazilerle ilgili yaptığı muamelelerin ve hakkındaki suç isnadının geniş ölçüde alenileştiğini, bu nedenle sanığın artık yeni ilanlar vermesinin ve parsellere alıcı bulmasının düşünülemeyeceğini, buraya kadar yapılan araştırmanın sanığın başka yollarla suç işleyebileceğini ortaya koymadığını, sanığın salıverilmesine teminat olarak 2 milyon Şilinlik bir kefalet önerdiğini, bu nedenlere suçta tekerrür tehlikesinden kaygı duyulması için özel sebepler bulunmadığını ve Ceza Usul Kanununun 175(1) ve (4) fıkralarına göre tutukluluğun devamı için bir sebep kalmadığını; öte yandan Ceza Usul Kanununun 180(1) fıkrasına göre tutukluluğun devamına karar verilemeyeceğini, çünkü 190(2) fıkranın bir sanığın sadece 175(1) ve (4) fıkralarına göre tutuklanması halinde bu tutukluluğun en fazla üç ay sürebileceğini, oysa olayda bu sürenin aşıldığını, sanık hakkında bir çok yeni şikayetler yapıldığını ancak bunların tek bir olayın halkaları olduğunu; yine bu olaylarda şikayette bulunanlar soruşturma yargıcı tarafından dinlendiğinden, delilleri karartma veya ortadan kaldırma tehlikesinin de bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucunun sahip olduğu taşınmazlar üzerine tedbir kararı konulması şeklinde önerdiği kefalet Üst Mahkeme tarafından kabul edilmiş, başvurucu salıverilmiştir. Böylece başvurucunun ilk tutukluluğu dört ay 18 gün sürmüştür.
Başvurucu salıverildikten on beş ay kadar sonra ikinci kez tutuklanmıştır. Bu tarihte savcı soruşturma yargıcına başvurarak, hileli iflas davası nedeniyle başvurucunun Ceza Usul Kanununun 175(1) ve (3) fıkralarına göre suç ortakları arasında hile ve (4) fıkraya (suçta tekerrür tehlikesi) göre tutuklanmasını talep etmiştir. Soruşturma yargıcı bu talebi kabul etmiştir. O sırada başka bir ceza davası için mahkemede bulunan başvurucu hemen tutuklanmış ve kendisine bunun sebepleri açıklanmıştır. Tutuklama müzekkeresi ceza davasında işlediğinden kuşkulanılan suçları zikretmekte ve şu gerekçelere dayanmaktadır: Sanık arazi spekülasyonunda başarısızlığı nedeniyle önemli miktarda mali sorumluluk altına girmiş, büyük miktarda borçlanmış ve kiralama, taşınmaz devri için ön ödeme kabul ederek, zararları karşılayacak malvarlığını düşürmüş; öncelikli sınıfa dahil olmayan alacaklılarının menfaatlerine zarar vermiş ve tedbir kararının infazını boşa çıkarmıştır.
Başvurucu tutuklama kararına karşı yazılı olarak salıverilmesini talep etmiştir. Başvurucu, müzekkerede yazılı bazı noktaları ayrıntılı olarak ele almış ve alacaklılarını zarara uğratmasının kesinlikle mümkün olmadığını, çünkü daha önce yeminli mal beyanında bulunduğunu, kişisel malvarlığına ve bütün borçlarına el konduğunu, bu mevsimde dışarıda çalışması gerektiğini vurgulamış ve bunları desteklemek için, adli yardım isteğini yaklaşık 4 milyon değerinde bir arazi sahibi olduğu gerekçesiyle reddeden bir hukuk mahkemesi kararını eklemiştir. Bu salıverilme talebi Bölge Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bu mahkeme, suç ortakları arasında hile sebebinin artık geçerli olmadığını çünkü Ceza Usul Kanununun 190(2) fıkrasında bu sebep için öngörülen zaman sınırının dolduğunu, ancak suçta tekerrür tehlikesi bulunduğunu belirtmiştir. Mahkeme bu kararında, müzekkerde belirtilen hukuki ve maddi noktalarla birlikte, kendisini açıkça suçlandıran hazırlık soruşturmasının kısmi sonuçlarına rağmen bütün suçları ısrarlı olarak inkar etme tavrı dikkate alındığında tutukluluğunun devamına karar verilmesi gerektiğini; mahkeme tarafından sanığın bilinen davranış tarzının, kendisinin serbest bırakılması halinde isnad edilen suçları tekrar edeceği kaygısını uyandırdığını belirtmiştir. Başvurucunun bu karar aleyhine itirazı, Üst Mahkeme tarafından aynı gerekçelerle reddedilmiştir.
Bu arada savcı dolandırıcılık suçu nedeniyle hazırlanan iddianameyi mahkemeye verirken, bu suçtan dolayı da Ceza Usul Kanununun 175(1) ve (2) fıkralarındaki kaçma tehlikesi ve suçta tekerrür tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle başvurucunun tutuklanmasını istemiştir. Bu talep başvurucunun durumu ile ilgili ayrıntılı gerekçelere dayandırılmıştır. Bölge Mahkemesi başvurucunun dolandırıcılık suçundan da tutuklanmasına karar vermiştir. Mahkeme bu kararında, dolandırıcılık suçundan dolayı ilk tutukluluğun Aralık 1963te sona erdiğini, çünkü başvurucunun 2 milyonluk teminat göstermesinin, alacaklıların talep ettikleri güvenceyi boşa çıkarma konusundaki kuşkuları gidermeye yettiğini belirtmiş; ancak, başvurucunun alacaklarının bu tedbirden belirli bir tarihe kadar yararlanamadıklarını, çünkü başvurucunun ısrarlı bir biçimde uyuşmazlık çıkardığını ifade etmiş; başvurucunun parasını sakladığı sonucuna varmanın normal olduğunu, bunun da kaçmak için kullanılabileceğini, sanığın sahip olduğu taşınmazın sınırlandığını, eğer kaçacak olsa ciddi bir kaybı olmayacağını; Bölge Komisyonunun kararından sonra bile bir yıl içinde parsel satışlarıyla para edinme yönündeki tavrının devam ettiğini ifade etmiştir. Bu tutuklama kararı, itirazdan sonra Linz Üst Mahkemesi tarafından da onaylanmıştır.
Başvurucu bundan sonra bir kaç kez salıverilme talebinde bulunmuştur. Bu talepler reddedilmiştir. Başvurucu bu kararlar aleyhine itiraz etmiş ve kararlarda gösterilen gerekçelerin hayali ve yapay olduğunu, yetkili makamların kendisini özgürlükten yoksun bırakarak, alacaklılarına zarar verdiklerini, eğer serbest olmuş olsaydı bu tedbirlere karşı kendini savunabileceğini; tutuklu olması nedeniyle ağır kayıplara uğradığını, kendi arazisinde veya sigorta şirketinde çalışabilecek iken bundan yoksun kaldığını; 16 yaşındaki oğlunun okulu bırakıp vasıfsız işçi olarak çalışmak zorunda kaldığını belirtmiştir. Başvurucunun yaptığı itirazlar reddedilmiştir.
Başvurucunun dolandırıcılıktan mahkum olmasından hemen sonra, avukatı tutukluluğunun kaldırılmasını talep etmiş, müvekkilinin daha önce hiç suç işlemediğini, bir yıl tutuklu kaldıktan sonra kaçmasının mantıklı olmadığını; taşınmaz satıldığına göre başka suç işlemesi ihtimali de bulunmadığını belirtmiştir. Bölge Mahkemesi bu kez başvurucuya Ceza Usul Kanununun 191. maddesine göre yemin verdirdikten sonra salıverilmesine karar vermiş; ancak savcılık hemen bu kararı temyiz etmiştir. Üst Mahkeme savcılığın itirazını kabul etmiştir. Mahkeme 19 Mayıs 1965 tarihinden itibaren olumlu yönde bir gelişme olmadığını, tersine başvurucunun mahkum olduğunu, bunun da kaçma tehlikesine yol açtığını, inkarcı tavrında ısrarlı olmasının ve cezalandırılabilir eylemlerinin sıklığının suçta tekerrür tehlikesini artırdığını belirtmiştir.
Başvurucunun son salıverilme talebi sonuç vermiş ve ikinci tutukluluğu toplam iki yıl 5 gün süren başvurucu salıverilmiştir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurarak, Sözleşme'nin çeşitli maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Komisyon 19 Mart 1970 tarihinde kabul ettiği raporunda, tutukluluğun makul süreyi aştığı düşüncesiyle Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlal edildiği, başvurucu hakkındaki ceza davalarının makul süreyi aşmadığı düşüncesiyle 6(1). fıkrasının ihlal edilmediği, başvurucunun yaptığı sözleşmelerin onaylaması ile ilgili olarak yapılan muhakemenin 6(1). fıkrasını ihlal etmediği görüşünü açıklamıştır.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
A. Mahkemenin yetkisi
Hükümet başvurunun Sözleşmenin 26. maddesindeki koşulları yerine getirmediği gerekçesiyle itirazda bulunmuştur. Komisyon, kabuledilebilirlik şartları konusunda yapılan itirazların Mahkeme tarafından incelenemeyeceğini, bu konuda sadece Komisyon'un yetkili olduğunu ileri sürmüştür.(82-83)
Mahkeme De Wilde, Ooms ve Versyp kararındaki gerekçelerle Komisyon'un bu görüşünü kabul etmemiş, başvurunun kabuledilebilirliğini inceleme yetkisine sahip olduğuna karar vermiştir.(84)
B. İç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı
Hükümet, başvurucunun taşınmaz mülkiyetinin devri sözleşmelerinin onaylanması bakımından Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili başvurusunun kabuledilemez olduğunu, çünkü başvurucunun İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna 3 Temmuz 1965 tarihinde başvuruda bulunduğunu, oysa konuyla ilgili son kararın Anayasa Mahkemesi tarafından 27 Eylül 1965 tarihinde verildiğini, bu nedenle iç hukuk yollarının tüketilmiş sayılamayacağını iddia etmiştir. Hükümete göre Komisyon bir başvuruya, başvurunun Genel Sekreterlik tarafından alınması anında el atmış olur; Komisyon'un bu başvuruyu ele alabilmesi (may deal with) için, daha önce iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir. Ayrıca, 27. maddedeki Komisyon ancak
ele alabilir ifadesi dar yorumlanmalıdır; son kararın verilmesinden itibaren altı ay kuralı, Komisyon'un başvuruyu ele alması için değil, geçerli bir başvurunun yapılması için zaman sınırını göstermektedir.(85-86)
Komisyon'a göre ise, 27. maddedeki Komisyon ancak
ele alabilir ifadesi, iç hukuk yollarını tüketmeyen bir başvurunun yapılmasını değil, fakat sadece Komisyon'un inceleme yapmasını engellediğini göstermektedir. Ayrıca, hazırlık çalışmaları sırasında ilk tasarıda bütün iç hukuk yolları tüketildikten sonra Komisyon'a dilekçe verilebilir ifadesi, daha sonra değiştirilmiş ve Komisyon konuyu ancak
ele alabilir şeklinde yazılmıştır. Kaldı ki, 26. madde, başvurucuyu bütün iç hukuk yollarını kullanmaktan daha fazla bir yükümlülüğü yerine getirmeye zorlayamaz. Uluslararası bir organa başvurmadan önce, başvurucunun iç hukuktaki yargılamanın sonunda verilen kararı artık kendi elinde olmayan bir süre beklemeye zorlandığını düşünmek zordur. Bu yorum tarzı iç hukuk yollarını tüketme kuralının varlık nedenine (ratio legis) uygundur; kuralın varlık nedeni, gerekli olduğu takdirde soruna bir giderim sağlamak için yetkili ulusal makamlara şikayetle ilgilenme imkanı verilmeden, Devletlerin uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettikleri gerekçesiyle kendilerini sorumlu bulan bir karara karşı korumaktır. Buna göre ulusal mahkemelerin son kararlarından önce bir uluslararası organ tarafından karar verilemez; ancak bu son kararın, uluslararası bir organa başvuru yapılmasından önce verilmiş olma zorunluluğu yoktur. Son olarak, bu geniş yoruma altı aylık süre kuralına dayanarak karşı çıkmak yanlış olur.(88)
Mahkeme'ye göre, Hükümetin ve Komisyon'un bu konudaki uç yorumları kabul edilemez. Sözleşme'nin 26. maddesi uluslararası hukukun tanınmış kurallarına göndermede bulunmaktadır. İç hukuk yollarını tüketme kuralını belirli bir esneklikle uygulama ihtiyacı vardır. Ayrıca, ilk başvurunun gönderilmesinden sonra, açıkları kapatmak ve bazı noktaları açıklığa kavuşturmak için, Komisyon Sekreterliği tarafından başvurucudan bazı belgeler istenmekte ve bunlar gönderilmektedir. İlk başvuruya yapılacak bu eklemeler, 26. maddedeki koşulların yerine getirilmesi ile ilgili belgeler de olabilir; ilk başvuru yapıldıktan sonra başvurucu bu belgeleri gönderebilir. Komisyon bir başvurunun kabuledilebilir olup olmadığını incelerken, başvuru dilekçesinden sonra gönderilen belgeleri dilekçe ile birlikte ele alabilir. Bu nedenle, iç hukukun son aşamasında verilen kararın, Komisyona başvuru yapıldıktan sonra ve fakat Komisyon'un kabuledilebilirlik kararı vermesinden önce Komisyona ulaşması halinde, Komisyon bu başvuruyu ele almakta serbesttir. Ayrıca, bireysel başvuruların onda dokuzu, sıradan kişiler tarafından hiç bir hukuki yardım almadan yapılmaktadır; 26. maddenin biçimsel yorumu adaletsiz sonuçlara yol açabilir. Olayda başvurucu Komisyona başvurmadan önce her türlü iç hukuk yolunu kullanmıştır; Anayasa Mahkemesi kararının, Komisyona başvuru yapıldıktan sonra verildiği doğrudur. Ancak olayların kronolojisi şöyledir: 2 Nisan 1965te Anayasa Mahkemesine başvuru; 3 Temmuz 1965te bireysel başvuru; 24 Eylül 1965te başvurunun kaydedilmesi; 27 Eylül 1965te Anayasa Mahkemesi kararı; 13 Mayıs 1966da başvurucunun Komisyonu Anayasa Mahkemesi kararı hakkında bilgilendirmesi; 2 Haziran 1967de Komisyon'un kabuledilebilirlik kararı ve 18 Temmuz 1968de Komisyon'un nihai raporu. Bu gelişmeye bakıldığında, başvurunun kaydının Anayasa Mahkemesinin nihai kararından çok kısa bir süre önce yapıldığı görülür; bu durum davalı Devletin meşru yararlarını zedelemiştir. Bu nedenlerle Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir.(89-93)
C. Şikayetin kişisel haklar ve yükümlülüklerle ilgili olup olmadığı
Komisyondaki çoğunluğun ve Hükümetin görüşüne göre, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının bir uyuşmazlığa uygulanabilmesi için, yargılamanın her iki tarafının da özel kişi olması gerekir. Olayda bir taraf idari bir kurul olduğu için bu konudaki başvuru reddedilmelidir.
Mahkeme'ye göre Sözleşmenin 6(1). fıkrasının uygulanabilmesi için bir uyuşmazlıkta her iki tarafın da özel kişi olması gerekmez. Bu fıkra, kişisel haklar ve yükümlülüklerden doğan bütün davaları ve kişisel hak ve yükümlülükler bakımından belirleyici olan her türlü yargılamayı kapsamaktadır. Bu nedenle, bir konu hakkında nasıl karar verileceğini düzenleyen yasanın medeni, ticaret veya idare hukuku kapsamına girmesinin ve bu konuda karar veren yetkili otoritenin bir olağan mahkeme veya idari bir kuruluş olmasının pek fazla önemi yoktur. Olayda, başvurucu ile Roth çifti arasında bir satış sözleşmesi söz konusu olup, bu sözleşme onaya tabidir. Bölge Komisyonu karar verirken idare hukuku kurallarını uygulamasına rağmen, bu karar başvurucu ile Roth çifti arasındaki medeni hukuk ilişkisini belirlemektedir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, 6(1). fıkrasının uygulanabilir olduğuna karar vermiştir.
D. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlal edilip edilmediği
Başvurucu, üyelerini reddettiği Bölge Komisyonunun bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri olmadığını iddia etmiştir.
Mahkeme'ye göre Bölge Komisyonu, Sözleşme'nin 6(1). fıkrası anlamında bir yargı yeridir; çünkü yürütmeye ve taraflara karşı bağımsız olup, üyeleri beş yıllık bir süre için atanmakta ve bu komisyon önündeki yargılamada gerekli güvenceler sağlanmaktadır. Başvurucu Bölge Komisyonunun altı üyesini reddetmiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, Bölge Komisyonunun yetkisi ile ilgili olarak kendisine yapılan başvuruda, Komisyon üyelerinin tarafsızlığının yetki ile ilgili olmadığı gerekçesiyle, bu konudaki şikayetin esasına girmemiştir. Mahkeme, iç hukukun nasıl yorumlandığı konusunda görüş bildirmek durumunda değildir. Ancak Mahkeme başvurucu tarafından gösterilen gerekçeleri inceleyebilir ve Bölge Komisyonunun Sözleşmenin 6(1). fıkrasında yer alan tarafsızlık kuralına uygun düşüp düşmediğine karar verebilir. Başvurucunun iddiaları doğru olsa bile, bu iddialar Bölge Komisyonunun tarafsız olmadığı sonucunu desteklememektedir. Çünkü bir yargıcın başkanlığında memurların katılımı ile kurulan Komisyonun bir üyesinin daha başka bir makama aday olması, Bölge Komisyon başkanının Anayasa Mahkemesi önünde Komisyonu temsil etmesi ve bir üyenin tanık olarak dinlenmesi tarafsızlıkla ilgili değildir. İki üyenin Bölge Komisyonunun daha önce verdiği karara katılmış olmaları da tarafsızlıktan kuşkulanmak için yeterli sebep değildir; çünkü genel bir kural olarak, idari veya yargısal bir kararı bozan yüksek bir mahkemenin verdiği kararın, başka bir makama veya farklı bir kompozisyona sahip olan bir makama gönderilmemesi, tarafsızlığı bozan bir şey değildir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(95-97)
Mahkeme olayda aleni yargılanma hakkına ve aleni karar hakkına aykırılık olup olmadığı sorununu kendiliğinden ele almıştır. Mahkeme'ye göre Sözleşme'nin 6(1). fıkrası, bir davanın aleni olarak görülmesini ve kararın aleni olarak verilmesini gerektirmektedir. Ancak Mahkeme olayda bu sorunun esasına girip inceleme yapmamıştır. Çünkü Avusturya bu konuda Sözleşme'ye çekince koymuştur. Avusturya'nın çekincesine göre Sözleşme'nin 6. maddesi, Avusturya Anayasasının 90. maddesindeki aleni duruşmaları düzenleyen kural saklı kalmak kaydıyla uygulanır. Anayasanın 90. maddesi, ilk derece hukuk ve ceza mahkemelerinde duruşmalar sözlü ve alenidir; istisnalar kanunla düzenlenir, demektedir. Bu çekince, idari yargılama usulünü açıkça belirtmemekte, sadece hukuk ve ceza davalarını zikretmektedir. Ancak, konusu kişisel hakkı karara bağlamak olan davalarda ve karara bağlayacak olan makamın da 6(1). fıkrası anlamında bir yargı yeri olması durumunda, bu çekincenin idari yargılama makamları önündeki davaları da kapsadığı kabul edilmelidir. Başvurucunun onay için Bölge Komisyonuna başvurarak başlattığı usul, bu niteliktedir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, geçerli çekince nedeniyle aleni yargılanma hakkı ile aleni karar hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(98-99)
II. Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucu tutuklunun makul sürede salıverilme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiş, Hükümet ise ihlal bulunmadığını savunmuştur.
Mahkeme önce incelemeye konu olacak tutukluluk dönemini tespit etmiştir. Başvurucu iki ayrı soruşturmayla ilgili olarak tutuklanmıştır. Birincisi dolandırıcılık, ikincisi alacaklıların zararına olarak kendi malvarlığını gizlemek anlamında hileli iflastır. Her iki kovuşturma için tutuklama müzekkeresi verilmiştir. Birinci tutukluluk dolandırıcılık suçundan 30 Temmuz 1963te başlamış ve 23 Aralık 1963te sona ermiştir. İkinci tutuklama müzekkeresi ise 15 Mayıs 1965te hileli iflas suçundan verilmiş, ve ayrıca 12 Mayıs 1965te yine dolandırıcılık suçundan tutuklama müzekkeresi verilmiştir. Bu suçlardan tutukluluklar 15 ve 20 Mart 1967 tarihlerinde sona ermiştir. Her iki olayda başvurucu toplam olarak yaklaşık iki yıl beş ay süreyle tutuklu kalmıştır.(100)
Mahkemeye göre, birinci tutukluluk döneminin tek başına ele alınması halinde bu dönem Mahkeme'nin inceleme konusu dışında kalır; çünkü bu tutukluluk ile ilgili salıverilme talebi hakkında son karar 23 Eylül 1963te verilmiştir. Bu karar İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna başvurunun yapıldığı 3 Temmuz 1965 tarihinden çok önce olup, altı aylık süre kuralı aşılmıştır. Bununla beraber bu dört buçuk aylık ilk dönem tutukluluk, dolandırıcılık suçundan tutukluluk süresinin tamamının makullüğünün değerlendirilmesi amacıyla, daha sonraki tutukluluk süresine eklenmelidir. İkinci tutukluluk dönemi, hileli iflas suçundan yargılanma bağlamında verilen tutuklama kararına dayanmakta, bu tutukluluğun başlamasından sonra dolandırıcılık suçundan verilen yeni tutukluluk bu dönemin içinde yer almaktadır. Bu nedenle hileli iflas suçundan tutukluluğun makullüğünü incelemek yerinde görülmektedir; kaldı ki, Hükümet Mahkeme önünde dolandırıcılıktan ikinci kez verilen tutukluluğun Sözleşme'ye uygunluğunu ileri sürmemiştir.(101-102)
Mahkeme'ye göre, başvurucunun birinci kovuşturmada kendisine isnad edilen suçun dışında başka suçlar işlediğinden makul kuşku duyulduğu için tutuklanması, Sözleşme'nin 5(1)(c) bendi kapsamına girer; bu nokta Mahkeme'nin denetim konusunun dışındadır. Ancak Mahkeme, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasına göre başvurucunun bu ikinci muhakeme ile bağlantılı olarak tutukluluğunun makul süreyi aşıp aşmadığını inceleyebilir; bu suretle salıverilme taleplerine karşı Avusturya mahkemelerinin gösterdikleri red sebeplerinin geçerliliğini değerlendirebilir.(103-104)
Mahkeme'ye göre, hileli iflas suçundan ceza kovuşturması sırasında tutukluluğa karar veren Avusturya yargısal makamları, hiç bir biçimde kaçma tehlikesinin bulunduğunu iddia etmemişler; bir yandan sanığın hile yapma tehlikesini öte yandan suçta tekerrür tehlikesini göstermişlerdir. Hükümetin ileri sürdüğü tanıklara baskı yapma tehlikesi bulunduğu gerekçesi, tutuklamayı haklı göstermemektedir. Çünkü hileli iflas konusunda soruşturma yargıcı tarafından polise verilen talimat sonucu bu alanda kovuşturma 31 Ağustos 1964 tarihinde başlamış, ancak başvurucunun 3 Eylül ve 20 Ekim 1964 tarihlerinde ifadesi alınmıştır. Başvurucu soruşturma tarihinden itibaren tutuklanıncaya kadar geçen yaklaşık beş aylık süre serbest kalmıştır. Bu süre içinde başvurucu isteseydi, soruşturma yargıcının dinleyebileceği tanıklara yaklaşıp ifadelerini değiştirmeye zorlayabilirdi. Öte yandan suçta tekerrür tehlikesi nedeniyle tutuklama gerekçesi de belirli bir tarihten sonra haklı görünmemektedir. Çünkü başvurucu hakkında yapılan şikayetler 1964 yılının ilk yarısına dayanmaktadır. Bazı alacaklılarının talebi üzerine, başvurucunun alacaklarını tahsil etmek üzere 23 Mart 1965te geçici bir tahsildar atanmıştır. Dahası başvurucu 14 Mayıs 1965te müflis ilan edilmiş, ve bu tarihten sonra sahip olduğu malların idaresi kendi yetkisinden çıkmış, kendisine geçerli olarak borç verilemez durumuna gelmiştir. Bu nedenle Mahkeme, hileli iflas suçundan tutuklamanın en azından 14 Mayıs 1965 tarihinden itibaren makul süreyi aştığına kanaat getirmiştir.(105-107)
Mahkeme'ye göre başvurucunun dolandırıcılık suçundan ikinci kez 12 Mayıs 1965 tarihinde tutuklanması ile ilgili kararlar, kaçma tehlikesine ve suçta tekerrür tehlikesine dayanmaktadır. Ancak bu tehlikelerin varlığı konusunda açık bir bilgi verilmemiştir. Dolandırıcılık suçuyla ilgili suçta tekerrür tehlikesi olmadığı başvurucunun ilk dönem tutukluluktan salıverilmesine dair Üst Mahkemenin verdiği 19 Aralık 1963 tarihli kararında görülebilir. Bu mahkeme, olayın yeterince alenileştiğini, bu nedenle başvurucunun başka alıcılar bulmasının pek mümkün olmadığını; kendisinin vekaletinin alınmış olması nedeniyle hukuken geçerli bir satış yapamayacağını; aslında 1963 yılının ortasından bu yana satış görüşmelerinin de yapılmadığını belirtmiştir. Dolandırıcılık suçundan tutuklama süresi, hileli iflas suçundan tutuklama süresinin içinde kaldığından, bu ikinci tutukluluk ile açıklanabilir. Hileli iflas suçundan tutuklulukta Sözleşme'nin 5(3) fıkrasındaki makul süre sınırını aştığı daha önce kabul edildiğinden, varılan bu sonuç, başvurucunun salıverilinceye kadar geçen bütün tutukluluk süresi için uygulanır. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, tutuklunun makul sürede salıverilme hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(108-109)
III. Ceza davalarında makul sürenin ihlal edilip edilmediği
Başvurucu, hakkında açılan ceza davalarında makul sürede yargılanmadığını iddia etmiştir.
Mahkeme'ye göre dolandırıcılık suçundan başvurucu hakkındaki hazırlık soruşturması 21 Şubat 1963 tarihinde açılmış ve son karar 24 Nisan 1968de verilmiştir. Bu konudaki muhakemenin döneminin uzunluğu, olayın karmaşıklığından, başvurucunun salıverilme ve hakimlerin reddi, davaların değişik mahkemelere nakli konusunda yaptığı çok sayıda başvuru ve itirazlardan kaynaklanmaktadır. Aynı durum büyük ölçüde, ilk soruşturması 24 Mart 1966 tarihine kadar süren hileli iflas suçu nedeniyle yapılan yargılama bakımından da geçerlidir. Bundan sonraki dönem için savcılık, dolandırıcılık suçuyla ilgisi nedeniyle hileli iflas suçundan takibatı geri almadan önce, dolandırıcılık suçundan dolayı nihai mahkumiyet kararı verilmesini beklemenin doğru olacağını düşünmüştür. Bu durum, hileli iflas suçundan yargılamanın neden uzun süre hareketsiz kaldığını açıklamaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
VII. Sözleşmenin 50. maddesinin uygulanması
Mahkeme, başvurucunun ihlal edildiği tespit edilen tutuklunun makul sürede salıverilme hakkı için adil karşılık talebinde bulunma hakkını saklı tutmuştur.
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
I. Ringeisen'in taşınmaz devrinin onaylanması için açtığı dava bakımından Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının ihlal mağduru olup olmadığı sorunu hakkında:
1. Oybirliğiyle, Mahkeme'nin bu bağlamda ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını inceleme yetkisi bulunduğuna;
2. Bire karşı altı oyla, bu itirazın yerinde olmadığına;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının bu davada uygulanabilir olduğuna;
4. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının bu davada ihlal edilmediğine;
II. Ringeisen'in tutukluluk süresinin Sözleşme'nin 5(3). fıkrasını ihlal edip etmediği sorunu hakkında:
5. İkiye karşı beş oyla, başvurucunun 14 Mayıs 1965 tarihinden 14 Ocak 1966 tarihine kadar süren tutukluluğu nedeniyle Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlaline;
6. Üçe karşı dört oyla, başvurucunun 14 Ocak 1966 tarihinden sonra 20 Mart 1967 tarihine kadar süren tutukluluğu nedeniyle Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının ihlaline;
7. Gerektiği takdirde başvurucunun bu ihlaller nedeniyle adil karşılık için başvurma hakkının saklı tutulmasına;
III. Başvurucu hakkında açılan ceza davasının Sözleşme'nin 6(1). fıkrasındaki makul süre sınırını aşıp aşmadığı sorunu hakkında:
8. Oybirliğiyle, bu davayla ilgili olarak Sözleşme'nin 6(1). fıkrasının ihlal edilmediğine
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy