(AİHS m. 3, 4, 5, 6, 7, 8, 13, 35)
Başvuru no: 2832/66
DAVANIN ESASI (Özet)
I. Dava Konusu Olaylar
Başvurucuların her üçü de Belçika vatandaşıdır. Birinci başvurucu 18 Nisan 1966 günü saat sabah 11:00'de karakola giderek, bir iş bulamadığını, yatacak bir yeri ve parası olmadığını anlatmıştır. Karakol amiri bu kişinin 'serseri' (vagrancy) durumunda olduğunu düşünerek kendisini gözaltına almış ve hakkında araştırma yaptırmıştır. Bir kaç saat sonra bu başvurucu karakoldan kaçmak istemiş, ancak polisler tarafından yakalanmış, başvurucu polisin kendisini tutma yetkisi olmadığını ileri sürmüş ve intihar tehdidinde bulunmuştur.
Birinci başvurucu ertesi gün saat 10:00'da sulh yargıcı (magistra) önüne çıkarılmıştır. Yargıç açık duruşmada bu kişinin 'kimliğini, yaşını, fiziksel ve ruhsal durumunu, yaşama tarzını' tespit ettikten sonra, kendisine söz hakkı vermiştir. Yargıç, 1891 tarihli 'serseriliğin ve dilenciliğin' önlenmesi hakkında kanunun 13. maddesine dayanarak, başvurucunun iki yıl süreyle serseriler kampında Hükümet gözetiminde tutulmasına karar vermiştir. Başvurucu salıverilmesi için çeşitli kereler Adalet Bakanlığına başvurmuş, yedi ay kadar tutulu kaldıktan sonra salıverilmiştir. Başvurucu İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, keyfi olarak tutulduğunu belirtmiş ve ayrıca idari bir yaptırım olarak tutulduğu sırada, çok düşük bir ücretle çalışmaya zorlanmış olması nedeniyle kulluk ve kölelik yasağının ihlal edildiğinden şikayet etmiştir.
İkinci başvurucu 21 Aralık 1965 günü sabah 6:15'te bir karakola giderek, bir sosyal hizmet kurumunda kendisine bir iş ve yatıp kalkabileceği bir yer temin edilmemesi halinde 'serseri' olarak kabul edilmesini istemiştir. Polis aynı gün saat 10:00'da kendisini sulh yargıcı (magistra) önüne çıkarmıştır. Yargıç açık duruşmada başvurunun 'kimliğini, yaşını, fiziksel ve ruhsal durumunu ve yaşama tarzını' tespit ettikten ve kendisine diyeceklerini sorduktan sonra, aynı kanunun 16. maddesine göre başvurucunun bir yardım evinde Hükümet gözetiminde tutulmasına karar vermiştir.
İkinci başvurucu dört ay kadar sonra Adalet Bakanlığına başvurarak, tüberküloz olduğunu, ailesinin kendisini bir sanatoryuma yerleştireceğini söyleyerek salıverilmesini istemiş, ancak Bakanlık, bulunduğu yerde günlüğü 1.75 Franktan çalışarak 2 bin Frank ödemesi halinde salıverileceği şeklinde olumsuz yanıt vermiştir. Başvurucu yaklaşık bir yıl kadar sonra Bakanlık kararıyla salıverilmiştir. Başvurucu tutulmaya başlamasından beş ay kadar sonra İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, salıverilmesi gerektiğini, tutulurken ücretsiz hukuki yardım verilmediğini, kötü muameleye uğradığını, din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Üçüncü başvurucu 3 Kasım 1965 günü akşam saat 9:00'da bir karakola giderek, kalacak bir yer istediğini, işinin ve geçim kaynağının bulunmadığını, bir sosyal koruma kurumuna yerleştirilebilmek için dilendiğini anlatmıştır. Başvurucu ertesi gün sulh yargıcı (magistra) önüne çıkarılmıştır. Yargıç açık duruşmada bu başvurucunun 'kimliğini, yaşını, fiziksel ve ruhsal durumunu, yaşama tarzını' tespit ettikten ve diyeceğini sorduktan sonra aynı kanunun 13. maddesine dayanarak, iki yıl süreyle serseriler kampında Hükümet gözetiminde tutulmasına karar vermiştir.
Başvurucu bir süre sonra Adalet Bakanlığına yazarak, salıverilmesini ve bir sosyal hizmet kurumunda çalışarak ıslah olmak istediğini belirtmiştir. Bakanlık, salıverilmek için gerekli maddi birikimi çalışarak sağladıktan sonra başvurusunun incelenebileceğini bildirmiştir. Başvurucu bir yıl dokuz ay altı gün tutulu kaldıktan sonra Bakanlık kararıyla salıverilmiştir. Başvurucu tutulu bulunduğu sırada İnsan Hakları Avrupa Komisyonuna yaptığı başvuruda, Sözleşme'nin 4, 5 ve 6(3). maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Başvurucuların ayrıca bazı mektupları yetkililer tarafından açılıp incelenmiştir.
II. Konuyla İlgili İç Hukuk
1867 tarihli Belçika Ceza Yasasının 347. maddesine göre "serseri, sabit bir ikametgahı, hiç bir geçim kaynağı, düzenli bir işi ve mesleği bulunmayan kimsedir". Bir kimsenin serseri olarak nitelendirilebilmesi için bu üç şartın birlikte bulunması gerekir. 1891 tarihli yasaya göre serseri olarak görülen bir kimse gözaltına alınır; 24 saat içinde, tek yargıçtan (magistra) oluşan Sulh Mahkemesine çıkarılır ve duruşma yapılır. Savcılığın ve mahkemenin geçici olarak salıverme yetkisi vardır. Kişi isterse savunmasını hazırlamak için kendisine üç günlük süre verilir. Yargıç kişinin kimliğini, yaşını, fiziksel ve ruhsal durumunu, yaşama tarzını belirledikten sonra, bu kimsenin serseri olup olmadığına karar verir ve böylece yasanın 13 ve 16. maddeleri uygulanabilir. Yasanın 13. maddesinin kapsamına giren serseriler iki yıldan yedi yıla kadar serseriler merkezinde Hükümet gözetiminde tutulur. Birinci başvurucuya bu hüküm uygulanmıştır. Yasanın 16. maddesinin kapsamına giren serseriler bir yıldan fazla olmayan bir süre için bir yardım kurumunda Hükümet gözetiminde tutulur. Bu kurumlar uygulamada ortadan kalkmış olup, tutulan kimselere ferdi muamele sistemi uygulanmaktadır. Tutma merkezinde tutulma, kişinin adli siciline işlenmektedir; serseri' olarak Hükümet gözetimine alınan kişilerin oy kullanma hakları kısıtlanmaktadır.
Magistra, yargı sisteminin bir parçasıdır ve yargılama yetkisine sahip olup bu görevin gerektirdiği bağımsızlığa sahiptir. Ancak Belçika Temyiz Mahkemesi magistraların 1891 tarihli Yasanın 13 ve 16. maddelerine göre verdikleri kararları yargısal kararlar değil, idari kararlar olarak nitelendirmektedir; bu nedenle serserilik' ile ilgili kararlar itiraza veya temyize tabi değildir. Belçika Yüksek Mahkemeleri bu konuda aynı görüştedirler. Komisyon'a başvuru yapıldıktan sonra, Belçika Yüksek İdare Mahkemesi verdiği bir başka kararda bu konudaki içtihadını değiştirerek, magistraların idari kararlarına karşı itiraz yolunu açmıştır.
İç hukuka göre serseri kampında tutulanlar belirli kurumlarda çalışmak zorundadırlar. Tutulmuş olan serserilere belirli bir ücret ödenmektedir. Bu kazancı, bir kısmı idari giderler için Devlete kalmakta, bir kısmı kendilerine nakit olarak verilmekte ve bir kısmıyla da ihtiyaçları karşılanmaktadır. Bakanlık, serserilerin salıverilmesi için biriktirmeleri gereken miktarı 2 bin Frank olarak belirlemiştir.
Ayrıca tutulan serserilerin haberleşmeleri Kraliyet kararnamesine göre hükümlüler gibi kontrole tabidir. Ancak avukatlarıyla, kurum müdürüyle, müfettişle, Cezaevleri Genel Müdürlüğüyle, yargısal makamlarla, Adalet Bakanlığı genel sekreterliğiyle, yasama organı komisyonlarıyla, Kraliyetle yaptıkları haberleşmeler denetime tabi değildir.
KOMİSYONDAKİ YARGILAMA (Özet)
İnsan Hakları Avrupa Komisyonu, De Wilde, Ooms ve Versypin başvurularını birleştirmiş ve 7 Nisan 1967de kabuledilebilirlik kararı vermiştir. Komisyon, 19 Temmuz 1969 tarihli raporunda Sözleşmenin 4, 5(3), 5(4) ve 8. maddelerinin ihlal edildiğine, 3 ve 5(1) maddelerinin ihlal edilmediğine; 5(3), 6(1) , 6(3) ve 7. maddelerinin olayda uygulanabilirliği olmadığına karar vermiştir.
(Dava, süresi içinde Mahkemenin önüne getirilmiştir.)
KARAR GEREKÇESİ (Özet)
I. Sözleşmenin 35 (Eski 26, 27 ve 45). maddeleri - Mahkemenin yetkisi ve kabuledilebilirlik konusundaki sorunlar
Hükümet, başvurucuların iç hukuk yollarını tüketmeden başvuru yaptıkları gerekçesiyle Mahkeme'nin bu başvuruları kabuledilemez bulmasını istemiştir. Komisyon ise, kendisinin kabuledilebilirlik konusunda verdiği kararlar hakkında Mahkeme'nin inceleme yetkisi bulunmadığı gerekçesiyle Hükümetin bu konudaki itirazının reddedilmesini istemiştir.(44-46)
A. Mahkemenin yetkisi ile iç hukuk yollarının tüketilmediği ve altı aylık süre konusundaki itirazlar
Mahkeme'ye göre, kendisinin konu bakımından yetkisini belirleyen Sözleşme'nin 45. maddesi, "Mahkeme'nin yetkisi, Sözleşme'nin yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili bütün sorunları kapsadığı"nı belirtmektedir. Bir dava Mahkeme'nin önüne geldiği zaman, Mahkeme davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan bütün maddi ve hukuki sorunları ele alma ve çözme yetkisine sahiptir. Sözleşme'nin 26. maddesindeki iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili sorunları Mahkeme'nin yetki alanı dışında düşünmek mümkün değildir. İç hukuk yollarını tüketme kuralı, Sözleşmeci Devletlerin, kendileri hakkında ortaya atılmış iddialara karşı Sözleşme organları önünde hesap verme alanının sınırları çizmektedir; Mahkeme, Sözleşmedeki hak ve özgürlüklere uygunluğu sağladığı gibi, bu kurala uygunluğu da sağlamakla yükümlüdür. İç hukuk yollarını tüketme kuralı, Devletlere kendi iç hukuklarına göre meseleleri halletme fırsatı verilmeden önce, kendi tasarrufları dolayısıyla uluslararası bir organ önünde hesap vermelerini önler. Sözleşmenin 26. maddesi, uluslararası hukuk prensipleri tarafından genellikle tanınmış olan bu kuralı özel olarak hükme bağlamıştır. Altı aylık süre kuralı da, Sözleşmenin 26. maddesindeki özel bir hükümden kaynaklanmakta olup, hukuki istikrarın bir unsurunu oluşturmaktadır. Mahkemenin Sözleşmenin 26. maddesine uygunluğu sağlamak için yapılan itirazları inceleyebilmesi, Sözleşmenin 27. maddesinde başvuruların kabuledilebilirliği hakkında Komisyon'un karar verme yetkisini ortadan kaldırmaz. Çünkü 27. madde Komisyonu, yapılan başvuruları elemek ile görevlendirmiştir; Komisyon başvuruyu kabul veya reddeder. Komisyon'un kabuledilemezlik kararı temyize tabi değildir; kabul kararları da temyiz edilemez. Komisyon'un bir başvuruyu kabul etme kararı, Sözleşmenin 28 ve 31. maddelerindeki işlevlerini yerine getirmesine yol açar ve davanın Mahkeme önüne getirilmesi imkanını yaratır. Ancak Mahkeme, Komisyon'un nihai raporunda ihlal bulunup bulunmadığına dair verdiği görüş ile bağlı olmadığı gibi, Komisyon'un kabuledilebilir yönünde verdiği karar ile de bağlı değildir. Bu nedenlerle Mahkeme, iç hukuk yollarını tüketme ve altı aylık süre kuralı bakımından ortaya atılan sorunları incelemeye yetkili olduğuna karar vermiştir.(47-52)
B. Sözleşmenin 35 (Eski 26). maddesi - itiraz hakkının düşmesi (estoppel)
Komisyon ayrıca, Hükümet ilk itirazlarını kabuledilebilirlik kararından önce Komisyon önünde ileri sürmediği için, Mahkeme önünde bu itirazları ileri sürme hakkının düştüğüne (estoppel) karar verilmesini istemiştir. Mahkeme'ye göre uluslararası ve ulusal mahkemelerin içtihatları, kabuledilebilirliğe ilişkin itirazların belirli bir zaman içinde yapılması gereğini göstermektedir. Bu kural zorunlu olmamakla birlikte, en azından gereği gibi adalet dağıtmanın ve hukuki istikrarı sağlamanın bir şartıdır. Mahkeme İçtüzüğünün 46(1). fıkrası, bir Tarafça ileri sürülecek itirazların en geç ilk dilekçelerin verilmesi için belirlenen süre içinde yapılması gerektiğini belirtmektedir. Sözleşme ekonomisinden çıkan sonuca göre, kabuledilebilirlik şartları ile ilgili ilk itirazlar, kural olarak, nitelikleri ve şartları izin verdiği ölçüde, ilk önce Komisyon önünde ileri sürülmelidir. Hükümetler, temel amacı Devletlerin ulusal hukuk düzenlerini korumak olan iç hukuk yollarını tüketme itirazından feragat edebilirler; ancak Komisyon önündeki yargılamada bu haktan feragat edilmişse, dava Mahkeme önüne geldikten sonra bu feragat geri alınamaz. Bu davada Hükümet, bazı olaylar bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmuş ve olayda altı aylık süre kuralına uyulmadığını ileri sürmüştür. Belçika içtihatlarında serserilik konularında magistraların kararlarına karşı itiraz yolunu açan Yüksek İdare Mahkemesi kararı ile başvuruların kabul edilmesi konusundaki Hükümetin itirazlarının Komisyon tarafından reddedilmesi dikkate alındığında, Hükümetin magistra kararlarına karşı iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını Mahkeme önünde de ileri sürmesine bir engel yoktur. Mahkeme bu konudaki itirazları inceleyebilir. Hükümetin başvurulardan biri hakkında 26. maddedeki altı aylık zaman sınırını aştığı gerekçesiyle yaptığı itirazda ise Hükümetin hak düşümü (estoppel) vardır. Çünkü Hükümet, bu itirazı Komisyon önünde yapmadığı gibi, Mahkeme önünde yazılı usul aşamasında dahi yapmamıştır. Yine Hükümet, Adalet Bakanlığının kararı bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını ilk kez Mahkeme önünde ileri sürmüştür. Aynı gerekçelerle, Hükümetin bu konudaki itirazında hak düşümü vardır. Hükümet bu noktalarda itiraz edemez. Bu nedenlerle Mahkeme, Hükümetin ileri sürdüğü ilk itirazların incelenebileceğine karar vermiştir.(53-59)
C. Sözleşmenin 35 (Eski 26). maddesi - iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı
Hükümet, başvurucular magistra kararlarına karşı Yüksek İdare Mahkemesine başvurmadıkları için iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür.
Mahkeme'ye göre, Sözleşme'nin 26. maddesindeki iç hukuk yollarını tüketme kuralı sadece, ilgili kişi bakımından 'kullanılabilir bulunan' ve 'yeterli olan', yani başvurucunun şikayetleri konusunda bir 'giderim sağlayabilen' iç hukuk yollarının tüketilmesini gerekli kılmaktadır. Öte yandan, iç hukuk yollarının başvurucu bakımından kullanılabilir olduğunu ve tüketilinceye kadar kullanılmış olması gerektiğini göstermek, bu itirazda bulunan Hükümete düşen bir görevdir. Mahkeme'ye göre olayda Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmesi konusundaki itirazı şu sebeplerle reddedilmelidir: Birincisi, Komisyonun başvuruların kabuledilebilirliğine karar vermesinden iki ay sonra Belçika Yüksek İdare Mahkemesinin DU BOIS davasında verdiği karara kadar, yani 7 Temmuz 1967 tarihine kadar Belçikada yerleşik hukuki görüşlere göre magistraların idari nitelikteki kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır; kaldı ki Belçika Hükümeti, Yüksek İdare Mahkemesinde DU BOIS davasında magistraların bu kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olduğu görüşünü ileri sürmüştür. İkincisi, başvurucunun tutumu, Hükümetin Komisyon önünde başlangıçta belirttiği görüşlere uygun düşmektedir. Üçüncüsü, iç hukukta içtihat değişikliği yapıldıktan sonra artık başvurucular bu iç hukuk yolundan yararlanabilecek konumda değillerdir; çünkü bu içtihattan bir süre önce, Yüksek İdare Mahkemesi idari davalar dairesinin yargılama usulüyle ilgili 1948 tarihli Kraliyet Kararnamesinin 4. maddesinde öngörülen 60 günlük zamanaşımı dolmuş durumdadır. Bu nedenlerle Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazının reddine karar vermiştir.(60-62)
II. Esas hakkında
A. Hükümetin "genel ve ön savunmaları" hakkında
Hükümete göre, başvurucuların kendi iradeleriyle polise gelip talepte bulunmalarını 'özgürlükten yoksun bırakma' olarak nitelendirmek mümkün değildir. Bu nedenle Mahkeme, 'tutma'nın kendisi ve 'tutma koşulları' bakımından Sözleşme'nin ihlal edildiği iddialarını hemen reddetmelidir.(64)
Mahkeme bu görüşe katılmamıştır. Geçici bir stres veya sıkıntı, kişiyi polise teslim olmaya sürükleyebilir. Polisten kendisini tutmasını istemesi, kişinin derbeder veya profesyonel bir dilenci olduğunu veya daha ağır tedbirlerin alınmasını gerektiren aylak, içki müptelası, ahlak düşüklüğü içinde bulunduğunu göstermez. Başvurucuların tutulma isteğinde bulunmaları, şikayet konusu kararların zorunluluk niteliğini değiştiremez. Sözleşmedeki anlamıyla özgürlük hakkı, demokratik bir toplumda o kadar önemlidir ki, bir kimse sırf kendi isteği ile gidip tutulmak istediğini belirttiği gerekçesiyle Sözleşmenin korumasından yararlanma hakkını kaybedemez. Bir tutma, tutulan kimse buna rıza gösterse bile Sözleşmenin 5. maddesini ihlal edebilir. Avrupa Konseyi içinde kamu düzenini ilgilendiren bir konuda, Sözleşmenin güvence altına aldığı hak ve özgürlükleri ihlal edebilecek nitelikteki bütün tedbirlerin, Sözleşme organları tarafından her davada denetlenmesi gereklidir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda 5. maddenin uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.(65)
B. Sözleşmenin 5(1). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucular Sözleşme'nin 5(1). fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmişler, buna karşılık Hükümet, başvurucuların kişi özgürlüğünün ihlal edilmediğini savunmuştur.(66)
Mahkeme'ye göre itiraz konusu olan işlem, başvurucuların polis tarafından gözaltında tutulması değildir; başvurucular kendi iradeleriyle polise gelip serseri konumunda olduklarını bildirdikleri için, iç hukuka göre bu kişilerin magistra karşısına çıkarılmak üzere tutulmaları normal bir usuldür. Mahkeme'ye göre magistraların başvurucular hakkında verdikleri kararlar nedeniyle kendilerini özgürlükten yoksun bırakan tutma meydana gelmiştir. Bu nedenle söz konusu magistra kararlarına göndermede bulunarak her üç başvurucunun tutulmalarının hukuka uygunluğu değerlendirilebilir.(67)
Mahkeme'ye göre, Sözleşme serseri kavramının tanımına yer vermemektedir. Belçika Ceza Kanununun 347. maddesine göre sabit bir ikametgahı bulunmayan, geçim kaynağı olmayan ve düzenli bir işi ve mesleği bulunmayan kişiler serseri sayılır. Yetkili makamlar bu üç şartın bulunması halinde, bu durumdaki kişilerin serseri olarak Hükümet gözetimine alınmalarına karar verebilirler. Bu serseri tanımı, Sözleşmenin 5(1)(e) bendindeki serseri kavramı ile uzlaşmaz görünmediğinden, bu benddeki istisnaya girmektedir. Başvurucular derbeder özelliklerine sahiptirler. Bu nedenle, iç hukuka uygun olarak yetkili makamlar tarafından tutulmalarını öngören Sözleşmenin 5(1)(e) bendine göre tutulabilirler. Başvurucular, Belçika makamları tarafından usulüne uygun olarak yetkili makamlar tarafından Hükümet gözetimine alınıp tutulduklarından, bu işlemlerde Sözleşmeye bir aykırılık ve keyfilik bulunmamaktadır. Mahkeme, olayda serserilerin hukuka uygun olarak tutulması şartının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(68-70)
C. Sözleşmenin 5(3). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucular olayda Sözleşme'nin 5(3). fıkrasındaki derhal yargıç önüne çıkarılma hakkının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Komisyon ise bu iddiayı reddetmiştir. Mahkeme'ye göre Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının atıfta bulunduğu 5(1)(c) bendi sadece, 'suç işlediğinden makul kuşku duyulması üzerine' veya 'suç işlemesini ve suç işledikten sonra kaçmasını engellemek üzere tutmayı gerektiren makul sebeplerin bulunması halinde' kişinin yargıç önüne çıkarılması amacıyla tutulmasıyla ilgilidir. Basit serserilik durumu Belçika yasalarına göre suç değildir. Başvurucular 5(1)(a) veya (c) bendine göre değil, (e) bendine göre tutulmuşlardır. Bu nedenlerle Mahkeme, olayda Sözleşmenin 5(3). fıkrasının uygulanabilir olmadığı sonucuna varmıştır.(71)
D. Sözleşmenin 5(4). fıkrasının ihlali iddiası
Başvurucular Sözleşme'nin 5(4). fıkrasındaki tutulmanın hukukilik denetimi için mahkemeye başvurma hakkının ihlal edildiğini iddia ederken, Hükümet ihlal edilmediğini savunmuştur. Başvurucuların iddialarını belirli bir ölçüde kabul eden Komisyon da Mahkeme'den bu konuda karar vermesini istemiştir.(72)
Mahkeme'ye göre Sözleşmenin 5(4) fıkrası, diğerlerine olduğu gibi bu maddenin birinci fıkrasının (e) bendine göre tutulan serserilere de uygulanır. Bu olayda 5(1). fıkrasına aykırılık bulunmamış olması, dördüncü fıkra bakımından ihlal bulunup bulunmadığını incelemeyi önlemez. Bu maddenin dördüncü fıkrası ayrı bir hükümdür; 5(1). fıkrasına uygunluk kendiliğinden dördüncü fıkraya uygunluk sonucunu doğurmaz. Özgürlükten yoksun bırakma kararı hukuka uygun da olsa, herkesin tutulmasının hukukiliğinin bir mahkeme tarafından denetlenmesini isteme hakkı vardır. Bu nedenle bir ihlal, birinci fıkraya aykırı bir tutma işleminden veya dördüncü fıkraya uygun bir denetimin bulunmamasından veya her iki sebebin aynı anda varolmasından kaynaklanabilir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, 5(4). fıkrasının uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.(72-73)
1. Tutma kararlarının verilmesi konusunda
Mahkeme bundan sonra, tutma kararlarının denetim usulünü incelemiştir. Mahkeme, Sözleşme'nin 5(4). fıkrasının, birincisi tutma kararı veren ve ikincisi tutulan kişinin başvurusu üzerine tutma kararının hukukiliğini inceleyen olmak üzere iki ayrı makamın olaya el atmalarını gerektirip gerektirmediğini, tutma kararının 'mahkeme' kavramında yer alan unsurlara sahip bir makam tarafından verilmesinin yeterli olup olmadığını sormuştur. Mahkemeye göre ilk bakışta Sözleşmenin 5(4). fıkrasının ifade tarzı, tutulan bir kimseye her zaman, kendisini özgürlükten yoksun bırakan önceki bir kararın hukukiliğinin bir mahkeme tarafından denetlenmesini isteme hakkını güvence altına aldığını düşündürecek şekildedir. Mahkeme'ye göre Sözleşmenin 5. maddenin dördüncü fıkrası, gözaltına alınan veya tutulan kimselere, tabi tutuldukları muamelenin hukukiliğinin denetlenmesini isteme hakkı vermektedir. Kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakan karar idari bir makam tarafından verilmiş ise, dördüncü fıkranın, Sözleşmeci Devletleri gözaltına alınan veya tutulan kimseye mahkemeye başvurma hakkı tanımaya zorladığından kuşku yoktur. Ancak tutma kararı bir yargılama yapılarak verilmiş ise, bu karar için başka bir mahkemeye başvurulabileceğine işaret eden bir hüküm de yoktur. Tutma kararı yargısal bir organ tarafından verilmiş ise, dördüncü fıkranın gerektirdiği denetim, tutma kararının içinde yer almakta, bu karara içselleştirilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle, bir kimsenin gözaltına alınmasına veya tutulmasına bu fıkra anlamında bir mahkeme tarafından karar verilmesi halinde, fıkradaki hukukilik denetimi şartının yerine getirildiği söylenebilir.(74-76)
Mahkeme daha sonra, tutulmanın hukukilik denetimi yapan 'mahkeme'nin özelliklerini incelemiştir. Mahkeme'ye göre, tutma kararı veren ulusal makamın bir mahkeme olabilmesi için, özgürlükten yoksun bırakma konusunda uygulanabilecek temel usul güvencelerini uygulayabilmesi zorunludur. Eğer tutma kararı veren yetkili makam önünde temel usul güvenceleri uygulanmıyor ise, tutulan kimseye bütün yargısal usul güvenceleri sağlayan ikinci bir makama başvurma hakkı tanınması gerekir. Sözleşmenin çeşitli maddelerinde mahkeme terimi kullanılmıştır. Bunların hepsinde mahkeme terimi, sadece yürütmeye ve taraflara karşı bağımsızlık gibi temel ortak özelliklere sahip olmayı değil, yargısal usul güvencelerini uygulama özelliğine sahip olmayı da gerektirmektedir. Ancak Sözleşmenin aradığı usulün, bir mahkemenin işe karıştığı her olayda tamamıyla aynı olması gerekmez. Bir muhakemenin yeterli usul güvencelerini sağlayıp sağlamadığına, yargılamanın yapıldığı şartlara bakılarak karar verilebilir. Bu nedenle Neumeister davasında Mahkeme, savcılık ile salıverilmesini talep eden birey arasında silahların eşitliğinin bulunmadığı bir yargılama yapan yetkili mahkemeyi de mahkeme saymıştır. Ancak aynı şey, yine 5(4). fıkrasına giren bir başka olayda geçerli olmayabilir.(77-78)
Mahkeme'ye göre olayda, başvurucuların özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları, ceza mahkemeleri tarafından verilen kararlara benzemektedir. Bu nedenle bu olayda, Avrupa Konseyine üye Devletlerde cezai konularda uygulanan usulden daha aşağı güvencelere sahip bir usul uygulanamaz. Belçika hukukuna göre serseri durumda bulunan bir kimse gözaltına alındıktan sonra kural olarak 24 saat içinde Sulh Mahkemesi önüne çıkarılır. Magistra, kişinin kimliğini, yaşını, fiziksel ve ruhsal durumunu ve yaşama tarzını tespit etmektedir. Bu mahkeme (magistra) önünde izlenen usul bakımından duruşmanın sadece üç gün ertelenmesini isteme hakkı vardır. Hükümetin verdiği bilgiye göre serserilerin tutulmasıyla ilgili bir davada Ceza Usul Kanunu uygulanmaz. Magistra, organizasyon bakımından bir mahkemedir; yürütmeye ve taraflara karşı bağımsızdır; Belçika Anayasasının 99 ve 100. maddelerindeki güvencelere sahiptir. Ancak magistra önünde serserilikle ilgili yargılama, ceza muhakemesindeki tutuklamaya bir çok yönden benzediği halde, ceza muhakemesindeki usul güvencelerden yoksundur. Basit serserilik için gözaltına alınan kimselere böylesine kısa bir usul uygulanmasını anlamak mümkün değildir. Magistra tarafından uygulanan usul, bir duruşmanın yapılmasını, kararların aleni olarak verilmesini içerdiği için, bir kısım yargısal usuller bulunmaktadır. Ancak, uzun süre özgürlükten yoksun kalma gibi bir tehlikenin ciddiliği göz önünde tutulacak olursa, bu usullerin magistrayı 5. maddenin dördüncü fıkrası anlamında bir mahkeme saymak için yeterli değildir. Bu nedenle, başvuruculara Üst Mahkemeye veya Yüksek İdare Mahkemesine başvurma gibi bir hukuk yolunun açık bulunması gerekirdi. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, tutulmanın hukukilik denetimi için başvurma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.(79-80)
2. Başvurucuların idari makamlara yönelttikleri salıverilme taleplerinin reddedilmesi
Başvurucular ayrıca, idari makamlara (Adalet Bakanlığına) yönelttikleri salıverilme taleplerinin reddedilmiş olması nedeni ile de dördüncü fıkranın ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.(81)
Mahkemeye göre Bakanlığın red kararına karşı başvurucuların Yüksek İdare Mahkemesinde itirazda bulunmaları gerekirdi; Bakanlığın salıverilme talebini reddetmesinin 1891 tarihli kanunu ihlal etmesi halinde, bu itiraz etkili olabilecekti. Öte yandan 1891 tarihli kanun Adalet Bakanlığına, tutulmuş bir serseriyi yasal sürenin veya magistra tarafından tayin edilmiş sürenin dolmasından önce salıverme yetkisi vermiştir. Bu konu Sözleşmenin 5(4). fıkrasının tamamen uygulama alanı dışındadır. Çünkü Sözleşmenin bu fıkrası sadece tutma kararının veya tutmaya devam kararının hukukiliğinin denetlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda bu yönlerden tutulmanın hukukilik denetimi için başvurma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(82-84)
E. Sözleşmenin 6 ve 7. maddelerinin ihlali iddiası
Başvurucular Sözleşme'nin 6. maddesindeki bazı haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Komisyon ve Hükümet, olayda bu maddenin uygulanabilir olmadığını kabul etmişlerdir. Mahkeme'ye göre yukarıda Sözleşmenin 5(4). fıkrası bakımından varılan sonuç göz önünde bulundurulduğunda, olayda 6. maddenin uygulanabilir olup olmadığı, uygulanabilir ise ihlal bulunup bulunmadığı konusunda bir inceleme yapmak gereksiz görünmektedir. Bu nedenle Mahkeme, 6. maddenin uygulanabilirliği konusunda incelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır. Başvurucular, Sözleşme'nin 7. maddesindeki kanunsuz ceza olmaz ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Belçika hukukuna göre basit serserilik bir 'suç' değildir. Magistra başvurucuları 'suçlu' bulmamış, kendilerine bir 'ceza' vermemiştir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, kanunsuz ceza olmaz ilkesinin uygulanabilir olmadığı sonucuna varmıştır.(85-87)
F. Sözleşmenin 4 maddesinin ihlali iddiası
Başvurucular tutulu bulundukları sırada düşük bir ücret karşılığı çalışmaya zorlanmaları, 4. maddedeki zorla çalıştırılma yasağını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Komisyona göre, Sözleşme'nin 5(4). fıkrasının ihlal edilmiş olduğu için, Sözleşme'nin 4. maddesi de ihlal edilmiştir.(87-88)
Mahkeme'ye göre Sözleşme'nin 5(4). fıkrasının ihlal edilmiş olmasından, Sözleşmenin 4. maddesinin de ihlal edildiği sonucu çıkarsanamaz. Sözleşmenin 4(3)(a) bendi, 5(1)(e) bendine göre özgürlüğünden yoksun bırakılanların olağan biçimde çalıştırılmalarına imkan vermektedir. Başvurucular bakımından 5(1)(e) bendi ihlal edilmiş değildir. Öte yandan, başvuruculara yüklenen çalışma ödevi, 4(3)(a) bendi anlamında olağan çalıştırma sınırlarını aşmamaktadır; çünkü bu çalıştırma, kendilerinin rehabilitasyonunu amaçlamakta ve Avrupa Konseyi diğer bir çok Üyesindeki benzer hükümlerinden biri olan 1891 tarihli yasanın 6. maddesindeki genel hükme dayanmaktadır. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, zorla çalıştırılma yasağının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(89-90)
G. Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal iddiası
Başvurucular, tutuldukları sırada mektuplarının açılıp incelenmesinin haberleşmeye saygı hakkını ihlal ettiğini iddia etmişlerdir. Komisyona göre, bu madde iki nedenle ihlal edilmiştir. Bir yandan başvurucuların 5(4). fıkrasındaki haklarının ihlal edilmiş olması söz konusudur. Öte yandan, serserilik nedeniyle tutma sırasında haberleşme özgürlüğüne kısıtlama konamaz; çünkü bu kısıtlamalar sadece cezai nedenle tutulanlar bakımından uygulanabilir.(91)
Mahkeme'ye göre ilkin, 5(4). fıkrasına aykırılık bulunması haberleşme özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna da varılmasını gerektirmez. İkinci olarak olayda başvurucuların mektuplarının denetlenmesi hiç kuşkusuz haberleşme özgürlüğüne kamu makamları tarafından yapılan bir müdahaledir. Bu müdahale, 21 Mayıs 1965 tarihli Kraliyet kararnamesinin 20-23. maddeleri ile 95. madde birlikte okunduğunda, iç hukukta dayanağı bulunan, yani Sözleşme'nin 8(2). fıkrası anlamında 'hukuken öngörülmüş' bir müdahaledir. Bu müdahale ikinci fıkradaki 'suçun veya düzensizliğin önlenmesi' ve 'başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması' meşru amaçlarını izlemektedir. Müdahalede bulunan Belçika yetkili makamları, ikinci fıkrada kendilerine tanınan takdir yetkilerini aşmamışlardır; ilgili kararnamede denetimin yapılamayacağı haller belirtilmiş olup İnsan Hakları Avrupa Komisyonu ile haberleşmeleri de denetlenmeyecektir; ayrıca yetkililer başvurucuların haklarına zarar verecek şekilde yetkilerini kötüye kullanmamış veya ayrımcılık yapmamışlardır. Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucuların mektuplarının denetlenmesini demokratik bir toplumda gerekli bir müdahale olarak görmüş ve haberleşmeye saygı hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(92-93)
H. Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali iddiası
De Wilde ve Versyp, çalışmamaları nedeniyle kendilerine verilen disiplin cezalarının 3. maddeyi ihlal ettiğini ileri sürmüşler, ancak Komisyon bu cezaların 3. maddeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştır. Mahkeme bu konuda her hangi bir belirti görmemiştir.(94)
I. Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali iddiası
Başvurucular Sözleşme'nin 5, 3, 4, 6 ve 8. maddelerindeki haklarını korunmasını sağlamak için ulusal makamlar önünde etkili bir hukuk yoluna sahip olmadıklarını ve bu nedenle Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Mahkeme'ye göre başvurucuların 5(4). fıkrasına uygun hareket etmedikleri yukarıda belirtildiğinden, bu maddedeki hak bakımından 13. maddenin ihlali konusunda bir inceleme yapmanın gereği bulunmamaktadır. Öte yandan Sözleşme'nin 3 ve 8. maddeleri Belçika hukukunda doğrudan uygulanabilir niteliktedir. Başvurucular idari kararların bu maddelerdeki haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Belçika Yüksek İdare Mahkemesine başvurabilirlerdi. Bu nedenlerle Mahkeme olayda, etkili bir hukuki yola başvurma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.(95)
Bu Gerekçelerle Mahkeme,
I. Bu davada yargı yetkisine ve kabuledilebilirliğe ilişkin sorunlar bakımından:
1. Dörde karşı on iki oyla, Mahkeme'nin iç hukuk yollarının tüketilmesi ve bu olaylarda ileri sürülen gecikme sorunlarını ele almaya yetkili olduğuna;
2. Oybirliğiyle, Hükümetin Ccharleroi, Namur ve Brüksel'deki yargıçların verdikleri kararlar bakımından iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına dayanmasına bir engel bulunmadığına;
3. Oybirliğiyle, Hükümetin, Edgard Versyp tarafından yapılan başvurunun süresi içinde yapılmadığı iddiasını ileri süremeyeceğine;
4. Oybirliğiyle, Hükümetin her üç başvurucunun salıverilme taleplerinin reddine dair Adalet Bakanlığının kararları bakımından iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralını ileri süremeyeceğine;
5. Oybirliğiyle, Hükümetin tutma kararlarıyla ilgili olarak şikayetler bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasının temelsiz olduğuna;
6. Buna göre oybirliğiyle, Mahkeme'nin bu olayların esası hakkında karar verme yetkisi bulunduğuna;
II. Davanın esası bakımından:
1. Oybirliğiyle, başvurucuların 'kendi iradeleriyle (polise) gelmelerinin', Sözleşme'ye aykırılık bulunmadığını ortaya koymaya yetmediğine;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 5(1). fıkrasının ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 5(3). fıkrasının bu davada uygulanabilir olmadığına;
4. Yediye karşı dokuz oyla, başvurucuların tutulmalarına dair kararlara karşı bir mahkemeye başvuru yolunun açık olmaması nedeniyle Sözleşme'nin 5. maddesinin dördüncü fıkrasının ihlal edildiğine;
5. Bire karşı on beş oyla, başvurucuların idare makamlarına yönelik salıverilme taleplerinin reddedilmesi nedeniyle Sözleşme'nin 5. maddesinin dördüncü fıkrasının ihlaline;
6. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlali iddiası konusunda bir karar vermeye gerek olmadığına;
7. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 7. maddesinin bu davada uygulanabilir olmadığına;
8. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 4. maddesinin ihlal edilmediğine;
9. Bire karşı on beş oyla, Sözleşme'nin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;
10. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
11. Oybirliğiyle, yukarıda II-4. bendde sözü edilen sorun bakımından 13. maddenin ihlali konusunda bir karar vermenin gerekli olmadığına;
12. Oybirliğiyle, başvurucuların diğer şikayetleri bakımından Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edilmediğine;
13. Gerektiğinde, başvurucuların yukarıda II-4. bendde sözü edilen sorunla ilgili olarak adil karşılık için başvurma haklarının saklı tutulmasına
Karar Vermiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy